Prana akışı

Defne 1
Foto: Kokia Sparis

Anne babamı şaşırtacak kadar disiplinli bir çocuktum. Cuma akşamından bütün ödevlerimi bitirirsem hafta sonunun müthiş mutlu geçtiğini kendi başıma keşfetmiştim mesela. Kuşlar gibi özgür bir hafta sonu öyle heyecan verici bir ödüldü ki Cuma akşamı yemeğe kadarki süreyi ödevlerimin başında geçirmekte zorlanmazdım. Aynı şekilde akşam yemeğinden sonra televizyon seyretmeyi o kadar çok severdim ki, sırf o hazzın içine bitmemiş ödevlerin sıkıntısı sızmasın diye eve dönerken serviste ödevlerime başlardım.

Şimdi bakıyorum da hayatta beni daima bir tek şey motive etmiş: Haz. Ve daha da derinine inecek olursak özgürlükten doğan haz. Özgürlük hazzı.

Özgür geçecek bir hafta sonu için bir Cuma akşamı feda edilirdi. Zaten haftanın her akşamı ders çalışıyordum, bir akşam daha çalışsam bir şey fark etmezdi. Ama iki koca gün boyunca ders kitaplarının kapağını kaldırmamak, hatta Cuma akşamından çantayı hazır edip bir daha o köşeye bile bakmamak… Var mıydı böyle bir özgürlük…

O zamanlar çocuktum. Sonra ortaokul ve lise yılları geldi. Bizim okul zor bir okuldu. Çok ödev verilirdi. Ödevini yapmamış çocuk pazartesi sabahları herkesin gözü önünde rezil edilirdi. Ben rezil olmaktan çok öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratmaktan çekinirdim. Kafamda annemin, babamın ve öğretmenlerimin mutluluğundan sorumlu olduğuma dair bir inanış vardı. Bu inanış zihnime nereden nasıl gelmiş bilmiyorum ama beni küçücük yaşımda bile vicdan azabı içinde kıvrandıran bir formül idi. Sevdiğim bir yetişkini hayal kırıklığına uğratmak korkulu rüyamdı. En çok da bu yüzden ödevlerimi eksizsiz yapardım galiba.

Ortaokulda ders sayısı arttı, ödevler arttı. Artık Cuma akşamı serviste başlasam bile akşam yemeğine kadar bitiremiyordum. Yemekten sonra nedense asla ders çalışmazdım. Öyle bir disiplin de geliştirmiştim. Yemek öncesi Defne başkaydı, yemek sonrası başkaydı. Sanki iki ayrı insandık. Dağ gibi defter kitap çalışma masama dizilmiş de olsa yemekten sonraki Defne’yi o masaya oturtamazdınız. Sanki hayat nöbetini  biri bırakıp öteki devralıyordu ve yemekten önceki Defne yemeğe kadar ödevleri bitirmezse yemekten sonrakine hiç bir şey yaptıramıyordum.  Onun tek işi kanepeye yayılıp Şahin Tepesi, Sarı Gül, Dallas beklemek, annesinin soyup, doğrayıp, bir bıçak ucunda aileye dağıttığı elmaları mideye indirmekti.

Hal bu iken yeni bir formül geliştirmem gerekti. Ödevler hafta sonuna taşıyorsa, bari Pazarı kurtarayım diye düşündüm. Pazar sıcak su günüydü, zaten yıkanmak, saçlarımı fönlemek, tırnaklarımı kesmek gibi bir sürü sıkıcı işle doluydu. Cumartesiyi de ödevlere açtım. Günü birer saatlik bölümlere ayırdım. Yapmak istediğim diğer şeylerden vazgeçmemek adına bir saat ödev, bir saat roman (Stephen King evresinden geçiyordum), bir saat oyun (ben ortaokulda hâlâ bebeklerle oynuyordum) ve bir saat de televizyon diye düşündüm. (Cumartesileri televizyon sabahtan başlıyordu ve Küçük John’lu monlu  aile dizileri sabahtan veriliyordu.)

Kısa sürede bu sistemin ne kadar iyi işlediğini gördüm, şaştım kaldım. Bir saat oyundan sonra roman okumak çok iyi gidiyordu, roman okuduktan sonra bir saatçik ödev yapmak benim için çocuk oyuncağıydı. Sonra seyrettiğim bir saatlik televizyon bile başka türlü bir keyif veriyordu bana. Ödevlerimi bile istekle yapar olmuştum.

