NE OLMUŞ YANİ?

Foto: Aisha Harley

Bunca zaman niye yazmadığımı anlatmaya uzak bir yerden mi başladım?

Belki teyzem gibi ben de bir türlü konuya giremeyenlerdenimdir.

Yorumlarınıza baktım. En sevdiğim on (ingilizce) kitap listemdeki isimleri tahmin etmeyi başarmışsınız. Life of Pi elbette, Catcher in the Rye tabi ki…Kimse otuzlu yaşlarımın favori erkeği Tom Robbins’den sözetmemiş ama ilk onda tabii ki o da var. Even Cowgirls get the Blues, Jitterbug Perfume, Skinny Legs and All. Kindle gelir gelmez numune sayfalarını indirdiğim eserler bunlar. Yine de O değil. (ama o kitap O da değil, ama O -Stephen King’in olan- ilk onda mevcut)

Peki nedir O kitap? Ve benim bunca zamandır yazmamam ile ne alakası var?

***

Bağımdaşlık serisini bitirip de arkama yaslandığımda beni bir düşünce aldı.

Bu yazı dizisi benim mütevazi blog standartlarımda okunma rekorları kırdı ve dünyanın değişik noktalarından yorumlara kucak açtı. Yorumları tek tek bir kez daha okudum. Hepsine cevap yazdım. (kafamda) Sonraki yazılar için aklıma gelen konu başlıklarını not ettim. (havadan hafif bilgisayarıma).

Yine de aklıma takılan kılçıktan kurtulamadım.

Kılçık spiraller halinde bilincimin derinliklerinden yüzeye çıkmaya çabalıyor. Takılıyor, tökezliyor ama geliyor. Kimbilir ne zamandır yolda? Kimbilir daha kaçınızın içinde bir vızıltı. Bu kılçığı söze dökmeye kalkışınca ilk evvela ingilizce olarak dilimi yuvarlıyor ve şöyle bir şey çıkıyor ortaya:

SO WHAT?

Türkçe meali (ama tam karşılığı değil):

NE OLMUŞ YANİ?

Ne olmuş yani bağımdaşlıktan özgürleştirirsek kendimizi?

Ne olmuş yani hayır diyemediğimiz şeylere hayır demeyi öğrenirsek?

Ne olmuş yani ihtiyaçlarımızı fark edip dile getirmeye başladıysak?

Ne olmuş yani daha kaliteli ilişkilerimiz, daha mutlu hayatlarımız, daha özgür  ruhlarımız var ise…

Ne olmuş yani?

Dünya hala berbat bir yer. Hala bir mahalle dolusu adam kız çocuklarını birbirlerine pazarlıyorlar, hala karakollardan işkence görüyor insanlar, hala babalar kızlarını elleri ile öldürüyor, hala çöp tenekelerinden lise öğrencisi parçaları toplanıyor, hala koca bir köy olduğu gibi yakılıyor,  çifçiler çıkar yol bulamayıp intihar ediyor, hala hergün denizlerdeki balık türleri sonsuza dek yok oluyor ve hala birileri Amazonları kesmeye devam ediyor ve hala bir ülke ötekini uyduruktan bir sebeple işgal edip hammaddelerine el koyuyor, hala bir meydan dolusu insanın üzerine tepeden ateş açılıyor, kız çocukları hala diri diri toprağa gömülüyor, sokak köpekleri zehirleniyor, erkek çocuklar ellerine tüfek verilip dağlara sürülüyor.

Hal bu iken ne olmuş yani biz kendimizi bağımdaşlıktan bağımsızlaştırabildiysek?

Hal bu iken kişisel özgürlüklerimiz için yazmak, ders vermek, yaşamak niye?

Sardı mı bir kara bulut beni…

Dünyanın hali bu iken,  (dünya geneline kıyasla)  ayrıcalıklı ve beyaz ve  zengin ve şanslı miniminnacık bir insan grubuna bir gıdım özgürlük götürmek de bir şey mi?

Böyle düşünüce bloğumun okunma istatistiklere bakıp bakıp sevinçle çarpan kalbim birden durdu sanki. Karnımdaki kelebek kanatlarından birini indirdi.

Dünyada bağımdaşlıktan beter çok daha beter şeyler vardı. Tanrı bizim kişisel ızdırabımızı dikkate alamayacak kadar meşgul olmalıydı. Çünkü insanlığın çektiği ızdıraplar sırasında kişisel olan hep en sonda bekliyordu. Tanrı’nın ilgileneceği büyük şeyler vardı. Tanrı felaketler ile, açlık ile, zülum ve hapishanelerde işkence gören insanlarla ilgilenmeliydi. Ondan bana ve yaşamını kısıtlayan bağımdaşlık meselesine bakmasını istemenin sırası değil.

Tanrı büyük ızdırapların tanrısı idi.  Büyük şeylerin.

Peki bize kim bakacaktı?

Onca büyük ızdırabın arasında bizimkine gülüp geçecek, ıslık çalıp önündeki taşa bir tekme savuracak, ve bize hiç bir şeyi çok da ciddiye almamalı diyecek tanrı kimdi?

Kimdi bize dünyadaki ızdıraplar skalasında bizimkinin asla çok önemli olamayacağını hatırlatacak ve böylece günlük sıkıntılarımızı bir el hareketi ile silip götürerecek olan tanrı?

Karnımdaki kelebek kanadını kaldırdı. Hala yazılacak şeyler vardı. Ve kindle’a indirilip hemen tekrar ve yeniden okunması gereken bir kitap.

Kimdi o tanrı?

Buldunuz mu?

MAVI ORMAN

Gong Sesi

Foto: Aisha Harley

Son yazıya bıraktığınız yorumlara balıklama dalıyorum .

