Nefesin Vadesi

IMG_0201
Foto: Rebeka Haas®

(Bu yazının originali #28günyoga hareketi kapsamında  https://28gunyoga.wordpress.com’da yayımlanmıştır. 28günyoga hareketi için buraya bakabilirsiniz.)  

Bugün acayip önemli bir gün. Neresinden başlasam? Sevgili kocamdan tabii. Bugün Kokia’nın 49. doğum günü. Sabah yatakta henüz kirpiklerim birbirine yapışıkken ona “kırklı yaşlarının son yılı”nda mutluluklar diledim. Ya, va, amanın öyle değil mi diye mırıldandı. Sonra ben hemen yataktan fırladım. Mahallemizin kahvesinin yolunu tuttum, Kokia’nın en sevdiği barista kıza bir cappucino yaptırttım. Kokia’nın en sevdiği barista kız bu özel kahveyi yatakta bekleyen bizim bey’in doğumgünü olduğunu duyunca to go kupanın üzerine bir happy birthday yazıverdi. Bizimkinin keyfine diyecek yok artık.

Ona ismine imzalı cappuccinosunu sunduktan sonra ben halıyı yuvarladım, sandalyeyi çektim, yerleri silip mumları yaktım. Şevval ayının birinci günü. Hocalarıma, öğrencilerime ve okurlarıma selam olsun. Niyetlerimi hatırladım. Niyetlerimi sunağımın önünde tekrarladım. Sahip olduklarım için şükrettim. Bana niyetlerimi gerçekleşecek gücü,talihi ve ilhamı ihsan etmesi için Allah’a dua ettim. Ve Kokia’ya sağlığını… Geri vermesi için değil de daha fazla almaması için.

Günün ikinci önemli özelliği tabii ki #28günyoga döngümüzün yeniden ve çok daha kalabalık bir ekiple başlaması. Bilgisayarımı açıp takipçi sayımızın bir gecede 90dan 321e çıktığını görünce minik bir sevinç çığlığı attım. Dünyayı kucaklamaya doğru gidiyoruz. Tanımadığım yeni yazarlar ile biricik öğrencilerin yazılarını bir heves okumaya başlamıştım ki telefonumu açmadığım aklıma geldi. Sosyal medyam yok ya artık (uygulamaları sildim) gereksiz bulmuş olmalıyım. Ama whatsapp’ı ve bayramı unutmuşum. Açar açmaz 300 mesaj da whatsapp’dan yağdı. Bir yandan Bey için tertiplediğimiz kahvaltı daveti için domates soyar, peynir keserken bir yandan da bayram tebriklerimi gönderdim.

Öğleden sonra yazı saatim gelip de ben her zamanki kahvemde yerimi aldığımda bugünle ilgili bir şey daha fark ettim: Benim yeni romanım bugün başlıyor. Evet, bugün yani 25 Haziran 2017 Pazar günü, bayramın birinci günü, sabah 7de başlıyor. Ben çoktan yazmaya başladım ama yakın geleceğe kurmuştum ilk sahneyi. Beşyüz kelimemi yazdım. O kadar kolay yazdım ki word acaba yanlış mı hesapladı diye ben bir de defterim kenarında elle hesap ettim. Olmuş 500. Belki de bu sayıyı 1000 kelimeye çıkartmalıyım. Stephen King üstad da On Writing adlı kitabında yeni başlayan bir roman için günde 1000 kelimenin uygun olduğunu belirtiyor. Sonra arttıracakmışısız. Bunu düşüneyim.