Şimdi bu keyifin nereden geldiğini biliyorum. Buna yogada Prana’nın tek bir kanala aktarılması deniyor. Dikkatin tek bir konuya yöneltilmesi yani. Akıl ve vücut sağlığıyla sıkı bir bağlantısı var bu Prana’nın tek bir kanala aktarılmasının. Prana vücudu hayatta tutan, ruhu ve zihni besleyen canın ta kendisi. Dikkat nereye yönlenirse Prana da oraya akıyor. Dikkat ne kadar uzun süre tek bir kanalda derinlemesine akarsa insan o kadar canlanıyor. Hem vücut sağlığı, hem de akıl sağlığı, neşesi, coşkusu ve yaratıcı gücü de Prana’nın muntazam akışıyla doğru orantılı olarak artıyor.

Bununla bağlantılı olarak dikkatimiz ne kadar dağınıksa, başladığımız bir işin ortasına gelmeden diğerine atlıyor, onu da bitirmeden bir diğerine geçiyorsak Prana’nın akışı sekteye uğruyor. Bu neşesizlik, keyifsizlik, huzursuz bir boşluk hissiyle beraber geliyor. Öte yandan fiziksel rahatsızlıklar ve bağışıklık sisteminin gücünü yitirmesi de Prana’nın dağılıp, gücünü yitirmesine bağlanıyor.

Bugün artık çocukluğumdaki bilgeliğe sahip değilim. Bugün çocukluğumdaki özgürlüğe de sahip değilim. Odamın kapılarını kapatıp bütün günümü kendi başıma düzenleme imkanım yok. (Çocukluğumun Cumartesilerinde vardı- odamda beni kimse rahatsız etmezdi.) İşlerim var, öğrencilerim var, kocam var, evimize giren çıkan insanlar var. Öte yandan bana kalan saatlerimi  bölmez ve o saatlerin en azından bir kısmını beni tatmin eden işlere (yogaya, yazıya, okumaya, bir kahvede tek başıma oturmaya)  ayırmazsam akşama çok keyifsiz bir şekilde çıkacağımı da biliyorum.

Bunun için de hâlâ her sabah günümü bölüyorum. Dokuzdan beşe kadar dilimleri iki saat yazı, üç saat ders, bir saat yoga, iki saat kitap okumak olarak sabahtan belirliyorum. Eve giren çıkan olursa ve ben o sırada diyelim ki yazma saat dilimindeysem beni rahatsız etmiyorlar. Ben de onlara illa ki merhaba demek zorunda hissetmiyorum kendimi. Onlar da beni iş yerine gitmiş ve ofiste çalışan biri gibi görüyorlar galiba, kapalı kapılar ardından çıkmayışımı yadırgamıyorlar.

Bu programa uyabildiğim günlerin akşamında odamdam sahici bir tatminle çıkıyorum ama bugünün işini yapmış olmanın hazzı, özgürlüğün hazzı ile eşin dostun arasına karışıyorum. Prana’nın dağılıp gittiği günlerin akşamında ise, tüm günü internette, mutfakta amaçsızca geçirdiğim günlerin sonunda  ise hasta gibi oluyorum. Gibisi fazla, bayağı bayağı hastalanıyorum ve hemen  aklıma Dr. Robert Svoboda’nın şu sözü geliyor:

“Prana (can) odaksız kaldığında  dağılmaya, tıkanmaya veya anormal bir şekilde akmaya başlar ve bünyemiz de  en çok bu durumda, pranamız bozulduğunda  hastalığa yatkın hale gelir,”*

İyi bildiğim bir şey var: Güne yogayla başlamak pranayı derleyip toplamaya faydalı oluyor. Özellikle de öncesinde dikkati fazla dağıtmadan, mümkünse uykudan doğruca yogaya geçmek, zihin dalgalarını daha da fazla dalgalandırmadan harekete başlamak ve dikkati baştan sona nefeste tutmak günün geri kalanında odaklanmak istediğimiz faaliyetlerde nasıl davranması gerektiğini zihnimize hatırlatmış oluyor.

Aklınızda bulunsun.

*When unfocused, prāna, our life force, is prone to becoming scattered, stuck, or abnormally circulated, and it is when our prāna is disturbed that we are most prone to falling ill.

 

 

Yetimlerimden Karakterlerime

Lesvos Island, Greece
Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.

