Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

ÜmiT

Foto: Aisha HarleyPazar sabahı yattığım yerden çanların neşeli sesini dinledim. Güneş daha yeni doğuyordu. Tam yoga zamanı. Yorgundum. Uykusuzdum. Yine de kalktım. Evet, bir eteği bizim eve, diğeri denize uzanan tepelerin ardında gökler eflatuna kesmiş, tepenin zirvesinde Parthenon tapınağının mermerleri içinden ısıtılmış gibi pembe pembe parlıyor. Uzun yolculuk sonrası vücudumun bütün dengesi şaşmış, lastik gibi esnek, canavar gibi güçlüyüm. Evdekiler uyanmadan, gökler maviye bulanmadan, hava ısınmadan bitecek bir seri yapmalı. Haftaya hocamın huzuruna çıkıyorum, bu aralar talim ve terbiyeyi hiç ihmal etmemeli…

Biterken, ev hâlâ sessiz ve serindi. Uzun uzun şükrettim. Bizi Portland’dan Atina’ya sağ salim uçurduğu için, Parthenon’a karşı yoga yapma imkanını bana sağladığı için, ailem, dostlarım, öğrencilerim, hocalarım, kitaplarım, okurlarım her şey her şey için… Bir zamanlar bir hocam dünyanın en şifalı duygusunun şükran olduğunu söylemişti. Yaralı ruhlarımızı şükranla iyileştirebilirmişiz.

Bir yandan şükrederken bir yandan jet-lag yüzünden gecenin bir yarısı uyanıp da twitter’a girdiğimde karşılaştığım görüntüler aklıma geldi. Sahillere vurmuş Suriyeli bebelerin cesetleri, bir yanda Cizre’den, Gever’den kıyım haberleri, sesimizi duyun diye haykıran halkların çığlığı… Bir yanda, Afyonkarahisar’ın batısındaki bütün Hristiyan köylüyü önüne katıp, denize dökene kadar da bırakmayan bir ordunun “zafer” çığlıkları.

Bu dünyada yaşayıp da rahat uyumak mümkün mü? Ben uyuyamadım. Kiliselerin neşeli çanları çalarken dünyanın yükü çoktan sırtıma binmişti.

Sonra sokağa çıktım. Öğlen yemeğine bütün aile bizim evde toplanacak. Biz yeni geldik Amerika’dan diye canım kayınvalidem yemek daveti tertipledi. Hazırlıklar başlamadan bir kahveye kapağı atıp biraz okuyup, biraz yazmak istiyorum.

Sabahın erken saatlerinde bile insanı yoran bir sıcak ama Atina sokakları Ağustos ayında bomboş. Sıkış tıkış, korna, egzoz görmeye alıştığım sokakların ıssızlığına hayret ederek yürüdüm. Bacaklarım, beni bir yerden diğerine taşıyan bacaklarım, attığınız her adıma, size de şükürler olsun. Metro çalışıyor mu acaba? Tek bir otobüs bile geçmiyor caddelerden.

Ağır ağır merkeze doğru yürüdüm. Antik şehrin orada sokaklar doldu. Kahvelere Atinalı aileler Pazar kahvaltılarını etmek üzere kurulmuşlar, gürültü, patırtı, akşamdan kalma güzel garson kızlar nereye yetişeceklerini şaşırmışlar. Ben de tren yoluna bakan bir masaya oturdum, kulaklığımı taktım. Müzik bir başladı mı ben bir filmin ortasında buluyorum kendimi. Bir yandan dikkatim toplanırken, bir yandan kendimden, fikirlerimden, o anki ruh halimden çıkıyor, yükseliyor, hayata şöyle bir bakıyorum. Kulaklıklarımı taktım mı ben nerede olsam yazabiliyorum.

İnsan denen canlının müthiş bir ümit kapasitesi var. Çaresizliğin doruğa çıktığı yerden, ümit fırlıyor. Kahvenin aşağısındaki tren yolundan geçen her trene heyecanla koşan çocuklara, bastonlarına dayanarak bir masaya yerleşen iki dirhem bir çekirdek yaşlı karı kocaya, trenin rüzgarının dağıttığı saçlarıma ve sıcağa bakarken yüreğim yine, yeniden sevinçle, umutla doluyor.

İnsanın yüreği umuda bu kadar yatkınken dünyada güzel şeyler de oluyor.