Saat 5 gibi kahveden eve geldim. Akşam yogasına koyuldum. Ne güzel bir şey akşam yogası… İnsan lastik gibi esnek. Sonunda bir süre sessiz oturup, zihnimden akıp giden imgeleri, sesleri dinledim. Canım yerimden kalkmak istemedi. Uzanıp Shadow Yoga kitabımdan rasgele bir sayfa açtım. Şu çıktı:

Pranayama Hakkında
Shadow Yoga-The Principle of Hatha Yoga® by Shandor Remete SF 74

 

Zhander hoca’nın pranayamadan bahsettiği bir bölüm. Bu küçük pasajdan da anlayacağınız gibi burada bahsedilen pranayama, asanalar sırasında tatbik edilen nefesi özetliyor. Mulabanda yoga çalışması boyunca tutulur. (O fitili bir ateşledikten sonra bırakmak yok, arkadaş) Jalandara nefes alışın sonunda başlıyor ve udiyananın sonuna kadar sürüyor. Udiyana ise nefes verişin sonunda başlıyor ve nefesi dışarıda tuttuğumuz sürede bizimle beraber. Derslerimde üzerinde durduğum bir noktayı hocamız burada bize hatırlatmış. Yoga yaparken nefesin dört hali var. Al, tut, ver, tut. Hareketleri yaparken nefesin bu dört halini  tutturduk mu ritim tamam. İşte o zaman vayular akmaya başlıyor, nadilerdeki pürüzler temizleniyor. Nadi temizlendikçe zihin de vrittisinden arınıyor. Shadow Yoga kitabında nefesin dört haline dair de bir bölüm. Geçen gün rastgele açtığımda da ona rast gelmiştim. Orada da diyordu ki Prana ciğerlerimize çektiğimiz hava ile karıştırılmamalıdır. (Biz Prana’yı Türkçeye can olarak tercüme ettiğimiz için karıştırmıyoruz) Ama jivatman  yani ruh ile de karıştırılmamalıdır. Ayama – yani pranayama sözcüğünün ikinci yarısı-  uzatmak ve hatta süreyi uzatmak anlamına gelir. Burada uzattığımız şey nefesin vadesidir. Bir yandan nefesin süresini uzatır, bir yandan prananın vücuttan sızmasını engelleyecek şekilde bandalarımızı kullanırsak can rezervleri merkez kanda‘da birikmeye başlar. İşte nefesin dört hali burada, yani onun vadesini uzatma tekniği olarak karşımıza çıkıyor ki bu dört halin yogaca isimleri şöyle:

  1. Puraka- nefes alış
  2. Antara kumbhaka- nefesi içeride tutmak
  3. Reçaka – nefes veriş
  4. Bhaya kumbhaka- nefesi dışarı tutmak

Bu şekilde sıkı bir şekilde çalıştıktan sonra gelen bir pranayama daha vardır ki onun ismi de kevala kumbhaka- nefesin kendiliğinden durması. Bu durumda prana vücudun içinde kapalı devre gezer, dışarından ciğerlere nefes çekmeden canı içimizde döndürerek hayati işlevleri sürdürürüz. (bir süre) Bu zorlanacak bir aşama değildir, kendiliğinden gelmesi gerekir. (Aksi takdirde sinir sistemini müthiş zorlayacağı için psikolojik açıdan kişiyi olumsuz etkiler.) Bu konularda daha çok bilgi edinmek isterseniz Shadow Yoga kitabının Çakralar, Pranayama ve Mudralar bölümünü okuyabilirsiniz.

Bizim Bey doomgünü dondurması istiyormuş. Eh ben de niyet ettiğim her şeyi bugün yerine getirdiğime göre onunla gidip o yerken seyredebilirim.

Siz uyanıyorsunuz ağırdan. İyi bir ikinci gün olsun.

A! Sosyal medyasızlığın etkilerini anlatmayı unuttum. O da yarına kalsın.

Defne.

 

 

 

 

 

Bir İçe Dönüş Hikayesi-1

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin
Tasarım: Thinker Belles

İşte yine ben. Kalabalık bir kafede, kulaklıklarımın arkasına saklanmış, dünyada benden ve siz sevgili okurlardan başka kimse yokmuş gibi davranıyorum. Telefon ve karşımda oturan bizim Bey sessize alındı. Ha, bir de Bob Dylan eşlik ediyor bize. North Country Blues adlı, on beş yaşımdan beri yüreğimi dağlayan o acıklı şarkısıyla.

