Ne Heyecanlı Çocuklardık Biz!

 

2011_5_Greece_Turkey_-991
Foto: Aisha Harley

Cumartesi, 15:24, Portland, OR, ABD.

Bunaltmayan ama hangi mevsimde olduğumuza da hatırlatacak kadar sıcak güneş ışınları yaprakların arasından süzülüp yola düşüyordu.Geçtiğim sokaklarda kimsecikler yok. Evler, ağaçlar, çiçekler, yapraklar arasından süzülen ışık. O kadar. Tek hareket ben, bisikletim ve gölgemizden ibaretti. Spotify’dan müzik dinleyerek ilerliyordum. Joan Baez’in yorumu Brothers in Arms çalmaya başladı.

Birden yüreğim sıkıştı.

Zamanında, Joan Baez’e fanatik derecesinde hayranlık duyduğum 14-17 yaş dönemimde bu parça benim için fazla bir önem taşımıyordu. Başka bir grubun bestesi olduğunu biliyordum. 1988 senesinde çıkan Recently albümümün ilk parçasıydı. “Recently”  ise satın aldığım ilk Joan Baez kasediydi. Konserden hemen sonra almıştım. Sonra da elimde kasedimle taş merdivenlerden aşağı uçarak, kulis kapısına dayanmış ve kasedimi imzalatmayı başarmıştım. Çok muhtemel eve dönüp kasedimi teybe koyduğumda duyduğum ilk parça Brothers in Arms idi.

Şimdi dünyanın hâlâ cennet kadar güzel kalmayı bir parçasında, güneş tenimde, kuvvet bacaklarımda, kulaklıklar kulağımda zamanın içinden süzülüp geçerken heyecan ve hüzün arası bir duygu geldi yüreğime oturdu.

Heyecan eskidendi. Hüzün ise şimdiden.

Biz ne heyecanlı çocuklardık! Açık Hava tiyatrosunu ana babalarımızla doldurur, hep bir ağızdan “We Shall Overcome” söylerken nasıl da bütün, nasıl da inançlı, nasıl da umutluyduk. Haydi, bizi bırakalım. Ben heyecanlıydım. Karanlık günler geride kalıyordu. Ben karanlık günlerin karanlığını anlayarak değil sadece sezerek yaşamıştım. Çünkü çocuktum. Çocuklar anlamadıkları şeylerden korkarlar ve korkulacak bir şey varsa onu keskin sezgileriyle de bilirler. (Annemle babam ben yedi yaşaındayken trafik kazası geçirmişlerdi. Arabadaki herkes gibi onlar da hastanelik olmuş, ameliyatlar geçirmiş, günlerce hastanede kalmışlardı ve bana bakan babaanne, nene, hala, dede grubu bunu benden saklamışlardı. Beni korumak için tabii. Ama ben hayatımda o dönemki kadar çok korktuğumu hatırlamıyorum. Bilginin içeriği ne kadar korkunç olursa olsun o bilgiyi çocuktan saklamak kadar korkunç olamaz- çocuğun içinde)

12 Eylül ve ülkenin sonraki yıllarda girdiği dönemin karanlık, işkenceli, sürgünlü, kaçmalı, sıkı yönetimli, gece sokağa çıkma yasaklı, pencereye yaklaşma, o kasetleri sakın sokakta dinleme, bu kitapları yakalım, bunları küvette boğalım, onu da almışlar, bunu da götürmüşler fısıltıları ile bilinçaltıma dolan korku dalgaları 1988’deki Joan Baez konserinden ilk defa çözülüyor, ilk defa korkunun yerini umudun alabileceği fikri yüreğimde açıyordu. Tabii ben bunları anlayacak yaşta değildim. Yüreğimde çok güçlü bir heyecan duyuyordum, o kadar. Dünyaya geliş nedenimi ve insanlık içindeki yerimi bulmuş gibi bir his.