Deniz diyor ki “ben ne hissettiğimi çoğu zaman bilmiyorum ki onu ifade edeyim. Hayır mı, evet mi diyeceğimi kestiremiyorum ki sınır koyayım. Bir ilişkinin bana zarar vereceğini baştan nasıl bileyim?  Müge de ona katılmış ve zihnimizin bize oynadığı oyunlar içinde gerçeği inkar etmeye yatkınlığımızdan söz etmiş. Ve en son olarak Evren’in yorumu benim bu yazıda söylemeyi düşündüğüm şeyleri özetlemiş aslıda. Evren ne de olsa okullu psikolog.

Evren’in de dediği gibi iç ses doğruyu biliyor. Sinyaller geliyor. Sinyaller hep geliyor. Onları duymak işimize gelmiyor. Ağırdan, derinden bir GONG gibi iç ses bizi uyarıyor. İnsan kendi bildiğinin doğru olduğuna körü körüne inanmışsa bu derin bir inkar uykusunda gongu duymuyor. Sonradan dönüp bakınca, bütün izler, işaretler, ziller, zurnalar alenen görünüyor.

***

Bir arkadaşımın üç yıldır beraber yaşadığı sevgilisi meğerse bu süre zarfında başka bir ilişkiyi daha yürütüyormuş. Nihayet durumu çakan arkadaşım,   ”anlamaktan, keşfetmekten çok baştan beri bildiği bir şeyi hatırlamak gibi bir şey bu” diyerek ruh halini tarif etmişti. ‘Bildiğimi her seferinde perdeliyor, kendi kendime unutturuyordum”.

Başka bir arkadaşım evlenmeden bir hafta önce bunalıma girmiş, ağlaya ağlaya bana gelmiş, ben de ona üzülmemesini yürümezse boşanabileceğini hatırlatmıştım da rahatlamıştı. O da biliyordu yürümeyeceğini. Daha taaa o zamandan biliyordu. Yine de düğün dernek yapıldı, evlendi, inkar etti, etti, etti ve sonunda inkar öfkeye, öfke pazarlığa, üzüntüye ve en sonunda kabullenişe -dolayısı ile boşanmaya vardı.

Bir insanın, bir işin, bir şehrin, bir durumun bizde yüzde yüz tatmin uyandırmaması durumunda kendimizi dinlemeyi bilmiyorsak, güvendiğimiz insanları dinleyebiliriz. Arkadaş veya ailedense  bir hoca veya bir terapist rehberliğinde benliği irdelemek daha iyi bence. Yakınlarımızı bizi kırmamak için neyi inkar ettiğimizi yüzümüze söylemeye cesaret edemeyip, kafamızı daha da karıştırabilirler. İyi bir hoca/terapist bize cevapları veren değil, cevapları kendi kendimize bulmamızı sağlayacak soruları sorandır.

İnsan zihinin kendi doğru bildiği bir durum ve/veya üç beş seçenek arasında dönüp durmasının esas sebebi alternatifleri red etmesinden kaynaklanıyor. Sadece bir veya üç beşin iyi geleceğine olan inançtan gözler kör olmuş.

Ancak şunu da unutmayalım. Bu kendini hissetme, hayırlısını bilme işi çok düşünmek, seçenekleri ince eleyip sık dokumak ile olmıyor. Yoga hocamın bize sık sık hatırlattığı üzere zihnin analitik aktivitesi  olan düşünmek, hissetmeyi ve sezmeyi zorlaştıran bir aktivite. Hisseden ve sezen de zihin ama daha başka bir merkezden çalışıyor. Karın merkezinden. Analitik düşünce kafa beynine ait, sezgi ise ince bağırsağın oralarda bir yerde faaliyet gösteren karın beynine ait. ( İngilizcede derinden bilme/malum olma anlamlarına gelen gut feeling de bağırsak hissi demek zaten!)

Bu nedenle kendimiz için hayırlısını bilmek istiyorsak, düşünme aktivitesine biraz ara vermemiz gerekir. Yoga, meditasyon ve dua etmek gibi ruhani etkinlikler analitik beynin hakimiyetini kısa bir süreliğine askıya alıyorlar. Ormanda maraton koşmak, uzun mesafe yüzmek de dalgaları yavaşlatıp, beyinlerimizi alfa frekansına çekebiliyor. Alfa dalgalarında seyreden beynin günlük hayattakinden farklı faaliyet gösterdiğini daha önce, başka bir yazıda yazmıştım hatırlarsanız.

Size doğru soruları sormuş bir hocanız, rehberiniz, terapistiniz var ise karın beyninin faaliyet gösterdiği o kısa alfa süresinde sorularınıza cevap bulabilirsiniz. Unutmayın bizim için iyi olanı bilmek ve zaten yolumuza döşenmiş olan işaret ve sinyallere gözümüzü açmak rüya hatırlamak gibi bir şey. Düşündükçe kaçar!

Ancak…Bu konuda okurken rasgeldiğim bir diğer bağımdaşlık özelliği de bir başka insanın bizi tamir edebileceğine inanmamız. Bir dostun, sevgilinin, terapistin veya hocanın yaralarımızı yalayıp iyileştireceğine, bize kendimizi iyi hissettireceğine veya bizi onaylayacağına inanıyorsak ve ondan bunu bekliyorsak, bu da bir bağımdaşlık davranışı. Dışarıdan bir insanın bize kendimizi bütün ve tastamam hissettirmesine imkan yok.

GONG, GONG, GONG!

***

Şimdi Deniz’in diğer sorusuna dönüyorum: İlişkiye girdiğimiz bir insanın bize zarar vereceğini baştan nasıl anlayacağız? Hatırlarsanız bir önceki yazıda, sınır koymaktan bahsederken üç önemli prensipten bahsetmiştim:

  1. Kendimize zarar vermemek
  2. Başkalarına zarar vermemek
  3. Bir başkasının bize zarar vermesini engellemek

Bir adam, bir kadın bize zarar verir mi vermez mi bunu anlamak aslında hiç zor değil. Fark edildiği anda sınırlar konabilir. Zararın neresinden dönülse kardır.

