Biten Romanlara Ağıt

Görsel

Middlesex bitti biteli ben de dağıldım sevgili okur. Elimde beni yazıya bağlayan iyi bir roman olmayınca ben de kendi yazılarıma bağlanamıyorum. Sadece yazıya olsa, yine iyi, elimde iyi bir roman olmayınca ben hayata doğru dürüst bağlanamıyorum. Hani size demiştim ya, roman ve karakterleri benim gizli hayatım  gibi bir şey oluyorlar. Bu hayattan kaçıp onlara sığınıyorum. Kanepeye yerleşip romanıma gömülürken, karısı ve çocuklarından bunalıp metresine kaçan bir erkek gibi hissediyorum kendimi. Zevk peşinde, biraz suçlu ama çokça bu gizli hayatından memnun. Memnun ne kelime? Gizli hayatına muhtaç.

Middlesex’in bitiş ile ben de metresi tarafından terkedilmiş erkeğe döndüm. Sevdiğim bir ailem var, karım çocuklarım, güzel evim filan falan ama hayatın bu nimetleri ancak onlardan kaçıp bir başkasının koynuna girince değer kazanıyor sanki. Ben de hayatımdan en çok, romanımın dünyasına kaçıp da sonra tatlı bir tatmin ile günüme döndüğüm zamanlarda zevk alıyorum.

Roman bittiğinde size iştahla blglar yazan bu parmaklar da kendiliğinden duruyor. Sanki benim yazılarıma açılan kapının anahtarı başka yazarların boynunda aslılı bir destede duruyor. Onlardan geçmeden kendi kaynağıma varamıyorum.  Sonra işte bu blog böyle boş kalıyor. Oysa ne güzel günlerdi onlar..Middlesex boyunca ilham perisi bir gün bile beni boşlamamıştı. Benzeri bir ilham için yeni bir aşkın tomurcuklanmasını bekliyorum şimdi!

Middlesex gibi iç dünyamı sarıp sarmalayan romanlardan sonra yeni bir aşka girmek de çok kolay değil.  Eski sevgilisinin tadı damağında bir aşık gibi ben de şu aralar başlayacağım bütün romanlarda bir kusur bulacağım. Hiç bir roman beni “Middlesex’in karakterleri gibi sarıp sarmalamayacak. Zihnim durmadan eskileri hatırlatacak bana. Eski bir tecrübeyi. Eski bir tatminini. Sayfalarında kendinizi unuttuğunuz o eski romanın tecrübesini.  Yeni romanın içine bir türlü giremeyeceğim.  Dikkatim dağılacak. Böyle olunca yeni roman da bana kendi yazılarıma açılan kapının anahtarını sunamayacak.

Öte yandan parmakların paslanmasını önlemek, kaynağı kurutmamak ve bu bloğu boşlamamak için de bir an önce yeni bir romana başlamak gerek. Ne yapmalı? Albina Press’e gitmediğim sabahlarda geldiğim diğer kafe (Fresh Pot) Powell’s adlı kitapçının içinde. Üstelik raflardan kitapları alıp masanıza getirebiliyor, satın almadan önce şöyle bir karıştırabiliyorsunuz. Calliope ve Desdemona’nın yokluğunu karın boşluğumda hissettiğim şu günlerde,  çok sevdiğim sevgilimden ayrılsam yapacağım şeyi yaptım ve daha eski bir sevgiliyi aradım! Kahvemi, bu yazı için aldığım notlarla dolu defterimi, çantamı filan masada bırakıp kitapçının R rafına doğru yürüdüm. Edebiyat bölümünün R harfine giderken yoga raflarından geçmek gerekiyor. Göz ucuyla yeni bir şey çıkmış diye baktım ama durmadım. (Iyengar’ın Life on Light’ı paperback olarak basılmış)

Kitapçının edebiyat rafları arasında en çok R bölümünü seviyorum. Sol tarafında P var. Bütün Orhan Pamuklar orada duruyor.  Sağ tarafında da S var. Elif Şafaklar da orada…R’nin önüde dururken muhakkak P’lere ve S’lere selam veriyorum.  Dünyanın bu uzak köşesinde, ülkemin yazarlarının kitaplarını görmek her zaman yüzümü güldürüyor. R rafına bakınca yüzüm biraz daha ışıldıyor. Teselli zamanlarında var mıdır eski sevgilinin tanıdık sesi, kokusu, tadı gibisi? İşte Philip Roth,  Salman Rusdie, Ayn Rand, Arundhati Roy ve Tom Robbins! Hepsi beni sayfalarında sallamaya hazırlar. Turuncu, ciltli, kalın bir Tom Robbins işimi görür. Fierce Invalids Home from Hot Climates.  Hem bendeki kopyasını Tayland’dayken bir arkadaşıma kaptırmıştım. O zamandan beri görüşmedik kendisiyle. Yeniden okumanın tam sırası.

Turuncu Tom Robbins’i, üzerinde oturduğum Fresh Pot’un devlet okulu sıralarından sert bankında yanıma koydum. Kulaklıklarımdan Leonard’cığım Janis’e söylüyor:

You have a way, didn’t you babe? Kitabın bacağımdaki hafif temasından (tema değil temas) ruhuma güven yayılıyor.

Siz de hissettiniz değil mi? Yeni yazılar ufukta belirdi!

Hadi Hayırlısı…

Pek Yakında: Bana Ne Kızım Senden?

Şifreli Kasa

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Bu sabah yine o kafeye gittim. Artık kar yağmıyor ama arabamız hala bozuk. Yine sabahın altısında gözüme iğne iğne saldıran yağmur altında yeni stüdyoya pedal çevirdim.