Ve hep olacak.

İnanıyorum.

Tanrıça Atena, Bana Yeni bir Dünya Doğur!

Atina'da Umut
Foto: Aisha Harley
http://www.aishaharley.com

Bir kaç yıl önce yazdığım bu yazıyı bugün sizinle yeniden paylaşmak istiyorum. Ne seçersen seç Yunanistan benim sonsuza umudum var!

Benim bir rahatsızlığım var. O da sabahları muhakkak evden çıkmam gerekiyor. Bir rivayete göre bu rahatsızlık bana babamdan geçmiş (kendisi rivayet etmişti) ama ben şüpheliyim. Çünkü ne zaman ikimiz bir seyahate gitsek babamın toparlanıp otelden çıkması saatler alır, ben de lobide sinirden kudurarak tırnaklarımı yerdim. Zaten rahatsızlığım sadece evden çıkmakla bitmiyor. Evden tek başıma çıkmam gerekiyor. Belki  zaten evden en çok bu sebeple çıkmam gerekiyor. Yalnız kalmak için. Gerçi tek başıma uyandığım sabahlarda da aynı gücün etkisi ile yatağı toplar toplamaz kendimi sokağa attığım çok olmuştur.

Bu sabah da öyle oldu. Kalktım, yogamı yaptım, kahvemi içtim. İçim kıpır kıpır. Bir saniye daha iç mekanda durasım yok. Yatak odasına geri döndüm. Zamanın Pazar sabahının erken saatlerinden birini göstermesi sebebiyle doğal olarak hâlâ yatakta olan Bizim Bey’e saati sordum. 8:08 dedi. Yunanca söylediği için belki yanlış anlamışımdır diye bir de İngilizce sordum. Doğruymuş. 8:08. Çok istersem yuvarlak olarak sekizi on geçiyor dermiş. Fark etmez. Çok erken. Ne şekilde söylenirse söylensin Atina’da sokağa çıkıp yazı yazacak bir kahve arayışına girmek için çok ama çok erken.

Yine de, «Ben çıkıyorum Bey» dedim.

Yorganın altında çıkan elinin parmakları bana zafer işareti çaktı. Şansın açık olsun mahiyetinde.

***

Çıktım. Atina’da bir Pazar sabahı saat 8:15’de. Hava da hiç öyle günlük güneşlik değil. Gri gökler, serin bir rüzgar. Dükkanların kepenkleri zaten gündüzleri de açılmıyor artık ama bu saatte büsbütün kapalı. Üzerleri silme grafiti. Grafitilerden aldığım ilhamla, Yunanistan dünyayı kurtarabilir mi acaba, diye düşünerek  troleybüs durağına yürüdüm. Bu krizin, Almanların öne sürdüğü ve Türklerin derhal benimsedikleri, «Yunan halkı da çalışmıyor canım. Varsa yoksa keyif, uzaki, taverna, siesta» iddiası ile  yakından uzaktan alâkası olmadığını benim kadar, Yunanistan’ın insanları da biliyor tabii. Kendine köle olmayanı harcayan küresel ekonominin parçası olmayı red edebilecekler mi? Kendi halklarını uyumlu tüketicilere dönüştürme amacıyla başa geçen hükümetlere karşı koyabilecekler mi? Mutluluğun tüketmekle eşitlendiği yirmi birinci yüzyıl anlayışını yıkabilecekler ve biz geri kalan milletlere örnek olabilecekler mi? Ellerinde ekmekleri alınırken hem de?

Troleybüs kepenkleri inik dükkanların sıralandığı kurşuni gri caddelerden geçerken bunları düşündüm. Düşündükçe düşündükçe küresel kapitalizme karşı durabilecek bir millet varsa onun da ancak ve ancak Yunan halkı olabileceğine karar verdim. Niye? Çünkü bir kere ekonomik kriz var. Mecburen tatmin ve mutluluğu sahip olunan mallar ve tüketim gücü üzerinden değil, başka bir yerlerden tanımlama arayışına girecek insanlar. Ne üzerinden? Sağlıklı bedenlerden, sevgi ve anlayış temelli insan ilişkilerinden, sade hayatların cazibesinden ve spirütellik üzerinden belki. Allah’ın özenip de yarattığı bir dünya köşesinde yaşadıkları için sağlıklı ve sade yaşam, diyelim ki topraklarında sadece patates yetişen ve denizlerinde ancak intihar edilen İngilizlere göre daha kolay Yunan halkı  için. Git, bir adaya salla oltayı, iki keçi al, üç tavuk, toprağı sulasan ot çıkacak nasılsa. Balığın yanına kaynat ye. Olur mu? Bizim buralarda olur. Ütopik bir şey değil bu söylediğim. Sahiden olacak bir şeyden bahsediyorum. Burada sosyolog kimliğini ciddiye alın lütfen. Dünyanın yeni düzeni eleştirel düşüncenin beşiği Atina’dan çıkabilir.