Ama ilişki başlarken çoğumuz -özellikle bağımdaşlık dozu yüksek olanlarımız- yeni sevgilinin bize kendimizi nasıl hissettirdiği (ondan aldıklarımız) ile o kadar ilgiliyiz ki karşımızdaki kimdir, nedir, kimlerdendir ve hatta aslında hoşuma giden bir zat mıdır, bunları anlayana kadar bir kaç ay geçiyor.

Sonra yeni partneri kafamızdaki ”ruh eşi” konseptine yerleştirme süreci başlıyor. Bu noktada ak ve kara hafiften beliriyor. Karşımızdaki  bir konsept olmaktan çıkıp, kanlı canlı bir insana dönüşürken acısı ile tatlısı ile şekil şemal çıkıyor ortaya. İşte bu şekil şemal ortaya çıktığında adam/kadın bizi mutlu etmekten çok üzüyor ise, bu bir sinyal. Kendimizi tatminsiz hissediyorsak o da bir sinyal. Korkuyorsak o da bir sinyal. Bize zarar verecek bir ilişkiye doğru yelken açmış olabiliriz.

Ancak ilişkinin zarar kendimizden mi yoksa karşımızdakinden mi geliyor? Bağımdaş isek bunu ayırd etmek iyice zor. O yüzden yavaş yavaş, şıkları ayıklayarak gidelim.

1. Üzüntümüz/tatminsizliğimiz/korkumuz yeni sevgiliyi manipüle etme ihtiyacımızın giderilemeyişinden kaynaklanıyor olabilir. Adam/kadın değişmiyor. ”Ben hayallerindeki insan değilim, sen bunu hazmet” diyor. Edemiyoruz. ”Değişir, değişir” diyoruz. ”Daha yeni başladık. Ben seni değiştiririm, hele bir bana aşık ol” diyoruz.  Kadınsanız cosmopolitan, erkekseniz evli erkek arkadaşlarınız  sizi destekliyor zaten. Burada koyacaksanız bir sınır, kendinize koyacaksınız. İzninizle bu şıkkı  eliyorum. Anladığıız üzere  burada bize zarar veren biziz. Bu duruma örnek teşkil edebilecek çok şık 2 senelik bir ilişki hikayem var, belki sonra anlatırım.

2. Üzülüyorsak veya bir tatminsizlik söz konusu ise, bir ihtimal bu yeni sevgili bizimle ciddi bir şekilde ilgilenmiyordur. Siz düğünü hayal ederken, o “biz takılıyoruz” aşamasında Bu konuyu bir an önce konuşup açığa kavuşturmak ve kimin nerede durduğunu netleştirip sınırları koymak yine bize düşer. Yani burada da yeni sevgilinin bize zararı dokunmuyor. İnkar mekanizmamızı devreye sokarak bizim kendimize zarar verme ihtimalimiz daha yüksek. Bu şıkkı da geçiyorum. (Ve fakat burada kadınlara bir şey söylemek istiyorum: Erkekler sizi istiyorlarsa, bunu en baştan biliyorlar.Sonrada vazgeçtikleri oluyor ama en başta ya istiyorlar, ya istemiyorlar.  Karın beyinleri ile daha mı haşır neşirler artık bilmiyorum ama ilgilenmiyorlarsa numara yaptıklarından değil, hakikatten ilgilenmediklerinden!)

3. Elimizde kalıyor son bir seçenek:  Adam/kadın gerçekten çevresine zararlıdır. Alkolik, sinir hastası, şiddet eğilimli, yalancı, uyuşturucu bağımlısı, üç kağıtçı, düzenbaz, nemfomanyak veya narsist daha fenası bağımdaş olabilir. ”Evliyim ama yakında boşanacağım” diyebilir. ”Çocukların hatrına evliliğimi sürdürüyorum, sen beni sev” diyebilir. Sizinle durmadan emir kipi ile konuşup, onu bunu buyurma alışkanlığı olabilir. Aman! GONG! Bu sinyalleri henüz çözemeyecek kadar genç ve toy iseniz yeni sevgiliyi arkadaşlarınız, yoga hocanız ve en iyisi  anneniz ile tanıştırın. Sizin meşgul zihninizin göremediğini anneler şıp diye görürler. Kafanızın dikine gitmeyip bilenleri dinleyin. Sınırlarınızı koyun.

GONG!

***

Bağımdaşlıktan bağımsızlığa savaşında bakıma muhtaç olmayanlara bakma ihtiyacından arınmak esaslı bir meydan muharebesi. Yakında bu konuya gireceğiz. Herkesin yardımına mı koşuyorsunuz? Fedakarlık yapmaktan bitap mı düştünüz? Karınıza, kızınıza kaliteli bir hayat sunmak için gece gündüz çalışıyor, sonra da onları suratlarını mı çekiyorsunuz? Sizi henüz yazmadığım bir sonraki yazıma davet ediyorum.

Bu arada okuduğum bağımdaşlık kitaplarından edindiğim bir iki iletişim tüyousu:

-Söylediklerimizin yüzde 80’i kelimeler değil, ses tonumuz tarafından ifade ediliyormuş. Tonlara dikkat.