Walkman Anıları

Bir kahve söylüyorum, sonra kulaklarımı takıyorum. Müzik başlıyor. Telefondan karışık. Bir kitap açıyorum. Genelde bir roman. Ya da defterimi açıyorum. İçimi dökmeye, geçen günleri not etmeye, yazdıkça açılmaya, açıldıkça yazmaya doğru… En sevdiğim sabahlar böyle sabahlar. Evde oturmayı hiç sevmiyorum. Gözümü açayım, sokağa atayım kendimi o denli…

Neyse yine öyle bir sabah. Yeni ay üstelik. Bari yeni blog yazayım.

Kulaklarımda kulaklık. Glikeria İzmir şarkıları söylüyor. Kah neşeli, kah hüzünlü. Kulaklarım kulaklarımla tıkalı iken etrafımdaki her şey, herkes film karelerindeymiş gibi akıp gidiyorlar. Sesini duymadığım zaman dünyayı daha çok seviyor olabilir miyim? Kulağıma ne zaman kulaklarımı taksam yüzüme tatlı bir tebessüm yerleşiyor, küçük şeyler önem kazanırken,  mühim sandığım şeyler küçülüyor. Buzuki, mandolin, santur, aman aman… Karabiberim, esmer şekerim filan.

“Anne walkman 80li yilların icadı mıdır?” diye sormuştum. 14 yaşındaydım. İçinde yaşadığım 80li yıllardan nefret ediyordum. Madonna Material Girl’i söylüyordu. Ben Joan Baez’den We Shall Overcome’ı dinliyordum. Yanlış zamana doğduğuma inanıyor, bazen kederimden ağlayacak gibi oluyordum. Hayatımda hiç hipi görmemiştim ama hipileri özlüyordum. Hipilerin yerini yuppilerin aldığı konuşuluyordu. Ben yuppi de görmemiştim ama onları sevmediğimi biliyordum. Vatkaları, diskotekleri, break dansı ve Blue Jean dergisinden çıkan ve arkadaşlarımın odalarının duvarlarını süsleyen Duran Duran posterlerini sevmediğim gibi… Dünyayı tanımaya başladığım bu 80li yıllar bireyciliğin yıllarıydı, benim hayallerimi Imagine şarkısında tarifi edilen dünya süslüyordu.

“Evet” demişti annem, -bilerek mi bilmeden mi?- walkman 80li yılların icadıdır. “Biz gençken kimsenin duymadığı bir müziği dinleyerek kendi içine kapanmazdı insanlar. Bireysel zamanlara ait bir yeniliktir bu walkman.”

Annemin walkmani yoktu ama benim vardı. Mavi metalden, çok şık lacivert deri kaplı, boynuna asabileceğin bir kılıfı da bulunan. “Dünyanın ilk walkman’i budur Defnoş, aman iyi bakasın bir gün antika değeri olacak” demişti babam onu bana hediye ederken -bilerek mi bilmeyerek mi?- Maalesef ilk gençlik yıllarımda kayboldu o walkman, nasıl oldu bilmiyorum çünkü sahiden gözüm gibi bakıyor, kimselere koklatmıyordum. (Ey eski dost, kazara senin eşyaların arasına karıştıysa o walkman lütfen bana geri getir, antika değeri var mıdır bilmiyorum ama benim için manevi değeri büyük.)

Walkman 80li yılların icadı olabilirdi ama annemin bilmediği bir şey vardı. Benim mavi walkman’inden iki kişi aynı anda müzik dinleyebiliyordu, çünkü iki adet kulaklık girişi vardı. Bu harika ayrıntıyı neden sonraki yıllarda üretilen walkmanlere, diskmanlere, ipodlara koymadılar bilmiyorum. Yazık, çok yazık. Çünkü iki kişinin tek bir cihazdan müzik dinlemesi öyle samimi, öyle sıcak bir şeydi ki! Üstelik bir de turuncu minik bir düğmesi daha vardı, oraya basınca sadece diğer kulaklığın duyabileceği bir şekilde konuşabiliyordunuz.