Derse bir tek Aisha geldi. Aisha benim buradaki en eski ve en yakın arkadaşım.  Bloğu şenlendirmek için koyduğum pek çok fotoğrafın karenin kamera arkasında Aisha var.

Derslerime sadece tek bir  gelince bütün dersi hiç konuşmadan veriyorum. Emma Hocamızın eğitimlerde bize yaptığı gibi, öğrenciye arkamı dönüyorum, nefes alış verişlerimizden başka ses seda çıkarmadan seriyi baştan sona yapıyoruz. Aisha ile de öyle yaptık. Zaten üç aydır düzenli olarak derslere geldiği için serinin inceliklerini iyice öğrendi. Hareketlerin geçişlerini, sırasını ve isimlerini hatırlamıyor olabilir ama önünde ben yaptığım sürece neyin nasıl yapılacağını artık biliyor. Öğrenci bu seviyeye eriştiği zaman, dersin tonu da değişiyor. Yeni bir şey öğretmektense öğrenilen hareketleri tekrarlatmaya özen gösteriyorum ben. Yeni öğrenilirken –sadece yogada değil, her yeni konuda- insan zihni incelemiyor, ince ayrıntıda gizli tatları henüz algılayamıyor. Ve durmadan durmadan yeni bir şeyler öğrenme hevesinde olanlar bu bir üst aşamaya bir türlü geçemiyorlar.

Aisha öyle bir öğrenci değil. Yoganın derinlerine ancak sonsuz sayıda tekrarla inebileceğini biliyor. O yüzden ona arkamı dönüp beni takip etmesini söylediğimde sevindi. Hiç konuşmadan, yaz rüzgarı kıvamında nefes alıp vererek Balakramanın dörtte üçünü yaptık. Sonra oturduk. Asanalarımızı tamamladık. Gözlerimizi kapattık. Güzelim stüdyonun çatısına yağmur bütün gücüyle vuruyor, rüzgar uğulduyor. Bizim içimiz ferah, bizim içimiz rahat, tatlı bir hafiflik, bir boş vermişlik ve o boş vermişlikte var olan bir doyum hissi sarmış bedenlerimizi, benliklerimizi.

Uzun uzun oturduk.

Çıkışta beni eve bırakmayı önerdi. Bedenim çok güzel açılmış, açılan kanallardan ılık ılık enerji merkeze akmıştı, bisiklete binmek zoruma gitmedi. Hem o kafeye gitmek istiyordum yine.

Gittim de.

Şömine yine yanıyor. Sırılsıklam ceketimi, şapkamı, yağmur pantolonumu, eldivenlerimi çıkarttım, şöminenin önünde asılı hediyelik çorapların çivilerine her birini astım. Kahvemi alıp deri koltuklardan birine gömüldüm. Elimde hala Middlesex. Güzelim Smyrna ben dün gece yatakta okurken yandı, kül oldu. Limanda bekleyen gemilere atlayanlar paçayı kurtardı, geri kalan kadın, erkek, çocuk bütün Yunan sahiden de denize döküldü. Smyrna yanarken ben de yandım. Ama bu sabah, önünde eldivenlerim tüten şömine başında deri koltuğuma gömülmüş otururken yeni bir bölüm başladı. Yeni hayatlar, yeni diyarlar…Devran yine döndü. Her zaman döndüğü gibi. Tahayyül edemeyeceğim kadar büyük acılar yaşayan insanlar yeni hayatlar kurdular, devam ettiler. Her zamanki gibi.

Neyse konumuz bu değil. Konumuz Shadow Yoga’nın bazı hareketlerini derslerimde gösterebilir miyim? Bu soruyu yoga hocalığı yapan öğrencilerimden sık sık duyuyorum. Doğal olarak Shadow Yoga öğrencisi kendi yaptığı yogayı öğretmek istiyor. Ama bu izin benden değil, benim hocam, sistemin yaratıcı Zhander Remete’den alınıyor. Ondan hocalık iznini koparmak da öyle kolay iş değil. Üç sene süren hocalık eğitiminden bu sene yirmi kişi mezun oldu. O yirmi kişiden sadece üç kişinin ismi resmi Shadow Yoga hocaları listesine geçti.

Bu sistemin hocası olmak istiyorsanız en az üç sene boyunca Zhander ve Emma’yı takip etmeniz gerekiyor. Yılda bir defa (en az) onların verdiği kurslara katılmanız ve yılın geri kalan günlerinde Shadow Yoga prelüdlerini düzenli olarak uygulamamız gerekiyor. Arada sırada yerel hocanıza görünüp yeni prelüdleri öğrenmek de hocalık eğitiminin parçası. Üç senenin sonunda kararı onlar veriyorlar. Bazı öğrencileri üç sene bekletmiyorlar. Sen hazırsın, git ders ver şimdi diyorlar. Bazılarını ise yıllarca bekletebiliyorlar.

Bilgi herkeste aynı anda uyanmıyor çünkü. Size asla bir reçete sunmuyorlar. Ne konuşacağınızı, derslerde söyleyeceğiniz sözleri hazır sunmuyorlar. Beden üzerinde nasıl düzeltme yapacağınızı bile göstermiyorlar. Ben başlarda hocalık eğitiminin böyle temel öğretilerden mahrum oluşunu yadırgamıştım. Hatta Emma hocaya sormuştum bile, “ben nasıl düzeltme yapacağımdan emin değilim, biraz sizi ders sırasında izleyebilir miyim,” diye. “Hayır”, demişti. “Tek dikkat etmen gerek şey, bizim senin üzerindeki düzeltmelerimizi hissetmen. Biz seni düzeltirken nefesinde, bedeninde, zihninde olup bitenlere dikkat edersen, başka bir öğretiye ihtiyacın kalmaz.”

Peki o zaman öyle olsun, dedim.