-Bir mesele yüzünden duygusallaşıyorsak, o duygudan arınana kadar o meseleyi çözmeye çalışmamak lazımmış. Bağırıp çağırarak ya da ağlaya zırlaya iletişim kurulmuyor. Duygular çok hızlı geçen dalgalar aslında. Takılmayın. Kafanızı başka bir şeye verin, Sudoku çözebilirsiniz, parkta yürüyüş yapın, vapur ile karşı tarafa geçin, yoga yapın filan ve duygular zihninizi terk edene kadar konuyu konuşmayın. Zihin duyguları beslemek de ister, sizi daha da duygulandıracak (öfke, hayal kırıklığı, üzüntü) konuları düşünmeyin. Meseleyi kafanızda evirip çevirmeyin. Salim kafa ile düşünmesine engel olacak alkol, uyuşturucu ve antidepresan kullanmayın. Dedim ya Sudoku çözün.

-Ne olursa olsun doğruyu söyleyin. Bağımdaşlar için özellikle zor bir madde bu. Uydurmayın. Başkaları memnun olsun diye gerçekleri onlardan saklamayın. Gerçek motivasyonunuzu söyleyin. Bir de geç kalmayın. Geç kalmak verilmiş bir sözü tutmamaktır. Geç kalırsanız, sorumluluğu üzerinize alın, hikaye uydurmayın.

-Defansa geçmeyin. Haksız yere suçlandığınızı düşünseniz bile biraz sessiz kalıp, ne diyor bu insan, diye onu dinleyin. Hiç belli olmaz. Belki bir şeyler öğrenirsiniz. Kendini savunmak konuşulanlara kulak tıkamak oluyor. İçten içe köpürseniz bile, ”söylediklerini biraz düşünmek istiyorum” diyerek kalkıp gidin. Ertesi gün kendi bakış açısınızı sunarsınız. Zaten size söylenen her şeye cevap vermek, bir açıklama yapmak zorunda değilsiniz. Bunlar da bağımdaşlık alışkanlıkları. Bazen hım hım deyip geçmek de mümkün.

-Gereksiz yere konuşmayın. Bir telefondan diğerine geçerken biraz ara verin. Biraz sessiz kalın. Konuşmayı yarıda kesip, başka bir tanesine başlamayın. (telefonda)

-Dedikodu yapmayın.

-Sınırlarımızı dile getirirken ”alçak ses, tatlı söz, güler yüz” üçlüsünden şaşmayın.

Her gün, her ilişki yeni sınırlarımızı test etmek için fırsatlar sağlıyor bize. Raporları, yorumları bekliyorum…

Gong sesini duydunuz.

Meydan sizin!

Bağımdaşlıktan Bağımsızlığa : Haddini Bilmek

Biraz daha Nene-Dede

Yıllar yıllar önce biz daha çok genç iken bir arkadaşımız evlenmek üzere olan bir adam ile gizli bir ilişkiye başladı. Aslında yaşadıkları ilişki bile değildi. Adamın bir arkadaşının evinde gizli gizli bir iki gece yatmışlar o kadar. Çok genç ve çok güzel olan arkadaşımız adamdan hoşlanmıyor, aralarında bir çekim de yok, seks de iyi değil. Adam bir haftaya evleniyor, bizim kıza hayrı dokunmasına imkan yok. Tipsiz de üstelik. Tepesi açılmaya başlamış.

İlk geceyi  ”sarhoştum” diye açıkladı. İkinci gece, bir şans vereyim daha demiş. Ama üçüncü gece adamı gidip de karşı taraftaki evinden alıp kendi evine getirmesini ve orada onunla bir kez daha sevişmesini hiç birimizin aklı hayali almadı.

O zaman.

***

Şimdi anlıyoruz tabii.

Adam için 19 yaşındaki genç bir kadın tam evlenmeden önce son bir kaçamak baldan tatlı bir opsiyon. Peki kadın için? Beğenilmek, arzulanmak, evlenmeden önce hatırlanan son kadın olmak…Bütün bunlar çocukluğundan beri tatmin edilmemiş bir ihtiyacını karşılıyordu belli ki!

Arkadaşımız bağımdaş idi. Beğenilmeye zaafı vardı. Karşılığında beğeni alacaksa herkesin kapısına paspas olmaya hazırdı. Erkeklerin onu arzulamasını, onaylanmak ile bir tutuyor, takdir ihtiyacını onu arzulayan erkeklerle yatarak tatmin edeceğini düşünüyordu. Tabii bu zaafdan faydalanan pek çok erkek oldu.

(Bu durum sadece kadınların başına gelir diye bir şey yok. Beğenilme, takdir ve tasdik görme ihtiyacındaki bağımdaş erkeklerin de, kadınların ayaklarının altında paspas olup, cinselliklerini değil ama paralarını bu ihtiyacın yamanmasına akıttıkları yabancı olduğumuz bir hikaye değil.)

Bu anlattığım hikaye size aşırı uç gelebilir. Peki, on dokuz yaşındaki bir tazenin kartoloz bir adamla hayırsız bir ilişki yaşamak istemesine karışmayalım. Ama adam telefon edip de “seni son bir kez görmek istiyorum, gelip beni –hımmm, 20 km ötedeki- evimden alır mısın?’’ dediğinde kızın vereceği cevabın, ‘’beni çok görmek istiyorsan bir taksiye atla gel.’’olması gerektiğinde sanırım hepimiz hemfikiriz.

Kız bir yerde durup çizgiyi çekmeli değil mi?

Hepimiz adama haddini bildirmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bağımdaşlıktan bağımsızlaşmanın nasıl olacağını sormuştunuz.

İşe cevabı:

Haddini bilerek ve bildirerek.

***

Haddini bilmek ve bildirmek derken sınır çizmekten söz ediyorum. Hat, hudut, sınır. İngilizcedeki boundary. Kişisel hudutları belirlemek. Çüş artık, gel de tepeme çık istersen, diyebilmek. Haddini bildirmek işte.

Haddini bilmeyene haddini bildirmek için ancak önce kendi haddimizi bilmemiz gerekiyor.