Çocukluğun uzun, çok uzun araba yolculuklarında ilk walkmani hatırlarım. Sağımızda karanlık sular, arabaya eşlik eden mehtap ve göklere pırlanta gibi yayılmış yıldızların eşliğinde -kah bizim Serçe’nin, kah onların Renault 7sinin bacakları şıpır şıpır terleten deri arka koltuğunda- walkman’imin ucundan çıkan iki kulaklığın bir ucunda Yasemin, diğer ucunda ben, ikimizin baş rolünü oynadığı bir filmde, kimsenin bilmediği bir sırrı paylaşıyormuşcasına samimi ve yakın…

Hâlâ işte öyle hissediyorum kulaklıklarımı taktığımda kulağıma.

walkman

1984 Nostaljisi

Atina’da bu sabah… Bahar habercisi bir gün. Üstelik 21. Yüzyıla değil, daha eski ilk gençlik ve çocukluk zamanlarımıza ait bir baharın habercisi. Hani havaların birden ısınıp da önlüklerimizin altına giydiğimiz külotlu çorapların çıktığı, yerine diz hizasında (ajurlu) beyaz çorapların giyildiği bir zaman vardı. Hani, bazı uyanık dondurmacılar (Durak Büfe) havayı fırsat bilip külahları da dizerlerdi biz çıplak bacaklı okul çocuklarının görebileceği bir yere. Eskiden, çok eskiden. Magnum’dan, Algida’dan, Panda’dan bile önce. Dondurmanın sadece üç formda sunulduğu zamanlarda…(külah, kap ya da kağıt helva arası) Evde bir pazarlık başlardı. Dondurma pazarlığı. Yarın dondurma yiyebilir miyim? Hayır hava daha ısınmadı. Boğazın ağrır. Hayır, katiyen olmaz!

Okullar kapanmadan dondurma yemek bizden bir üst kuşağın aile kuralları dahilinde  mevcut değildi. Onlar da kendi ana babalarının kurallarını bize tekrarlamaktan başka bir şey bilmiyorlardı. (Bradshaw’ın “Poisonous Pedagogy” adını verdiği durum. Bu noktaya sonra geleceğiz) O yüzden ya dondurma servis ile daire kapısı arasında geçen zaman içinde alınıp, muhtemelen asansörde bir hamlede yenecek (boğaz ağrısı demişken!) ya da aile, kuralları değiştirmesi konusunda ikna edilecekti. Dünya değişiyordu nihayetinde. Onların zamanında Mayıs başında dondurma çıkmıyordu ki. Şimdi çıktığına göre yenebilirdi de…Benim annem değişimden yana bir kadındır, isteklerimi makul bir şekilde ifade ettiğimde inat edip de karşı durduğu hemen hemen hiç olmamıştır. İşi abartıp kendi başıma taksiye atlayıp (yaş dokuz) Şişli’deki ilk kaçak Barbilerin satıldığı Pilavcı pasajına gittiğimde dizginleri eline almıştı tabii ama mayısın ilk haftaları geçince Durak Büfe’den karamel çikolata dondurma alıp da apartmanın bahçesinde keyfimce yememe izin vardı. Ondan bir önceki kuşağa ait olan büyük Hala’yı ise yaz tatili başlayana kadar ikna etme şansım olmadığını bildiğim için denemiyordum bile. Beni evde Hala’nın beklediği günler asansörde yutuyordum dondurmayı.

İşte o Mayıs öğleden sonralarında, tatlı bir serinlik çıplak bacaklarımızı okşar geçer, içimizi hoş ederken, o zamanlar yüzden doksanı mesken olan bizim apartmanın şimdi otoparka dönüşmüş bahçesinde dondurma yerdim ben. Atina’daki bu tatlı Şubat sabahı içimde o günlere dair bir takım hisler… Kahvaltı sofrasında bizim Bey dedi ki, «bu sabahki yogan seni başka bir mekana ya da zamana zaplamış galiba, buralardan bir ışık kadar uzaktasın.» Haklı. Bir balona binmişim şehrin üzerinden süzülüyorum. Baktığım şeyler hakkında bir fikir sahibi olmayı amaçlamadan bir çocuk merakı ile etrafımı seyrediyorum.

Çocukluğumdaki gibi hissediyorum bugün kendimi. Yoğun hislerin sessizliğinde. Hayata katılmaktansa kenardan seyretmeyi tercih ederek. Böylece daha çok hissederek…

Çıktım. Yüzümü güneşe vere vere yürüdüm. Akropolis’e çıkacaktım. Partenon’un oraya. Çok güzel sokaklar var oralarda, arabaların girmediği daracık sokakların iki yanına dizilmiş renkli taş evler, tertemiz, derli toplu. Avlularında çam ağaçları. Bir de çay bahçesi var. Bir tarafı Partenon’a bakıyor, diğer tarafı Antik sütunların dizildiği uzun bir vadiye. Çay var bir de kahve. Taburelere oturuluyor. Yürümeye başlayınca bacaklarımı bir güçsüz hissettim. Zaten dünden hazırım yürümekten vazgeçmeye, pek haz etmem yürümekten. Bisikleti, pateni, otobüsü, treni bin kez tercih ederim kısa bacaklarımın beni asla tatmin etmeyen hızına.

