Biraz daha Nene-Dede

Yıllar yıllar önce biz daha çok genç iken bir arkadaşımız evlenmek üzere olan bir adam ile gizli bir ilişkiye başladı. Aslında yaşadıkları ilişki bile değildi. Adamın bir arkadaşının evinde gizli gizli bir iki gece yatmışlar o kadar. Çok genç ve çok güzel olan arkadaşımız adamdan hoşlanmıyor, aralarında bir çekim de yok, seks de iyi değil. Adam bir haftaya evleniyor, bizim kıza hayrı dokunmasına imkan yok. Tipsiz de üstelik. Tepesi açılmaya başlamış.

İlk geceyi  ”sarhoştum” diye açıkladı. İkinci gece, bir şans vereyim daha demiş. Ama üçüncü gece adamı gidip de karşı taraftaki evinden alıp kendi evine getirmesini ve orada onunla bir kez daha sevişmesini hiç birimizin aklı hayali almadı.

O zaman.

***

Şimdi anlıyoruz tabii.

Adam için 19 yaşındaki genç bir kadın tam evlenmeden önce son bir kaçamak baldan tatlı bir opsiyon. Peki kadın için? Beğenilmek, arzulanmak, evlenmeden önce hatırlanan son kadın olmak…Bütün bunlar çocukluğundan beri tatmin edilmemiş bir ihtiyacını karşılıyordu belli ki!

Arkadaşımız bağımdaş idi. Beğenilmeye zaafı vardı. Karşılığında beğeni alacaksa herkesin kapısına paspas olmaya hazırdı. Erkeklerin onu arzulamasını, onaylanmak ile bir tutuyor, takdir ihtiyacını onu arzulayan erkeklerle yatarak tatmin edeceğini düşünüyordu. Tabii bu zaafdan faydalanan pek çok erkek oldu.

(Bu durum sadece kadınların başına gelir diye bir şey yok. Beğenilme, takdir ve tasdik görme ihtiyacındaki bağımdaş erkeklerin de, kadınların ayaklarının altında paspas olup, cinselliklerini değil ama paralarını bu ihtiyacın yamanmasına akıttıkları yabancı olduğumuz bir hikaye değil.)

Bu anlattığım hikaye size aşırı uç gelebilir. Peki, on dokuz yaşındaki bir tazenin kartoloz bir adamla hayırsız bir ilişki yaşamak istemesine karışmayalım. Ama adam telefon edip de “seni son bir kez görmek istiyorum, gelip beni –hımmm, 20 km ötedeki- evimden alır mısın?’’ dediğinde kızın vereceği cevabın, ‘’beni çok görmek istiyorsan bir taksiye atla gel.’’olması gerektiğinde sanırım hepimiz hemfikiriz.

Kız bir yerde durup çizgiyi çekmeli değil mi?

Hepimiz adama haddini bildirmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bağımdaşlıktan bağımsızlaşmanın nasıl olacağını sormuştunuz.

İşe cevabı:

Haddini bilerek ve bildirerek.

***

Haddini bilmek ve bildirmek derken sınır çizmekten söz ediyorum. Hat, hudut, sınır. İngilizcedeki boundary. Kişisel hudutları belirlemek. Çüş artık, gel de tepeme çık istersen, diyebilmek. Haddini bildirmek işte.

Haddini bilmeyene haddini bildirmek için ancak önce kendi haddimizi bilmemiz gerekiyor.

Yani kendi sınırlarımızı çizmemiz.

Kendi haddimizi bilmemiz:

Hayır demek istediğimiz durumlara evet cevabını vermememiz demek oluyor.

Bizi kıran, saygısızlık eden davranışlara bir dur dememiz,

Karşımızdaki duymaya hazır olsun olmasın kendimizi nasıl hissettiğimizi ifade edebilmemiz,

Eşlere eşit hak ve özgürlüklerin tanınmadığı ilişkileri bitirebilmemiz,

Bize borcu olan insanlara borçlarını hatırlatabilmemiz,

Bizi delirten bir insanı terk edebilmemiz,

Haksızlığa göz yummak yerine mahkemeye gidebilmemiz,

Etrafımızdakiler karşı çıksa bile yeni başlamak istediğimiz bir şeye başlayabilmememiz,

Demek oluyor.

