Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Mahrumiyet Müzesi

Kaçıracağım için kahrolduğum 2015 Joan Baez Istanbul konserine atfen bu yazıyı yeniden yayımlıyorum.

DS.

Joan Baez Carmel'de
Foto: Ralph Crane, 1962

Şu okuduğunuz satırlar dünyanın en güzel beldelerinden biri olan Carmel, Kaliforniya’da bir kahvede yazılıyor. Gökyüzü bebek mavisi, havada çam ve okyanus kokusu, yazdan kalma bir gün…Ben burada tek başımayım. Dostlar sağolsun, iki günlük bir serüvene atıldım: Joan Baez konserine gidiyorum.

Sadık okurlar Joan Baez’in benim hayatımdaki anlam ve önemini hatırlayacaklardır. İlk defa sesini ve adını duyduğumda ondört yaşındaydım. Annem kasedini vermişti. “Yarın Açıkhava’da konserine gideceğiz. Dinle bak, seveceksin diye tahmin ediyorum.” Tahmini doğru çıktı. Çok sevdim. Kasedi o akşam defalarca dinledim. O kadar ki ertesi akşam Açık Hava tiyatrosunda söylediği şarkıların bir kısmına uydurma bir ingilizceyle eşlik edebildim. O gece orada yedi bin kişi vardı. Bol yıldızlı, sıcacık bir temmuz gecesiydi. Havada köfte, sucuk ve ekmek kokusu…

Açık hava tiyatrosunun seyirci koltukları o zamanlar plastik ve arkalıklı değildi. Taş sıralara diziliyorduk. Ortalıkta plastik minder kiralayan adamlar dolaşıyordu. (Alaska frigo ve koko satanlardan başka.) Kahverengi kirli kötü plastik minderlerden kiralayabiliyordunuz isterseniz. Joan Baez gecesi iki kişilik yerlere beş minder sıkıştırarak oturmuştuk. Merdivenler, basın bölümü ile orkestra çukuru arasında yere oturarak konser dinlenen genç-hayran bölgesi, hepsi, her yer hınca hınç doluydu. Hepimiz şarkıları –uyduruk ingilizcemiz ile- bir ağızdan söyledik. Anlamadığımız espirilere, Joan gülüyor diye biz de güldük. Oturduğumuz yerden konseri kasetlere çektik.

Joan Baez 1988 yılında İstanbul’da 3 gece konser verdi, her gece böyle geçti.

Ben o yaşıma kadar yedi bin kişiyle birlikte susup, birlikte çoştuğum bir ortama girmemiştim. O gecenin sonunda cin çarpmışa dönmem biraz da o bütünün gücünden kaynaklanıyordu tabii. Ama sahnedeki o kadın, neydi o öyle? Ne yapmıştı bana? Ne biçim bir ses? Nasıl bir kendine güven? Nasıl bir duruştu o sahnede? İnsan insanlığını böyle mi güzel ifade edebilirdi?

Sonraki yıllar, aynı cin tarafından çarpılmış Yasemin’le beraber, bir Joan Baez müzesi kurarak geçti. Dünyaca ünlü bir sanatçı olmasına rağmen hakkında bilgi edinmek öyle kolay değildi. Daha kendi hayatını yazdığı “And A Voice to Sing with” kitabı çıkmamıştı. Berbat Türkçe tercümesi yüzünden, şifreli bir mesajmış gibi okunan Gündoğumu diye bir kitabı vardı ki ben bile pes etmiş, kenara koymuştum. (Çok sonra Portland’da bir kitapçıda Daybreak (Gündoğumu) şansa karşıma çıkınca, açtım bir iki sayfasını okudum. Hiç de şifreli değildi, açık seçik yazılmış bir anı/deneme kitabıydı aslında. Yıllarca kalbimde şifre diye taşıdığım cümleler aslında eğlenceliydi.)

Bilgi o zamanlar kısıtlı bir kaynaktı. Başka bir zamandı o zaman. Joan Baez hakkında bilgi toplamak bile karanlıkta el yordamıyla yol bulmaya benziyordu. Ki o aralar gazetelerde durmadan röportajları yayınlanıyor, (ve tarafımızdan hemen kesilip albüme özenle yerleştiriliyor), her yerde son iki kasedi satılıyor, annemin bir tanıdığının tanıdığı Joan Baez’i tanıyordu.