Atina’daki mahallemizde yeni bir kahve açılmış. Portland kahvelerine taş çıkartan cinsten. Modern mimari, minimalist dekor, lezzetli kahve ve o tatlı serin havanın teninizi okşayabileceği bir açıyla yerleştirilmiş masalar.

Ben kim Akropolis kim? Hemen oturdum. İki saattir de oturuyorum! Müzikleri bir duysanız! Sanki benim o çocukluğumun balonunda salındığımı bilen bir yüce DJ var yukarıda bir yerlerde, o çalıyor. Madonna, the Cure, Micheal Jackson, George Michael, Duran Duran, Genesis, Nina, Steve Wonder, Laura Brinigihan.

Bu parçaları duyunca aklıma Penguen Buz Pateni geldi. Çünkü benim yabancı pop ile tanışmam Penguen’de olmuştu. Benim tek başıma taksiye atlayıp Pilavcı Pasajı’na kaçak Barbie bebek bakmaya gittiğim zamanlardı. Taksim Talimhane mevkiinde bir buz pateni pisti açılmıştı. Ben sadık bir Katerina Witt hayranı olarak derhal Penguen’e asil üyeliğimi talep etmiştim annemden. Ondan sonra da her Cumartesi bir kaç süren bu Penguen seansları annemle ikimizin ortak zevki haline geldi. İşte orada ben pistin orta yerinde fırıl fırıl döner ve camın arkasından beni seyreden annem tarafından alkışlanırken hep bunlar çalardı…

Bu da 1984 Nostalji yazısı oldu böyle.

George Orwell’inkinden başka, daha tatlı, daha serin.

Bugün gibi.

 

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-5

Foto: İlkay Torum

BÖLÜM 5
“Denedim. Yoga bana iyi gelmedi”

Korkularımızla yaşama o kadar alışıyoruz ki, bedenin merkezinde fokurdayıp duran endişe kabarcıkları gün içinde sık sık bilinç yüzeyine çıktıkları halde canımızı yakmadan patlayıp gidiyorlar.

Belki bir sigara yakıyoruz o zaman…

Ya da uzaktan kumandaya el atıyoruz.

İnternete dalıyor da olabiliriz dalgın dalgın.

Ya da buzdolabının önünde buluyoruz kendimizi.

Böyle böyle hayatımızın büyük kısmı bilinç yüzeyine sızan endişe akışından kaçınmanın yollarını araştırarak geçiyor. Yoga sırasındaki kişisel gözlem, zihnin hangi durumda hangi maskeyi taktığı ve merkezin derinliklerindeki endişe ile yüzleşmemek için ne tip oyunlara başvurduğunu izleme fırsatını bize sunar.

Çağımızın yoga ustalarından Richard Freeman ünlü eseri Yoga Matrix’de  “yogamız hayatımızın mikro düzlemde bir yansımasıdır” der. Yoga matı üzerinde hareket ederken kaçındığımız pozlar ile bağımlısı olduğumuz pozlar hayattaki kaçınma/bağlanma kalıplarımıza ayna tutar. İnsanlarla, yemekle, işimizle, para ve toplumla kurduğumuz ilişkiler ve hatta siyasi ve felsefi bakış açımız ile estetik zevklerimiz bile hep bu kaçınma/bağlanma kalıbının etkisinde şekillenir.