***

Kişisel hudutlarımızı çizebilsek de bunu karşımızdaki insana kabul ettirmemiz kolay olmayabilir. Bağımdaşlık dozumuza bağlı olarak bu süreç acının çeşitli tonlarına bürünebilir.

Bu serinin ilk bölümü olan Tılsımlı Labirent’de anneme çok kızdığım ve sonrasında üzüntüden kendimi perişan ettiğim iki olaydan bahsetmiştim. Birinde iptal ettirmek istediğim kablo tv faturasını bana sormadan ödemiş, ötekinde de dairemin dışına posterler asmam konusunda ısrar etmişti. Kendi dairesinin dışı posterlerle dolu. Ben görüntü karmaşından hoşlanmadığım için duvarlardaki uyarıcıları minimumda tutmayı seviyorum.

Neyse zevkler ve renkler tartışılmaz ama benim evime dair vereceğim kararlarda da ısrar edilmez. En azından ben böyle zannediyordum. Derken tartışma öyle bir büyüdü, annem istediğini yaptırmak için öyle bir bastırdı ki olay bağrış çağrış kavgaya oradan iki günlük küse dönüştü. Sınılarımı doğru dürüst tanımlayıp da ifade edemediğim için.

Kirpi sınırlı bağımdaş olduğumdan.

Kirpi paspasın tersi. Sınırlar öyle sert ki kirpiye dönüşüyoruz. Kimse bizden faydalanamıyor ama bize yaklaşabilene de aşkolsun!  Ya kirpi ya da paspas bağımdaştan biri olmak zorunda değiliz. İkisi aynı anda olabiliriz. Ben anneme kirpi, sevgilim olmadığını her fırsatta dile getiren sevgilime karşı da paspas türü bağımdaş idim mesela.

Bu yüzden benim evime dair kararlar alıp bir de o kararları hayata geçirdiğinde kirpi sınırlarım diken diken hem ona hem de bana zarar veriyor.

***

Bağımdaşlıktan bağımsızlaşma sürecinde kişisel sınırlarımızı belirleme ve hayat sokma aşamasının iyi iletişim kurma becerisi geliyor. Bu sınırları tatlı dille ama net bir şekilde nasıl ifade edeceğiz ? Özellikle bir türlü anlayamanlara? Duygu sömürüsü yapanlara? Vicdan azabı çektirenlere?  Kendimizi suçlu hissettmemizi sağlayarak istediklerini yaptırmak isteyenlere? Küsen, bozulan, surat asanlara? Israr edenlere? Sınırlarımızı kendilerine yapılan saldırı gibi görüp öfkelenenlere? Bize çok ihtiyaçları varmış gibi yapıp ağlayıp sızlayanlara?

Bu durumlarda sınırlarımızı nasıl koruyacağız?

Bir öğrencim gecenin geç saatlerinde kapısını çalan kuzeninden şikayetçi olduğunu anlattı bana. Öğrencim sabah erken kalkacağı için yaşıtlarına göre erken saatte yatıyor ve özellike gece yarısından önceki saatleri derin uyuyarak geçirmek istiyor. (Beden ve zihin en iyi gece 9 ila 12 arasında uyuduğumuz uyku sırasında dinleniyor. ) Velhasıl uykusunun derin bir yerinde kapı zili ile uyanıyor. Kuzeni ziyarete gelmiş. Saat belki 11 belki gece yarısı. 20li yaşlarımda benim de olağan ziyaret saatlerimdi bunlar. O yüzden kuzeni anlıyorum. Burada benim öğrencinin kendi sınırını net bir dille, misafirini kırmadan ifade etmesi icab ediyor. Bir defada anlamıyorsa, ikinci, üçüncü defa deneyerek.