Güven şarttı. Kendime (bir gün dediği gibi ben de hissedeceğim bu nadileri, vayuları, kandayı, agniyi) ve hocalarıma. (bu insanlar ne dediklerini biliyorlar) Ben uzun zaman öğrencilerime parmağımı dokundurmadım. Hareketlerini sözlerimle düzelttim. Sonra bir gün bir de baktım, bir tanesine doğru çekiliyorum. Parmaklarım kollarındaki iki noktayı kendiliğinden bulmuş. Biliyorum o noktalara basınca ne hissedecek öğrenci. Kendi canımda hissediyorum. Bastırdıkça öne katlanıyor, parmaklarımın altındaki noktalar yumuşuyor. Sonra bir bakıyorum bir başkasının ayaklarına dokunuyorum, dizlerinin arkasına. Düşünmeden, neden öyle yaptığımı bile bilmeden. Çiçeğe çekilen arı gibi gidiyorum bir takım noktalara. Eve dönünce Shadow Yoga kitabımdan bakıyorum o noktalar neymiş diye.

Nereden, ne zaman öğrenmişim bunları? Hatırlamıyorum. Hepsini Zhander ya da Emma Hoca’dan duymuşum, orası kesin. Duyduğum sırada bir kulağımdan girip, diğerinden çıkmış sanmıştım. Demek bir kulağımdan girmiş ama diğerinden çıkmamış. Kendi yogam sırasında kış uykusundan uyanmış o bilgiler, kendi bedenimde can bulmuşlar. Ondan sonra benden çıkmış, bir diğerine uzanmışlar. Ben arada kanal olmuşum, köprü kurmuşum.

Shadow Yoga serileri şifreli kasa gibidir. Kasada saklı mücevhere ulaşabilmeniz  için hareketlerin doğru sırayla, doğru geçişlerle, doğru sayı ve doğru taraftan ile yapılması gerekir. (Sarpa soldan, Virastana sağdan başlar gibi.) Hah şimdi içimden bir tur Çakri dönmek geldi, arkasına da bir Surya Namaskara takayım dediğinizde kasa açılmaz. Prelüdleri baştan sonra hissederek yapanlar bütün bunları zaten bilirler.

Shadow Yoga serileri tek tek isole hareketlerden meydana gelmiş seriler değildir. Öyle tek başına yapıldıklarında ne işe yaradıklarını anlamamız kolay değil. Ancak zincirleme yapıldığında, en sonunda, belki de herşeyin, belki taaa ılınmaların sonunda hissedilen bir etkisi vardır. Evet, her hareketin tık ettiği, arada sırada derslerde söylediğim üzere, size konuşmaya başladığı bir an var ama hareketten o anı beklerseniz o hiç gelmez. Hareketin anlamını, faydasını, tık ettiği anı, sonucunu, sebebini düşünmeden tekrar tekrar tekrar yaptığınız zaman ne demek istediğimi anlarsınız. Unutmayın bir hareketin hakkında düşünmek bizi o hareketi hissetmekten alıkoyar. Yoganın binlerce yıllık bilgesine güvenir, nefes alıp vermeyi sürdürürseniz bir an gelir, her şey yerli yerine oturur.

Hem Shadow Yoga öğrencisi hem de yoga hocası iseniz size tavsiyem bir an önce Emma ve Zhander’i görmeye başlayın. Onlardan aldığınız bilgiler, onların ellerinin değdiği yerde uyanan noktalar içinizdeki hocayı uyandıracaktır. Onlarla düzenli çalışmaya başladıktan sonra derslerinizin başına samapada’yı,  ısınmaları, nefesleri, civa çalana’yı ekleyebilirsiniz. Bu baştaki dört adımın sırasını bozmayın. Öğrencinin prelüd vakti geldiğinde hissedersiniz zaten. Oradan devam edersiniz. Kendi yoganız bir numaralı referans noktanızdır, asla ihmal etmeyin. Yoksa kaynağınız kurur.

Shadow Yoga öğrencisi değil de bir iki derse girdiniz ve bir iki hareket “kaptıysanız” sizden ricam bunları derslerinize taşımayın. Bu şekilde yoga dersi vermek, hangi dilde söylendiğini bile bilmediğiniz bir şarkıyı bir sınıfa öğretmeye benzer. Hareketi içinde yaşatmayan hocayı öğrenci zaten derhal tespit eder, yürekten değil, ezberden şiir okuyor gibi olursunuz.

***

Yarın dünyanın son günü. Hadi öyleymiş gibi yapalım. Yarın bildiğimiz hayatların sonu olsun. Hepimiz hiç bilmediğimiz yeni bir şey katalım hayatlarımıza…Yeni bir insan, yeni bir proje, yeni bir bakış açısı…Kıyamet kopacaksa da varsın kopsun, insan devam ediyor çünkü. Ne olursa olsun devam ediyor insan. Öyle bir cins çünkü bu insan denen şey.

Umut dolu.

 

 

 

 

 

 

Roman Keyfi

Foto: Ayşe KayaEn Sevdiğim Mevsim
Foto: Ayşe Kaya
En Sevdiğim Mevsim

Portland’da havanın bir türlü aydınlanmadığı bir kış sabahı, dersimden sonra bisikletime atlayıp daha bir defa –o da Aylin sayesinde- gittiğim bir kafeye yollandım.  Burada ders verdiğim stüdyo ani bir kararla bir gecede kapatıldı, ben de geride kalan bütün öğrencilerimle beraber mahalledeki başka bir stüdyoya aktarıldım. Mülteci konumundayız şimdilik. Ben nasıl olsa yakında Istanbul’a dönüyorum diye aldırmıyorum ama stüdyonun tam zamanlı diğer hocaları için bu bir gecede kapı dışarı edilmekle eş bir durum aslında. Mülteci olarak sığındığımız yeni stüdyo yine aynı semtte ama yoga stüdyolarına yürüyerek gitmeye alışmış bazı Portland’lılar için bu ani mekan değişikliği benim derslerimden vazgeçmeye kadar gidebiliyor. Nitekim, sığındığımız yeni stüdyodaki derslere 8 kişilik sabah sınıfımdan sadece üç öğrenci geldi. Diğerleri benim derslerimi çok sevdiklerini ancak yeni yere gelemeyeceklerini bildirerek, paralarını geri istediler.