Üstelik yalnız değildim. O yıldızlı güzelim 15 Temmuz gecesi (29 sene önce bugün- Spotify’ınbulutam da bugün çalmak için bana Brothers in Arms’ı seçmesi  bir tesadüf mü yoksa Tanrının göz kırpması mı? ) Açık Hava Tiyatrosu’nu yedi bin kişi doldurmuştu, (Önceki gece ve sonraki gece de. İstanbul konserleri üç gece üst üsteydi.) İki gün sonra Ankara Hipodrom konseri bir gecede elli bin kişiyle açık bize fark atacak ve Ankara’ya gitmediğim için kahrımdan ağlayacaktım.

Biz hepimiz, yedi binler, on binler, elli binler, milyonlar biz hepimiz heyecanlıydık. Joan Baez “Şimdi sesimi duvarların dışında kalanlara ve duvarların içine tıkılanlara yolluyorum” diyordu. Çıt çıkarmadan dinliyorduk ki sesi gitsin o duvarların ardına. Herkesin bir teyzesi, bir uzak amcası, bir sevdiği duvarların ardındaydı hâlâ. Ama biz çocukluğumuza musallat bir karabasandan kurtuluyorduk. Biz, bir araya geliyorduk. Taksim meydanındaki Bulutsuz Özlemi konserinde Acil Demokrasi diye bağırıyorduk mesela. Elden ele “Haziran’da Ölmek Zor Berivan” kasedi dolanıyordu, yasakmış, korsanmış, aman ortalık yerde çalmayın diye diye. Şebnem İşigüzel yaşıtımızdı. Hanene Ay Doğacak kitabının sansürlü satırları siyah bantla kapatılmıştı. İnadına gidip kitabı alıyor, satırları örten siyah bantların ardındaki hikayeyi sınır tanımaz hayal gücümüzle tamamlıyorduk.

Doğduğumuzdan beri ismini duyduğumuz, yazılarını okumasak bile ismini duya duya büyüdüğümüz, bir uzak akrabamız gibi sevip, yakınlık duyduğumuz Uğur Mumcu katledildiğinde hep birden, ülkeyi kucaklayan koca bir ağ gibi sokaklara döküldük, yağmura, kışa, çamura aldırmadan omuz omuza yürüdük. Döktüğümüz gözyaşı içtendi. Bir amcamız ölmüş, öldürülmüştü. Biz karnında korkuyla büyüyen çocuklardık. Onu karnımıza geri koymalarına izin vermeyecektik. Islak saçlarımızla üzgün ama yine de heyecanlıydık.

Zülfü Livaneli yeniden sahneye çıkıyordu ve biz yumruğumuzu yıldızlı gökyüzüne kaldırdıp defalarca, hiç doymamacasına, hiç susmamamcasına “Ey Özgürlük!” diye bağırabiliyorduk çünkü. Bağırdığımızla kalmayıp, üniversitelerde türban yasaklanınca kampüs kapılarında türbanlı arkadaşlarımızla beraber bekliyorduk. Erkek arkadaşlarımız başlarına türban takıp da yasağı protesto edince hep beraber gülüyorduk. Gençtik, umutlu, heyecanlıydık. Hepimiz özgürlüğe inanıyorduk. Her insan dileğidiğince yaşayabilmeliydi. Onurlu, adil, eşit bir düzende…

Elbette, bize gözdağı veriyordu birileri. Koca bir sistem. Koca bir düzen. Aziz Nesin’i gözümüzün önünde yakmak istiyordu mesela. Şairleri, yazarları, dostlarımızın babalarını yakıyordu da. Ekran karşsında donup kalıyorduk. Hayır doğru olmasın, diye dua ediyorduk. Bizim Zeynep’in babası olmasın… Yanlış duymuş olayım. Pınar Selek’in harcanmış hayatı bize verilmiş koca bir gözdağıydı. Sincan’dan tanklar geçiyordu güpegündüz. Türbanların yerine peruk takmak zorunda bırakılıyordu sınıf arkadaşlarımız. Fahişelere tecavüz eden daha az cezalandırılsın diyordu başkaları. Karşı apartmandaki üniversite öğrencisi kızlar saçlarından sürüklenerk evlerinden alınırken kayda geçirelim diye isimlerini bağırıyorlardı. Balkonlarda donup kaldığımızda, en azından öldürülmediler, diye içimizden geçiriyorduk. Yargısız inhaz kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerden biriydi.