Alkolik veya uyuşturucu bağımlısı eşlere, arkadaşlara, kardeşlere karşı sınır çizmek belki de en zoru ve bizim için en önemlisi.

Bir de narsistlere. Narsisizm davranış bozukluğundan muzdarip kişiler ile bağımdaşların birbilerine mıknastıs gibi çekildiklerini söylemiştim. Kendilerini vazgeçilmez gören insanlar için bizim sınırlarımız vız gelir tırıs geçer. Onlar bizim sınırları transparan şeylermiş gibi ezer ve hatta koyduğumuz sınırlara gülüp geçerler. Bir de üstüne kendilerinin üstünlüğüne dair bizi ikna da ederler. Bağımdaşlar derhal ikna olur, kapılarını ve kollarını narsist aşklarına açarlar.

Hadlerini bilmeye başlayan iyileşme aşamasındaki bağımdaşlar ise biraz daha direnir ve belki hatta bir gün telefonu kapatıp, kapıyı da açmazlar.  Bu gibi durumlarda kapalı kapının önündeki paspas üzerine vesikalık fotoğraflarını bırakıp giden hafif dozlu narsistler olacağı gibi, hem kapıyı hem de kapının ardındaki eski karısını kalaşnikof ile delik deşen eden çok rahatsız narsistler de olabiliyor. Maalesef.

***

Sınırlarımızı belirler ve ifade ederken muhakkak dikkat edeceğimiz üç unsur:

  1. Kendimize zarar vermemek
  2. Başkalarına zarar vermemek
  3. Bir başkasının bize zarar vermesini engellemek

Demek ki neymiş? Bağımdaşlıktan bağımsızlaşma aşamasında önce sınırlarımızı çiziyoruz. Aslında sınırlardan önce de bir aşama var: Kendimize özen göstermek. Herşeyin başı kendimize özen göstermek. Yediğimize içtiğimize, uykumuza, üstümüze başımıza, yaşadığımız mekanlardan iç organlarımıza kadar içinde yaşadığımız alanların temizliğine özen göstermek. Hayattan keyif almaya, tatmin duymaya, şükretmeye öncelik vermek. Bu kendini besleme sürecini geçirmeden sınırları saptamaya çalışınca sınırlar kurallara dönüşebiliyor. Hem de içimizden gelen değil, bir başkası öyle olması gerektiğini söyledi diye konan kurallara. Aman dikkat.

Haddimizi bilmek kendimize veya başkalarına kural koymak değil. Bizim için doğru ve iyi olduğunu bildiğimiz bir şeyde karar kılmak ve o kararın arkasında durmak.

Sınır koymak ve korumanın yolları hakkında yakında biraz daha yazacağım. Araştırmalarım sonucunda elde ettiğim bilgilerden öğrendiğim bir iki pratik yolu var. Ve elbet herşeyin başı iletişim. Buna da geleceğiz.

Hatta kalın.

Evinizin yogasyoloğu Dafni.

