Uzakları Yakın Etmek

408499

Portland’dan İstanbul’a uzanan yol dünya üzerinde yapabileceğiniz en uzun uçuşlardan biri. İlk ayağı on bir saat sürüyor. Kutupların üzerinden dönüp kuzey Amerika’dan kuzey Avrupa’ya iniyoruz. Oradan sonrasına çantada keklik gözüyle bakıyoruz ama aslında en zor kısmı –benim için- ondan sonrası. Tam uyku saatime denk gelen bir zamanda, kuzey Avrupa’da gün daha yeni başlıyor. Sadece ışığın, güneşin varlığı değil, güne yeni başlayan insanların hızı ve telaşı da perişan ediyor beni, tam yatakta olmak istediğim saatlerde. Amsterdam Schippol Havaalanında benim gibi saati geldi mi muhakkak uyumak zorunda olanlar için hücreler var. Vapur kamarası gibi odalar ama penceresiz. Bir yatak, bir banyodan ibaret hücreler. Bir siz, bir de orta büyüklükte bir el bagajı sığar o kadar. Bir kaç saat sonra Amsterdam’a indiğimizde hücremize çekileceğiz. Akşama kadar uyuyacağız orada. Ancak ondan sonra İstanbul uçağına binecek hale geleceğiz.

Hareketsizlik, açlık, susuzluk değil, uykusuzluk benim için yolların en zor kısmı.

Bu uzun uçuşu kafamda üçe bölmeyi seviyorum. İlk 3 saatte heyecanlıyız. Bey ile kıkırdaşıp, sohbet ediyoruz, çay kahve, yemek servisi oluyor. İkinci  saat dilimine başlarken yavaş yavaş herkes kendi dünyasına çekiliyor. Bu dilim dört saat sürüyor. Son dilimde (o da dört) saat artık gözler kanlanmış, üretkenlik düşmüş, midedeki gaz balon yapmış oluyor…Belki bir film, belki biraz kestirmek…

Biz ikinci dilime başlarken Bey karşımızdaki ekranda gösterilen berbat filmi seyretmeye daldı. Ben iniş, kalkış ve ikaz ışıkları yandığında kapatmak zorunda olduğumuz elektronikler yüzünden kindle’dan rahat rahat okuyamam diye evden çıkarken el bagajıma bir de kağıttan kitap atmıştım.  Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız romanı. Bey berbat filmine dalınca ben de OMuhteşem Hayatınız‘ı koklaya, okşaya okumaya başladım. Daracık koltuklar arasında simit, çatak, saray burması şekillerinden birinden diğerine girdiğim dört saatin sonunda romanı bitirmiştim.

Bitirdiğimde koltuklar arasındaki dar koridorda yürüyüşe çıktım. Bilgisayarlarına ya da ekranlarına bakmayan uyanık insanlar yanlarından geçerken  beni şöyle bir incelediler. Beni almış bir düşünce. Bir değil bin düşünce…Çok şey var kitapta. Şimdi size romanı anlatacak değililm, korkmayın, tek kelime bile etmeyeciğim kurgusu hakkında! .  Çok iyi bir roman bir kere. Oya Baydar zaten çağdaş Türk edebiyatı dünyasındaki yeri sağlam bir yazar. (Ayrıca çok sevdiğim, ergenlik yıllarımda beri elimden tutmuş olan bir teyzemdir de.)

***

Roman farklı yönlere, yörelere götürüyor bizi. ‘38 Dersim soykırımı etrafında dönüyorsa da, trajediyi olgunlukla, drama dökmeden yansıtıyor. Topraklarımızda yaşanmış acılar ve yerlerde sürünen farkındalığımız içimi yaktı elbet. Kendi kuşağımın bilgisizliği, ilgisizliğ, vakitsizliği…Beyni yıkanmış bir kuşağız biz. Yıkanmış ve sonra geçmişe bakan pencereleri sıkı sıkı kapanmış. Bir kaç saat Amsterdam’da uyuyacağımız hücre gibi, gerçeklikten kopmuş. “Görmüyorum, öyleyse yoktur” diyen bir kuşak.

Neyse ben şimdi soykırımları, sürgünleri, zorunlu mübadeleleri ve bütün bunların Lise 1 Milli Tarih kitabındaki metinlerde anlatıldığı gibi yaşandığına sahiden inanan biz saftirikleri yazmak için geçmedim ekran karşısına. Aklıma takılan düşünce siyaset, tarih veya sosyoloji ile ilgili değil, yogaya dair bir düşünce.