Onlara Istanbul’daki öğrencilerimin sabah yoga yapabilmek için bazen bir saat boyunca toplu taşıma araçları ile yolculuk ederek stüdyoya geldiklerini anlattım. Kibarca gülümsediler. İstanbul’da, derslerin çok erken saatte yapıldığından şikayet eden öğrencilere, Portland’daki öğrencilerimin sabah 6:15’de derse geldiklerini söylediğimde, onların da  yüzlerinde böyle kibar bir tebessüm belirir.

Peki, öyle olsun. İstanbul’da saat, Portland’da mekan sıkıntısı. Hocalık eğitimi verdiğim öğrencilerime sık sık söylediğim gibi enerjimiz her şeye rağmen derse gelen öğrenciye yönelsin, soluğunu derse gelememe mazeretlerini sıralayanlara değil.

Neyse, yeni stüdyodan çıktım. (Nefis bir stüdyo bu arada. Yerler en kalitelisinden rabıta kaplı, yüksek tavanlar, tertemiz matlar, renk renk –jilet gibi katlanmış- yün battaniyeler…) Bu aralar bizim araba çalışmıyor. Ben bilmem, Bey bilir. Ben bisikletimi alıp çıkıyorum evden.  Bisikletin önünde ve arkasında ışıkları var.  Sabahın bir türlü aklanmayan karanlığında, yeni stüdyoya yakın ve Aylin’in keşfettiği o kafeye doğru pedal çevirdim. Yakınmış zaten. Bisikleti bağlayıp içeri girince baktım bir çam ağacı kafenin orta yerinde. Işıklar bezenmiş. Hemen yanında da çıtır çıtır yanan bir şömine. Kahvemi alıp şöminenin dibindeki deri yumuşak koltuklardan birine çöktüm.  Tam kitabımı açmış keyifle bir yudum bir satır alacaktım ki gözüm önümdeki pencereden görünen manzaraya takıldı.  Dışarıda koca koca taneleriyle kar yağmaya başlamış. Ama ne güzel bir görüntü!
Mutluluk!

Deri koltuğa, kahveme ve romanıma iyice gömüldüm.

İki gün önce ani bir kararla Middlesex’i yeniden okumaya başladım. Middlesex, Jeffrey Eugenides’in bence en iyi kitabı.  Bundan beş-altı yıl önce şansa Bey ile aynı zamanda okumuştuk. O gün bugündür, romanın karakterleri ve olayları günlük hayatımızda bize eşlik ederler.

“Bak şimdi tam Desdemona gibi konuştun,” der mesela Bey arada sırada bana.  Biliriz hangi Desdemona’dan bahsettiğini. Middlesex’deki Desdemona’dır. Ya da ben Uludağ’dan söz ederken Stefanides’lerin köyünün olduğu dağ var ya, orası işte derim.  Hangi Stefanideslerden bahsettiğimiz kitaba referans vermesek bile ikimiz tarafından bilinir. Eşle, dostla aynı romanı okumanın yarattığı bağ pek güzel, pek özel bir bağdır. Birlikte dizi seyrederken oluşan bağdan daha sağlamdır fikrimce.

Şimdi biz Bey ile otobiyografimizi yazıyoruz. Öğrencisi bulunduğumuz Transpersonal Psikoloji eğitimimizde bize verilen bir ödev bu. Siz hiç otobiyografinizi yazdınız mı? Zor bir iş. Hayatınızı romanlaştırıyorsunuz. Herşeyi katamıyorsunuz tabii. Ödevin de anlamı amacı bu zaten. Kendin denen şeyi kurgularken hayatın, geçmişin hangi öğelerini ona katıyorsun, hangilerini dışarıda bırakıyorsun. Buna bakacağız hep beraber.

Benim otobiyografim, kadınca daireler çizerek ilerliyor. Bey’inki ise düz bir çizgide. Aramızdaki bu farkı konuşurken yine aklımıza Calliope ya da Cal geldi. Calliope Middlesex romanının esas kahramanı. Bir hermafrodit.  Genetik olarak erkek ama cinsel organları dışarı değil içeri doğru gelişmiş olduğu için ilk bakışta dişi izlenimini uyandırıyor. Özellikle bebekken pipisinin gizli doğası nedeniyle oğlan olduğunu anlamaya imkan yok. Böyle böyle on altı yaşına kadar kız çocuk zannedilerek büyütülüyor Calliope. (Devamını yazmayayım alıp okuyun.  Türkçeye de tercüme edilmiş. İnkılap Kitapevi tarafından basılmış.  Türkçe ismi de Middlesex.)

On altı yaşına kadar kız çocuğu olarak büyütülen ama genetik olarak erkek olan Calliope’nin kendi hayatını anlattığı roman da haliyle hem dairesel hem de lineer özellikler taşıyor. Burada, romanının baş rolünü bir hermafrodite veren yazarın ustalığını görüyoruz. Hem kadın, hem de erkek olarak yaşayan bir insanın beyni nasıl kendi geçmişini nasıl algılar, nasıl aktarır? Yazarımız bence bu işi iyi kıvırmış.  Sadece ben değil, başkaları da böyle düşünmüş olmalı ki Middlesex adlı romanı ile Jeffrey Eugenides 2003 Pulitzer ödülüne layık görülmüş.