Yine de bizim müzeye yetecek kadar bilgi sağlamıyordu bütün bunlar. Önce bütün albümlere ulaşmak lazımdı. Bakırköy’de bir pasajın içinde bir plakçı varmış, Ortaköy’de de varmış başka bir plakçı varmış. Bunlar plaktan karışık kaset çekiyorlarmış. Annem aldı beni Ortaköy’dekine götürdü. Yere oturdum. Önümde belki yirmi tane Joan Baez plağı. Plaklar satılık değil. Her bir karışık kaset bir dünya para. Annemle üç tanede anlaştık. Hangi şarkıları seçmeli ki? İsimlerini beğendiklerimi değil, isimlerini anladıklarımı seçtim. Anlıyorsunuz değil mi, plaktan şarkı işaretliyorum, yirmi tane plaktan belki altmış, belki yetmiş şarkı işaretledim. Dükkan sahibi çocukcağız da bir türlü geçmek bilmeyen on gün içerisinde bana 3 adet doksan dakikalık kaset yaptı. Karışık 1, Karışık 2 ve Karışık 3.

Kasetlerimle eve dönerken yüreğimden ve kuyruk sokumu gibi derin bir yerlerden bütün kanıma heyecan ve sevinç yayılıyordu. Dünyanın en mutlu insanıydım! Eve gelince pastel boyalarla kasetlere kapak yaptım. Şarkı isimlerini nakarat kısımlarını dinleyerek uydurdum. (Kaset çeken çocuk, şarkı isimlerini yazmakla uğraşmamıştı tabii. ) Her birinden Yasemin’e bir kopya yaptım, onlara da kapak boyadım.

Joan Baez müzemiz için bulduğumuz her bilgi kırıntısı bizim için bir zaferdi. Birisi bize “orjinal” bir Joan Baez kasedi getirdi bir gün. Orjinal kaset Türkiye’de bulunan bir şey değildi. Farkı sadece sesinin kalitesinde değil, kağıdının kuşesinde, kapak fotoğrafının renginde ve tabii ki kasedin içinden çıkan şarkı sözlerinin yazıldığı küçük kitapçığındaydı. Türkiye’de kaset basanlar şarkıların sözlerinin yazdığı kitapçığı basmayı lüzumsuz görüyorlardı besbelli.

Orjinal kaset (Recently) müzenin baş tacı oldu.

*

Mahrumiyet zamanlarıydı bunlar. Bilmediğimiz şeylerin mahrumiyetinden bahsetmiyorum. O zamanlarda internet yok, cep telefonu yok, facebook yok, filan değil bahsettiğim. Evet bunlar yoktu ama bunlardan mahrum olduğumuzu da bilmiyorduk. Kendimizi mahrum hissettiğimiz şeyler varlığını bildiğimiz ama bir türlü elde edemediğimiz şeylerdi. Orjinal kasetler, şarkı sözleri, Joan Baez ile Bob Dyland ilişkisine dair yazılmış kitaplar, Joan Baez ile eşi David Harris’in beraber çektikleri belgeselin video kasedi, Woodstock’un video kasedi…Mahrum olduğumuzu bildiğimiz şeylerin birinin ucunu yakalar gibi olunca kanımıza yayılan mutluluğu hatırlıyor musunuz?

Şimdi bu yazıya bir fotoğraf bulmak için internete giriyorum ve dünya kadar Joan Baez fotoğrafı ve bilgisi yağıyor. On beş yaşındayken elimde bu kadar çok imkan olsaydı, yine aynı sevinci, heyecanı yaşar mıydım?

Mahrumiyetin mutluluğunu internetli dünyaya doğmuş bir insana anlatabilir misiniz?

Bir gün Joan Baez’e bir mektup yazıp, kendimi en çok mahrum hissettiğim şeyi yazdım. Kasetler, plaklar, kitaplar, fotoğraflar değildi esas özlediğim. Dayanışmayı özlüyordum ben. Sosyal duyarlılığı, hep beraber bir şeyleri protesto etmeyi, sokakları doldurup inandığımız bir dava için yürümeyi, dünyayı değiştirebileceğine inanan insanlarla beraber çalışmayı…Ve özlediğim dünya için çok geç kalmış gibi hissediyordum kendimi.

Parti bitmiş, ben Reganlı, darbeli, yuppieli bir dünyaya doğmuştum.

Bozuk ingilizcemle özlemimi anlatabildiğim kadar anlattığım mektubuma, pastel boya çalışmalarımdan birini de ekleyip Joan Baez’e postaladım. (Annemin arkadaşının arkadaşı bana adresi vermişti.)

