Görüp de Geçtiğimiz İstanbul

Çıkmaz sokakları, yıkıntı halindeki evleri, ihtişamlı sarayları, apartmanların arka pencerelerinin baktığı avluları ile, bu şehirde keşfedecek ne çok şey vardı! İstanbul iç içe geçmiş diyarların merkeziydi belki. Şehrin daracık eski sokaklarını dolaşırken bir solucan deliğinden girip diğerinden çıkabiliyorduk. Solucan delikleri yüzünden paylaşılamıyordu bir türlü. Çünkü mekan değiştirirken insan kendi kimliğinden de özgürleşiyordu. Kim olduğunun önemi kalmayınca mutluluk kendiliğinden geliyordu.

Saklambaç, Defne Suman

Natali Avazyan'ın arşivinden
Natali Avazyan’ın arşivinden

Lisedeyken bir Pazar öğleden sonrası tiyatro çalışmasından sonra kafamıza göre bir otobüse binip, aklımızın estiği bir durakta inmiştik. Daracık sokaklarda, karanlık geçitlerde, ihtişamlı ve tarih kadar eski binaların arasında gezindiğimiz bence pek büyülü o bahar gününün sonunda annemlere o gün Karaköy’ü keşfettiğimizi söylediğimde çok gülmüştü. Karaköy’ün ara sokaklarının onun için artık bir esrarı yoktu. Bizim bakir gözlerimize mucize misali görünen ayrıntıların, bir anda karşımıza çıkan bir avlunun, bir çeşme köşesinin, merdivenlerle kesiliveren bir sokağın yüreğimizde yarattığı kıpırtıyı o çoktan unutmuştu.

O gün otobüsten inip de ağzımız korku, hayret ve hayranlıktan bir karış açık daldığımız sokakların birinin köşesindeki bir kahveden bu satıları yazdığım şimdi ben de çoktan o kıpırtıyı unuttum. Zannederim ki (korkarım ki) on altısındaki bir taze gelip de bana heyecan içinde “ben bugün Karaköy diye bir mahalle keşfettim” derse ben de gülerim. Her şeyi keşfedip bitirdiğimden değil, artık bakıp da görmeyi bıraktığımdan, görüp de geçmeyi adet edindiğimden.

Hal böyle olunca Selva annem (babamın eşi) rahmetli babam Kemal Suman’dan kalma şirketimiz Retur’u “Fark Etmediğimiz İstanbul” turları ile yeniden hayata geçirme projesi hakkında ne düşündüğümü sorunca çok heyecanlandım. Her gün görüp de geçtiğim İstanbul’a gözlerimi açacak, beni yeniden o eksi keşif kıpırtısı ile buluşturacak harika bir proje idi bu. Hemen hayata geçirmeye karar verdik.

İlk turumuz 8 Mart Pazar günü “Fark Etmediğimiz Beyoğlu”nda gerçekleşecek. Rehber Bülent Demirdurak eşliğinde Beyoğlunda hep önünden geçip gittiğimiz, belki merak edip ama bir türlü içine giremediğimiz, yıkılması söz konusu olana kadar kıymetini bilmediğimiz içinde nice avluyu, heykeli, çeşmeyi, tarihi ve kim bilir daha neler neler gizleyen otuz tane binayı gezeceğiz.

İlk turumuzun Beyoğlu’nda yapılacak olması beni bilhassa sevindiriyor. Beyoğlu benim şahsi hafızamda özel bir yere sahip bir yer. İstanbul’un Avrupa yakasında doğup büyüyen bütün çocuklar için öyledir herhalde gerçi ya… Ben de kuşağımın diğer üyeleri gibi Beyoğlu’na karşı merak ve korku duyarak büyüdüm. Markiz’de, Le Bon’da gençliklerini yaşamış dedenin, nenenin Beyoğlusu ile arkadaşlarımın annelerinin onları bırakmadığı Beyoğlu aynı yer miydi? Bir Pazar öğleden sonra sinema çıkışında pencerelerden sarkan yarı çıplak travestilerin yaşadığı sokaklar ile koca hala Saadet’in balolara katıldığı evlerin bulunduğu, Beylerin ceketsiz, hanımların şapkasız çıkmadığı sokaklar aynı sokaklar olabilir miydi?

Ben serbest yetişmiş bir çocuktum. Annem ve babam bana güvenirdi, ben de onlara yalan söylemeye ihtiyaç duymazdım. Bu yüzden yağmurlu, karanlık bir Noel öğleden sonrasında tek başıma Beyoğlu’nda kiliseye gitmeye kalkışmak bana çok da ters gelen bir şey değildi. Sökülmüş kaldırım taşlarının arasında dolanan karanlık yüzlü adamların arasında Saint Antoine kilisesine yürümüştüm. Kilise soğuktu, boştu, hayallerimdeki sıcak, parlak, kurabiye kokulu Noel’e dair en ufak bir iz taşımıyordu. Ayinin gece yarısı yapılacağını bilmeyen on beş yaşında bir çocuk olduğum için geldiğim gibi kös kös geri dönmüştüm o gün eve.

