Bir roman nasıl doğar?

Yeni romanım Emanet Zaman’ın yazılış hikayesi kendi başına bir roman olabilir.

Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fimage002al açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.

Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbet bıraktım.

Toprağın acıyı içinde barındarabileceğini işte ilk o zaman anladım.

Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.

Şehrazat da benim hayatıma böyle girdi. Üzerinde çalıştığım başka bir romandaki uzak bir halaydı. İzmir’de bir köşkün kulesinde yaşayan, kimsenin yaşını bilmediği ve dilsiz esrarengiz bir hala… Bir iki satırda gelir geçer sanmıştım. Şehrazat beni bırakmadı! Anlatacak bir hikayesi vardı ve ona şimdi kulak vermezsem hikaye buhar olup gidebilirdi. Kalemi Şehrazat’ın rehberliğine bıraktım.

Kuleli kiosk
Şehrazat’ın hikayesini anlattığı Kuleli Köşk

O hikayesini anlatırken ben de araştırmaya koyuldum. Yavaş yavaş gözümün önünden bir perde kalktı ve kendimi yepyeni bir dünyada buldum. Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di. Burada şık kafeler, tiyatrolar, sanata, edebiyata meraklı insanlar, yabancıların ağzını açık bırakacak güzellikte kadınlar ve onlara saygıyla şapka çıkartan erkekler, çınarların gölgesinde nargile tüttüren ihtiyarlar ve kapı dolaşıp bohçasındaki ipekleri şehrin kadınlarına satan çingeneler vardı. İnsanlar üç dili birden konuşuyor, gazeteler, sokak isimleri üç ayrı alfabede yazılıyordu.

Başım dönmüştü! Ben de bu dünyada yaşamak istiyordum. Eski İzmir’de çocuk olmak, elbiselerimle denize dalıp, akşamüstü mahallede ip atlamak, orada büyümek, okula gitmek, uzak kumsallarında sevişip, katmerli kurabiyelerinden yemek, Bornova bahçelerindeki çay partilerinde yakışıklı gezginlerle dans etmek istiyordum… İçimde o dünyanın parçası olma arzusu şiddetlendikçe ben kaleme daha sıkı sarıldım. Çünkü o yitik şehirde yaşamı tecrübe etmenin tek yolu onu hayal gücümde yeniden kurmakla mümkün olacaktı. Böylece eski İzmir’in sokaklarını, okullarını, meydanlarını, otellerini, kafelerini hayalimde yeniden yarattım, sayfalar boyunca o eski şehrin bir ucundan diğerine yürüdüm durdum.

O dünyayı bir defa kurduktan ve ona tüm kalbimle bağlandıktan sonra beni bekleyen kaçınılmaz sonla yüzleşme vakti geldi. Bu eşi benzeri bulunmak güzel şehri, bu neşeli kozmopolit dünyayı yıkmak zorundaydım. Yıkılmış, yitip gitmişti çünkü. Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… Ve bölüm bölüm yıkımı ve kaybı anlatmaya giriştim. Artık sadece Şehrazat değil, bu yolculuk boyunca bana eşlik etmiş bütün karakterler Avinaş, Hilmi Rahmi, Sümbül, Panayota, Edith, çingene Yasemin…. hepsi yanımdaydı. Hepsi o acılı günleri, biricik Smirni’lerinin yıkımını anlatmak, savaşı, kirli hesapların aldığı canları, yok ettiği hayatların kaydını tutmak ister gibi telaşla kafamda konuşuyorlardı.

Son bölümleri trans halinde yazdığımı söyleyebilirim. Hayalimde en ince ayrıntısına kadar canlandırdığım ve söze döktüğüm bir dünyanın ve insanlarının yıkımını yazmak, o günleri yaşamak gibi bir şeydi. Bazı günler yazarken ağladım. Bazı günler içim öfkeden kedere, kederden çaresizliğe savruldu durdu.

9786180114508
Emanet Zaman Yunanistan’da Şehrazat’ın Suskunluğu ismiyle okuruna kavuştu.

Sonunda ortaya Emanet Zaman çıktı.

Şimdi çocukları yuvadan uçmuş bir anne gibi heyecan, gurur ve telaşla karakterlerimin kendi yollarını çizmelerini izliyorum. Biliyorum ki siz, sevgili okur ile buluştukça onlar canlanacaklar. Ne demişler? Bir romanı yüzde elli yazarı, yüzde elli okuru yazarmış!

Bugün sizleri de o dünyaya taşıyabildiğim için çok mutluyum. Emanet Zaman’ın satırlarında buluşmak üzere…

Defne Suman.

Defne Suman

Buradan da romanın tanıtım videosunu seyredebilirsiniz. Yunan yayınevim hazırladı, Doğan Kitap yayınladı. Ben izlemeye doyamıyorum. Umarım siz de seversiniz.

 

 

Emanet Zaman Çıktı!

Yeni romanım Emanet Zaman bütün kitapçılarda… Yorumlarınızı bekliyorum. 🙂

1905 Eylül…

İngiliz casusu Hintli Avinaş Pillai İzmir limanına iniyor. Ömrünün sonuna kadar bağlı kalacağı Edith Lamarck’a âşık olacağını henüz bilmiyor…

image002
Emanet ZamanEmanet Zaman

1919

Rum kızı Panayota’nın içi kıpır kıpır… İlk aşkının İzmir’e ayak basan Yunan ordusuna katılarak Anadolu’da savaşacağını aklının ucundan bile geçirmiyor.

1926

Büyük İzmir Yangını’ndan Miralay Hilmi Rahmi tarafından kurtarılan Şehrazat suskun. Geçmişini hatırlıyor, anlatacak büyük bir hikâyesi de var ama konuşmaya henüz hazır değil…

Edith, Panayota ve Şehrazat… Bu üç kadını birbirlerine bağlayan güçlü bir bağ var sadece Hintli casusun bildiği… Ve de Bornova’daki Levantenleri, Frenk Mahallesi’ndeki Rumları, Haynots’taki Ermenileriyle bir yüzyıla yayılan bu hikâyeyi kucaklayan sımsıcak, yitik İzmir…

Kitabın tanıtım videosu: