ÜmiT

Foto: Aisha HarleyPazar sabahı yattığım yerden çanların neşeli sesini dinledim. Güneş daha yeni doğuyordu. Tam yoga zamanı. Yorgundum. Uykusuzdum. Yine de kalktım. Evet, bir eteği bizim eve, diğeri denize uzanan tepelerin ardında gökler eflatuna kesmiş, tepenin zirvesinde Parthenon tapınağının mermerleri içinden ısıtılmış gibi pembe pembe parlıyor. Uzun yolculuk sonrası vücudumun bütün dengesi şaşmış, lastik gibi esnek, canavar gibi güçlüyüm. Evdekiler uyanmadan, gökler maviye bulanmadan, hava ısınmadan bitecek bir seri yapmalı. Haftaya hocamın huzuruna çıkıyorum, bu aralar talim ve terbiyeyi hiç ihmal etmemeli…

Biterken, ev hâlâ sessiz ve serindi. Uzun uzun şükrettim. Bizi Portland’dan Atina’ya sağ salim uçurduğu için, Parthenon’a karşı yoga yapma imkanını bana sağladığı için, ailem, dostlarım, öğrencilerim, hocalarım, kitaplarım, okurlarım her şey her şey için… Bir zamanlar bir hocam dünyanın en şifalı duygusunun şükran olduğunu söylemişti. Yaralı ruhlarımızı şükranla iyileştirebilirmişiz.

Bir yandan şükrederken bir yandan jet-lag yüzünden gecenin bir yarısı uyanıp da twitter’a girdiğimde karşılaştığım görüntüler aklıma geldi. Sahillere vurmuş Suriyeli bebelerin cesetleri, bir yanda Cizre’den, Gever’den kıyım haberleri, sesimizi duyun diye haykıran halkların çığlığı… Bir yanda, Afyonkarahisar’ın batısındaki bütün Hristiyan köylüyü önüne katıp, denize dökene kadar da bırakmayan bir ordunun “zafer” çığlıkları.

Bu dünyada yaşayıp da rahat uyumak mümkün mü? Ben uyuyamadım. Kiliselerin neşeli çanları çalarken dünyanın yükü çoktan sırtıma binmişti.

Sonra sokağa çıktım. Öğlen yemeğine bütün aile bizim evde toplanacak. Biz yeni geldik Amerika’dan diye canım kayınvalidem yemek daveti tertipledi. Hazırlıklar başlamadan bir kahveye kapağı atıp biraz okuyup, biraz yazmak istiyorum.

Sabahın erken saatlerinde bile insanı yoran bir sıcak ama Atina sokakları Ağustos ayında bomboş. Sıkış tıkış, korna, egzoz görmeye alıştığım sokakların ıssızlığına hayret ederek yürüdüm. Bacaklarım, beni bir yerden diğerine taşıyan bacaklarım, attığınız her adıma, size de şükürler olsun. Metro çalışıyor mu acaba? Tek bir otobüs bile geçmiyor caddelerden.

Ağır ağır merkeze doğru yürüdüm. Antik şehrin orada sokaklar doldu. Kahvelere Atinalı aileler Pazar kahvaltılarını etmek üzere kurulmuşlar, gürültü, patırtı, akşamdan kalma güzel garson kızlar nereye yetişeceklerini şaşırmışlar. Ben de tren yoluna bakan bir masaya oturdum, kulaklığımı taktım. Müzik bir başladı mı ben bir filmin ortasında buluyorum kendimi. Bir yandan dikkatim toplanırken, bir yandan kendimden, fikirlerimden, o anki ruh halimden çıkıyor, yükseliyor, hayata şöyle bir bakıyorum. Kulaklıklarımı taktım mı ben nerede olsam yazabiliyorum.

İnsan denen canlının müthiş bir ümit kapasitesi var. Çaresizliğin doruğa çıktığı yerden, ümit fırlıyor. Kahvenin aşağısındaki tren yolundan geçen her trene heyecanla koşan çocuklara, bastonlarına dayanarak bir masaya yerleşen iki dirhem bir çekirdek yaşlı karı kocaya, trenin rüzgarının dağıttığı saçlarıma ve sıcağa bakarken yüreğim yine, yeniden sevinçle, umutla doluyor.

İnsanın yüreği umuda bu kadar yatkınken dünyada güzel şeyler de oluyor.

Ve hep olacak.

İnanıyorum.

Sözlerini Duyuyorum

Yaşamak

Bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi

Kardeşçesine…

Nazım Hikmet

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Dün akşam Atina’daki ilk yoga dersimi verdim. Atina standartlarıne uygun bir biçimde gece 8:00 ila 10:00 arası gerçekleşti dersim. Prensipleri tarafından hayatı kısıtlanan bir insandan esnek insana geçiş yapma çabası içinde olduğumdan tüylerimi diken diken bu ders saatini duyduğumda yutkunup (neler yuttuysam o sırada) kabul etmiştim.  Dün akşam evden Bhavana Yoga Merkezi’ne yürürken, bu kadar geç saatte ders vermenin, erken saatte ders vermeğe benzediğini düşünüyordum. Yine bütün gün senin keyfince düzenleyeceğin bir biçimde sana kalmış oluyor, bir kurumda yapacağın tek iş günün kuyruğuna denk geliyor. Benim Cihangir Yoga’daki programın simetriği.

Stüdyoya yürüdüğüm yedi buçuk sularında sokaklar bomboştu. Bu Atina’da görmeye alışmadığımız bir şey. Aiolu ve Ermou caddelerinde (ki ben bunları bizim İstiklal Caddesine benzetirim) in cin top oynuyor. Dükkanlar kapalı, kepenkler inik, sokak lambaları sönmüş. Biraz sci-fi bir hissi var. Küresek ekonomik kriz önümüzdeki yüzyıl içinde bütün dünyayı pençesine alacaksa, heryer böyle görünecek. Karanlık, ıssız, terkedilmiş ve hüzünlü…

Ama işte hava ekonomik kriz dinlemiyor. Hava oynak, işveli, cilveli…Mis gibi portalal çiçeği kokuyor. Sessiz karanlık sokaklarda yürürken gözyüzünde yıldızlar silme, ay kocaman. Ben çocukken Bodrum’a gittiğimiz tatillerde annemler Ahtapot restoran diye bir yerde yemek yemeyi pek severlerdi. Bodrum’un içinde ama daracık sokakların bir tanesinde saklanmış bir bahçedeydi bu restoran. Herhangi bir evin bahçe kapısı gibi kapısından girip de kendimizi ağaçlardan sarkan Japon fenerlerinin aydınlattığı bir lokantada bulunca çocuk yüreğim hop ederdi. Çok da güzel yerdi. İşte Ahtapot restorana yürürken de böyle portakal kokardı  ortalık ve sokaklar sessiz, gökyüzü silme yıldız, ay da dolu dolu parlardı.

Stüdyoya vardım. On iki adet parlak gözlü yoga öğrencisi benim bekliyodu. Nefis bir ders yaptık. Yoga hocalığının çok sevdiğim bir tarafı, öğrettiğimiz şey itibarı ile samimiyetin hemen kurulabiliyor olması. Yoga öğrencisi zaten karşınıza  zaten öğrenmeye, denemeye, değişmeye hazır, çocuksu bir merakla geçmiş oluyor. Bana en azından hep böyle öğrenciler denk geliyor. Kendi hissettiklerimi onların bedenlerinde, zihinlerinde,  uyandırmak üzere rehberlik ederken zaman benim için zaten duruyor. Saat gecenin onu mu olmuş, yoksa sabah altı mıymış, hiç farkında değilim.

Gece verdiğim ders kendini sabah belli etti. Kaskatı kesilmişim. Yatay düzlemden dikeye geçemiyorum. Bacak kaslarım davul gibi. Boynum ağrıyor, belim tutuk. Aman aman! Çok hafif bir seri yapmak gerek şimdi. Ayağa bile kalkmadan. Kaslarda laktik asit sıfır. Oturduğum yerde nefes alıp vermekten öteye fazla bir şey yapmadığım bir sabah yogasından sonra yine sokaklardayım. Yine o kafeye geldim. 1984 Nostalji‘sini yazdığım modern mimarili minimalist kafeye. Bugün hava biraz serin diye camları kapatmışlar. Benim masa hariç her masada sigara içiliyor. Boğulacağım birazdan. Ama müzikler hala çok güzel. (Twist in my Sobriety mesela şu anda çalan. Tanita Abla)

Hayır, ben aslında bunların hiç birini değil de şunu yazmak için başlamıştım bu yazıya.