Tüm gözdağına rağmen direniyorduk.

Joan Baez her yıl geliyordu. Biz her yıl biraz daha büyüyorduk. Saat 21:00’de ışıkları açıp kapatıyor, komşularla selamlaşıp gülüşüyor, tencere tava vurarak pencerelere çıkıyor, o da kesmezse elektro gitarlarla balkonda konser veriyorduk. Derin devlet, mafya, faşist bağlantılarına tahammül etmeyeceğimizi dünya aleme duyurmak için hep beraberdik. “Bir ülkenin bodrum katında kirli bir savaş varmış,” diye Teoman’la beraber söylerken çocukluğumuzdaki karanlık korkuyu anımsatan bir şeyler kasılıyordu karnımızda. Bize anlatılmayan karanlık bir sır vardı bir yerlerde. Onu da yeneceğimize inanıyorduk. Tünelin ucunda muhakkak ışık vardı.

İşte bir anda, bir tanecik “Brothers in Arms” ile bunların hepsi doluşuverdi aklıma. Birden üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanımın gençliğe ve umuda yazılmış bir ağıt olduğunu kavradım. Her ikisini de yitirdik. Biz. Yedi binler, elli binler, milyonlar. Bir zamanlar omuz omuza şarkı söyleyen bizler. Her birimiz ağıdımızı kendi başımıza yakabiliriz şimdi. Ağıdı yakılmayan kayıplar çünkü hayalet gibi hayatlarımızın üzerinde gezinir çünkü, musallat olurlar. Bize. Ve sonraki kuşaklara.

 

Not: Tüm kayıplara ve ağıtlara rağmen yaşama sevincim eskisi kadar güçlü benim. Joan Baez’in bana 29 yıl önce yazdığı mektubunda söylediği gibi “hiç bir şey için çok geç değil ve  hâlâ yapılacak dünya kadar işimiz var.”

Şimdi sizi gidemediğim için çok ağladığım Ankara konseri görüntüleriyle baş başa bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

Ne Öğrendim Şu Yogadan? (2. bölüm)

Nereden başlıyor bu yazı?

Zihinsel hallerimi ve duygusal çalkantılarımı ciddiye almamaya başladım evet. Peki başka neler öğrendim/öğreniyorum ben şu yogadan?

Karşılaştığım bir durum veya bir insan hakkında çabucak bir karara vermek zorunda olmadığımı öğrendim ki bu benim için çok özgürleştirici bir adımdı. Hayatımın büyük bir kısmını her konu ve herkes hakkında mutlak bir kanaate varmak için çaba sarfederek geçirmiştim çünkü. Bir insanı görünüşü, konuşması, sözleri, tuttuğu takım, politik görüşü ve davranışları aracıylığla tartmaya ve onun hakkında NE HİSSETTİĞİME KARAR VERMEYE pek meraklıydım oldum olası. Biraz toplumsal, biraz da aileden gelen bir rahatsızlık bu. Bedeli epey ağır çünkü zihin bir defa kararını verdi mi geri dönüşü çok zor oluyor.

Hani yargıçların kürsüye vurduğu çekiç gibi bir şey vardır ya, donk, karar verilmiştir, bu adam sokağa çöp, kediye tekme, bana kazık attı, benim tarafımdan sevilmesine imkan yok. Donk donk. Geri dönüşümsüz olarak sevilmeyenler sepetine giriyor pislik herif. Tanımaya, anlamaya, dinlemeye hiç niyetim yok.

Oysa yoga dinlemekle başlar. Kategorize etmelerle değil.