***

Yoga pozları ve nefes çalışması bedenin merkezinde saklı gizemleri bilincin beyaz perdesine yansıttığından, izlerken tüm varoluşumuzu şekillendiren bu ana kalıbı keşfedebiliriz. Bu yüzden iyi bir Yoga dersi bizi derhal ahamkara’nın yapısı ve zihnin derinliklerinin işleyiş prensipleri, korkularımız ve çocukluğumuzla yüzleşmeye götürür. Bu durum, ahamkara’nın kişi üzerindeki egemenliğini teslim etmesini gerektirdiğinden, ego merkezli hareket etmeye alışmış kişide Yogaya karşı bir direnç oluşturabilir. Yaygın kanının aksine her Yoga dersinin sonunda kendimiz huzurlu hissetmeyiz. Kimi seanslarda, su yüzüne çıkan bastırılmış duygular mide bulantısı, ağlama hissi, öfke patlaması, ateş basması, bunalma ya da Yoga ateşi gibi hallere yol açabilir. Çoğunlukla ilk tepki kaçıp gitme isteğidir. İlk bir kaç dersten sonra ortadan kaybolma sendromu Yoga hocaları tarafından gayet iyi bilinir.

Bu tipik tepki ahamkara’nın Yoga’ya ve ruh’a (atman–öz) duyduğu güvensizlikten kaynaklanır. Yoga felsefesine göre her insan, kişisel geçmişinin, öfke ve kederlerinin, başarı ve hayal kırıklıklarının, düşünce ve inanç katmanlarının altında, derinlerde bir ruha (öz) sahip olduğu bilgisiyle doğar. Yoga, insanı kısıtlı (nefsi) varoluşundan (ruhsal) özgürlüğe taşımayı hedefler (mokşa).

Kimi Yoga metinlerinde hrdayam (gönül) olarak da geçen yürek sesini duymaya başlayan öğrenci, o güne kadar sorgulamadan kabullendiği duygusal tepki, düşünce ve inanç kalıplarınının hayatına getirdiği kısıtlamaları fark edebilir. Bir sonraki adımda, alışkanlık bazlı tepkiyi vermeden önce durup tepkinin ardında yatan esas motivasyonu anlama çabası gelir. Tepki bir takım şartlanmaların sonucunda mı oluşmaktadır? Kaynağında endişe ve korku mu yatmaktadır?

***

İnsanı kendisiyle çok samimi bir noktaya çeken bu sorgulama başlangıçta beni epey zorladı. O güne kadar haklı bulduğum duygusal tepkilerimin özünde çocukluğumdan kalma korku ve ihtiyaçlarımın yattığını görmek önce beni korkuttu. Yepyeni bir “ben” keşfediyordum. Yüreğimin sesi egonun kalıplarının ardından her geçen ders biraz daha net duyulmaya başlıyordu. Özgür iradem doğrultusunda yaptım sandığım mesleki, medeni, hayati seçimlerimin birilerini memnun etme ve/veya sevdiklerim tarafından kabul edilme ihtiyacı e/veya yalnız kalacağım korkusu ile verilmiş kararlar olduğunu keşfettim. Kendi hayatımı kendi kararlarım ile nasıl da kısıtlamışım! Peki ben şimdi ne yapacağım?

arkası yarın, bizden ayrılmayın
önceki bölümler blogun arka odalarında saklı.

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-3

BÖLÜM 3
Yoga’nın Sekiz Ayağı

Anılar yağmayı sürdürdü. Ben dikkatimi derslere yönlendirdim. Madem Yoga varoluşa doğru bir keşif süreci idi, ben de ben sandığım yüzey katmanlarımın ardında ne var, ne yok, açıp bir baksam iyi olacaktı. Kısa zamanda anladım ki beden hareketleri olan asana’lar Yoganın önemli, fakat ufak bir parçasıydılar. Patanjali’nin Yoga-sutra’sındaki 195 özdeyişin sadece iki tanesinde asana’dan bahsedildiğini duyunca hayretimi gizleyemedim. Ünlü Yoga ustası Richard Freeman “Yoga’yı beden hareketlerine indirgeyenlerin kulağında küpe olsun bu oran” sözleriyle hayretimi hafifletti.
Patanjali Yoga’yı bizi hayatın içinde taşıyan sekiz ayaklı bir araç olarak tarif ediyor:
(1) Diğerleri ve kendimizle kurduğumuz ilişkiler (yama),
(2) Hayatımıza getirdiğimiz düzen (niyama),
(3) beden hareketleri (asana),
(4) nefes çalışmaları (pranayama),
(5) duyu organlarından soyutlanma (pratyahara),
(6) zihni tek bir nesneye odaklanma (dharana),
(7) zihin ve nesnenin bütünleşmesi (dhyana) ve
(8) özle (ruhla) bütünleşme (samadhi)
Nefes, beden hareketleri ve meditasyon bu sekiz ayaklı disiplinin parçaları. Kişinin kendini gözlemlemesi, duygu ve düşünce kalıplarına dışarıdan bakabilmesi, değişime açık, bilinmeyenden korkmadan yaşamayı denemesi de öyle. Gerçek yüzümüzü görmek için temiz bir aynaya ihtiyacımız var. O yüzden ilk iş temizlik! Hem fiziksel, hem duygusal. Biriktirdiğimiz çöpleri, sırtımızda taşıdığımız yükleri boşaltmak gerek ki dönüşümün başlayacağı, yeni yaşamların yeşereceği alanlar açılsın.