Aylar sonra, okuldan geldiğim bir bahar akşamüstünde, güllü bir zarftan Joan Baez’in cevabı çıktı! Asansöre binmeden önce posta kutusundan çekip çıkardığım tomarın içindeki güllü zarftan çıkan mektubun ne olduğunu anlayınca önce asansörde benimle yukarı çıkan servis arkadaşım Etel’in ödünü kopartan bir çığlık atıp, sonra heyecandan ağlamaya başladım.

Joan Baez bana cevap yazmıştı!

Güllü bir kağıda, incecik siyah bir kalem ve güzelim bir el yazısıyla,

“Sevgili Defne,

Dünyada yapılacak daha çok iş var. Senin gibi insanlar birlik olup daha iyi bir dünya için çalışacaklar. Sakın umudunu kaybetme. Daha on beş yaşındasın ve bütün bunları düşündüğüne göre çok akıllısın. İnsanlığın sana ihtiyacı var. O güzel ruhunu hep koruman dileğiyle,

Joan”

…diye yazmıştı!

O mektubu, güllü zarfı içinde heryere yanımda götürdüm, hiç kaybetmedim!

*

Şimdi Carmel’deyim. Joan Baez’in yaşadığı şehirde. Belki de gelip kahvesini içtiği kahvede. Dışarıda okyanus ve çam kokusu. Radyoda, “will you still love me tomorrow?” çalıyor. (Dirty Dancing) İki saat sonra okyanusa bakan bir parkta Joan Baez bir konser verecek. Sırf bu konseri dinlemek için iki günlük bu yolculuğa çıktım. Evimden ve eşimden 1000 km uzakta, dünyanın en güzel sahillerinin birinde bir kahvede oturyorum. Birazdan Joan Baez’i göreceğim. Yirmidört sene sonra yeniden! Mahrumiyet çağının artık pek hissedilmeyen o eski duyguları ile yeniden buluşacağım. 

Birazdan!

Not: Banka hesabıma yaptıkları değerli katkıları ile bu serüveni mümkün kılan bütün dostlarıma ve anneciğime bir kez daha teşekkür ediyorum.  İyi ki varsınız!

Walkman Anıları

Bir kahve söylüyorum, sonra kulaklarımı takıyorum. Müzik başlıyor. Telefondan karışık. Bir kitap açıyorum. Genelde bir roman. Ya da defterimi açıyorum. İçimi dökmeye, geçen günleri not etmeye, yazdıkça açılmaya, açıldıkça yazmaya doğru… En sevdiğim sabahlar böyle sabahlar. Evde oturmayı hiç sevmiyorum. Gözümü açayım, sokağa atayım kendimi o denli…

Neyse yine öyle bir sabah. Yeni ay üstelik. Bari yeni blog yazayım.

Kulaklarımda kulaklık. Glikeria İzmir şarkıları söylüyor. Kah neşeli, kah hüzünlü. Kulaklarım kulaklarımla tıkalı iken etrafımdaki her şey, herkes film karelerindeymiş gibi akıp gidiyorlar. Sesini duymadığım zaman dünyayı daha çok seviyor olabilir miyim? Kulağıma ne zaman kulaklarımı taksam yüzüme tatlı bir tebessüm yerleşiyor, küçük şeyler önem kazanırken,  mühim sandığım şeyler küçülüyor. Buzuki, mandolin, santur, aman aman… Karabiberim, esmer şekerim filan.

“Anne walkman 80li yilların icadı mıdır?” diye sormuştum. 14 yaşındaydım. İçinde yaşadığım 80li yıllardan nefret ediyordum. Madonna Material Girl’i söylüyordu. Ben Joan Baez’den We Shall Overcome’ı dinliyordum. Yanlış zamana doğduğuma inanıyor, bazen kederimden ağlayacak gibi oluyordum. Hayatımda hiç hipi görmemiştim ama hipileri özlüyordum. Hipilerin yerini yuppilerin aldığı konuşuluyordu. Ben yuppi de görmemiştim ama onları sevmediğimi biliyordum. Vatkaları, diskotekleri, break dansı ve Blue Jean dergisinden çıkan ve arkadaşlarımın odalarının duvarlarını süsleyen Duran Duran posterlerini sevmediğim gibi… Dünyayı tanımaya başladığım bu 80li yıllar bireyciliğin yıllarıydı, benim hayallerimi Imagine şarkısında tarifi edilen dünya süslüyordu.