Sadece insanlarla değil, yerlerle de ilgili bir durum bu. Gittiğim yerler hakkında da illa ki bir fikrim, bir hissim olsun isterdim. Hani, zaten bir fikrim, hissim var da, onu sabitleyeyim, kararımı vereyim. Sevdim mi, sevmedim mi şimdi ben burayı. Neyime yaracaksa o karar?

Tayland’daydım. Yogaya başlayalı da iki yıl olmuştu. Ben çok değiştim zannediyordum o aralar ama aslında sadece ilgi alanlarım değişmişti. Onlara karşı tutumum yine aynıydı. Huysuzluğum, hırçınlığım, durumları önceden kontrol altına alarak manipüle etme, dolayısıyla kendimi koruma isteğim, inadım, inat ettiğim konuları tartışmaya yanaşmayışım, içinde bulunduğum koşulları değiştirirsem daha mutlu olacağımı sanmam, sıkıntılarımın sorumluluğunu bir türlü üzerime alamayışım, kızgınlığım ve herkesin bana karşı olduğuna dair karnımda sakladığım inancım, hepsi hepsi yerli yerinde duruyordu. Ben sadece “yogacı”yı oynuyordum.

Neyse işte böyle bir zamanda beni bir köye gönderdiler. Ben Tayland’da ingilizce öğretmenliği yapıyordum ve tayinimin çıkma ihtimali vardı. “Git” dediler “bir bak, orayı seversen, senin gibi bir öğretmene çok ihtiyaçları var. Bir süre oraya yerleşirsin. Yol paranı da veriyoruz. Evini de.”

Gittim.

Kamboçya sınırında, nehir kıyısı nefis bir köy. İsmi Nam Som. Portakal suyu anlamına geliyor. Güneş her akşam nehrin ardından portakal gibi battıktan sonra dağlar, tepeler, gökler kızılın, turuncunun kat kat tonlarına bürünüyor da o yüzden adı Nam Som herhalde diye düşündüm. Öğretmenler evinin bahçesinde bir hamak vardı. Nehir kıyısında çamaşır yıkayan uzun saçlı renk renk kıyafetli kadınlar, bir örnek saçları ve önlükleriyle yanıma gelip bana hello hello diyen çocuklar, istersem hamburger bile yiyebileceğim bir pansiyon ve lokantası… Turistler, gezginler, oraya yerleşmiş Avrupalılar…filan. Güzel yerdi Nam Som. Ben de bir değişiklik istiyordum hayatımda. Çünkü ancak dış koşullar değişirse mutlu olacağıma inanıyor, o yüzden her gittiğim yere acaba burada mutlu olabilir miyim diye alıcı gözüyle bakıyordum.

Velhasıl, ben Portakal Suyu köyünde geçirdiğim üç günümün tamamını bahçedeki o hamakta yatarak acaba ben bu köyü sevdim mi, sevmedim mi diye karar vermeye çalışarak geçirdim. İçimdeki yargıç çekicini havaya kaldırmış, kürsüye indirmek için sabırsızlanıyor, ben bir türlü karar veremiyordum. Sonra birden, belki de hiç gelmeyecek bir gelecek için karar vermeye çalışırken, belki de bir daha yolumun hiç düşmeyeceği bu dünya parçasındaki zamanımı ziyan ettiğimi anladım.

Ne olacaktı yani ben burayı sevdiğime karar verirsem? Sevmek öyle baştan karar verilen bir şey değildi ki, zamanla yaşadıkça, tanıdıkça olacaktı.

Karar vermek için sevmeye, sevmek için de karar vermeye gerek yoktu ki!

İşte öyle öğretmenler evinin bahçesindeki hamakta sallanırken, önce içimdeki yargıcın varlığını, hemen sonra da artık emekliye ayrılması gerektiğini farkettim. Hayatımdaki en büyük değişim o yargıcın emekliye ayrılması ile başladı.

O emekliye ayrılınca, inanmazsınız, bütün benliğim bayram etti. Meğer ne kadar hasretmişim insanlar, yerler, durumlar, kitaplar hakkında hüküm vermeden onları sadece izlemeye, dinlemeye, yaşamaya…Özgürlüğüme kavuştum.