ARKASI YARIN GELİYOR…
ÖNCESİ?
AŞAĞIYA BAKIN

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-2

Foto: Aisha Harley


BÖLÜM 2
Patanjali’nin Yoga–sutra’sı

Bundan 2000 yıl önce Hindistan’da yaşadığı tahmin edilen Patanjali’nin Yoga–sutra’sı Yoga ilmi üzerine bulabileceğimiz ilk yazılı metinlerden biri. Ancak Yoga ilminin kökleri Patanjali’den çok önceye, İÖ 1200 civarında yayıldığı tahmin edilen Veda’lara dayanıyor. Veda’lar yazılı olarak değil, ilahiler halinde söylenerek bir kuşaktan diğerine aktarılan kutsal bilgi kaynakları. Vedik felsefenin bugünkü Yoga ve Ayurveda felsefesi ile Budist felsefenin kaynağı olduğu kabul ediliyor. Sonraki yüzyıllarda yaşayan ve Patanjali’nin de aralarında bulunduğu Yoga alimleri, Veda’larda aktarılan kutsal bilgiyi yaygın ve anlaşılır kılmak amacıyla günümüzde halen kullanılmakta olan klasik metinlerini yazmışlar.

Yoga’ya dair ilk “kullanma talimatı” sayılan Patanjali’nin Yoga–sutra’sı, dört bölümden oluşuyor. Benim öncelikle okumam önerilen üçüncü bölüm, Vibhuti Pada, Yoga’nın kişiye kazandırdığı doğa üstü güçlerden ve bu güçlerin öğrenciyi Yoga’nın yolundan nasıl çıkarabileceği üzerine ayrıntılı örneklerden oluşuyor. Siddhi olarak bilinen bu büyülü güçler, büyüme ve aydınlanma yolunda engel olarak karşımıza çıkabilir. Evet, sıkı bir konsantrasyon ve bu bölümde adı geçen belli teknikler sonucunda psişik yeteneklerimizi geliştirebilir, gözlerimizin önünde patlayan mor mavi ışıklar görüp, ilahi sesler duyabilir, bedenimizden kopup bulutlarda gezebilir, zaman içinde yolculuklara çıkabilir (ah evet, evet!) ve hatta su ve ateş üzerinde bile yürüyebilirmişiz. 1960’ları Californialı bir hipi olarak yaşamış hocam Panço, LSD, mantar, kaktüs ve benzeri uyarıcıları kullanarak benzer zihin hallerine girmenin mümkün olduğunu bildirdi. Gülerek ekledi sonra da “Böylece büyülü güçlere ulaşmak için Patanjali’nin bahsettiği (ama önermediği) o çok zor konsantrasyon tekniklerini uygulamaya bile gerek kalmıyor”.

Okudukça pek cazip bulduğum bu süper güçler, tarih boyunca farklı toplumlarda bazen şifa, bazen de egemenlik kurmak amacı ile kullanılmış. Bugün doğa ile bağlarını nisbeten korumayı başarmış toplulukların hemen hepsinde zihin gücüyle “mucize”ler yaratmayı bilen bilge kişiler yaşamaktadır. Amazonlar’ın kalbinde yaşayan Yanamamolardan, Moğolistan’ın uzak ve soğuk bir köşesinde hayatlarını sürdüren Tuva Türklerine kadar –nedense– “ilkel” olarak adlandırdığımız toplulukların insanları, zihnin üstün gücünün bilincindedirler. Şamanlar, dedeler, hocalar, sadhular, medyumlar (kimi zaman da cadılar, büyücüler, kocakarılar) Patanjali’nin söz ettiği sidhi’lere sahip ve bu gücü kullanmayı bilen kişilerden sayılabilir.