Ama Beyoğlu’nda büyülü bir şeyler vardı. Onu fark etmiştim. Karanlık yüzlü adamların bile gölgeleyemediği bir zarafet, bir bağlantı, yüreğimde yankısını duyduğum uzak bir hasret…

İki sene sonra, bu sefer bir bahar günü okulu kırıp tiyatrodaki rolüm için şapka almaya çıktım Beyoğlu’na. Şimdi düşündüğümde bana hayal gibi gelen o gün ben sahiden de ara sokakların birinde şapka satan bir siyahlar içinde madam buldum. Madamın ismi Despina’ydı. Aynalar, valizler ve şapkalarla dolu ufacık bir dükkanda belki de bin yaşındaydı. Lacivert hırka, mavi gömlek, fular, gri etek okul formamın üzerine başıma geçirdiğim önü tüllü siyah şapkaya benimle beraber aynadan bakarken bana bir çocuk gibi değil, bir hanımefendiyim gibi davranması beni hem onurlandırmış, hem de utandırmıştı. Şapkayı kutuya koyup beni kapıda uğurlarken muhakkak yine gelip onu ziyaret etmemi tembihlemişti.

Bir daha gidemedim.

Artık Beyoğlu’nda Madam Despinalar yok. Tırnağı ile bu şehre asılmış son bir kuşaktı onlarınki.Hüzünlü yüzlü artık kendileri de ihtiyar çocukları ile Atina’da karşılaşırsam bazen bana Pera’da bir şekercide, bir tuhafiyeci ya da oyuncakçıda geçen çocukluklarını anlatanları çıkıyor, hatırlamak istemedikleri için gülüp geçenleri de.

Madam Despinalar yok ama sesleri binalarda hâlâ yankılanıyor. Nenemin Markiz’de katıldığı edebiyat toplantıları ile Koca Hala’nın Le Bon’daki bir baloda attığı kahkahanın yankısı da. Kilisedeki sıcak bir Noel hayali ile soğuk, karanlık sokaklarında yürüdüğüm gün aradığım şey aslında kilise değil, binalarının taşlarından, heykellerinden, bir anda karşınıza çıkan avlularından sır gibi fısıldayan eski Pera idi.

İstanbul Saklambaç’ın Eda’sının düşündüğü gibi sadece iç içe geçmiş diyarların değil, iç içe geçmiş zamanların da merkeziydi belki. Beni kebap kokulu bir Beyoğlundan zarif Pera’ya taşıyacak olan solucan deliği her gün önünden geçip de görmediğim binaların birinde gizliydi….

İşte şimdi 8 Mart günü yapacağımız turda, Beyoğlu’nun o güzel, o eski binalarına taze bir gözle bakacağım çok heyecanlı, çocukluğumu otobüslerinde, yazıhanelerinde, çalışanların kucaklarında geçirdiğim Retur’u ailem ile beraber yeniden hayata geçireceğimiz için de çok sevinçliyim.

Bu sevince ve meraka ortak olmanız dileği ile sizleri 8 Mart’taki Farkında Olmadığımız Beyoğlu turuna davet ediyorum. Ayrıntıları aşağıda bulabilirsiniz.

Bir eski köşecikte buluşmak üzere,

Defne Suman

Farkında Olmadığımız Beyoğlu Turu

8 Mart 2015 Pazar 

Buluşma noktası Taksim The Marmara’nın önü. 

Saat 09:30 

Rehber: Bülent Demirdurak

Gezeceğimiz yerler:

  • Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Maksem
  • Surp Hovhan Vosgeperan Kilisesi
  • Aya Triada Kilisesi
  • Afrika Hanı, Rumeli Hanı
  • Hasnun Galip sokağı
  • Ağa Camii
  • Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi
  • Cercle d’Orient Binası
  • Anadolu Pasajı, Atlas Pasajı, Halep Pasajı
  • Çiçek Pasajı, Cité de Péra
  • Aynalı Pasaj, Avrupa Pasajı
  • Üç Horan Ermeni Kilisesi
  • Galatasaray Lisesi ve Müzesi
  • Aznavur Pasajı, Hazzopulo Pasajı
  • Panaia Kilisesi
  • Mısır Apartmanı
  • Saint Antoine Katolik Kilisesi
  • Elhamra Pasajı
  • Eski Çiçekçi ve Nur-u Ziya sokakları
  • Fransız Sarayı
  • Odakule
  • Hollanda Sarayı
  • Suriye Pasajı, Lebon Pastanesi
  • Botter Apartmanı
  • Narmanlı Han
  • İsveç Sarayı
  • Galata Mevlevihanesi
  • Kırım Kilisesi
  • Doğan Apartmanı
  • Aşkenaz Sinagogu
  • Tünel

Gezi tamamen yürüyerek yapılacak ve binalar genelde dışardan görülecektir. Çiçek Pasajı’nda atıştırmalık, Fıccın sokak’ta öğle yemeği molası verilecektir. Atıştırmalık ve öğle yemeği serbesttir.