Değişmek değişmek diyor, hepimiz değişmek istiyoruz ya…Bunun için ders alıyor, kitap okuyor, yoga yapıyor, yazılar yazıyoruz. Niye istiyoruz değişmeyi? Daha mutlu, daha tatminkar, daha huzurlu hissetmek için kendimizi. Belki dünyayı, iyiliği ve kötülüğü, alemin düzenini biraz olsun anlayabilmek için. Şu ya da bu sebeple değişimi istiyoruz. Bir şeyler de yapıyoruz. Sonra en bildik yerde çuvallıyoruz. Yine o eski, yine o bildik, o çoktan bıktığımız usandığımız tepkimizi veriyoruz. O eski tepki bizi mutsuz etmekle kalmıyor, bir de üstüne hayal kırıklığı ekleniyor. Onca çalışma, onca yoga, terapi, kitap, workshop vs vs vs, canımı sıkan bir durum olduğunda hala 12 yaşımdaki tepkiyi veriyorum. Shit.

Demeyin. Tepkiniz birine verilen bir cevap ise, o cevabı vereceğinize “sözlerini duyuyorum” deyin.  Bakalım ne olacak? Beraber deneyelim. Bir daha kendimizi savunmak, doğru bildiğimizi ötekine bildirmek üzere ağzımı açtığımızda içimizden gelenleri değil de şuraya yazdığım cümleyi söyleyeyim:

SÖZLERİNİ DUYUYORUM!

Bir şeyler değişecek mi, sonra da yazalım.

Sevgiler hepinize.

Not: Bu haftasonu İzmir’de ders veriyorum. Duyduk duymadık demeyin. Tası tarağı toplayın, gelin tanışalım. Beraber yoganın esrarına dalalım.

1984 Nostaljisi

Atina’da bu sabah… Bahar habercisi bir gün. Üstelik 21. Yüzyıla değil, daha eski ilk gençlik ve çocukluk zamanlarımıza ait bir baharın habercisi. Hani havaların birden ısınıp da önlüklerimizin altına giydiğimiz külotlu çorapların çıktığı, yerine diz hizasında (ajurlu) beyaz çorapların giyildiği bir zaman vardı. Hani, bazı uyanık dondurmacılar (Durak Büfe) havayı fırsat bilip külahları da dizerlerdi biz çıplak bacaklı okul çocuklarının görebileceği bir yere. Eskiden, çok eskiden. Magnum’dan, Algida’dan, Panda’dan bile önce. Dondurmanın sadece üç formda sunulduğu zamanlarda…(külah, kap ya da kağıt helva arası) Evde bir pazarlık başlardı. Dondurma pazarlığı. Yarın dondurma yiyebilir miyim? Hayır hava daha ısınmadı. Boğazın ağrır. Hayır, katiyen olmaz!

Okullar kapanmadan dondurma yemek bizden bir üst kuşağın aile kuralları dahilinde  mevcut değildi. Onlar da kendi ana babalarının kurallarını bize tekrarlamaktan başka bir şey bilmiyorlardı. (Bradshaw’ın “Poisonous Pedagogy” adını verdiği durum. Bu noktaya sonra geleceğiz) O yüzden ya dondurma servis ile daire kapısı arasında geçen zaman içinde alınıp, muhtemelen asansörde bir hamlede yenecek (boğaz ağrısı demişken!) ya da aile, kuralları değiştirmesi konusunda ikna edilecekti. Dünya değişiyordu nihayetinde. Onların zamanında Mayıs başında dondurma çıkmıyordu ki. Şimdi çıktığına göre yenebilirdi de…Benim annem değişimden yana bir kadındır, isteklerimi makul bir şekilde ifade ettiğimde inat edip de karşı durduğu hemen hemen hiç olmamıştır. İşi abartıp kendi başıma taksiye atlayıp (yaş dokuz) Şişli’deki ilk kaçak Barbilerin satıldığı Pilavcı pasajına gittiğimde dizginleri eline almıştı tabii ama mayısın ilk haftaları geçince Durak Büfe’den karamel çikolata dondurma alıp da apartmanın bahçesinde keyfimce yememe izin vardı. Ondan bir önceki kuşağa ait olan büyük Hala’yı ise yaz tatili başlayana kadar ikna etme şansım olmadığını bildiğim için denemiyordum bile. Beni evde Hala’nın beklediği günler asansörde yutuyordum dondurmayı.