Yoga’ya gönül vermiş öğrenci, zihnin olağanüstü yeteneklerini keşfettiği an heyecan duyabilir. Kendimi 9 yaşımın sabahında bulduğum o gün ve sonraları seyahat maceralarımın ardı arkası kesilmeyince ben de heyecanlandım elbet. Bir başka seansın sonunda, o ara NewYork’ta yaşayan en yakın arkadaşım belirdi zihnimde. Mekanın ayrıntılarını ve hatta yürüdüğü meydanın köşesindeki kahve ve kitapçının adını ayırdedecek kadar netti görüntü. Ertesi gün telefonda öğrendim ki, evet, NewYork’da öyle bir meydan vardı ve o, kafamda o resmin belirdiği anda gerçekten orada yürüyor ve beni düşünüyordu. İkimizin de tüylerini diken diken eden bu hikayeyi derste anlatırken baktım Panço yine ilgisiz. Tayland’ın muson yağmurları sezonuydu. Dersten çıktığımızda fırtına patlamak üzereydi. Ayrılırken bana, “Sağ salim varınca haber ver, bu havada bisiklete binmek güvenli değil”. Şaşaladım. Kuzeydoğu Tayland’ın bu uzak kasabasında hiç birimizin telefonu, interneti, bilgisayarı yoktu ki…Nasıl haber vermemi bekliyordu? Hayretime gülümsedi, “bana zihninle bir mesaj at yeter”.

Ertesi gün karşılaştığımızda yüzünde bir muzip ifade “domates neyin nesi anlayamadım” dedi. Kızardım. Anlayamadığı yalandı tabii. “Eve sağ salim döndüm” mesajını yollamıştım evet, sonra bir de deneme yapmak istemiş, mesaja “domates” ekleyivermiştim. Telepatik mesaj gerçekten de yerine ulaşmıştı! Heyecanım hocamın sakin mavi gözleri ile karşılaşıca sönüverdi. “Bak Defne” dedi, “Yoga yoluna gönül verdiysen, kazandığın ve kazanacağın becerilerden etkilenmemeyi öğrenmelisin. Gün gelecek başının üstünde yarım saat durabilecek, ya da yanındaki insanın ne hissettiğini kendi yüreğinde bileceksin. Bunları hakikatı bulma yolunda takılmadan geçmen gereken engeller olarak görmeye çalış. Kendi gelişmenin seni büyülemesine izin verirsen, diğer insanları küçümsemeye başlarsın. Kendini dev aynasında görmene neden olacak her tür beceri, seni diğerlerinden, bütünden ayıracaktır. Şunu hep aklında tut. Yoganın yolu, kişinin kendi varlığını, katman katman deriniliğiyle keşfedip, kendisi ve hayatla samimileşmesi, bütünleşmesinden geçer. Şimdi iyi düşün. Baş koyduğun yol bu mudur, yoksa gözlerinin önünden patlayan mor mavi ışıklarla büyülenmek için mi buradasın?”

Patanjali sıradışı zihin hallerinin insanın nefsiden bağımsızlaşıp, özgürleşmesi yolunda işlevi bulunmadığını kitabın ikinci bölümünde söylüyor. Dahası bu tip doğaüstü güçlere erişen öğrenci esoterik felsefe konusunda uzmanlaşıp, yolun sonuna geldim yanılgısıyla çalışmayı bırakabilir ve kendi güçlerine saplanıp kalabilir. Yoga çalışmasında kaydettiğimiz ilerleme, meditasyon pozunda yerden kaç santim yükseldiğimizle değil, dürüstlük, gönül gözü ile gerçekleri görebilme ve hayatın içinde akma becerimiz ile ölçülebilir ancak. Modern Yoga’nın babası olarak bilinen Krishnamacharya’nın yine Yoga ustası oğlu T. K. V Desikachar’ın Vibhudipada’ya dair söylediklerini hatırlıyorum: “Bu bölümde Patanjali, öğrencinin kendini Faust’takine benzer bir pazarlık içinde bulabileceğinden sözeder. Goethe’nin ünlü karakterine sunulduğu gibi, Yoga öğrencisine de hayal gücünün çok ötesindeki yetenekler vaadedilir. Öğrenci keskin bir dikkatle kendini izlemiyorsa, ruhunu değil ama –ruh ölümsüzdür– özgürlüğe kavuşma ve hakikati bulma şansını bu noktada yitirebilir.”

PEKI SONRA NE OLDU????
ARKASI YARIN! Bİ YERE AYRILMAYIN!