Yani kendi sınırlarımızı çizmemiz.

Kendi haddimizi bilmemiz:

Hayır demek istediğimiz durumlara evet cevabını vermememiz demek oluyor.

Bizi kıran, saygısızlık eden davranışlara bir dur dememiz,

Karşımızdaki duymaya hazır olsun olmasın kendimizi nasıl hissettiğimizi ifade edebilmemiz,

Eşlere eşit hak ve özgürlüklerin tanınmadığı ilişkileri bitirebilmemiz,

Bize borcu olan insanlara borçlarını hatırlatabilmemiz,

Bizi delirten bir insanı terk edebilmemiz,

Haksızlığa göz yummak yerine mahkemeye gidebilmemiz,

Etrafımızdakiler karşı çıksa bile yeni başlamak istediğimiz bir şeye başlayabilmememiz,

Demek oluyor.

***

Kişisel hudutlarımızı çizebilsek de bunu karşımızdaki insana kabul ettirmemiz kolay olmayabilir. Bağımdaşlık dozumuza bağlı olarak bu süreç acının çeşitli tonlarına bürünebilir.

Bu serinin ilk bölümü olan Tılsımlı Labirent’de anneme çok kızdığım ve sonrasında üzüntüden kendimi perişan ettiğim iki olaydan bahsetmiştim. Birinde iptal ettirmek istediğim kablo tv faturasını bana sormadan ödemiş, ötekinde de dairemin dışına posterler asmam konusunda ısrar etmişti. Kendi dairesinin dışı posterlerle dolu. Ben görüntü karmaşından hoşlanmadığım için duvarlardaki uyarıcıları minimumda tutmayı seviyorum.

Neyse zevkler ve renkler tartışılmaz ama benim evime dair vereceğim kararlarda da ısrar edilmez. En azından ben böyle zannediyordum. Derken tartışma öyle bir büyüdü, annem istediğini yaptırmak için öyle bir bastırdı ki olay bağrış çağrış kavgaya oradan iki günlük küse dönüştü. Sınılarımı doğru dürüst tanımlayıp da ifade edemediğim için.

Kirpi sınırlı bağımdaş olduğumdan.

Kirpi paspasın tersi. Sınırlar öyle sert ki kirpiye dönüşüyoruz. Kimse bizden faydalanamıyor ama bize yaklaşabilene de aşkolsun!  Ya kirpi ya da paspas bağımdaştan biri olmak zorunda değiliz. İkisi aynı anda olabiliriz. Ben anneme kirpi, sevgilim olmadığını her fırsatta dile getiren sevgilime karşı da paspas türü bağımdaş idim mesela.

Bu yüzden benim evime dair kararlar alıp bir de o kararları hayata geçirdiğinde kirpi sınırlarım diken diken hem ona hem de bana zarar veriyor.

***

Bağımdaşlıktan bağımsızlaşma sürecinde kişisel sınırlarımızı belirleme ve hayat sokma aşamasının iyi iletişim kurma becerisi geliyor. Bu sınırları tatlı dille ama net bir şekilde nasıl ifade edeceğiz ? Özellikle bir türlü anlayamanlara? Duygu sömürüsü yapanlara? Vicdan azabı çektirenlere?  Kendimizi suçlu hissettmemizi sağlayarak istediklerini yaptırmak isteyenlere? Küsen, bozulan, surat asanlara? Israr edenlere? Sınırlarımızı kendilerine yapılan saldırı gibi görüp öfkelenenlere? Bize çok ihtiyaçları varmış gibi yapıp ağlayıp sızlayanlara?

Bu durumlarda sınırlarımızı nasıl koruyacağız?

Bir öğrencim gecenin geç saatlerinde kapısını çalan kuzeninden şikayetçi olduğunu anlattı bana. Öğrencim sabah erken kalkacağı için yaşıtlarına göre erken saatte yatıyor ve özellike gece yarısından önceki saatleri derin uyuyarak geçirmek istiyor. (Beden ve zihin en iyi gece 9 ila 12 arasında uyuduğumuz uyku sırasında dinleniyor. ) Velhasıl uykusunun derin bir yerinde kapı zili ile uyanıyor. Kuzeni ziyarete gelmiş. Saat belki 11 belki gece yarısı. 20li yaşlarımda benim de olağan ziyaret saatlerimdi bunlar. O yüzden kuzeni anlıyorum. Burada benim öğrencinin kendi sınırını net bir dille, misafirini kırmadan ifade etmesi icab ediyor. Bir defada anlamıyorsa, ikinci, üçüncü defa deneyerek.

Alkolik veya uyuşturucu bağımlısı eşlere, arkadaşlara, kardeşlere karşı sınır çizmek belki de en zoru ve bizim için en önemlisi.

Bir de narsistlere. Narsisizm davranış bozukluğundan muzdarip kişiler ile bağımdaşların birbilerine mıknastıs gibi çekildiklerini söylemiştim. Kendilerini vazgeçilmez gören insanlar için bizim sınırlarımız vız gelir tırıs geçer. Onlar bizim sınırları transparan şeylermiş gibi ezer ve hatta koyduğumuz sınırlara gülüp geçerler. Bir de üstüne kendilerinin üstünlüğüne dair bizi ikna da ederler. Bağımdaşlar derhal ikna olur, kapılarını ve kollarını narsist aşklarına açarlar.

Hadlerini bilmeye başlayan iyileşme aşamasındaki bağımdaşlar ise biraz daha direnir ve belki hatta bir gün telefonu kapatıp, kapıyı da açmazlar.  Bu gibi durumlarda kapalı kapının önündeki paspas üzerine vesikalık fotoğraflarını bırakıp giden hafif dozlu narsistler olacağı gibi, hem kapıyı hem de kapının ardındaki eski karısını kalaşnikof ile delik deşen eden çok rahatsız narsistler de olabiliyor. Maalesef.