İşte o Mayıs öğleden sonralarında, tatlı bir serinlik çıplak bacaklarımızı okşar geçer, içimizi hoş ederken, o zamanlar yüzden doksanı mesken olan bizim apartmanın şimdi otoparka dönüşmüş bahçesinde dondurma yerdim ben. Atina’daki bu tatlı Şubat sabahı içimde o günlere dair bir takım hisler… Kahvaltı sofrasında bizim Bey dedi ki, «bu sabahki yogan seni başka bir mekana ya da zamana zaplamış galiba, buralardan bir ışık kadar uzaktasın.» Haklı. Bir balona binmişim şehrin üzerinden süzülüyorum. Baktığım şeyler hakkında bir fikir sahibi olmayı amaçlamadan bir çocuk merakı ile etrafımı seyrediyorum.

Çocukluğumdaki gibi hissediyorum bugün kendimi. Yoğun hislerin sessizliğinde. Hayata katılmaktansa kenardan seyretmeyi tercih ederek. Böylece daha çok hissederek…

Çıktım. Yüzümü güneşe vere vere yürüdüm. Akropolis’e çıkacaktım. Partenon’un oraya. Çok güzel sokaklar var oralarda, arabaların girmediği daracık sokakların iki yanına dizilmiş renkli taş evler, tertemiz, derli toplu. Avlularında çam ağaçları. Bir de çay bahçesi var. Bir tarafı Partenon’a bakıyor, diğer tarafı Antik sütunların dizildiği uzun bir vadiye. Çay var bir de kahve. Taburelere oturuluyor. Yürümeye başlayınca bacaklarımı bir güçsüz hissettim. Zaten dünden hazırım yürümekten vazgeçmeye, pek haz etmem yürümekten. Bisikleti, pateni, otobüsü, treni bin kez tercih ederim kısa bacaklarımın beni asla tatmin etmeyen hızına.

Atina’daki mahallemizde yeni bir kahve açılmış. Portland kahvelerine taş çıkartan cinsten. Modern mimari, minimalist dekor, lezzetli kahve ve o tatlı serin havanın teninizi okşayabileceği bir açıyla yerleştirilmiş masalar.

Ben kim Akropolis kim? Hemen oturdum. İki saattir de oturuyorum! Müzikleri bir duysanız! Sanki benim o çocukluğumun balonunda salındığımı bilen bir yüce DJ var yukarıda bir yerlerde, o çalıyor. Madonna, the Cure, Micheal Jackson, George Michael, Duran Duran, Genesis, Nina, Steve Wonder, Laura Brinigihan.

Bu parçaları duyunca aklıma Penguen Buz Pateni geldi. Çünkü benim yabancı pop ile tanışmam Penguen’de olmuştu. Benim tek başıma taksiye atlayıp Pilavcı Pasajı’na kaçak Barbie bebek bakmaya gittiğim zamanlardı. Taksim Talimhane mevkiinde bir buz pateni pisti açılmıştı. Ben sadık bir Katerina Witt hayranı olarak derhal Penguen’e asil üyeliğimi talep etmiştim annemden. Ondan sonra da her Cumartesi bir kaç süren bu Penguen seansları annemle ikimizin ortak zevki haline geldi. İşte orada ben pistin orta yerinde fırıl fırıl döner ve camın arkasından beni seyreden annem tarafından alkışlanırken hep bunlar çalardı…

Bu da 1984 Nostalji yazısı oldu böyle.

George Orwell’inkinden başka, daha tatlı, daha serin.

Bugün gibi.

 

Tanrıça Atena, Bana Yeni bir Dünya Doğur!

Atina'da Umut
Foto: Aisha Harley
http://www.aishaharley.com

Bir kaç yıl önce yazdığım bu yazıyı bugün sizinle yeniden paylaşmak istiyorum. Ne seçersen seç Yunanistan benim sonsuza umudum var!

Benim bir rahatsızlığım var. O da sabahları muhakkak evden çıkmam gerekiyor. Bir rivayete göre bu rahatsızlık bana babamdan geçmiş (kendisi rivayet etmişti) ama ben şüpheliyim. Çünkü ne zaman ikimiz bir seyahate gitsek babamın toparlanıp otelden çıkması saatler alır, ben de lobide sinirden kudurarak tırnaklarımı yerdim. Zaten rahatsızlığım sadece evden çıkmakla bitmiyor. Evden tek başıma çıkmam gerekiyor. Belki  zaten evden en çok bu sebeple çıkmam gerekiyor. Yalnız kalmak için. Gerçi tek başıma uyandığım sabahlarda da aynı gücün etkisi ile yatağı toplar toplamaz kendimi sokağa attığım çok olmuştur.