Bir düşünce de değil, bir sıkıntı aslında. Nadiren çıkar su yüzüne. Hindistan’da gezerken Türk ve yoga öğrencisi olduğumu öğrenen Müslüman bakkalın yüzünde beliren hayal kırıklığını gördüğümde de içime aynı sıkıntı yayılmıştı. Sonra Hindistan’ın farklı yerlerinde, farklı insanlardan duyacağım soruyu ilk önce otelin köşesindeki bakkal sormuştu bana:

“Müslümansan neden yoga yapıyorsun? Namaz kılsana!”

Yok, içime yayılan sıkıntı neden namaz kılmadığımla ilgili değil. Tek tanrılı, kurumsallaşmış, organize dinlere gönlüm hiç akmadı. Dogma yerine tecrübeyi tercih ettim. Hayatımda hiç namaz kılmadım ama kendimi bildim bileli dua ederim. Kiliseleri, Hindu tapınaklarını, sinagogları da camileri sevdiğim gibi severim. Hepsinde ilahi olana dair bir iz, bir his vardır. Kendimi sahiden de tanrıya yakın hissederim. Tek tanrılı dinlerin tasvir ettiği gibi bir cennete, cehenneme inanmaya yüreğim el vermez. Esirgeyendir benim yüreğimde Tanrı. Korku değil, sevda hissederim O’na karşı. Dini hayatlarına katmamayı seçmiş bir ailenin içinde büyürken,  kendi inancım ve ilahi olana aşkım bütün organize dinlerin uzağında, yüreğimde filizlenmiştir.

Ne ile ilgili peki o zaman Hintli bakkalın sorusunu duyduğumda, Oya Baydar’ın romanını okuyup bitirdiğimde karnımda hissettiğim sıkıntı?

Ben, çoğunuzun bildiği üzere, yogya başladığımda inancımı tandım. Çocukluğumdan beri yüreğimde büyüttüğüm Yaradan aşkı, yoga yaptığım ilk gün vücuda geldi, anlaşılır bir tecrübeye dönüştü. O günden beri evrenin sırlarına kulak vermek ve kendi yüreğimde saklı sevda ile buluşmak için hergün yoga yapar oldum.

Doğrusunu isterseniz, başka yol bilmediğimden ben yogayı seçtim.

İçimdeki sıkıntı beni kendime, herkese, ve bütün aleme kavuşturan bu yolun kendi kültürümden çok uzaklarda bir yerlerde çıkmış olmasından kaynaklanıyor. Yoga inancına göre her insan tabiatı itibarı ile Yaradan ve kainat ile buluşma, birleşme tecrübesine sahip olabilir. Bu düşünme yeteneği, üreme güdüsü gibi zamandan ve mekandan bağımsız olarak bütün insanlara verilmiş bir hediyedir. Doğru yolda yürüdüğün takdirde Hakikat’e kavuşacaksın.

***

Peki ben neden bu yuvaya dönüş hissini yoga vasıtası ile yaşıyorum? Neden birleştiren, yumuşatan, öze döndüren bir inanç bana atalarımdan geçmiyor?  Çünkü, romanda vardı o insanlar. Yüreğimde yoganın yeşerttiği hisleri bilenler, anlayışı ve bilgeliği tanıyan, benim yürüdüğüm yolda yürüyen insanlar vardı. Dogmaya değil, tecrübeye inanan, ezberden değil yürekten dua okuyan. Burada, benim doğup büyüdüğüm ülkede yaşıyordu o insanlar. Aralarında aylarımı geçiriğim Himalayar gibi dağların çevrelediği diyarlarda yaşayan, Yaradan’ı kitaptan değil, yürekten bilen insanlar vardı.

Bir kaç yıl önce Oya Baydar’ın da içinde bulunduğu bir grupla Meksika turuna katılmıştım. Otobüste yan yana düştüğümüz bir sabah bana yoga hakkında sorular sormuştu. Annemlerin arkadaşları genelde benim yogayla ilişkimi bir “heves” olarak görürler. Yılbaşı toplantılarında filan “Hadi Defne bize yoga yapsın”lara kadar gider muhabbet. O kadar yani. Oya Teyze’nin o günkü ciddi ilgisi beni hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. O Muhteşem Hayatınız’ı okurken tinselliği daha da araştırmış ve iyice içselleştirmiş olduğunu anladım.