Bağımdaşlıktan Bağımsızlığa : Haddini Bilmek” üzerine 15 yorum

  1. Sekocum, her zamanki gibi cok ilginc bir yazi olmus. Dunyanin ayni kosesinde olunca hemen okuyorum taze taze, super oluyor…
    Ben son yillarda, kendimi yillar yili “bagimsiz” sanip da sonra bir takim codependent hareketlerimi farkedince (en akut halinde hadi bana gule gule diyip cikmam gereken bir iliski(msi)ye kendimi ve kafami takip kaldigimda) bu konuda biraz kafa patlatmak durumunda kaldim, ozellikle bu sinir cizme ve bunu ifade etme konusunda – ama pek cok sefer oldugu gibi gene bir iki noktada tikandim/takildim…senin yaziyi biraktigin noktada biraz, o yuzden heyecanla bekliyorum devamini. Simdi kisaca aklima gelen bir iki bir seyi yazayim benim zorlandigim, ya da gozume carpan… Birincisi, sinirlarini bilmek gerek demek kendini bilmek demek de degil mi? Sinirlarini cizememe durumu (baskalarini memnun etme, sevilme takdir gorme isteginin zivanadan cikmasi yaninda) bir kendini bilmeme (ya da bilsen de reddetme, kendine gercekleri soylememe) hali de olabilir mi?Benim durumumda oyle oldugunu dusunmustum; mesela “hayir demek istedigimiz durumda evet dememek diyorsun ya, ben mesela hayir mi demek evet mi demek istedigimi bilemiyorum bir dolu sefer. Ayni sekilde “nasil hissettigini ifade etmek” “bizi delirten insanlardan uzak durmak” hatta “bize zarar veren insanlardan uzak durmak” ne hissettigini iyi bilmeyi, kendi icine net bir sekilde bakabilmeyi gerektiriyor. Ben farkettimki mesela, bu sinir cizme konusunda zorlandigim durumlarda bu sebeplerden zorlanmisim. Teoride sinirlarini bilmek/cizmeyi mesela ben cok iyi anlasam (bir dolu durumda da gayet guzel cizip adam gibi de ifade etsem de) bazen ne hissettigime dikkat etmeyip, bilemeyip, ya da o hissettiklerimi boyle derinlerde ortulu tutup, kendimi bir takim durumlarda tutup, sonra “delayed reaction” seklinde acisini cekip o durumlarin beni ne kadar hirpaladigini sonradan farkettigim oldu – kendime dikkat etmedigimden. Ikinci olarak, iliskilerde siyah-beyaz durumlar nadir. “Bize zarar veren insanlardan uzak durmak” ifadesinin altini da bunun icin cizdim – gidip de ne bileyim bana dayak atmaya kalkan falan birini bana zarar veriyor olarak tanimlamak kolay – fakat oyle durumlar varki insan birinin kendine zarar verdigini anlamiyor.
    Of, uzattim, kafam dagildi biraz – saat gec oldu burada, bak kendime/uykuma dikkat etmeyip gecenin korunde bilgisayar basinda takili kaldim ☺ Bilmiyorum dediklerim bir sey ifade etti mi… Neyse, kisaca, yazinin son paragrafini acarsan belki sevinirim. Yani “dogru ve iyi oldugunu bildigin seylerde karar kilmak” kismini ve sinirlari cizmek ve korumak kadar o sinirlarin ne olduguna karar verme kismini…
    Bekliyorum heyecanla! Optum cok. Doni.

    1. tiyatrokolik gee7en hafta ae7tığımız tekel karikatfcr sireisgni dfcn tekrar İTdc’de ae7acaktık, kimi teknik nedenlerden dolayı dfcn sergimizi ae7amadık ama f6nfcmfczdeki hafta ae7maya devam edeceğiz.dfcn İTdc’de gee7en hafta ae7tığımız sergide tanıştığımız arkadaşlarla sohbetler ettik, tekel işe7ilerinden kendilerine getirdiğimiz mektupları ilettik onlara.

  2. bu yazı dizini takip ediyorum. ben de anın içindeyken durumun bana zarar verip vermeyeceğini kestiremiyorum ve bazı durumlarda zarar vereceğini biraz hissetsem de karşı tarafın lehine haklı bahaneler üretebiliyorum. sonra oturup kendimi suçlama seansları başlatıyorum. evet sen böyle davranırsan karşı tarafta böyle yapar onun bir suçu yok ki!! sen zaafiyete düştüğün için salaksın gibilerinden …hadi gel çık işin içinden! insan beyni ne biçim oyunlar oynuyor kendi kendine anlayamıyorum.
    sevgiler

  3. Çok güzel yazı dizisi, zamanlama ayrıca harika.. Çok teşekkülde .. Bilgilerin devamını heyecanla bekliyoruz .. Sevgiler