Yoganın bana en büyük hediyesi içimdeki yargıçtan özgürleşmem oldu. O arada sırada darbe yapıp başa geçmek istiyor ama artık yaşlı ve yıpranmış olduğu için fazla tutunamayıp, emeklilik evine geri dönüyor.

Öğrendiklerim var. Daha bitmedi.

Bir de öğrenemediklerim tabii.

Onları da yarın anlatırım artık…

 

Çocukluğa dair bir Yoga Macerası-7

BÖLÜM 7
Yuvaya Dönüş

“Ben kimim?” sorusu en eski çağlardan beri dinlerin, inanç sistemlerinin ve felsefi akımların merkezinde durmuştur. Kainatın daimi dönüşümünü (tekamül) bilen insanoğlu asırlardır akışa ayak uyduran ama onunla sürüklenip yokolmayan bir özün (ruhun) varlığına inanmıştır. Yoga ilmi de bu özü keşfetmek için izlediğimiz yollardan biri. Ünlü Yoga ustası Godfrey Devereux, Yoga da dahil olmak üzere bütün ruhani çalışmaların bizi esas doğamızın hakikatine taşıyan yollar olduğunu söylüyor. Devereux’ye göre, esas doğamıza kavuşmak, ancak şartlanmaların ve hayallerin ürünü bir varsayımdan ibaret olan kimliğimizin ötesini görmemizle mümkün olabilir”

Sevgili ustam Zhander  Remete de Yoga’yı benzer bir şekilde tanımlıyor:

“Yoga aydınlanmaya giden yolu keşfetmeyi amaçlayan tinsel bir sistemdir. Nihai amaç özü (ruhu) öz olmayan her şeyden ayrıştırmaktır. Bu süreç hakikatı perdeleyen veya onu çarpıtan sabit hareket, duygu, düşünce kalıplarının terkedilmesi ile gerçekleşir”.

***

Yoga, sadece anıları saklandıkları yerden çıkararak bizi çocukluğumuzla buluşturmuyor. Şartlanma kalıplarından sıyrılan insan özüne yaklaşırken önce çocukluğunda tanıdığı kendisiyle karşılaşıyor. “Esas sen hiç büyümemiş bir çocuktur aslında” diyor Don Miguel Ruiz. Sorumluluklar, roller ve şartlanmalardan üremiş kimliğimiz kolayca kazınıp gidecek bir katman aslında. Katmanların ardından gün yüzüne çıkan özümüzü biz aslında çok eskiden beri tanıyoruz. Belki bu nedenle Yogaya yeni başlayan öğrencilerin pek çoğu derslerden yuvaya dönüş hissi ile ayrıldıklarını dile getiriyorlar.

Geçenlerde bir yerde okudum. Zen Budistlerinin inancına göre gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Mektuplar daha yeni yeni postadan çıkıyorlar. Ve ancak şimdi cevaplıyorum bana mektuplar yazan o çocuğu.

Ve bu arada, gelecekten bir diğer ben, serinkanlı ve espirili içime su serpiyor darda kaldığımda. Zamanın lineer tek bir çizgi değil de çok boyutlu bir döngü olduğuna inanmamak elde mi yoga yolundayken?

Dostum ve meslektaşım yoga hocası David Cornwell bir kaç cümle ile yogayı çok güzel anlatmış.

Diyor ki, “…Yoga kişinin gerçek doğasında bütünlük olduğunun farkına vardığı, çaba harcamadan bu farkındalığın içinde çözüldüğü bir durum. Yogi dünyayı korkusuzca kucaklar. Herkes bir olduğu için hiçbir şeyi kişisel almaz. Bütünlük kişinin yerine geçer. Geriye kalan, utanç, suçluluk ve pişmanlıktan arınmış bir hayattır. Zevk ve acı hâlâ an içinde varolabilir ama ızdırap yok olur”

Tatmin edici bir yoga seansının sonunda içime yayılan hissi düz yazıda anlatmak zor. Şair olsaymışım keşke…Hayranlık… Varoluşa ve evrenin yüceliğine karşı duyduğum. Merak… Bilinmeze karşı içimi yakan. Keşif arzusu. Mükemmel düzende işleyen koca bir kâinatın vazgeçilmez bir parçası olduğumu bilmenin tatmini. Ve huzurlu bir aidiyet hissi…

Bir yerlerden hatırlıyorum ben bu hisleri ama…?