Biz Milli Tarih kitabına inanan saftiriklerin ancak Himalayalardan inip Amerikaya giden, oradan Avrupa’ya ve sonunda Türkiye’ye gelen “modern yoga” vasıtısası ile kırıntısını tadabildiğimiz bütünlüğü, alemin ritimden, titreşimden ibaret hakiki tabiatını bu üllkenin Himalayaları arasında yaşayan insanlar binlerce yıldır biliyorlar. Sır’ı müziklerinde, ağıtlarında,  gönüllerinde saklıyorlar.

Tanrının dışarıda değil, içeride, bedende, yürekte, karın boşluğunda yaşadığı inancı…İnancın kitapsızlığı, ayetsizliği, tecrübeye ve sadece o ana ait olması. Aydınlanmanın hakikatin önündeki gölgelerin çekilmesi anlamına gelmesi…O’na giden yolların sır ve nihayet oraya varıldığında tecrübe edilenin “sır” olarak tabir edilmesi. Gün doğumunda, güneş vasıtası ile Yaradan’ın selamlanması, O’na giden yolun Ses’ten, ilahinden, ritimden, gönülden geçiyor olması…

Uzaklara gitmeye gerek…Kulak verin duyacaksınız. Toprağa kulak verin. Atalarınızın ağıtlarını dinleyin. O kalabalık yoga sınıflarında ter içinde hissettiğiniz huzuru, tatmini, onların sesinde duyacaksınız.

Uzaklara gitmek değil, gözlerimizi açmamız, varolana kulak vermemiz gerek.

Çağımızın bence en iyi yoga hocalarından biri olan Richard Freeman’ın da söylediği gibi,

Yoga dinlemekle başlar…

Bir dinleyin, can dostların sesini tanıyacaksınız…

Kalemine sağlık Oya Teyze, uzakları bize yakın ettiğin için teşekkürler!

Bu yazı Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

14 Responses to Uzakları Yakın Etmek

  1. guguk kuşu dedi ki:

    bir arkadaşım anlatmıştı çok sevdiğim bu hikayeyi. Onun kadar güzel anlatamayacağım ama olsun: bir çoban varmış, allaha inanır onu çok severmiş. birgün peygamberlereden birine (hangisiydi hatırlamıyorum) sormuş: Allahı çok seviyorum ona nasıl ibadet etmeliyimki onu görebileyim demiş. peygamber sormuş sen bugüne kadar ne yapıyordun deyince: Allahım seni çok seviyorum diyorum, keşke gelsen senin tüylerini tımar etsem, yemini versem, suyunu versem diyorum demiş. E tabiki o bir çoban bildiği tek şey koyunları. Peygamber de ona tabiki böyle allah sevgisi ibadet olur mu, şöyle şöyle yapacaksın demiş. geçen zamanla birlikte peygamber allahın kendisine soğuk davrandığını ulaşmadığını farketmiş. sormuş allahım bir süredir bana çok soğuksun, çok üzülüyorum bir nedeni var mı demiş. Allah da ona: elbette var, bir kulum vardı , çoban, beni çok severdi, onunla çok güzel hasbihal ederdik. ne zamanki sen ona birşeyler öğrettin bana gelmez oldu……
    kimi sevgililer kafede, kimileri sinemada, kimileri evde buluşmayı sever öyle değil mİ?

    • sumandef dedi ki:

      Öyle tabii sevgili Guguk Kuşu…Ben de duymuştum bu hikayeyi. Çok da güzel anlatmışsın. Ellerine sağlık. Teşekkür ederim.
      Not: Sana yazdığım emailler eline geçti mi?

  2. guguk kuşu dedi ki:

    Şuan nasıl mutluyum bilemezsin. Maillerini okudum. Bu karma dedikleri şey:) kesinlikle bugün karşımda. hayta ne verirsen onu sana sunar Defnecim. Umutlu olalım iyi şeyler, güzel insanlar, güzellikler var. Yeterki biz tercihimizi yapıp, kendimizle ilgili farkındalığımıza varıp onlarla olalım onlarla kalalım. Ben seninle kalmaya devam edeceğim. Yürekten kucaklıyorum seni.

  3. Alev Tetik dedi ki:

    eyoooo… uzaklar yakn eden kadn dedim dedimmm dedimm hep sana.. sonunda yaz bal olmu bu tanmm…..:) yazlarn atmda iim zaten bi ho olurdu hep..okuyacaklarmn kalbimin ya da ruhumun biryerlerine mutlaka dokunaca hissi ile.. bu kez daha balkta yzmde kocaman bir glmseme olutuuu… 🙂 hep fotograflarn koyduun kiileri kskanrdm.. ahh ahh..bu kiilerden ve fotolardan ilham alm derdim..bi gn de benim ektiim (profesyonel falan deilim…yanl anlama) bir fotonun orda olmasn, altnda ismimin gemesini hayal ederdim.. eh foto olmasa da bu kez balktan girmimmm :))) hayal et olsun dememiler bouna !!

    hogeldinnn….artk yaknsn ! 🙂 sevgiler Alev Tetik 🙂

  4. Falname dedi ki:

    Asıl sana teşekkürler, uzakları bana yakın ettiğin için.