Bu kafeye Bey ile beraber geldik. Doksan dakika boyunca okuyup yazmaya ihtiyacım var diye. Onun bilgisayarını da yanımıza aldık. Şimdi büyük bir masada karşılıklı oturuyoruz. Bey beni hiç rahatsız etmiyor. Kendi bilgisayarına gömülmüş gitmiş.  Zaten evde de olsak benim kulağımdaki kulaklık “müsait değililiz, daha sonra tekrar arayın” anlamına geliyor. Bir ara romanımı yazarken, “rahatsız etmeyin” işareti olarak başıma bir örtü takıyordum. Her şekilde bizim Bey, yazımın kesintiye uğramasının ruhumda yarattığı hırçınlığı tanıdığı için bırakın kulaklığı, türbanı; parmaklarımın klavyede tıkır tıkır eden sesini bile duysa, beni kendi halime bırakma zamanının geldiğini biliyor. 90 dakikalık vardiyadayız şimdi. 90 dakika boyunca birbirimizi rahatsız etmeyeceğiz, konuşmayacağız. Ben 90 dakika içinde bu yazıyı bitirip yayınlayacağım. Sonra  sosyallaşeceğiz.

Susan Cain tek başına geçirilen zamanlardan bahsederken, “tek başınalık bazı insanlar için nefes aldıkları havadır” diyor. Ben onlardan biriyim. Hergün bir kaç saatimi tek başıma geçirmem gerek. Yoksa boğulacak gibi oluyorum.

Okuldayken bazı tenefüslerde çıkmaz, havasız, camları buğulu, floresan ışıkla aydınlatılmış sınıfta tek başıma otururdum. Özellikle kümelere bölündüğümüz 3. sınıfta tenefüsleri tek başıma geçirmek istediğimi hatırlıyorum.  Çok arkadaşım vardı. Alt kat tenefüshanesinde folklor çalışırlardı. Ben de folklor oynuyordum ve ekibin en yeteneksizi olduğumu hocamız da dahil herkes biliyordu. Aşağıdaki tenefüshanede en çok benim çalışmam gerekiyordu. Onun yerine ben arkamdaki askılara asılmış  paltolara sırtımı dayayıp buğulu camları seyretmeyi tercih ediyordum. Küme senesi bana fazla gelmişti. İkişerli sıralarda oturacağımız dördüncü sınıfı iple çekiyordum.

Tek başınalık içe dönüklerin nefes aldıkları havadır, diyor Susan Cain. Sonra da içe dönüklüğü şöyle tanımlıyor:

İçe dönükler iç dünyaya, düşünceler ve hisler dünyasına dönük insanlardır.  Dışa dönükler ise dış dünyaya, etkinliklere ve davranışlarla ilgilenirler. İçe dönükler olayların arkasındaki anlamı merak ederler, dışa dönükler olaylara balıklama dalarlar. İçe dönükler ancak tek başlarına kaldıklarında şarj olurlar, dışa dönükler yeterince sosyalleşmedikleri zaman kendilerini yorgun hissederler. İçe dönükler az miktarda dış uyarıcı yeterlidir.  Sessiz bir evde oturup kitap okumak onları memnun eder. Dışa dönükler serüven severler, seyahatlerinde yeni insanlarla tanışmayı, onlarla saatlerce sohbet etmeyi severler. Dış dünyanın uyarıcılarına daha çok ihtiyaçları vardır.

Çoğunuz bu hikayeyi biliyorsunuzdur. Ben bir gün Tayland’a gitmeye karar verdim.  Aslında bir gün değil, bir akşam verdim kararımı. Amerika’dan gelen burslu doktora kabulümü red etmiş, babamın, “peki kızım doktora yapmayacaksan ne yapacaksın?” sorularına maruz kaldığım bir akşam yemeğindeydim.  Babamın kuzenlerinin birinin evinde. Bütün aile kulak kabartmış ne cevap vereceğim diye beni bekliyorlardı.  Ben kadife kanepenin fitillerinde tırnaklarımı gezdirerek ne cevap versem diye düşünüyordum. Çünkü vallahi de, billahi de bilmiyordum ne yapacağımı.