Çıtır çıtır yanan şömine ile ışıl ışıl çam ağacının arasındaki deri koltuğuma gömülmüş, hafiften aydınlanan sabaha süzülerek düşen kar tanelerini izlerken ruhumun bir yanı beni orada bırakıp 1922 yılının sıcak bir Ağustos öğleden sonrasına, Kirazlı Yayla yakınlarındaki ufacık bir Rum köyüne (Desdemona’nın köyü), oradan Bursa’nın Türk, Rum, Ermeni ipek tüccarlarının pazarlık ettiği Koza Hana, oradan Fransız İngiliz subayların limanında limonata içtikleri Smyrna’nın çay bahçelerine…

Var mı şu hayatta iyi bir roman okumak gibi biri zevk?

Yarın: Shadow Yoga hareketlerini derslerimde kullanabilir miyim?

ÇOK

Bugün birşeyin iyice farkına vardım:

Bir şeyi iyi yapmak istiyorsanız ÇOK çalışmanız lazım. Bu ÇOK’u bilerek ve isteyerek büyük harflerle yazıyorum ki düşündüğünüzden çok daha ÇOK çalışmanız gerektiğini anlayabilin. Bahsettiğim ÇOK çalışmak, aynı anda birden fazla şeyi iyi yapmak istiyorsanız erişebileceğiniz bir nokta değil. Bu derece ÇOK çalışmak için elinizde enerjinizi, vaktinizi, paranızı akıtacağınız tek bir şey olması lazım. O kadar ÇOK!

Aylardır ızdırap içindeyim. Her sabah erkenden derslerimi verdikten sonra eve koşuyorum. Romanımla buluşmak için. Bu kadar zaman karşınıza yeni bir yazıyla çıkamamamın sebebi işte bu roman. Bütün yazı hevesimi ondan aldığım için bu zavallı blog, annemle çekilmiş bebeklik resmimde takılıp kaldı. Bu sabah da niyetim romanıma gömülmekti ama kahvaltımı çiğnerken aklıma düşen bu yeni keşfi sizinle paylaşmadan edemeyeceğime karar verdim. (sonra romana da koyarım)

Izdırap içindeyim? Neden? Roman yazıyorum. Öyle sanatçı ızdırabı değil. Maymun ızdırabı benimki. Çünkü bir şeyi ÇOK yapmak yerine ÇOK şeyi aynı anda yapmaya çalışıyorum. Kaçınılmaz sonuç: mutsuzluk.

Neyse, eve geliyorum dersten. Sabah 6’da kendi yogamı yapmışım, sonra 1 saat 15 dakika ders anlatmışım, sonra genelde bir saat da özel ders vermiş oluyorum. Eve geldiğimde saat 10:00. Eh, açım tabii. Yoga aç karna yapıldığı için önceki günden beri bir şey yememişim. Kahvaltı ediyorum. Kahvaltı edince bir ağırlık çöküyor. Divana uzanıp uyuyorum. Uyandığımda saat öğleyi geçmiş oluyor. Hadi romanın başına oturuyorum. Aaa bilgisayarı açınca öğrencilerden epostalar, sorular sormuşlar. Ayarlamam gereken yeni özel dersler, kurslar için vermem gereken tarihler…Alınması gereken uçak biletleri, otel rezervasyonları, yine öğrenci soruları…Para işleri, kredi kartı ödemeleri…Derken oldu mu saat size öğleden sonra 3:00. Böyle bir günde dikkatinizi çekerim, ne bir sosyalleşme, ne de Bey var.   Ve ben hala romana başlayamadım.

Izdırap içindeyim. Bey arıyor. Benim bu işkolik hallerime dayanamadığı için Bey annesinin yanına Atina’ya gitti. Evliliğimiz telefonda yürüyor. Diyorum, olmuyor Bey, olmuyor. Tek istediğim oturup romanımı yazmak, bir türlü olmuyor. Birazdan akşam dersi için öğrenciler gelecek. Roman yazmak için her gün bir iki saat roman okumak gerek. Araştırma yapmak gerek. Sokakları yürümek, avare zamanlar geçirmek gerek. Düşünmek ve elbette yazmak gerek. Olmuyor! İki saat kaldı önümde, onu da seninle telefonda geçiriyorum zaten! AAAAH!

Ben ağlayıp sızlandıkça diyor ki “Hanum, sen bir yoga hocasısın. Tam zamanlı olarak bu işi yaptığın için, bankada çalışan bir memur kadar vaktin var roman yazmaya. Kendinden niye bu kadar ÇOK şey bekliyorsun? Hayalindeki gibi bir romancı olacaksan, yoga dersi vermeyi bırakman gerek! Sen iyi bir yoga hocasısın.  ”

Ama ben hayalimdeki gibi bir romancı olmak istiyorum. Baştan savma değil, hayran olduğum romancılar gibi katman katman, ince ince yazmak istiyorum! Ama o çok sevdiğim romanların, Anna Karenina’nın, Küçük Şeylerin Tanrısı’nın, Parfüm’ün Dansı’nın, Benim adım Kırmızı’nın yazılması için gereken enerji, zaman ve sabrın miktarını anladığım günden beri ızdırap içindeyim. Bey haklı: Öyle iyi romanları ancak tam zamanlı romancılar yazar.  Tam zamanlı memurlar ve yoga hocaları değil.

NE? Yani yoga ders vermeyi bırakacak mıyım?

Kim bilir? Belki tam zamanlı romancı olursam, hobi olarak arada sırada ders veririm!

Sen de ne istediğine bir karar versen artık Defne!