  5. yeni1anlam dedi ki:

    Atalarımla ve içimdeki Anadolu ile Anadolu’dan uzakta buluştum ben de. Sanırım şu sıralar yazdığın gibi birçok insan fiziki veya ruhsal bir dönüş yaşıyor. Anadolu çağırıyor ve ağzından kendini anlatacağı kişilere içini, içindekileri döküyor. Söyleyecek anlatacak onun da çok şeyi var bu dünyaya ve konuştu mu yürekten konuşup, titretiyor bilgeliğiyle insanlığın bütün hallerine tanıklık etmiş bu eski toprak. Dediğin gibi susup, bakıp, kulak verip pür dikkat dinlenince neler neler öğreniliyor ve söyleniyor bu topraktan.

    • sumandef dedi ki:

      Bazen kavuşmak için uzaklaşmak gerekiyor galiba. Belki de bir çoğumuzun yogadan geçmesinin sebebi, önce bir uzaklaşma isteğidir. Uzaklardan Ruh’a dokunmak daha kolay oluyor sanki. Ben humanistliği daima ulusculuğa, yerelciliğe tercih ettim ama insanın toprağı, kültürü ve diliyle genetik bir bağı var. Özellikle Ruh’u Ruh olmayan şeylerden ayıklama sürecinde (benim hocam yogayı böyle tanımlar) o bağı kullanmak insanı kendine yaklaştırıyor. Ben derslerde (ya da yazılarda) “enerji” yerine “can” kelimesini kullandığımda herkesin bilincinde daha tanıdık bir yerler uyanıyor. İçe dönüş, bildik kapılardan geçmedikçe hep biraz yapay kalıyor sanki.
      Nereden nerelere geldim ben de…Yorumun ilham verdi Yeni Dost.
      Teşekkür ederim.

      • yeni1anlam dedi ki:

        Sen söyleyince şimdi birden ‘eren’ sözünü düşündüm. Ne güzel bir kelime. İşte onlarla dolu bu toprak dediğin gibi. Şu an İstanbul’da olmalısın. Hoşgitmişsin! Bu güzel blog yazısı için ben de teşekkür ederim. İçinde çok şey buldum kendi bakışıma dair.

    • ece nur dedi ki:

      aynen ne guzel soyledınız valla tesekkurler

  6. yeni1anlam dedi ki:

    Sen söyleyince şimdi birden ‘eren’ sözünü düşündüm. Ne güzel bir kelime. İşte onlarla dolu bu toprak dediğin gibi. Şu an İstanbul’da olmalısın. Hoşgitmişsin! Bu güzel blog yazısı için ben de teşekkür ederim. İçinde çok şey buldum kendi bakışıma dair.

  7. neslihan dedi ki:

    cok guzel burası…yani sizin olusturdugunuz su an ki bu wordpress’teki ortam ve konusulanlar…mutluluk yayildi icime..tesekkurler

  8. özgür dedi ki:

    Ah işte o soykırımlar, mübadeleler bizi bu hale getirmedi mi zaten? Balkan Savaşı’ndan alırsan eğer 4,5-5 milyon insan yer değiştirmiş bir 10 sene içinde, ki düşün Anadolu nüfusu 1923 itibariyle 9 milyon. Kökleriyle bağı kalan bir avuç insanı da devrim atmış hallaç pamuğu gibi. Yalnız buralarda mı, hayır! Fransa’dan doğuya doğru git işte gidebildiğin kadar. Bir Hindistan belki kalmış birazcık olsun kendisi gibi. Bir Çin atasözü “ağaçlar on, insanlar yüz senede meyve verir” dermiş. Daha yeni geliyoruz oralara demek ki.

    Bizim kuşağın beyni yıkanmış da sanki Oya Baydarların kuşağın beyni yıkanmamış mı? Bu ülkenin diplomatları bile, 1915’i mesela, ilk defa yurt dışı mesaisine çıktığında duymuştur. Mülkiye mülkiye diye yeğe göğe koyamazlar, buralar neden bu kadar ıssız onu bilmezler ama.

    Ama biz bunları yazıp okuyabiliyoruz ya, umut var o zaman! En azından o var..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s