Dalgaların yalayıp geri çekildikleri o yarı ıslak, yarı kuru sert kumlara oturmuşum kıyıda. Kafamdan geçenlerin, içinde sallandığım boşluk anını elimden alacakları yaşta değilim daha. Mavi renge bayılıyorum. Denizin, göklerin ve kova–küreğimin mavisi kalbimin hızlı hızlı çarpmasına neden oluyor. Annem yaklaşıp önce beni koca bir havluya sarıyor, sonra kollarını bana sarıyor, ağzıma bir kremalı bisküvi atıyor. Bisküvinin tatlısı dudaklarımdaki deniz tuzu ile karışıyor, ben annemin kucağına karışıyorum. Huzurlu bir aidiyet… Mükemmel düzende işleyen koca bir kainatın bir parçası olduğumu bilmenin tatmini.

Öyle bir bilme hali ki, akılla anlamaktan, zihinle kavramaktan bambaşka… Mutasavvıfların diliyle söyleyecek olursak, gönül gözünden görmek! Ne bir eksik, ne bir fazla, tastamam. BİR.

Ayaklarımın altında çağlayan ırmakla,
geçerken selamladığı ağacın,
ağaçla dallarının arasına hüzün fısıldayan ney sesinin,
müziği öte diyarlara taşıyan rüzgârla,
onun üfürüp de titrettiği suyun,
yaşamı sana sunan su ile senin,
sevdiğim sen ile benim
hep BİR olduğumuzu
görür gönlümün gözü!
Bir, bütün, tastamam… yani Yoga!

BİTTİ

Hepinize iyi yıllar!

2012 Hayatımızın En Mutlu Yılı Olsun!

Okuduğunuz, desteklediğiniz, mevcudiyeniz için sonsuz teşekkürler!

 

Şüküler olsun size Anne-Baba

NE OLMUŞ YANİ?

Foto: Aisha Harley

Bunca zaman niye yazmadığımı anlatmaya uzak bir yerden mi başladım?

Belki teyzem gibi ben de bir türlü konuya giremeyenlerdenimdir.

Yorumlarınıza baktım. En sevdiğim on (ingilizce) kitap listemdeki isimleri tahmin etmeyi başarmışsınız. Life of Pi elbette, Catcher in the Rye tabi ki…Kimse otuzlu yaşlarımın favori erkeği Tom Robbins’den sözetmemiş ama ilk onda tabii ki o da var. Even Cowgirls get the Blues, Jitterbug Perfume, Skinny Legs and All. Kindle gelir gelmez numune sayfalarını indirdiğim eserler bunlar. Yine de O değil. (ama o kitap O da değil, ama O -Stephen King’in olan- ilk onda mevcut)

Peki nedir O kitap? Ve benim bunca zamandır yazmamam ile ne alakası var?

***

Bağımdaşlık serisini bitirip de arkama yaslandığımda beni bir düşünce aldı.

Bu yazı dizisi benim mütevazi blog standartlarımda okunma rekorları kırdı ve dünyanın değişik noktalarından yorumlara kucak açtı. Yorumları tek tek bir kez daha okudum. Hepsine cevap yazdım. (kafamda) Sonraki yazılar için aklıma gelen konu başlıklarını not ettim. (havadan hafif bilgisayarıma).

Yine de aklıma takılan kılçıktan kurtulamadım.