“Bilmem, biraz seyahat eder, dünyayı gezerim belki ” dedim zar zor duyulur bir sesle.

“Kızım hangi parayla gezeceksin dünyayı?”

“Ne kadar gezeceksin dünyayı?

“Peki gezdin geldin ne olacaksın? Gezgin mi olacaksın?Ah hah hah hah! ”

Gecenin devamında Godet’ye gittim. Cuma gecesi bütün arkadaşlarım oradaydılar. Bir türlü alışamadığım tekno müziğinde sallanıyorlardı. İçkiler pahalıydı.  Bira aldım, ben de onlarla sallanmaya başladım. Bir an önce sarhoş olmalıydım. Canım sıkılıyordu. Arkadaşlarıma bakıp acaba bir tek benim mi canım sıkılıyor diye düşündüm. Müzikten mi, babamların sıkıştırmalarından mı, ayıklığımdan mı neden böyle sıkılıyorum acaba? Bir sigara yaktım. Birama bitirdim. Bana ikinci bir bira alacak kimse var mı acaba diye etrafa bakındım. Kimse yoktu. Gece hayatına ilk defa benden genç insanların karıştığını o gece farkettim. Godet kapanınca, Roxy yerine eve dönmeye karar verdim. Çıkışta arkadaşlarımın sarhoş ısrarları karşısında bir durakladıysam da (Roxy’de beni heyecanlı bir şey bekliyor olabilir miydi?) bir taksiye atlamayı başardım.

Eve dönünce internete bağlandım. (dial-up connection, diiiit, diiit, dıbım dıbım dıbım) Gönüllü çalışma imkanlarını önüme süren bir iki siteye adımı, sanımı, ilgi alanlarımı yolladım.  Neresi olsa gidecektim. Afrika, Güney Amerika, Asya, ne olursa dedim. O gece Roxy’de arkadaşlarımın yanında dans edeceğime, dünyanın dört bir yanına epostalar yollarken hayatımın bir döneminin perdelerini indirdiğini  hissediyordum.  Beni neyin beklediğini hiç ama hiç bilmeden bilgisayarı kapattım. Çatı katı dairemizin  yatağıma doğru eğim yapan tavanının altında, üç koca kediyi koynuma alıp uykuya daldım.

Tayland’dan gelen cevap ertesi sabah beni ekranımda bekliyordu…

Kanepelerinde, yerlerinde öbek öbek arkadaşlarımın uyuduğu eğik tavanlı salonumuzu çıplak ayaklarımla boydan boya geçip klavyeye uzandım.

Hayatımda hiç bir yabancı ülkeye tek başıma gitmemişim.

Beni neyin beklediğini bilmediğim bir geleceğe “evet” yazıp gönder tuşuna bastım.

Doğru şeyi yapmış olduğumun bilinci ruhuma ağır ağır, tatlı tatlı yayıldı.  Arkadaşlarımı uyandırıp sucuklu kahvaltı hazırlamaya karar verdim.

90 dakikam bitti ama hikaye bitmedi. Yarın devam ederim. Olur mu? İçe dönüklerin dışa açılma saati geldi.

Sevgiler hepinize.

Defne

Teknik bir Yoga Yazısı 1

Foto: Aisha HarleyBugün dünyada milyonlarca insan yoga yapıyor. İnsanlığın mistik olana açlığının zirve yaptığı çağımızda, milyonların neden kendi kültürlerine ait dinlerde değil de hatha yoga gibi uzak bir diyarın  karmaşık bir mistik öğretisinde açlıklarını dindirmeye çalıştıklarını pek sosyolojik ve psikolojik faktörle açıklayabiliriz.

Ama açıklamayacağız. Onun yerine müsadenizle çok teknik bir yoga yazısı yazacağız.

Hatha Yoga, bedeni kullanarak yapılan yoga çalışmalarının tamamına verilen genel isim. Bu yazıda bedeni kullanarak yaptığımzı bütün yoga sistemleri için (evet hepsi- Shadow, Aştanga, Anusara, Yin, Kundalini, hepsi hepsi) Hatha Yoga terimini kullanacağım.