  4. Defnecim, oncelikle tebrikler, keyifle okuyorum…benim de yazilarini okurkken aklima gelen su oldu, kendimizi ve icsesimizi dinleyebilmek.. yani, bagimdas oldugumuz, ya da bize zarar veren kisi ile ilgili aslinda cogu zaman negatif hisler icimizde uyaniyor, birtakim sinyaller geliyor, ama biz onlari gormezden gelmeyi tercih edebiliyoruz. Cunku isimize gelmiyor, hersey kendi dusundugumuz ve hayal ettigimiz gibi olsun istiyoruz, bu yuzden de bu is sesi duymazdan gelip, bahanaler ya da akillica nedenler bulmaya calisiyoruz… Ama aslinda bir sure sonra donup baktigimizda goruyoruz ki icses dogruyu biliyor…
    Sabirsizlikla yazilarini bekliyorum…

    1. Şimdi usul usul , sesisz sesisz Def ol hayatımızdan…bah bahtarze neveshtanet kheilituppeeechok guzelhes sen!kim acaba? vagean gashang budseninde bayramin mubarahdir goftam sharmande +1Was this answer helpful?

    2. Only a smiling visoitr here to share the love (:, btw outstanding style and design. The price one pays for pursuing a profession, or calling, is an intimate knowledge of its ugly side. by James Arthur Baldwin. -1Was this answer helpful?

    3. Boşuna buraya Hava Delisinin Not Defteri demiyoruz. Ah Ozan’cım ah, GFS çıktılarından ötürü sevdiklerinle neden kavga ediyorsun Neyse. Senle birçok özel konuşmamızda 180 saat sonrası GFS çıktılarının pek bir hükmü olmadığını, 180′de bir şey gözükse bile bunun 72′deki duruma bağlı olduğunu, bunun için de hiçbir zaman çok büyük beklentiye girmemek gerektiğini söyledik durduk. Sen hatta kendin benden önce söyledin bunları. Durum böyleyken neden kendini harap ediyorsun, altından kalkamayacağın müthiş iddialara giriyorsun, anlamak zor. Neyse arkadaşım. Aklına ve duygularına mukayyet ol, bırak ne olacaksa olsun. Ben şahsen artık, bakın bunda samimiyim, hep en kötü ihtimali düşünüyorum karla ilgili. Sonuçta iyi bir şeyler çıkarsa çok seviniyorum, ve bu yöntem psikolojik olarak gerçekten işe yarıyor. Ama her GFS çıktısında Ocak 2004 filan aranınca sonrasında hayal kırıklığı ve dengesiz yaklaşımlar kaçınılmaz oluyor. Diyeceksiniz ki senin tuzun kuru, iki senedir Avrupa’da kara doydun. Ama işte öyle değil aslında. Beklentim çok değil, olay bu. Ä°sviçre’de 4. kışım, oturduğum yer olan Bern’de en fazla kar kalınlığı son 4 yılda Aralık 2008′de oldu: 38 cm. Bu sene de 35 cm oldu. Bu sene toplam 55 cm kar yağmış, ve bu miktar geçen sene yağan toplam miktardan fazlaymış. Öte yandan 2007-2008 kışında sadece Kasım’da ve Mart’ta birer kere kar yağdı. Ä°stanbul’a bakalım. Şubat 2008′de 30-40 cm bir kar oldu, yükseklerde çok daha fazla oldu. Geçen yıl süper bir sea effect olayı oldu (25 Ocak 2010). 2000′li yıllar boyunca harika karlar yağdı. Bu kış Aralık’ta Ä°zmir’e bile kar yağdıran şahane bir soğuk geldi…Liste uzatılabilir. Gelgelelim, mesela Behlül’ün aşağıdaki bir yorumuna bakacak olursanız, diyor ki Ä°zmit merkeze adam gibi kar 10-15 senede bir geliyormuş. Ä°nsaf et Behlül. Senin dediğin şey ekstrem durumlar için geçerli. Ekstrem durumlar tabii ki 10-15 yılda bir görülecek. Bu, işin tanımı gereğidir. Şubat 2004′te Ä°zmit merkezde, sahilde diz boyu kar vardı. Ä°nanılmazdı. Bu olay deniz kıyısında oturan kaç Avrupalı’ya nasip olmuştur?Akdeniz kuşağında, çok değişken, her türlü sürprize açık, nefis bir iklimi var Türkiye’nin. Kıymetini bilelim, doyumsuzluk yapmayalım derim.