Kılçık spiraller halinde bilincimin derinliklerinden yüzeye çıkmaya çabalıyor. Takılıyor, tökezliyor ama geliyor. Kimbilir ne zamandır yolda? Kimbilir daha kaçınızın içinde bir vızıltı. Bu kılçığı söze dökmeye kalkışınca ilk evvela ingilizce olarak dilimi yuvarlıyor ve şöyle bir şey çıkıyor ortaya:

SO WHAT?

Türkçe meali (ama tam karşılığı değil):

NE OLMUŞ YANİ?

Ne olmuş yani bağımdaşlıktan özgürleştirirsek kendimizi?

Ne olmuş yani hayır diyemediğimiz şeylere hayır demeyi öğrenirsek?

Ne olmuş yani ihtiyaçlarımızı fark edip dile getirmeye başladıysak?

Ne olmuş yani daha kaliteli ilişkilerimiz, daha mutlu hayatlarımız, daha özgür  ruhlarımız var ise…

Ne olmuş yani?

Dünya hala berbat bir yer. Hala bir mahalle dolusu adam kız çocuklarını birbirlerine pazarlıyorlar, hala karakollardan işkence görüyor insanlar, hala babalar kızlarını elleri ile öldürüyor, hala çöp tenekelerinden lise öğrencisi parçaları toplanıyor, hala koca bir köy olduğu gibi yakılıyor,  çifçiler çıkar yol bulamayıp intihar ediyor, hala hergün denizlerdeki balık türleri sonsuza dek yok oluyor ve hala birileri Amazonları kesmeye devam ediyor ve hala bir ülke ötekini uyduruktan bir sebeple işgal edip hammaddelerine el koyuyor, hala bir meydan dolusu insanın üzerine tepeden ateş açılıyor, kız çocukları hala diri diri toprağa gömülüyor, sokak köpekleri zehirleniyor, erkek çocuklar ellerine tüfek verilip dağlara sürülüyor.

Hal bu iken ne olmuş yani biz kendimizi bağımdaşlıktan bağımsızlaştırabildiysek?

Hal bu iken kişisel özgürlüklerimiz için yazmak, ders vermek, yaşamak niye?

Sardı mı bir kara bulut beni…

Dünyanın hali bu iken,  (dünya geneline kıyasla)  ayrıcalıklı ve beyaz ve  zengin ve şanslı miniminnacık bir insan grubuna bir gıdım özgürlük götürmek de bir şey mi?

Böyle düşünüce bloğumun okunma istatistiklere bakıp bakıp sevinçle çarpan kalbim birden durdu sanki. Karnımdaki kelebek kanatlarından birini indirdi.

Dünyada bağımdaşlıktan beter çok daha beter şeyler vardı. Tanrı bizim kişisel ızdırabımızı dikkate alamayacak kadar meşgul olmalıydı. Çünkü insanlığın çektiği ızdıraplar sırasında kişisel olan hep en sonda bekliyordu. Tanrı’nın ilgileneceği büyük şeyler vardı. Tanrı felaketler ile, açlık ile, zülum ve hapishanelerde işkence gören insanlarla ilgilenmeliydi. Ondan bana ve yaşamını kısıtlayan bağımdaşlık meselesine bakmasını istemenin sırası değil.

Tanrı büyük ızdırapların tanrısı idi.  Büyük şeylerin.

Peki bize kim bakacaktı?

Onca büyük ızdırabın arasında bizimkine gülüp geçecek, ıslık çalıp önündeki taşa bir tekme savuracak, ve bize hiç bir şeyi çok da ciddiye almamalı diyecek tanrı kimdi?

Kimdi bize dünyadaki ızdıraplar skalasında bizimkinin asla çok önemli olamayacağını hatırlatacak ve böylece günlük sıkıntılarımızı bir el hareketi ile silip götürerecek olan tanrı?

Karnımdaki kelebek kanadını kaldırdı. Hala yazılacak şeyler vardı. Ve kindle’a indirilip hemen tekrar ve yeniden okunması gereken bir kitap.

Kimdi o tanrı?

Buldunuz mu?

MAVI ORMAN