***

Böyle dalmış giderken troleybüs beklemediğim bir hamle yapıp sola dönünce ben bir huzursuzlandım. Niyetim açık bir kahve bulana kadar troleybüste ilerlemekti ama troleybüsün bilmediğim bir yola girmesi hesapta yoktu. Durduk. İki hoş genç adam bindiler. Ben onlara tatlı tatlı göz süzerken birisi gelip yanıma “biletiniz lütfen kria” dedi. O öyle der demez, içimden beni kendi başıma bırakmadığı için Allah’ıma şükretmek geldi. Neden? Çünkü biletim vardı, hem de damgalı. Eh, ne olacak yani? Diyeceksiniz. Haklısınız da. Bakın anlatayım.

Atina’da otobüse orta ya da arka kapıdan binebilirsiniz. Öyle şoförün gözü önünde akbil basma zorunluluğunuz yok. Ancak bir biletiniz olmalı ve otobüse bindiğinizde biletinizi aracın içindeki makinaya onaylatmanız lazım. Makina biletin üzerine günün tarihini ve saatini basıyor, böylece aynı bileti ertesi gün kullanmanız önleniyor. Sonra rasgele bir an otobüse binen yakışıklı görevliler biletinizi ve üzerindeki damgayı kontrol ediyorlar. Edebilirler yani. Bu bilet kontrol olayı benim başıma daha önce hiç gelmediği için sabah evden çıkmış troleybüs durağına yürürken bırakın biletimi damgalatmayı, bir bilet almayı bile planlamıyordum. Bugüne kadar zaten iki üç durak gittiğim otobüslere binerken hiç bilet almamıştım. Ama işte birden aklıma son Yunanca derslerimin birinde dinlediğimiz diyalog geldi. Diyalogda Atina’da okuyan üniversite öğrencisi Melek damgalatmayı unuttuğu bileti ile yakalanıyor ve biletin 60 katı kadar olan cezayı ödemek zorunda bırakılıyor. Bütün «aman memur bey, yapmayın bakın ben öğrenciyim, etmeyin» laflarına rağmen (üstelik Melek bunları mükemmel bir Yunanca ile söylüyor!) cezayı çatır çatır ödüyor.

Patissiyon Caddesini geçerken aklıma bu diyalog geldi. Kendi kendime gülerek Melek’in cümlelerini kafamdan tekrarladım. Karşıya geçince baktım hemen oracıkta bir büfe, üstelik açık. Elimi cebime attım. Madeni para. Kuruş da değil, bildiğimiz euro. Büfedeki kadından bir otobüs bileti rica ettim. (Melek’inkine taş çıkartan bir Yunanca ile) Troleybüse binice de o bileti cebime atıp yerime oturmak varken, (Pazar sabahı sekiz buçukta görevliler iş başı yapıp benim biletin üzerindeki damgayı mı kontrol edecekler, hadi canım! Bu bilet şimdi cebimde dursun, başka zaman yine kullanırım.) Allah’ın olduğunu tahmin ettiğim sesi dinleyip damga makinasına taktım çıkardım.

Sonra da yakışıklı bilet görevlileri troleybüse bindiler işte. Onlar, gururla çıkarıp gösterdiğim biletimin kenarını yırtarlarken yanından geçtiğimiz kilise boşaldı. Bir dolu ufak tefek yaşlı insan çıktı. Ben beni 72 euroluk cezadan kurtardığı için Allah’a şükretmek namına kilisenin bir ufak dua okudum. Troleybüse binen kambur minik yaşlı teyze benim baktığım kiliseye karşı son bir istavroz çıkardı.