***

Sınırlarımızı belirler ve ifade ederken muhakkak dikkat edeceğimiz üç unsur:

  1. Kendimize zarar vermemek
  2. Başkalarına zarar vermemek
  3. Bir başkasının bize zarar vermesini engellemek

Demek ki neymiş? Bağımdaşlıktan bağımsızlaşma aşamasında önce sınırlarımızı çiziyoruz. Aslında sınırlardan önce de bir aşama var: Kendimize özen göstermek. Herşeyin başı kendimize özen göstermek. Yediğimize içtiğimize, uykumuza, üstümüze başımıza, yaşadığımız mekanlardan iç organlarımıza kadar içinde yaşadığımız alanların temizliğine özen göstermek. Hayattan keyif almaya, tatmin duymaya, şükretmeye öncelik vermek. Bu kendini besleme sürecini geçirmeden sınırları saptamaya çalışınca sınırlar kurallara dönüşebiliyor. Hem de içimizden gelen değil, bir başkası öyle olması gerektiğini söyledi diye konan kurallara. Aman dikkat.

Haddimizi bilmek kendimize veya başkalarına kural koymak değil. Bizim için doğru ve iyi olduğunu bildiğimiz bir şeyde karar kılmak ve o kararın arkasında durmak.

Sınır koymak ve korumanın yolları hakkında yakında biraz daha yazacağım. Araştırmalarım sonucunda elde ettiğim bilgilerden öğrendiğim bir iki pratik yolu var. Ve elbet herşeyin başı iletişim. Buna da geleceğiz.

Hatta kalın.

Evinizin yogasyoloğu Dafni.

Hala Bağımdaşlık

Yorumlarınız ve ilginiz için teşekkür ederim. Bu yazı tabi ki de burada bitmedi. İlerleyen bölümlerde bütün sorulara yavaş yavaş cevaplar bulacağımı umuyorum. Siz de sormaya devam edin. Sorular geldikçe benim kafamda da ampuller yanıyor ve tabii ki araştırma da sürüyor.

***

Bağımdaşlık (codependency) bazlı davranışlarda kadın-erkek, genç-yaşlı hepimiz  bulunuyoruz. Kendi bağımsızlık devrimini başlatmış olanlar bu tip davranışları kendilerinde ve diğerlerinde daha kolay görebiliyor,  ilişkilerinin kalitesini arttırmak için çalışıyorlar. Ama bu demek değil ki bizi kısıtlayan davranış kalıplarımızı gördüğümüz, farkettiğimiz anda o kalıplardan sıyrılıp özgürlüğe doğru yelken açıyoruz. Bir an için gerçekleri görsek de o pencere ertesi gün kapanabiliyor ve biz yine o eski kısıtlayıcı davranış kalıbında faaliyet gösterirken buluyoruz kendimizi.

Olsun. Yogada bedenlerimizin uyanması nasıl milimetrik açılmalarla oluyorsa, kişisel gelişimde de zihinlerin dönüşmesi aynı yavaşlıkla ilerliyor. Önemli olan milimetrik değişiminlerin birbiri ardına eklenmesi.

Eski kalıplara geri düştüğümüzde, hayal kırıklığına uğrayıp, bir şeycik değişmiyor zannediyoruz. Oysa ki milimetreler birbirine eklenmiş, metrelerce yol yürünmüş. Bir yıl önceki fotoğrafınıza bakın, günlüklerinizi okuyun, sizi iyi tanıyan bir dost ile konuşun, hocanıza sorun. Düzenli olarak hayat kalitenizi düşüren alışkanlıklarınızı ve davranış kalıplarınızı izliyor, ve onlardan arınmak üzere çaba gösteriyorsanız uzun vadede katettiğiniz yok alenen ortadadır.

***

Nenemle Dedem

Sizlerin de yorumlarınızda değindiğiniz üzere bağımdaşlık hepimizde çeşitli dozlarda mevcut. Biraz kültürel, biraz da yaşadığımız zamanların trendi. Bazen bir tek kişi ile kurduğumuz ilişki bağımdaşlık bazında şekilleniyor ama diğerler insanlara sağlam ve net bir şekilde kendimizi ifade edebiliyoruz. O kişi sevgilimiz iken bağımdaşlıktan perişan oluyoruz, eski sevgilimiz mertebesine eriştiğinde ise güçlü ve ne istediğini bilen bir kişiye dönüşmüşüz. Bazen de tam tersi oluyor bir kişiye herşeyimizi açıkça söyleyebilirken,  dünyanın geri kalanının bize verecekleri tepkileri  manipüle etmek üzere hareketlerimizi düzenliyoruz.

Şekil şekil bağımdaşlık olabilir. Hormonlarla değil kimin gözünde takdir toplamak istediğimiz ve kimin tarafından red edilmekten korktuğumuz ile ilgili bir durum. Çocukken anne babamız ve öğretmenlerimiz ile bağımdaşlık ilişkisi kurardık. “Elektrikler kesildi, ödevimi yapamadım.”

Aşk ilişkileride red veya terk edilmek korkusundan kaynaklanan bir dolu bağımdaşlık davranışı sergileyebiliyoruz. Araştırmalarım sonucunda öğrendim ki bağımdaşlık dozu yüksek insanlar, gidip onları sömürmeye hazır narsist, alkolik veya uyuşturucu bağımlısı (veya hepsi birden) insanları buluyorlarmış. Bu ikili arasındaki çekim mıknatıs gibiymiş.

Aynı kalıp kimbilir başka kimlerle kurduğumuz ilişkilerde su yüzüne çıkıyor?