“Evet” demişti annem, -bilerek mi bilmeden mi?- walkman 80li yılların icadıdır. “Biz gençken kimsenin duymadığı bir müziği dinleyerek kendi içine kapanmazdı insanlar. Bireysel zamanlara ait bir yeniliktir bu walkman.”

Annemin walkmani yoktu ama benim vardı. Mavi metalden, çok şık lacivert deri kaplı, boynuna asabileceğin bir kılıfı da bulunan. “Dünyanın ilk walkman’i budur Defnoş, aman iyi bakasın bir gün antika değeri olacak” demişti babam onu bana hediye ederken -bilerek mi bilmeyerek mi?- Maalesef ilk gençlik yıllarımda kayboldu o walkman, nasıl oldu bilmiyorum çünkü sahiden gözüm gibi bakıyor, kimselere koklatmıyordum. (Ey eski dost, kazara senin eşyaların arasına karıştıysa o walkman lütfen bana geri getir, antika değeri var mıdır bilmiyorum ama benim için manevi değeri büyük.)

Walkman 80li yılların icadı olabilirdi ama annemin bilmediği bir şey vardı. Benim mavi walkman’inden iki kişi aynı anda müzik dinleyebiliyordu, çünkü iki adet kulaklık girişi vardı. Bu harika ayrıntıyı neden sonraki yıllarda üretilen walkmanlere, diskmanlere, ipodlara koymadılar bilmiyorum. Yazık, çok yazık. Çünkü iki kişinin tek bir cihazdan müzik dinlemesi öyle samimi, öyle sıcak bir şeydi ki! Üstelik bir de turuncu minik bir düğmesi daha vardı, oraya basınca sadece diğer kulaklığın duyabileceği bir şekilde konuşabiliyordunuz.

Çocukluğun uzun, çok uzun araba yolculuklarında ilk walkmani hatırlarım. Sağımızda karanlık sular, arabaya eşlik eden mehtap ve göklere pırlanta gibi yayılmış yıldızların eşliğinde -kah bizim Serçe’nin, kah onların Renault 7sinin bacakları şıpır şıpır terleten deri arka koltuğunda- walkman’imin ucundan çıkan iki kulaklığın bir ucunda Yasemin, diğer ucunda ben, ikimizin baş rolünü oynadığı bir filmde, kimsenin bilmediği bir sırrı paylaşıyormuşcasına samimi ve yakın…

Hâlâ işte öyle hissediyorum kulaklıklarımı taktığımda kulağıma.

walkman

Görsel
Somewhere near Salinas

Günaydın!

Bizim burada daha yeni Pazar sabahı oldu. Dünyanın geri kalanında çoktan güneş battı, haftasonu bitti. Biz, Portland Oregon’da, dünyanın en son zaman dilimlerinden birinde yeni uyandık.

Uyandık ve gördük ki, yağmur yağmıyordu. Son iki gündür muson kıvamında yağan yağmur bu sabah bir mola vermiş. Dün gördüğümüz, şehrin bir ucundan diğerine koca bir giriş kapısı gibi uzanan gökkuşağı da silinmiş.  Hemen yıkandım, daha Bey yataktayken ben evden fırladım.

“Bir kahve içip geliyorum hemen!”

Sanki evde kahve yok.

Sokağa çıkınca havadaki taze nane kokusu başımı döndürdü. Bari yürüyüş yapayım, dedim. Ağaçların güneşe dönük yüzleri kızardı, arka taraflar hala yeşil. Gökkuşağına meydan okur bir halleri var. Çizmelerimle yerlerdeki sarı yaprakları aralaya aralaya yürüdüm. İyi ki Carmel’den aldığım bu yeni paltomu giymişim. Soğuktan yanaklarıma al geldi, burun deliklerim açıldı, ciğerlerime taze nane kokusu indi.

Kahvede çalışan barista çocuklar benden para almadılar. Bugün onlardanmışım. Masama yayıldım. Defter, kitap, kalemkutusu, bilgisayar ve kahve.  Ah ne çok seviyorum bu sabah vakitlerini!

***

Nerede kalmıştık? Kaliforniya’daydık değil mi en son? Yine bir kahvede, nane değil, okyanus kokulu bir havada, geçmişe gidecektik. Joan Baez konseri günü. Son yazı Mahremiyet Müzesi‘ni yazdığım gün.