Nefes, beden ve zihin (konsantrasyon) üçlüsünü çalışarak kişinin kendine ve evrene dair keşiflerde bulunması, diğer varlıklar (ve tanrı) ile arasındaki bağı birebir tecrübe etmesi ve bu sayede mistik öğretiye dair açlığını biraz olsun bastırması amacını güden Hatha Yoga, bize epey karmaşık bir enerji anatomisi sunuyor. Bu anatomiyi bilmeden hareketleri yapmanın kişiye faydası olsa da, yoganın özüne inmek ancak beden-zihin-nefes üçlüsünün hatha yoga çalışması sırasında ne yollardan geçtiğini anlamakla mümkün olabilir.

Peki ne oluyor bize yoga yaparken? Yogayı diğer bedensel etkinliklerden ayıran en önemli özelliği, bana sorarsanız, harekete nefes ve zihni dahil etmesi. Sekiz ayaklı Aştanga (ya da Raja) yoganın (bu yazıda hepsini Hatha Yoga’ya dahil ediyorum) dördüncü ayağı olan Pranayama ve beşinci ayağı Pratyahara yogayı yoga yapan iki önemli faktör. Pranayama, yoga eğitiminin ileriki aşamalarında dallanıp budaklanarak son derece kompleks bir çalışmaya dönüşse de, daha en baştan beri aslında bizimle olan bir pratik. Hareket-nefes ortaklığını sağladığımızda, yani nefes alış süresince bir hareketi, nefes veriş süresince de diğer bir hareketi yapmaya başladığımızda bedeni ve nefesi akord etmeye başlıyoruz. Bu en basitinden bir pranayama. Bir balerinin adımlarını, kollarını müziğin sayısı ile hareket ettirmesi gibi yogada da biz bütün hareketlerimizi nefesin ritmine göre ayarlıyoruz. Nefes-beden ikilisinin yanı sıra, yoganın beşinci adımı olan pratyahara yani beş duyu organının sesini kısmak yogayı diğer fiziksel etkililiklerden ayırıyor. (Hatha Yoga zihin-nefes-beden üçlüsünün birden kullanıldığı tek mistik sistem değil elbette. Chi-Qong, Tai Chi ve Uzakdoğu dövüş sanatlarının çoğunda bu üçlünün beraber çalışıyor)

Nefes-hareket ikilisinin uyumu başlangıç derslerinde genelde öğretiliyor. Beş duyu organının seslerinin kısılması olarak tarif ettiğim pratyahara’ya ise bence gerekli önem verilmiyor. Pratyahara zihnin bir süreliğine beş duyu organının gördüğü, duyduğu, hissettiği, kokladığı, tattığı şeylere tepki vermeden izlemesini öngören bir pratik. Mesela tam kaptırdınız nefes alırken kollar kalkıyor, nefes verirken kollar iniyor. Koordinasyon tamam, konsantrasyon yerinde…pat kapı açılıyor stüdyodan içeri soluk soluğa bir öğrenci girip matını pat sizin yanına seriyor, oflaya poflaya yerleşiyor. İşte onu görmemiş, duymamış gibi yapıp çalışmaya devam etmek pratyahara! Aynı şey yüzümüzü gıdıklayan saç telini yüzümüzden çekeceğimiz ya da yakası kayan tişörtümüzü düzelteceğimiz yerde oldukları yerde bırakmayı da içeriyor. Benim sık sık öğrencilerime hatırlattığım üzere yoga serisine başladığımız andan itibaren ellerin ve ayakların yeri her bir saniye için tasarlanmış durumda. Hiç bir şey yapmıyor gibi de dursa o anda eller, asıl yerleri olan bedenin iki yanında sarkıyorlar. Onları oradan çekip saçınıza götürdüğünüz anda o serinin büyüsü kaçar.