Kendi öğrencilerimden bir tanesi benim hocamın kursuna katılıp da bir yanlış yaptığında ben hala utanıyorum. Oysa derslerimin kalitesinden, yapılması (ve yapılmaması) gerekenleri güzelce anlattığımdan eminim. Yani ben elimden geleni yapmış, bana aktarılan bilgiyi kendi öğrencilerime sunmuşum. Bundan sonrası, o öğrencinin onu nasıl anladığı (ve anlamadığı) benim sorumluluğumda değil. Ama hocam tarafından red edilmek korkusu öyle yüce bir korku ki içimde, bağımdaşlık kalıpları derhal yüzeye çıkıp hayatımın kalitesini düşürebiliyor.

***

Peki tamam anladık nasıl bir şey olduğunu bu illetin. Hepimize ucundan kıyısından dokunduğunu biliyoruz. Karısını üzmemek için hobilerinden vazgeçen koca da, kirasını ödemeyen kiracısının gözünde acımasız ev sahibine dönüşmek istediği için kapısına dayanamayan ev sahibi de, kendisini durmadan aşağılayan sevgilisini terk edemeyen sevgili de, oğlu sınıfta utanmasın diye onun ödevlerini yapan anne de, hepsi bağımdaşlıktan nasibini alıyor.

Hayatımızın ve ilişkilerimizin kalitesini arttırmak ve daha mutlu insanlara dönüşmek için ne yapacağız? Bağımdaşlıktan tamamen arınmak mümkün mü? Yoksa bir ömür sinsi sinsi davranışlarımıza sızacak, kendimizi muhtelif durumları kontrol etmek üzere- genelde hiç farketmeden- hesaplar yaparken bulacak mıyız?

Dün Bey biraz hasta idi. Bakkaldan dönerken sevdiği çukulatalardan aldım. Küçük boy pakette promosyon vardı hem de. 4 tanesi 5 dolar. Torbadan çıkarırken, sevinir diye bu promosyonu da söyledim. (bizim bey sevdiği şeyler ucuza gelince ektradan seviniyor) Paketi alıp gramajlarına baktı. Aslında ucuza gelmediğini, çünkü işte büyük paket olsaymış fiyatı şu olacakmış, böyle pazarlama tuzağı imiş vıdı vıdı, konuşuyor yattığı yerden.

İlk tepkim:

(Hala ve hala) bozulmak. Değerimi bilmiyor, diye düşünmek. Böyle davranmak zorunda mısın, beni niye üzüyorsun, ben sevinirsin sanmıştım vıdı vıdı vıdı diye söylenmek. Taa ki esas istediğimi elde edene kadar.

Nedir peki esas istediğim?

Teşekkür.

Bu gerçeği farkedince, bozulma balonu pıt dedi havaya karıştı. Dudaklarımdan şu cümle döküldü:

”Söylenmeyi bırak da teşekkür et”.

Bunu söyleyince hemen aldım istediğimi. Hesap kitap yapmadan, bozulup, küsmeye, surat asmaya zaman ve enerji harcamadan hem de.

Bey hediyesi için teşekkür etti.

Hangi tepki daha kaliteli bir hayat ve daha mutlu bir ilişkiymiş gibi geliyor?

***

Bağımdaşlıktan arınma yolları ve daha nice hikayeler ile yeniden karşınızda olacağım…Siz hatta kalın!

Defne

BAĞIMDAŞLIĞA SON

Bey çantasını dün yemek yediğimiz lokantada unutmuş. Bugün ancak akşam 4’de aklımıza geldi. Almaya gittim. Telefon, içindekiler ile tastamam cüzdan, fotoğraf makinesi, bir kurabiye yarısı hepsi aynen duruyor.

Aklıma bizim düğün partisini yaptığımız kır lokantasında unutup da  ertesi gün almaya gittiğimiz vazolar geldi. Yirmi küsur vazodan geriye üç tanesi kalmıştı. Diğerlerinin hepsi talan edilmiş. Bir tane vazoya derhal süs balığı konmuş ve vazo ofise taşınmış. Aramızdan biri bir torba unutmuş. İçi sadece ıvır zıvır ama manevi değeri olan ıvır zıvır. O torbadan da eser yok. Eser olmadığı için sert bir inkar ile karşılaşıyoruz. ”Yok öyle torba morba unutulmadı”. Sanki unutan taraf biz değiliz? ”Vazo filan da yok burada!”

Şimdi  kötü sosyoloji  yapıp da burada böyle, bizde niye öyle sorularına  genel geçer yanıtlar aramayacağım. Aklıma geldi yazdım.

***

Bey’in çantasını boynuma takmış lokantadan dönerken, codependency’nin türkçesi ne ola ki acaba diye düşünüyordum. “Diğerine bağımlılık” gibi bir şey olabilir. Veya ”ilişki bağımlılığı”.  Nil Gün Hanım’a yazıp sormak geldi aklıma. Kadını rahatsız etmeden evvel bir google’ı yoklayayım dedim. Ve ta ta ta! Kuraldışı Yayınevi araştırmalarım için kullandığım  No More Codependency‘yi türkçeye tercüme etmiş ve yayınlamış bile. Taaa 1996 yılında.  Kitabın adı: Bağımdaşlığa Son. (Yazar Melody Beattie, tercüman Ayfer Çelebi, Kural Dışı Yayınları, 1996) 

Bağımdaşlık sözcüğünün  “diğerine bağımlılık”a nazaran daha tatlı bir tınısı olduğu kesin. O halde bağımdaşlıktır konumuz.

Codependecy’nin tercümesini düşünürken aklıma bir de ”bağımlıya bağımlılık” gelmişti ama bu terim bahsi geçen rahatsızlığı ancak kısıtlı olarak tanımlayabiliyor.  Alkol, uyuşturucu, seks, kumar bağımlılığı olan insanlara bağımlı olmak elbet codependency durumuna örnek teşkil ediyor ama codependecy (bağımdaşlık) sadece bağımlıya değil, gün içinde ilişkiye girdiğimiz bütün insanlara ve onların bizim hakkımızdaki fikirlerine bağımlılık.