Size yazıp da kahveden çıktığımda Carmel’de günlük güneşlikti hava. Kahvedeki masaların birinden diğerine gidip gelen laflardan Joan Baez konserine Carmel’den giden tek kişinin ben olmadığını anladım. Her masada vardı bir konser yolcusu. Dedim, hemşerim ne kadar tutar buradan bu konser mekanı? Birisi dedi, bir saat. Uzaktaki  masadan bir başkası lafa karıştı, yok en az bir buçuk. Karşımda oturan genç dedi ki, sen şimdiden çık yola, kapıları da erken açarlar, önden yer kaparsın.

Hemen fırladım. Yol kıvrılıp yükseldikçe, günlük güneşlik gün yerini sisli puslu, gerçek üstü bir zaman dilimine bıraktı. Bir saat değil, bence bir ömür geçti ben kiralık arabamla sisler içinde cep telefonlarının işlemez olduğu tepelere doğru kıvırılır, yükselirken. Dedim, herhalde boyut değiştirdim ve oraya asla varamayacağım.  Etrafta ne bir ev, ne bir otel ne de bir başka araba var…Sağ tarafta okyanus, sol tarafta dağlar. O kadar.

Tam artık kaybolduğuma karar vermişken son virajı da aldım ve yolun sağ (okyanus) tarafına dizilmiş sıra sıra arabalarla karşılaştım. Nereden gelmiş bunlar, yolda nasıl oldu da bir tanesini bile görmedim? Arabaların yanında, gençler, yaşlılar, çocuklar ellerinde açılır kapanır plaj koltukları, şemsiyeleri, battaniyeleri, piknik sepetleri ile tek sıra halinde yürüyorlar. Ben konser mekanı Esalen Enstitüsüne dair hala bir iz göremediğim için sıra sıra arabaların yanından yürüyen tek sıra insanların yanından kiralık arabamla ilerliyorum. Şikayet etmeden yürüyen insan sırası bir kaç kilometre ileride de devam ediyor. Arabaların sis içinde birden belirdiği yere ben de parketse miydim?

***

Esalen Enstitüsü bundan elli yıl önce, 1962 yılında psikolojik rahatsızlıkları alternatif yollarla iyileştirmek amacıyla kurulmuş. Pasifik okyanusuna sarkan dev çamlarla, zeytinliklerle kaplı, yer altından şifalı suların fışkırdığı koskoca bir toprağa yayılmış bir merkez. Bugün kendini tanımak, keşfetmek ve geliştirmek isteyen herkese açık kursların, seminerlerin yapıldığı dünyaca ünlü bir şifa merkezi olarak biliniyor. (www.esalen.org) Verimli toprakları ekilmiş, biçilmiş. Merkezde kalanlara sunulan yemeklerin hepsi Esalen sınırları içinde yetişiyor. Personelin çoğu yeme içme barınma karşılığında Esalen’de çalışan gençler. Sessiz sakin  ortamlarının biz “Joan Baez”ciler tarafından işgal edilmiş olmasına bozulmuş gibi bir halleri yok. Onlar da bizim kadar heyecanlı. Tabaklarımıza bol kepçe yemek doldururken, doymazsak yeniden gelebileceğimizi söylüyorlar. Esalen’den içeri adım attıktan sonra bütün yemekler bedava.

Ben tabii daha yemeğimi almadan, sahneye en yakın bir yerlere kurulma derdindeyim. Millet sabahtan mı gelmiş, orada mı yaşıyor nedir, açılır kapanır plaj sandalyeleri, battaniyeleri, piknik sepetleri ile biz seyircilere ayrılmış çim sahaya çoktan yayılmışlar. Takar mıyım ben hiç? Kararlı adımlarla en öne kadar yürüyüp, uzansan sahneye dokunabileceğin bir mesafedeki çimlere, üzerine oturabileceğim, mindere en yakın obje olan bilgisayar çantamı bırakıyorum. Aman etim ne budum ne?

***

Bağdaş kurdum bekliyorum. Ön grupları dinliyorum. Bir üşüyor, bir terliyorum. Keşke yanımda şimdi Yasemin olsa diyorum. Oğlu var Joan Baez’in, Gabriel, ben yaşlarda. Sahnenin arkasında, yanında,  dolaşıyor, gidiyor kahve alıyor, kurabilye alıyor. Bir kaç defa yanına gitsem diye kendimi cesaretlendirmeye çalışıyorum…Olmuyor. On beş yaşında değilim. Yılların benden alıp götürdüğü nedir? Cesaret mi? Heyecan mı? Yoksa yılların götürdüğü değil de getirdiği yeni bir şey yüzünden mi Gabriel’e yanaşmıyorum? Hani o ses içimdeki, ne olacak yani diyor, Gabriel’le tanışsan, bir de fotoğraf çektirsen ne değişecek hayatında? Yılların bana hediyesi bu bezgin ses mi? Tam ayaklanmışken bakıyorum, Gabrilel sahnenin arkasında geçmiş, yanında annesiyle tepemizden uçan Kanada kazlarına bakıyor.