Yoga dersi vermeye başladığım ilk yıllarda bana öğrencilerim «asker» derlerdi. Sınıfa su şişesi ile girmelerini, akıllarına esince çıkıp tuvalete gidip gelmelerini ve seri sırasında saçlarını başlarını düzeltmelerini istemiyorum diye. Ayrıca o zamanlar kullandığımız matlarını yamuk sermişler ya da battaniyeleri yanlış katlamışlarsa da uyarı alırlardı. O öğrencilerin bir kısmı askerliğe dayanamayıp gittiler. Diğerleri ise bugün hala benim derslerime geliyorlar ve bütün bu dirlik düzenin sadece ve sadece yoga çalışmasının derinliğini arttırmak, büyüsüne kapılmak için gerekli olduğunu biliyorlar.

Peki Hatha Yoga yaparken ne oluyor bize? Oraya gelemeden süremiz bitti, iyi mi? Bu teknik yoga yazısından sıkılmadıysanız yarın yine gelin, size prana ile apana’nın nabi çakra’da buluşmasının uyandırdığı samana vayu’nun, enerji bedenimizi kasıp kavurduktan sonra zihni nasıl meditatif bir hale yola soktuğunu anlatayım…

Asana, pranayama, pratyahara hep beraber çalışırken…

İçe Dönmek- Son Bölüm

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

«Tek başına geçirilen vakitler bazı insanlar için aldıkları nefes kadar önemlidir» diyor Susan Cain.

Bütün yoga disiplinlerinde nefes demek can demektir. Beden vasıtası ile yaptığımız bütün yoga sistemlerinde amaç, cansız bölgelere o canı akıtmak ve muntazam akışı korumaktır. Can sadece iç organlara değil, ruha da gereken bir besindir. Yoga yoluyla sadece bedeni değil, ruhumuzu da canımızla besleriz. Bedene ve ruha canı taşıyan araç nefestir. Malumunuz olduğu üzere, nefesin bittiği yerde can da bedenden çıkıp gidecektir.

Nefes bedenin her bir köşesine akmayı öğrenirken, sadece fiziksel duruş alışkanlıklarımızı değil, zihinsel/duygusal davranış kalıplarımızı da «hizaya» getirmeye başlar. Yoga yapa yapa daha dik oturmayı, başın ağırlığını (omuzlarda taşımak yerine) karın merkezi ile dengelemeyi, karın boşluğundaki sıkışıkları gevşetere iç organları canlandırmayı, diyaframı tam kapasite kullanarak ciğerlerimizi temizlemeyi öğreniyoruz. Bütün bunlar olurken hayatımızı ve ilişkilerimizi kısıtlayan davranış kalıpları ve işlevlerini yitirmiş değer yargılarımız (aile kuralları ile bağlantılı) da, duruş bozukluklarımız gibi erimeye ve yerlerini taze başka davranış ve inanışlara bırakmaya başlıyorlar.

Bütün bu dönüşüm ancak kontrolü bıraktığınız anda oluyor. Kendi dönüşümümden kendim sorumlu olmak istiyorum derseniz, eski kalıpları sadece «upgrade» etmiş oluyorsunuz. Kontrolü bırakmak, teslim olmak ne demek? Neyin kontrolünü bırakmak? Ben bir şey mi kontrol ediyordum ki?

Yogadan sonraki ilk yaz pılımı, pırtımı toplayıp Tayland’a temelli yerleşmek üzere Türkiye’ye döndüğümde ben çok değiştiğimden çok emindim. Sadece fiziksel olarak değil, kişiliğim de değişmişti sanki. Yoga sayesinde içe dönük tabiatıma kavuşmuş olduğumdan mutluydum. Yalnız, yeni bir dine geçen «dönme»ler gibi ben de yeni hayatımın prensiplerini hayata geçirirken işi abartmıştım. Bunu o sırada farketmedim. Her sabah kapılı kapılar ardında 2 saat yoga yapıp, sonrasında da bir saat (hala kapalı kapılar ardında) yemeden, içmeden, konuşmadan oturunca, nihayet kahvaltı sofrasına teşrif ettiğimde kafam dumanlı, gözlerim bir boş bakıyordu. Annem endişe ile durumu farketti. Pek durgundum. Telaşlandı. Onu durgun değil, huzurlu olduğuma ikna edemedim.