 ***

Sağlıklı ve sade yaşamlara geçmek bu topraklarda daha kolay, daha mümkün. Eleştirel düşünce günlük hayatın pratiklerinden sayıldığı için varolan düzenin sömürüsüne uyanmak da belki Yunanistan’da, diyelim Türkiye’ye göre daha mümkün bir şey. Sonra bir de inanç boyutu var işin. Bence yeni dünya düzeni (benim ve bencileyin arkadaşların hayal ettiği ve uğrunda mücadele verdiği) sade, sağlıklı yaşamlar; eleştirel düşünce, anlayış odaklı insan ilişkileri ve bir de inancın temelleri üzerine kurulacak. Dogmadan ve politik/sosyal kimlikten uzak bir inanca ihtiyacımız var. Yaradan’a gönülden bağlanmak, alemin bizim daracık zihniyetlerimizle kavrayamayacağımız bir düzeni olduğunu ve o düzende bizim de bir yerimiz olduğunu yüreğimizin tam merkezinde bilmek istiyoruz.

Troleybüste yanıma oturup kiliseye karşı istavroz çıkaran kadının yüreğindeki bildiği gibi…

Capitalism will kill you and Fascism won't save you!
Capitalism will kill you and Fascism won’t save you!

Ne Öğrendim Şu Yoga’dan: Mikro Mücadele Etmeyi

Foto: Kokia Sparis

Şu kırk gün olayı sahiden de önemli bir şey. Karar vermekten bahsediyordum ya, insan bir şeyi 40 gün boyunca denemeden karar vermemeli, karar vermeyi düşünmemeli bile bence. Özellikle yeni iş, ev, şehir, ilişki meselelerinde. Alışmak zor bir şey, en heyecanlı, en zevkli şeye bile alışmak zor. Ya da büyüdükçe zorlaşıyor, o da olabilir. Her yeniliğe kırk gün süre vermek gerek.

Nereden çıktı bu şimdi? Biz Portland’a döneli tam bir ay oldu bugün. Zihnimdeki dalgalar yavaş yavaş düze eriyorlar ama yavaş yavaş. Başka bir hayatın özlemini duymadan şimdiki zamana daha kolay girebiliyorum. Yorgan altı sendromu da sona erdi. Dersimden önce stüdyoya gidip yoga yapıyorum. Öğrencilerimi, derste ingilizce konuşmayı, Amerikalıların gereksiz yere sarfettikleri o cümleleri yadırgamıyorum pek fazla artık. Lukas doğalı da otuz gün oldu. O da bu dünyaya alışıyor, daha az ağlıyor. Etrafa uzaylı gibi hayretle bakması azaldı. Gülüyor, bizi tanıyor filan. Kırk günde var hayırlı bir şeyler.

Ne diyorduk biz? Yogadan ne öğreniyoruz, ne öğrenemiyoruz? Öğrenemediklerimizden neler öğreniyoruz? Yoga sayesinde en çok da öğrenmediklerimizi farkediyoruz. Öğrenemediklerimiz çoğunlukla bize ailemizden miras özelliklerimiz oluyor. Mesela, aile kendi hakları için mücadele etmeyi bilmeyince, o ailede büyüyen çocuk da kendi hakkı olan şeyi utanılacak bir şeymiş gibi görüp, gidip de bir türlü isteyemiyor.

Bizim kiracıyı biliyorsunuz. Mavi Orman’da da yazmıştım. Yıllardır bize kira ödemeyen bir kiracımız var. Biz ailecek onu bağışlamayı alışkanlık edindik. O da tepemize çıktı. Mahkemelik hale gelmiş olmamıza rağmen, bizim ailenin “borcundan geçtim, çıksın, gitsin, kurtulalım, başka bir şey istemiyorum” tavrı sürüyor.

Ben çıldırıyorum. Adamı onbinlerce lira borcuyla salıp gitmek? Geceleri uykularım kaçıyor. Sadece para kaybettiğimiz için değil. Hakkımızı aramaya üşendiğimiz ve daha da fenası hakkımızı aramayı kendimize yakıştıramadığımız için.

Hakkını aramaktan utanmak? Buradaki Amerikalı arkadaşlarıma ne kadar uğraşsam izah edemeyeceğim bir doğu özelliği mi? Toplumsal bir aşağılık kompleksi mi? Benim aileme has bir burjuvalaşma korkusu mu? Nedir bu, bilmiyorum. Zaten ne olduğu, neden olduğu çok da önemli değil. Yıllarca bu konu içimi kaynattı, öfkemi kabarttı. Adama öfkeliyim sanıyordum. Artık anladım ki kendimin ve ailemin mücadeleden kaçması beni esas sinirlendiren şey.