Joan Baez, orada tam karşımda, başını oğlunun omzuna dayamış, o da Kanada kazlarına bakıyor. Dün Portland’ı boydan boya kaplayan gökkuşağına baktığımız gibi, biz çimenlerde oturanlar kollektif bir içgüdüyle başımızı kaldırıp kazların geçişini izliyoruz. Kazlar Meksika istikametine kanat kırınca Joan Baez’in ismi anons ediliyor. Bizimki çevik adımlarla iki basamağı çıkıyor. Peşinden Gabriel ve gitaristi geliyor. Sahnenin ortasında durup bize kocaman gülümsüyor. Dağ gibi kadın hala! Beni görür mü, tanır mı? Sırtımı dikleştiriyorum. Onun beni tanımasının ne önemi var şimdi? Egosal dertlerim bu anı benden çalacak aklı sıra. Yok ama, yemezler.

Sesini duyunca egosal dertler toz olup gidiyor zaten. Yuvaya dönmüş gibiyim şimdi. Yeni bir şarkı söylüyor ama sesin titreşimleri yüreğimdeki eski, tanıdık bir yeri tıngırdatıyor. Gözlerim doluyor. Birisi arkadan bağırıyor:

“Joan I will always love you!”

Ben de, ben de.

O anda ben yaşsızım, yurtsuzum. Sisler içinde kıvrılarak varılan bir tepenin yamacında, yüreklerinde aynı eski tanıdık titreşimi barındıran dostlarımın arasında mutluyum. Ayağa fırlayıp dans ediyor eski hipiler, ben Gracias a la Vida da dahil olmak üzere bütün şarkıları söylüyorum. Sahnede perküsyon çalan Gabriel ile göz göze gelince korkusuzca gülümsüyorum. Yılların getirdiği bezgin iç sesi Joan Baez’in yıllara meydan okuyan kristal sesi silmiş, temizlemiş!

Konserden sonra annesine eskortluk eden Gabriel’in omuzuna elimi dokunduruyorum. Sanki biz yıllardır dostuz. Ben onu tabii çocukluğundan beri tanıyorum. Bungalovlarının önüne kadar gelmişiz. Arkamda hayranlar sürüsü.

“Bir fotoğraf çektirebilr miyim?”

“Çok üşüdüm” diyor Joan Baez elimi sıkarken, “Memnun oldum Defne.”

Hayranlar akın akın yanımıza yaklaşıyorlar. Joan Baez’in kaldığı kulubenin önü hızla doluyor. Joan bungalovuna girmeden önce hepimize kocaman gülümsüyor yine, o dağların ardında yaşayan bir Kızılderili kabilesinin şefine elini uzatıyor, onu aramızdan çekip alıyor, beraber kulubeye girip gözden kayboluyorlar.

***

Dönüş yolu sisli, puslu, virajlı… Üç saat sonra uçağım kalkıyor, önümdeki yol nereden baksam kısalmıyor. Salinas’a bağlanan yolda tek bir lamba bile yanmıyor. Karanlığı yarıyorum. Önümde arkamda tek bir araba yok, kara delikte hızla ilerliyorum sanki. İçim rahat, yüreğim hafif, kaçacak olan uçak umrumda değil. Karanlığın kalbine dalarken , Joan Baez’in kristal sesi kulaklarımda mırıldanıyorum:

“Somewhere near Salinas, Lord, I let it slip away…”

Egosal dertlerim, yetişkin benliğim, sonradan inşa ettiğim kimliğim…Salinas’ın oralarda bir yerlerde, bırakmışım onu gitsin kendi yoluna. Kendimi iyi hissediyorum.

…and feeling good was good enough for me lalalalalala…

Ve bana yetiyordu kendimi iyi hissettmek.

Lalalala.

Joan Baez ve oğlu
Joan Baez ve oğlu Gabriel
Görsel
Anne Joan ve mutlu Defne
(Joan Baez’in 99.5 yaşındaki annesi)