İkna edemedim çünkü huzurlu değildim. Bütün içe dönmelerim, saatlerce odaya kapanmaların bir ritüeldi aslında. Üstelik oradan burada okuyup da bir araya getirdiğim yanlış asana/pranayama tekniklerini uygulamaktan  sinirlerim de laçkaydı. Ama mertliğe bok sürmemek için kendimi huzurlu olarak sunmam gerekiyordu. Yoganın beni mutlu kıldığına, sorunun çevremde, sorunun onlarda olduğuna bir şekilde ikna etmem gerekiyordu onları.

Ben de kavga ettim.

Zaten yogaya –ya da kendini keşif sürecini getiren herhangi bir yola- başlayan pek çok genç insan gibi, ben de oklarımı aileme saplamak üzere çoktan bilemiştim. Hayatımdaki mutsuzluklardan, komplekslerimden, başarısız ilişkilerimden, hepsinden, hepsinden onlar sorumluydu. Beni yeterince takdir etmemiş, beğenmemiş, cesaretlendirmemişlerdi. Ben aslında neler olabilirdim de, annemi babamı memnun etme pahasına vazgeçmiştim. Dışa dönük, neşeli, fıkır fıkır bir karakterin onların gözünde daha sevilesi bir çocuk olduğuna karar vermiş ve içe dönük tabiatımı beğenmeyecekler diye onlardan saklamıştım.

Daha neler neler!

Sabahları hayalet gibi nihayet odamdan çıkıp kahvaltı sofrasında sevinç içinde beni bekleyen annemin karşısına geçtiğimde huzurlu muydum? Annem mutfağa koşup bana mis gibi taze kahve, kabukları soyulmuş domatesler, simitler hazılarken ne yapıyordum? Yemek masasının karşısına düşen 8. kat penceremizden Zincirlikyu mezarlığına bakıyordum boş boş.

Canım anneciğim tatlı tatlı benimle sohbet etmeye çalıştığında, biraz sessiz olmasını istiyordum. Henüz «dünyevi ilişkilere» hazır değildim.  Çok sonra yoganın insana öyle kafası dumanlı, duygusal haller değil aksine telaştan ve endişeden arınmış neşeli bir ruh hali hediye ettiğini öğrenecektim. O yaz değil ama çok sonra. O yaz sinirlerim –bir ihtimal yanlış yanlış yaptığım pranayamalardan- alt üst vaziyette annemlerle kavga ederek geçti.

28 yaşında yeniden ergenliğe adım atmıştım.

Annem her zamanki gibi yine benim iç dünyamda ne olup bittiğini benden iyi bilmişti. Huzurlu muzurlu değil, düpedüz bunalımdaydım. Üstelik Bradshaw’un işlevsiz aile kuralları teorisini öğrenmeme daha on yıl vardı ama aile karmasını kırmak denen şeyi duymuş ve Türkiye’ye annemin evine bir misyon ile dönmüştüm. Ailemizi kurtaracaktım. Neden? Bilmiyorum. Ailede bir kişinin yogaya başlaması bütün aileyi dönüştürmüş. Bunu da duymuştum. Kendimi kurtarıcı gibi görüyordum. Kesinlikle onlardan daha iyiydim. Her zamanki ukalalığım iki misline çıkmış, dört başlı canavar gibi önüne geleni yargılıyor, değerli ilişkileri yağmalıyordu.

O yaz bana nasıl tahammül ettiler bilmiyorum.