Ama ben hep ne istediğimi çok iyi bildim! Diğer balık burçdaşlarımı  şaşırtan bir kararlılığım vardır benim. Astronot ve sonra tiyatrocu olmaya heveslendiğim çocukluk yıllarımdan sonra, onaltı yaşında  gazeteci olmaya karar verdim. Politika, magazin, kültür sanat değil de, uzak memleketlerde yaşayan insanların hayatlarını araştırıp yazacağım araştırmacı gazecelik tam bana göreydi. Nokta dergisini o vakitler çok ciddiye alırdım. Nokta’da yazacaktım belki de. Ve tabii Cumhuriyet gazetesinde de dizi yazılarım yayınlanacaktı.

Boğaziçi Üniversite’sinde Basın Yayın Yüksekokulu ve gazetecilik bölümleri yoktu. Boğaziçine girmek şarttı. O halde beni hayalime taşıyacak en mümkün bölüm olan sosyolojiye girerdim ben de!

Bu hayale sımsıkı sarılarak 1990 yılının eylül ayında, 16 yaşındayken çalışma masama testleri yığdım. Gittim dershaneye kendimi kaydettirdim. Ortaokuldaki çok sevdiğim matematik öğretmenimin izini sürdüm, telefon ettim. Özel ders günlerimizi ayarlardım. Net ve tek bir hedefim vardı: 63 Türkçe, 70 Sosyal ve 30 Matematik neti. Günleri de saydım: 21 Eylül’den 21 Hazirana geçen dokuz ayda, haftada bir gün tatil yaparak her gün yüz soru çözersem ortalama 23.000 soru çözmüş olacaktım. Her gün yüz soru çözmek taş çatlasa bir buçuk saat sürüyordu. Böylece ben, okul, dershane, özel ders ödevlerinin üzerine,  günde bir buçuk saat ekstra çalışarak birinci tercihime birincilikle girdim.

Sonraki yıllarda Boğaziçi Üniversite’sinin Sosyoloji Bölümü’nde okunacak ne varsa okudum. Seçmeli derslerimi bile başka bölümlerden değil bizim bölümden aldım. Ders programıma bakan sınıf arkadaşlarım “ooo sen sosyoloji-sosyoloji çift anadal yapıyorsun ha!” derlerdi. Öyle çok sevdim bölümümü yani! Bitmesin diye, zorunlu dersleri eksik aldım, beşinci yıla uzattım. Yine de bitti, yüksek lisansa yazıldım, araştırma görevlisi oldum. Yirminci yüzyılı bitirdik, ben üniversiteyi bitirmedim.

O on yılda, bizim bölümü mühendislik binasından şimdiki o güzel binaya taşıdık. Ben okula başladığımda, çamur deryası bir futbol sahası olan o orta alan çimenlendi, güzelleşti, sere serpe yattığımız bir bahçeye dönüştü. Rektörlük binası bir defa işgal edildi. Pencerelerden aşağı kızıl bayraklar sallandı. Okula ilk defa polis girdi. Hep birden “Polis dışarı” diye bağırdığımız  için bizi kovaladı. Markette örgü simitler satılır oldu, yemekhanenin işletmesini Sodexo satın aldı,  BİM’den hepize, ne yapacağımızı bilemediğimiz,  boun.edu.tr kuyruklu ilk eposta adresleri verildi.  Deprem oldu. Yine olacak diye bir eylül gecesi hepimiz o orta alanda, uyku tulumlarımızda uyuduk. (O gecenin sabahında, saat 10’da,  ben koca çim sahada tek başıma uyandım! Yağmur başlamış, herkes uyanmış gitmiş, bir ben kalmışım orta yerde! Sıcacık tulumumun içine büzülüp, uyku sersemi, bir süre kuşlara, dallara, gökyüzüne, etrafımdaki uçsuz bucaksız çimenlere bakıp, nerede olduğumu anlamaya çalışmıştım.)

Sosyoloji okumak niyeti ile testleri masama yığdığım günden on üç yıl sonra, ilk yoga hocam Panço bana, “bu yoga da sosyoloji gibi olmasın, Defne? Çok istiyorum diye başla, sonra bir kalemde silip at?” diye sordu. Ben başımı öne eğdim.

Çünkü bir kalemde silip atmak değildi ki benim on üç yıl sonra yaptığım. (ama hocama karşı çıkacak da değildim.) Sosyoloji bir basamaktı. O mükemmel bilgi yuvasında ben, diğer pek çok şeyin yanısıra,  ötekini  yargılamayı değil, anlamayı nasıl becereceğimi öğrenmiştim. Esas hikayenin görünende değil, görünmeyende gizli olduğunu,  o esas şeyi önemsiz gibi görünen ayrıntılarda bulmanın tekniğini kavramıştım.

Sosyoloji basamağında yükselmemiş olsaydım, yogaya böyle kaptırır mıydım?

Panço’nun sorusu ile bugün arasında geçen dokuz yılda, ben sadece ve sadece yoga çalıştım. Ve ÇOK çalıştım. Bugün kendi öğrencilerimin bile hayal edemeceyeği kadar çok çalıştım. Sabahtan akşama kadar yoga yaptım demiyorum. Okudum, yazdım, hocalarımın verdiği bütün derslere girdim, yoganın tarihini, felsefesini, lisanını, benzeri spritüel akımlara benzerliğini, farklarını çalıştım durdum. Özellikle ilk dört-beş yıl, dikkatimi dağıtacak başka hiç bir konuya kaymadan sadece yoga çalıştım. (Bu yıllarda ingilizce dersi verip, kahve falı bakarak kazandığım azıcık para ile idare ettim. Yoga derslerini hocaların muhasebe işlerini yapmak, stüdyoyu temizlemek, battaniye katlamak, gibi hizmetler sunarak bedavaya getirdim. )

Dün akşam bu sezonun bence en güzel dersini verdim: Yoga Tarihi.  Bütün öğrencilerimi evime davet ettim. Otuz iki kişi geldi. Yemiş yedik, çay içtik, konuştuk, güldük…Yogayı izleyerek M.Ö 3000 yılından bugüne üç saatte geldik! Müthiş keyifli bir akşamdı! Herkes çok neşeliydi. Herkesin gözleri parlıyordu. Bu sezonun en iyi dersiydi! Saat 10’da, bana hiç iş bırakmadan evi toplayıp gittiler.