Örnek: A kişisi bu sabah kahveye gidiyor. Bir yılı aşkın zamandır uğramadığı bir kahve burası. Kahvenin yakışıklı baristası sıcak bir tebesüüm ile A kişisine şehre ne zaman döndüğünü soruyor. Kişi 3 aydır şehirde olduğu halde bu kafeye bir defa bile uğramadığı için bir suçluluk duyuyor ve ”hımm, dur bakayım, döneli bir iki hafta oldu” deyiveriyor. Konuştuğu -ve günde yüz kişiye kahve servisi yapan- baristayı hayal kırıklığına uğratmak istemiyor. Bu yüzden yalan söylüyor. Böylelikle sadece baristanın duygularını kendice tahmin etmekle kalmıyor (benim onların kahvesine gelmediğimi duyarsa üzülür) bir de kendini o duyguları manipüle edebileceğini düşünüyor. (o halde ona küçük bir “beyaz” yalan söyleyerek hayal kırıklığını engelleyebilirim).

Bu tipik bir bağımdaşlık durumu.  Fark ettiyseniz  A kişisi son derece bencil ve kendine odaklı yaşıyor, düşünüyor. Üstelik bunun farkında da değil. Çünkü neden baristadan gerçeği sakladığını soracak olursanız muhtemelen size, “ayıp olmasın, çocuk bozulmasın” diye cevap verip, kendini değil sadece o diğer insanı düşündüğünü iddia edecektir.

Aslında tek bir motivasyonu var:  Baristanın kendisini beğenmesini, takdir etmesi ve eleştirmemesi. Hakkında hayırlısı…

***

Bağımdaşlık sağlıksız bir ilişki kurman biçimi. Bağımdaşlık etkisinde kurduğumuz ilişkilerde ya aşırı pasif davranıyoruz ya da aşırı derecede birilerine bakmak, onların işlerini üstlenmek eğilimindeyiz. Karşılık istemediğini söyleyerek durmadan veren insanlar aslında bu vermenin karşılığında mütemadiyen takdir ve beğeni bekliyorlar. Verdiklerinin karşılığında ne beklediklerini net ifade edemedikleri için de onlarla ilgilenmezseniz, küsmek gibi pasif agresif davranışlar sergiliyorlar.

Küsmek tam bir bağımdaşlık hareketi. Bozulmak, trip atmak, surat asmak bunlar da hep karşımızdaki kişiden ne istediğimizi ifade etmek yerine o istediğimizi hile ve cebren elde etme yolları. (Küsen arkadaşlara zerre kadar tahammülüm olmaması aslında kendi bağımdaşlığımdan ama bu konuya daha gelmedik.)

Bağımdaşlık, ilişkilerimize ve hayat kalitemize ciddi biçimde zarar veriyor. Bağımdaşlık ilişkilerinde kendi iyiliğimiz ve ihtiyaçlarımızı sonuncu plana alıyor ve bir başkası için saçımızı süpürge ediyoruz. (sözde) Ama aslında yine tek motifimiz var o insan tarafından takdir görmek ve -Allah muhafaza- rededilmemek. Zaten bu rahatsızlığın en belirgin özelliği devamlı olarak diğerlerinin takdirini kazanmak veya reddinden kaçmak düzleminde davranışlarımızı belirlememiz. Bu düzlemde hareket etmek için yalan, inkar, uydurukçuluğa başvurabiliyoruz. (Bu arada beyaz yalan diye bir şey yok. Yalan is yalan. Ya doğruyu söylüyoruz ya da doğruyu söylemiyoruz. Bunun arasında bir durum yok. )

Bağımdaşlık bu kadar ile de sınırlı değil. Ama şimdilik bu kadar bilgi yeter. Sizi şimdi bir takım tipik bağımdaşlık belirtileri ile başbaşa bırakıyor ve Yunanca dersime yollanıyorum.

Bağımdaşlıktan bağımsız günler dileği ile…

Foto: Aisha Harley

***

Benden bir şey rica edildiği zaman yapmamam gereken bir şey olsa bile, hayır demekte zorlanıyorum.

Başkalarının dertlerinden kendimi sorumlu hissediyorum.

Kendimi şımartmakta zorlanıyorum. Bencilce bir şeymiş gibi geliyor.

Başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak kendi ihtiyaçlarımı karşılamaktan önce geliyor.

Diğer insanların takdiri kendimi kabullenmeme yardımcı oluyor.

Yaptığım bir şey başkalarınca eleştirilince kendimi yenik düşmüş hissediyorum.

Hatalarım dile getirildiğinde hemen savunmaya geçiyorum.

Beğeni topladığım alanlara enejimi fazlasıyla veriyorum.

Kendimi iyi hissetmek için kendimi diğer insanlarla mukayese etmem gerekiyor.

Derinlerde bir yerlerde kendimi beğenmediğimi biliyorum ama bunu başkalarından saklıyorum.

Sinirim bozulduğunda bu durumdan etrafımdaki insanları ve koşulları sorumlu tutuyorum.

Bana zarar veren ilişkilerden çıkmakta zorlanıyorum.

Sağlıksız ilişkilerimi sürdürebilmek için bazen değerlerimi ve inançlarımı feda ediyorum.

Kendi kendime beceremediğim şeyler için yardım isteyemiyorum.

”Ben yapmazsam, kim yapacak?”diye düşünüyorum.

Yeni bir şey deneme fikrine karşı verdiğim ilk tepki genellikle olumsuz oluyor.

***