“Aman kızım”, diyorlar “dünyada bunca haksızlık varken, bizimki de bir şey mi? Paraya ihtiyacın varsa biz verelim.”

Konunun benim ihtiyacım değil, hakkım olduğunu nasıl anlatmalı? Ve bu hakkı savunmanın sadece benim için değil, bütün insanlık için önemini, sinirlenmeden, kontrolü kaybetmeden nasıl anlatmalı bizimkilere?

Evet dünya acımaz, haksız, hukuksuz berbat bir yer ve gittikçe daha da beter bir yer haline geliyor. Adaletsizliğin her noktadan fışkırdığı bir düzende ben kendi mikro mücadelemi neden bu kadar ciddiye alıyorum? Kırk adam onüç yaşında bir kız çocuğuna tecavüz ediyor, serbest kalıyor, bir otel dolusu şair, edebiyatçı, eline hayatında silah almamış insan diri diri yakılıyor, yakanlar yine serbest kalıyor (üstelik yine yakarız bile diyorlar), Afrika’da çocuklar uyudukları yataklarıdan kaçırılıp bataklıklarda savaşmaya zorlanıyor.

Bütün bunların yanında bizim komşu delirip de kakalarını torba içinde kapısının önüne koyuyor diye zabıtayı çağırmak (ve tekrar ve tekrar ve tekrar sonsuz defalar çağırmak, çünkü gelmiyorlar), kirasını bir yıldır ödemediği halde pişkince denize nazır dubleks dairemizde oturan adamı icraya vermek (ve tekrar ve tekrar ve tekrar vermek), bütün bürokrasiden yılmadan, bezmeden bu işleri takip etmek niye önemli olsun diyebilirsiniz?

Ben mikro mücadelelerimi ciddiye alıyorum. Kazanırsam duyacağım keyiften ve rahatlıktan değil sadece. Ezenlerin ezdiği ve ezilenlerin iç çekip ne yapalım işte böyle dediği bu düzeni değiştimek istediğim için. Bütün düzen ezeni güçlü kılmak amacıyla tasarlandığı halde, ben sinmeden sesimi duyurmak istiyorum. Meselenin ne olduğu, mücadelenin sonunda kazanacağımız şeye ne kadar ihtiyacımız olduğu, bunlar önemli değil. Ezenin, arkasına aldığı bütün düzen gücüyle üzerinize geldiği anda, kabul etmiyorum demek. Pasif agresif küsmelerle, ayıp ettiniz, böyle mi olacaklarla sizi bezdirmeye uğraştıklarında basit bir matematik hesabına sadık kalmak demek.

Herkes kendi mikro mücadelesine sadık kalır, sesini duyurursa bir şeyler değişir diye düşünüyorum. Sessiz kalmak, suça ortak olmak, suçun yeniden işlenmesi için alan açmak çünkü.

Cidden. Delice gelse de ben bu düzenin inanıyorum. Benim hayatıma denk gelmez, çocuklarımınkine ve onların çocuklarına da denk gelmez. Ama benim gibi milyonlarca insan kendi mikro mücadelelerini ciddiye alırlarsa ve sonuna kadar savaşırlarsa, bu düzen değişecek, onu da biliyorum.

Yoga bir yandan özgürlüğümü verdiyse bana, diğer yandan da sorumluluklarımı hatırlamamı sağladı. Ben ya bu haksız, ayrımcı, nefret bazlı düzenin içinde olabilirim, ya da karşısında. Arada bir yer yok. Mikro mücadelelerimle hayatımın her anında karşılaştığım haksızlık, ayrımcılık, zülum ve en çok da umarsızlıkla mücadele etmek zorundayım. Eğer ezenler ve ezilenlerden biri olmak istemiyorsam, böyle bir sorumluluğum var benim.

Yoga bana günlük, kişisel mikro mücadelelerin önemini öğretti. Sadece kendim için değil, bütün dünya için. Ezilmenin, vazgeçip bezmenin nihayetinde yine ezenlere yarayıp, düzene hizmet edeceğini, o yüzden de mikro mücadeleden vazgeçmemem gerektiğini…

Yalnız olmadığımı biliyorum. Dünyada biz varoldukça, umut olduğunu da…