Onlara yoganın 5000 yıllık yolculuğunu anlatırken ve sorularını cevaplarken bu işi ÇOK iyi yaptığımı hissettim. Çünkü bilgi ben çaba göstermeden benden akıyor, net ve açık bir şekilde onların kafalarına giriyordu. Bilginin havada kristalize olmuş halini görmüş gibi oldum. Elmas gibi bir şey bu bilgi.  Bulmak için ÇOK çalışmak gerek, ve sonra sizden çalınmasın diye de ÇOK gayret etmeniz gerek. (Bu bilgi nasıl çalınır hocam, diyorsanız,  daha sonra da o konuda bir yazı yazarım!) Bulduğunuz zaman işlemeniz gerek, öyle on ayrı telden çalarsanız elmas kömüre geri döner.

Yoga öğrenmek istediğimi çok iyi biliyordum. Hayatım boyunca sosyoloji yapmaya devam edeceğim gibi yoga yapmaya da devam edeceğim. YOga dersi vermeden günlerimi geçireceğim bir hayatı şimdilik düşünemiyorum ama belki sabah kendi yogamı yapıp, sonra bütün gün roman yazdığım bir hayatım olur bir gün. (Hele şu ilki bir çıksın da!)

Bütün hünerler gibi yoga da çalışıldıkça inceliyor, yaşamın ayrıntılarda gizli esrarı nefesin  peşinden bir görünür gibi oluyor. Herkes keman çalmanın ve Yunanca öğrenmenin ne kadar ÇOK çalışma gerektirdiğini biliyor. Ama ben dahil çoğu insan romanların, böyle, ne bileyim, egzersiz ile, tekrar ile değil de ani bir ilham patlamasıyla yazıldığını sanıyor.  Oysa ki bütün  hünerler gibi roman da çalıştıkça incelip incelip esas yüzünü bize göstermeye başlıyor. O güne kadar yaptığımız tek şey kuru tekrar, egzersiz, gramer ezberlemek, gam basmak, çöküp kalmak….Bunları ÇOK yapmak.

Yoga da sosyoloji gibi hayatımda bir basamak oldu. Neye doğru? Yazarlığa doğru . Yoga hakkında yazmak için yazar oldum. Şimdi nereye? Bilmiyorum. Ama bu ne istediğimi biliyorum, hem de çok iyi biliyorum diyerek başladığım herşey beni, benliğin inceldiği ve alemin esrarının belki birazcık daha iyi göründüğü bir yere taşıyor.

Çünkü bir şeyi iyi yapmak demek, onun gizli manasını keşfederek yapmak demek. O şeyin gizli manası, hepimizin merak ettiği varlığın manasına götürecek bizi. Tom Robbins’in dediği gibi tek bir işi tutkuyla yapmayı sürdürürseniz, o şeyin anlamında herşeyin anlamını çözersiniz. Bu da ÇOK şeyi aynı anda yaparak değil, bir şeyi ÇOK yaparak gerçekleşecek bir şey. Izdırabım istediğim herşeyi, bu manayı keşefedecek kadar iyi yapmak istememden kaynaklanıyor. Yoga, hocalık, romancılık, keman ve Yunanca…Bir ömür bunların hepsini ÇOK iyi yapmaya yetecek kadar uzun değil.

Ben bunu on altı yaşındayken biliyordum.

Bugün yeniden keşfettim!

Foto: Aisha Harley

Küçük Şeylerin Tanrısı

Oh! Yoga hakkında söyleyeceklerimi döktüm. Şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz.

Foto: Aisha Harley

Aramıza yeni katılanlara hatırlatalım:

Bir kitaptan bahsediyorduk. Ne olmuş yani, diyorduk. Ne olmuş biz kendimizi zincirlerimizden kurtardı isek?  Dünyada haksızlık, işkence, ızdırap bitecek mi? Beni bir kara bulut sarmıştı ki o kitabı hatırladım.

Hani nasıl zannederdik sanki dünya bizim etrafımızda dönüyor. Sanırdık ki biz sorumluyuz olan bitenden. Büyüklerin karışık kafalarının, o çok dolu hayatlarının kurbanı idik aslında.  Ağır çekim zamanlarda yaşanan o korku dolu, duygu dolu, şüphe dolu büyülü dönem:  Çocukluk.

İşte o kitap küçük şeylerden sorumlu bir tanrının umursamazlığında varlıkları örselenen çocukların hikayesi…

Ya da tarihin kendisinin.

Küçük Şeylerin Tanrısı. (evet doğru bilen dikkatli okuyucularımızı buradan kutluyorum. YYA: Kitabın kindle versiyonu kazandınız. )

Arundhati Roy’un yegane romanı Küçük Şeylerin Tanrısı’nda hayata dair herşey var. Ve romanın malzemelerinin bir araya gelişinde benim sorduğum soruların kendisi de, onların cevabı da var. Büyük acıların sahne aldığı bir dünyada şahısların özgürlüğü ne kadar önemli? Hayatları ne kadar değerli? Peki ya aşkları?