Bu sabah da öyle oldu. Kalktım, yogamı yaptım, kahvemi içtim. İçim kıpır kıpır. Bir saniye daha iç mekanda durasım yok. Yatak odasına geri döndüm. Zamanın Pazar sabahının erken saatlerinden birini göstermesi sebebiyle doğal olarak hâlâ yatakta olan Bizim Bey’e saati sordum. 8:08 dedi. Yunanca söylediği için belki yanlış anlamışımdır diye bir de İngilizce sordum. Doğruymuş. 8:08. Çok istersem yuvarlak olarak sekizi on geçiyor dermiş. Fark etmez. Çok erken. Ne şekilde söylenirse söylensin Atina’da sokağa çıkıp yazı yazacak bir kahve arayışına girmek için çok ama çok erken.

Yine de, «Ben çıkıyorum Bey» dedim.

Yorganın altında çıkan elinin parmakları bana zafer işareti çaktı. Şansın açık olsun mahiyetinde.

***

Çıktım. Atina’da bir Pazar sabahı saat 8:15’de. Hava da hiç öyle günlük güneşlik değil. Gri gökler, serin bir rüzgar. Dükkanların kepenkleri zaten gündüzleri de açılmıyor artık ama bu saatte büsbütün kapalı. Üzerleri silme grafiti. Grafitilerden aldığım ilhamla, Yunanistan dünyayı kurtarabilir mi acaba, diye düşünerek  troleybüs durağına yürüdüm. Bu krizin, Almanların öne sürdüğü ve Türklerin derhal benimsedikleri, «Yunan halkı da çalışmıyor canım. Varsa yoksa keyif, uzaki, taverna, siesta» iddiası ile  yakından uzaktan alâkası olmadığını benim kadar, Yunanistan’ın insanları da biliyor tabii. Kendine köle olmayanı harcayan küresel ekonominin parçası olmayı red edebilecekler mi? Kendi halklarını uyumlu tüketicilere dönüştürme amacıyla başa geçen hükümetlere karşı koyabilecekler mi? Mutluluğun tüketmekle eşitlendiği yirmi birinci yüzyıl anlayışını yıkabilecekler ve biz geri kalan milletlere örnek olabilecekler mi? Ellerinde ekmekleri alınırken hem de?

Troleybüs kepenkleri inik dükkanların sıralandığı kurşuni gri caddelerden geçerken bunları düşündüm. Düşündükçe düşündükçe küresel kapitalizme karşı durabilecek bir millet varsa onun da ancak ve ancak Yunan halkı olabileceğine karar verdim. Niye? Çünkü bir kere ekonomik kriz var. Mecburen tatmin ve mutluluğu sahip olunan mallar ve tüketim gücü üzerinden değil, başka bir yerlerden tanımlama arayışına girecek insanlar. Ne üzerinden? Sağlıklı bedenlerden, sevgi ve anlayış temelli insan ilişkilerinden, sade hayatların cazibesinden ve spirütellik üzerinden belki. Allah’ın özenip de yarattığı bir dünya köşesinde yaşadıkları için sağlıklı ve sade yaşam, diyelim ki topraklarında sadece patates yetişen ve denizlerinde ancak intihar edilen İngilizlere göre daha kolay Yunan halkı  için. Git, bir adaya salla oltayı, iki keçi al, üç tavuk, toprağı sulasan ot çıkacak nasılsa. Balığın yanına kaynat ye. Olur mu? Bizim buralarda olur. Ütopik bir şey değil bu söylediğim. Sahiden olacak bir şeyden bahsediyorum. Burada sosyolog kimliğini ciddiye alın lütfen. Dünyanın yeni düzeni eleştirel düşüncenin beşiği Atina’dan çıkabilir.

***

Böyle dalmış giderken troleybüs beklemediğim bir hamle yapıp sola dönünce ben bir huzursuzlandım. Niyetim açık bir kahve bulana kadar troleybüste ilerlemekti ama troleybüsün bilmediğim bir yola girmesi hesapta yoktu. Durduk. İki hoş genç adam bindiler. Ben onlara tatlı tatlı göz süzerken birisi gelip yanıma “biletiniz lütfen kria” dedi. O öyle der demez, içimden beni kendi başıma bırakmadığı için Allah’ıma şükretmek geldi. Neden? Çünkü biletim vardı, hem de damgalı. Eh, ne olacak yani? Diyeceksiniz. Haklısınız da. Bakın anlatayım.