Katılım Bedeli: 100 TL

Kişi sayısı bildirimi için e-posta veya telefonla arayabilirsiniz.

Selva Suman  0532 217 12 42 ve selvasuman@gmail.com

Beyoğlu’nun Arka Sokakları

Biz küçükken Beyoğlu’nun arka sokakları bize yasak yerlerdi. Ve her yasak yer gibi oralarda dolaşmanın tadına doyum olmazdı.

Şimdi size bu satırları Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir internet kafe’den yazıyorum. Eskiden gelsek anamızın babamızın yüreğine inecek o izbe sokakların bir tanesinin köşesindeki eski bir taş binanın üçüncü katında kafeden çok devlet okullarındaki dil labaratuarlarını andıran floresan ışıklı bir odada dört adet genç oğlan, bir turist kızcağız bir de ben hücrelerimize çekilmiş, internet mucizesini tecrübe ediyoruz. Floresanı, yerdeki muşambadan parkeleri, avaz avaz bağıran radyodaki reklamların kalitesizliğinden hiç de etkilenmiyormuş gibi görünen kibar amca biraz önce bana ve önümdeki hücreden THY bileti alan turist kıza çay ikram etti. Amca buranın sahibi sanırım. Mal sahibi, işletme sahibi, internet sahibi…Artık bilmiyorum tam olarak neyin sahibi, ama o bir Sahip. Kibar, saygılı, kendinden emin. Onun bilgisayar ışıklarının uzağındaki köşesinden yayılan varlığı yan hücrelerde kim bilir ne yapan oğlanların şamatasını engelliyor. Bırakın şamatayı bir yana yeniyetmelerin çoğunluk nüfusu oluşturduğu odamızda çıt çıkmıyor. Sahib’in sessiz otoritesi hepimizi içe dönmeye heveslendirmiş olsa gerek…Amcadan mükemmel yoga hocası olur!

Neyse diyorum ki Beyoğlu’nun arka sokaklarının bize yasak olduğu zamanların üzerinden yıllar, yaşlar geçti. Aynı sokaklarda hala o pis adamlar geziniyor. Onlar nedense hiç değişmiyorlar. Pis sakalları, öbek öbek olarak işsiz güçsüz dükkanların önünde takılmaları, sokağa dönen tekil kadınlara meydan okur gibi bakmaları, ortalık yerde oralarını buralarını kaşımaları filan bunlar hiç değişmiyor. değişen benim onlarla ilişkim. Değişen benim tavrım. Artık onları varlığıma tehdit olarak algılamadığım gibi, gözlerinin içine bakıp onların hikayelerini merak ettiğim de oluyor. Bazen. Çoğunlukla aldırmıyorum onlara. Beyoğlu’nun arka sokakları artık sadece onların değil, benim de mekanım oldu çünkü. Beni görür görmez gözlerini üzerime dikseler de, onlar biliyor ki bu sokakları artık biz paylaşıyoruz.

İşte öyle bir gün. İstanbul’da 30. gün. Kendime alışma süresi için 40 gün vermiştim. Kırkıncı günde yeniden İstanbul’lu olacağım. Şu aralar hala biraz akvaryumdaki balıklara bakar gibi bakıyorum etrafıma. Metrodan hep beraber iniyoruz. Çok ayaklı bir organizma gibi yürüyoruz. Beraber hareket ettiğim diğer bacakların bedenlerinden bağımsız hareket etmeme imkan yok. Yavaşlayamam, ters yöne gidemem, isyan edemem. Usul usul kalabalığın akışına teslim ediyorum kendimi.

Ama Beyoğlu’na çıkınca ben yine tek ve kendimim. Tek başıma yemek yediğim yerler var. Arka sokaklarda. Benim arkadaşlarım zamanla Beyoığlunu terk ettiler. Benim Tayland’dan, Portland’dan İstanbul’a tatile geldiğim yazlarda ”Biz artık Beyoğluna çıkmıyoruz” dediler. Ben de tek başıma çıktım. Arka sokaklara tek başıma daldım.