  5. Kitabını olduğu gibi yazılarını da keyifle okuyorum. Bağımdaşlık; gerçekten kendimize itiraf edemediğimiz ama içimizde büyük bir sıkıntı bulutu yaratan bir konu. Gündeme getirdiğin için çok teşekkürler. Devamını heyecanla bekliyorum.

  6. cok cok guzel bir konu, bagimdas biri olarak, ve ozellikle narsist kisilere karsi miknatis gibi cekilen, bana ne kadar dokundu bir bilsen..gercekten mot a mot bagimsizliga gidis yolunun taslarini belirli bir iki kelimeye dokup siralamak, yolu kolaylastiriyor..bu taslari sen cok net ifade etmissin…kokenine inmeye gerek var mi aslinda ama bazen bu halimin neyin sonucu basladigini hep bir merak edip, evde surekli pohpohlanan ve basarisi takdir edilen bir cocuk olup, bu denli self esteem’i gelismemis bir ergene gecmis olan beni dusundugumde, evdeki 5,5 yasindaki yegenimin her yaptigina “aferin” deme de bir yanlislik oldugunu dusunuyorum
    yazi dizisinin devamini bekliyorum da bekliyorum..

  7. Bu benim de kafamı çok kurcalayan bir konu.. Ailemin kadınlarında yoğun olan birşey, ben biraz daha babama çekmişim sanki biraz yırtmışım ama sürekli bir yerime değiyor bir şekilde. Özellikle de son zamanlarda, çünkü kısa bir süre önce anne oldum ve tahmin edersin ki annem bütün zamanını evimde (önem sıralamasıyla) bebeğe, bana ve sevgilime hizmet etmekle geçirmek istiyor. Sürekli “ne yapabilirim” halinde. Kıyafetler almak, yemekler hazırlamak, evi temizlemek istiyor. Ben de, nazikçe, idare ediyoruz filan diyorum ama bıraksam iki günde bir gelecek yani o derece.

    Bir yandan ben de anneannemle büyüdüm, “anane-torun” ilişkisi de hoş birşeydir bunu çok iyi biliyorum. İkisini de bu ilişkiden mahrum etmek istemiyorum ama bu kadar iç içe olmayı da istemiyorum. Yakında bir konuşma yapmam gerekecek ve kesin bozulacak ama ne yapalım.. Onu değiştiremem ancak kendimi koruyabilirim. Değiştiremem, uğraştım çünkü oradan biliyorum. Kendisi değişmek istemiyor bir kere. Kendini başkalarına faydalı olduğu ölçüde seviyor.

    Peki değişmeli mi? Sonuçta en büyük zararı kendine veriyor. Ama pasif agresyon yoluyla başkalarına da veriyor aslında. Ben bu işin içinden çıkamamıştım zaten ve uzun yıllar sonucu bulduğum çözüm saygılı bir mesafe oluşturmaktı, ve bunun için çok da çaba harcadım. Şimdi herşey başa sardı gibi oldu.

    Peki ne yapmalı?

    1. ne güzel bir anlatim ….yazilarinizi zevkle okuyorum…Ve hepsinde kendimden bir seyler buluyorum.Sevgiler….

  8. Bir de şöyle bir şey vardı, bana ennnn ennn ennn doğru açıklama gelmişti (yıllarca bu konuyla uğraştığım araştırdığım zamanlardan) : “Codependent ilişkilerin en büyük göstergesi mood’unuzun karşınızdaki insanın yaptıkları ile belirlenmesi ve/veya değişmesidir”.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s