Atina’da otobüse orta ya da arka kapıdan binebilirsiniz. Öyle şoförün gözü önünde akbil basma zorunluluğunuz yok. Ancak bir biletiniz olmalı ve otobüse bindiğinizde biletinizi aracın içindeki makinaya onaylatmanız lazım. Makina biletin üzerine günün tarihini ve saatini basıyor, böylece aynı bileti ertesi gün kullanmanız önleniyor. Sonra rasgele bir an otobüse binen yakışıklı görevliler biletinizi ve üzerindeki damgayı kontrol ediyorlar. Edebilirler yani. Bu bilet kontrol olayı benim başıma daha önce hiç gelmediği için sabah evden çıkmış troleybüs durağına yürürken bırakın biletimi damgalatmayı, bir bilet almayı bile planlamıyordum. Bugüne kadar zaten iki üç durak gittiğim otobüslere binerken hiç bilet almamıştım. Ama işte birden aklıma son Yunanca derslerimin birinde dinlediğimiz diyalog geldi. Diyalogda Atina’da okuyan üniversite öğrencisi Melek damgalatmayı unuttuğu bileti ile yakalanıyor ve biletin 60 katı kadar olan cezayı ödemek zorunda bırakılıyor. Bütün «aman memur bey, yapmayın bakın ben öğrenciyim, etmeyin» laflarına rağmen (üstelik Melek bunları mükemmel bir Yunanca ile söylüyor!) cezayı çatır çatır ödüyor.

Patissiyon Caddesini geçerken aklıma bu diyalog geldi. Kendi kendime gülerek Melek’in cümlelerini kafamdan tekrarladım. Karşıya geçince baktım hemen oracıkta bir büfe, üstelik açık. Elimi cebime attım. Madeni para. Kuruş da değil, bildiğimiz euro. Büfedeki kadından bir otobüs bileti rica ettim. (Melek’inkine taş çıkartan bir Yunanca ile) Troleybüse binice de o bileti cebime atıp yerime oturmak varken, (Pazar sabahı sekiz buçukta görevliler iş başı yapıp benim biletin üzerindeki damgayı mı kontrol edecekler, hadi canım! Bu bilet şimdi cebimde dursun, başka zaman yine kullanırım.) Allah’ın olduğunu tahmin ettiğim sesi dinleyip damga makinasına taktım çıkardım.

Sonra da yakışıklı bilet görevlileri troleybüse bindiler işte. Onlar, gururla çıkarıp gösterdiğim biletimin kenarını yırtarlarken yanından geçtiğimiz kilise boşaldı. Bir dolu ufak tefek yaşlı insan çıktı. Ben beni 72 euroluk cezadan kurtardığı için Allah’a şükretmek namına kilisenin bir ufak dua okudum. Troleybüse binen kambur minik yaşlı teyze benim baktığım kiliseye karşı son bir istavroz çıkardı.

 ***

Sağlıklı ve sade yaşamlara geçmek bu topraklarda daha kolay, daha mümkün. Eleştirel düşünce günlük hayatın pratiklerinden sayıldığı için varolan düzenin sömürüsüne uyanmak da belki Yunanistan’da, diyelim Türkiye’ye göre daha mümkün bir şey. Sonra bir de inanç boyutu var işin. Bence yeni dünya düzeni (benim ve bencileyin arkadaşların hayal ettiği ve uğrunda mücadele verdiği) sade, sağlıklı yaşamlar; eleştirel düşünce, anlayış odaklı insan ilişkileri ve bir de inancın temelleri üzerine kurulacak. Dogmadan ve politik/sosyal kimlikten uzak bir inanca ihtiyacımız var. Yaradan’a gönülden bağlanmak, alemin bizim daracık zihniyetlerimizle kavrayamayacağımız bir düzeni olduğunu ve o düzende bizim de bir yerimiz olduğunu yüreğimizin tam merkezinde bilmek istiyoruz.

Troleybüste yanıma oturup kiliseye karşı istavroz çıkaran kadının yüreğindeki bildiği gibi…

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!
Capitalism will kill you and Fascism won’t save you!