İstanbul öyle bir şehir ki her köşeden bir başka alem çıkabiliyor karşınıza. İnsan bu sokaklarda gezmeye vakit ve enerji ayırırsa ve bir de gözü çirkinliklerin arasından hayata dair olan ayrıntıyı seçme terbiyesine sahipse, bu şehirde Evliya Çelebi olur. Ben bugün öyle arka sokaklarda gezineyim diye çıkmamıştım aslında sokağa. Yunanca dersimden sonra birkaç saat boşluğum vardı, o sırada bir yazı yazayım bari, şu okurlarımı çok ihmal ettim diye düşünerek bir kafe arıyordum. Bilgisayarımı da yanıma almamışım bu sabah, artık defterime yazarım diye diye karnımı doyurmak üzere müdavimi olduğum lokantalardan birine girdim. Tanıdıklar vardı. Beraber oturduk. Dedim,

“Bana iki saatliğine verebileceğiniz bir bilgisayarınız var mı? ”

Dediler,

“Yok ama. Internet kafeler ne gübe duruyor? ”

Dedim,

“İnternet kafe mi kaldı ya?” (En Tayland’da ottan çatılı bir kulubede Yasemin’le internete bakmıştık. Etrafımız yine aynı şimdiki gibi yeni yetme oğlanlarla doluydu.)

O ara garson atıldı,

“Bak dedi şu karşıki sokağa gir, sonuna kadar yürü, sola gir. Orada köşede bir tane var. Neon ışıklı tabelasını görürsün zaten.”

Gidip yazı yazabilir miyim orada?

Karşıki sokağa girdim. Adamlar dönüp bana baktı. Yola devam ettim. Köşede bir polis memuru oturmuş kürdanla dişlerini temizliyor. Gayrı ihtiyarı başımı öne eğdim. O hortum polisin ün saldığı karakolun sokağı buralar. Köşedeki binanın önünde zınk diye durdum. Yeşil panjurlu, siyah ferforjeli bakımlı taş bir Rum binası. Bir daire satılık. Hemen içeri daldım, asansör var mı diye bakmaya. Yokmuş. Ama her bir dairenin önünde çiçekler, zevkli kapı süsleri, konser tiyatro posterleri…Keşke biz de bu binada yaşasak. Belki de giriş katındaki daire satılıktır. Emlakçının numarasını not ettim. Hayal malzemesi çıkar diye.

Tam telefonu cebime koymuş sola dönecektim, yine. Zınk. Bu sefer neden durduğumu öyle hemen anlamadım. Neden sonra bir kırtasiyeci vitrinine baktığımı fark ettim. Vitrine vitrin demeye bin şahit. Üç basamakla inilen kuytu karanlık dükkanın içindeki her bir malın üstüste alt alta yığılmış olduğu bir cam bölme. dağımıklık değildi beni şaşırtan ve zınk diye durmama neden olan. O karışıklıkla üst üste alt alta vitrine yığılmış malların kendisi idi. Annesi ile sokakta yürüyen çocuğun oyuncakçı vitrini önünde birden durup annesini çekiştirmesi gibi bir şeydi benimki. Gibi filan değil, tastamam o halin kendisi idi çünkü vitrindeki mallar benim çocukluğumdan kalma oyuncaklardı!

Bayramlarda sınıfı süslediğimiz yaldızlı kedi merdivenleri, grapon kağıtları, Japon fenerleri, Atalı minik bayraklar (camlara asılan), plastik bebekler, pergel takımı, kırmızı kalem, dolma kalem, hokka, mürekkep, blok fülüt. Burası, dedim herhalde kapalıdır. Eski bir kırtasiyecinin deposu filandır. Tozlu, puslu cam kapısından içeriye bakmak için bir adım atınca ilkokul 2. sınıf önlüğüm gibi solmuş gibi bir kağıt bayrakla burun buruna geldim. Bayrağın arkasından gördüğüm kadarıyla içeride bir adam vardı ve eğer ki yoga yapmıyorsa, oyuncakçının yaşlı sahibi içeride namaz kılıyordu. Rahatsız etmemek için oradan uzaklaştım ama aklım o renkli tuşlu melodikada kaldı. Buradan çıkınca yine bakarım belki. Bir rüyadan ibaret değilse tabii o dükkan.

Size yazdığım bu dakikalar arasında bana ikinci çayımı getiren Sahib ile biraz sohbet ettik. Yunan televizyonundan dizi seyrediyordu. Hayırdır dedim. Dedi, “Ben Cihangir’de Rum komşularla büyüdüm. Hepsi, ne yazık, göçmek zorunda kaldılar. Şimdi işte internetten Yunan televizyonu seyrederken yine onların seslerini duyar gibi oluyor, çocukluğuma dönüyorum. ”

Ezan başlayınca televizyonun sesini kıstı.

Esrarlı köşeleri ve sürprizler dolu insanları ile Beyoğlu’nun Arka Sokakları’nı ne çok severim.

İstanbul yazıları devam edecek.

Cümleten Hoşgeldik!