***

Toplum veya sistem  (History diye tanımlıyor o gücü Roy) ne pahasına olursa olsun düzeni sürdürmeye programlı. Sistem (Tarih) makina değil elbet.  İnsanlar var onu yürüten. Düzenin pastasından iyi bir pay alan insanlar. Ve başkaları…  Kişisel eksikliklerini ancak başkalarının ızdırapları ile yamayabilen. Küçük Şeylerin Tanrısı’nda bu güçlerin hepsine denk gelen karakterler var. Onların iç dünyalarının aynasında sistemin tıkır tıkır işleme mekanizmasını hayret ve nefret ile seyrediyoruz.

Tarih’i.

***

Bence Arundhati Roy bir dahi. Çünkü hayata, dünyaya, bugüne dair söylenecek her şeyi bir kitapta söylemiş. Bitirmiş. Başka bir kitap yazmamasına şaşmamalı.

Bir kere ustaca bir araya getirilmiş bir hikaye. Merak ediyoruz, korkuyoruz, sonunu tahmin ediyoruz ama öyle bitmemesini diliyoruz. Tam o sırada hikaye öyle bir viraj alıyor ki sonunun korkusunu unutuyor, aşı kuyruğunda dikkati palyaçoya çekilen çocuklar gibi dalıp gidiyoruz.

On üç günü hikayesi, oluyor on üç yılın, oluyor on üç yüzyılın hikayesi. Her birimiz iç dünyamızın  Tarih’le bağını ilmek ilmek görüyoruz. Tarih’in gücü, ızdırabın ve haksızlığın kaçınılmazlığı, sonun korkusu yeniden beliriyor.  (Buna Terror diyor Roy ve cümle içinde bile olsa hep büyük harfle başlıyor)

Sanki bir filmmiş gibi mekanları seyrediyoruz kitabı okurken. Hindistan’ın güneyinde bir nehir, kıyısında bir köy, köyün ötesinde bir ev,  manikürlü şık bir bahçe, biraz ileride bir turşu ve pekmez fabrikası.  Fabrikanın içinde bir kazanda  ağır ağır kaynayıp koyulaşan muz pekmezi, az sevilmekten başka korkusu olmayan bir çocuğun ağır ağır koyulaşan düşünceleri… Tarih’in tıkır tıkır işleyen düzeni tarafından öğütülen  bir isyankar kafatası, Tarih’in işleyişine birebir tanıklık eden çocukların bir daha bir araya gelemeyecek şekilde parçalanan hayatları.

Yok, anlatmak ile oluyor. Okumanız gerek. Ama okurken dişinizi sıkmanız gerek. Çünkü hikaye lineer bir düzlemde anlatılmıyor. Kitap hikayenin sonunda başlıyor mesela ve ortasında bitiyor. Başlangıcı ortasında bir yerlerde. Roy, okuyucudan yüzde yüzde bir dikkat bekliyor. Müzik dinleyerek, örgü örerek, beyin sulandıran güneş altında yatarken, aklınız başka bir yerlerde iken okuyacağınız bir kitap değil bu. Okursunuz da… ziyan olur.

Türkçe çevirisi maalesef berbat idi. O kadar kötü idi ki ben ilk okuduğumda beğenmemiştim kitabı. Yarıda bırakmıştım. O yüzden mümkünse ingilizce orjinalinden okuyun.

***

God of the Small Things’i kindle’a indirip bir haftada yeniden okudum. Dördüncü defa. Yarıda bıraktığım o ilk seferden bir kaç yıl sonra yeniden karşıma çıkmıştı.  Hindistan cevizi ağaçlarının gölgesinde bir hamakta yatıp  günü geceye karıştırdığım bir cennet mekan ve zamanda.

Yemek yemek için hamaktan kalktığım kısa zaman dilimlerinin birinde kaldığım cennet mekanın kütüphanesinde bulmuştum onu. Bu sefer ingilizcesi. Orjinali. God of The Small Things. Beraber hamağa gitmiş,  güneş batıp da zebra desenli sivrisinekler uyanana kadar bir daha kalkmamıştık. O cennet adaya henüz elektrik gelmemişti. Gece vakti kafa fenerimin pili bitene okumuş, yarılamıştım.

İNANAMIYORDUM! Kitap nefisti.

Ertesi gün bitti.

Adadan ayrılırken çantamdaydı. Okunup bitmiş olmasına rağmen!

Tüyden hafif gezme tutkuma bile galip gelmişti.

***

Yıllar sonra eğitimlerin bir tanesinde, bir arkadaşım okuyordu, onun omzu üzerinden bir kez daha okudum.  (Cennet adadan aldığım kopyayı bir arkadaşıma kaptırmış, onca hatırlatma ve ısrara rağmen geri alamamıştım.)

Bu da işte dördüncü sefer. Dün akşam bitiridiğimde ıssız bir adaya düşecek olsam yanımda olsun isteyeceğim şeylerden birinin Küçük Şeylerin Tanrısı olduğuna karar verdim.

***

Ve dünyada haksızlık, işkence, ızdırap almış başını giderken neden hala ruhsal özgürlükten bahsetmemiz, diğer insanların ruhsal özgürlüğü  için yazmamız, ders vermemiz, çalışmamız gerektiğini de anladım:

Çünkü sistem (Tarih)  ruhları kilit altında kurumuş, yaşama, varoluşa dair merakını çoktan yitirmiş ve ancak başkalarının ızdırabında tatmin olabilen eksik esir insanlar tarafından devam ettiriliyor. 1 Artı özgür ruh= 1 Eksi esir ruh.

Küçük Şeylerin Tanrısı çift yumurta ikizleri Rahel ile Esta’nın çocukluğunda başlıyor.

Herşey gibi.

O halde zamanın kazanda kaynayan bir pekmez gibi ağır ağır döndüğü çocukluğa dönelim biz de…

Bir sonraki yazıda…