Aradan geçen yıllar içinde içe dönmenin insanları ret etmek anlamına gelmediğini de öğrendim. Evet, Susan Cain’in de söylediği gibi, içe dönüklerin her gün bir kaç saat tek başına vakit geçirmeleri enerjilerini şarj etmeleri açısından çok önemli. Bizim bir süre boşlukta kalmamız gerekiyor. Ve bu boşluk –sevgili içe dönükler buraya dikkat edin, neden hala yorgun olduğunuzu açıklayabilir bu bölüm- zihnin birden fazla at koşturduğu durumlarda yaşanmıyor. Yani diyelim tek başına kalmak üzere odanıza kapandınız, ya da bir kafeye gittiniz. Bilgisayarı açtınız, emailllerinize, Facebook’a ve internetin diğer harikalarına daldınız. Aaa sonra bir baktınız tek başınalık süreniz doluvermiş, bir sonraki randevuya gitmeniz gerekiyor. Ve ne oluyor? İstemiyorsunuz o randevuya gitmek? Niye? Hala yorgunsunuz. Hala yalnız kalmak istiyorsunuz. Niye? Çünkü yalnız kalacağınıza, iletişimi sürdürdünüz ve şarj olamadınız.

Tek başınalığın bizi şarj edebilmesi için dış dünyadan bir süreliğine kopmak şart. Yoksa şarj olmuyoruz. Bir saat güzel bir kitap okumak, doğada yürüyüş, deniz kenarında yürüyüş, sırt üstü yatıp müzik dinlemek, yazı yazmak…Bunlar içe dönükleri şarj eden şeyler.

Ancak içe dönüklük asosyallik anlamına gelmiyor. Evet, içe dönükler koca bir grup halinde buluşmalardan çok iki üç kişilik arkadaş toplantılarını tercih ediyorlar. Uzun bir masada oturan yirmi kişi ile geyik yapmak, iki- üç kiş ile derin sohbetlere girmekten çok daha zor bir şey, orası doğru. Havadan sudan muhabbetlerle geçen bütün bir pazar gününü bir rahatlama değil, stres kaynağı olarak da görebilirler. Ama her halükarda içe dönük tabiata sahip olmak, asosyal olmayı gerektirmiyor. Bunalımlı olmak ise hiç değil. Günlük tek başınalık dozunu almış içe dönükler arkadaş toplantılarının bir numaralı yıldızı olabilirler. Onların dingin, sakin, enerjileri diğer insanlarca özlenen ve aranan bir şeydir aslında. Siz de bilirsiniz.

İçe döndüğümüz zaman enerji depoluyoruz. Modern dünyada gündelik hayat enerjimizi sürekli emen, yutan bir şey. İş hayatı, trafik, az zamana çok şeyler sığdırma gayreti, parasal dertler, medya, diziler ve sonsuz sosyalleşmeler her gün canımızdan biraz çalıyor. Canı yeniden üretmek için içe dönük-dışa dönük herkesin birazcık sessiz, hareketsiz, tepkisiz durmaya, ya da yavaşlamaya ihtiyacı var.

Ailede yogaya başlayan bir kişinin bütün aileyi dönüştürdüğü ise bir gerçek. Ama bu dönüşüm yoga insanın kendini kurtarıcı ilan etmesi ile olan bir şey değil. Sahici dönüşümlerin hiç biri zorlayarak, birilerini taklit ederek ya da içi boş ritüelleri tekrarlayarak olmuyor. Dönüşüm teslimiyetle geliyor. İnsanın kendini, diğerlerini ve durumları kontrol etme arzusunu terbiye etmesiyle oluyor.

Bradshaw’un teorisinde geçen işlevsiz aile kuralları, sadece bizi değil, kendi anne babalarımızı da kısıtlayan kurallar. Bu kuralları bize –bilmeden farketmeden-onlar geçirmiş de olsalar, o kurallara –bilmeden farketmeden- uyarak onları BİZ yeniden üretiyoruz. Kuralı fark edip de beklenen tepkiyi vermediğimiz gün sadece biz değil, bütün aile dönüşüyor. Kural sadece bizim mikro hayatımızda değil, bütün bir soy boyunca çözülüveriyor.

Ve o kural çözülürken aile fertleri birbirlerine yaklaşıyorlar. Hafifliyorlar. Hele ki kendi kurallarından gülerek söz ettikleri anlarda samimiyetlerin en tatlısı yakalanıyor. Kavga hiç kimseyi dönüştürmüyor. Dünyaya «bu insanlar beni seviyor» gözlüğü ile bakmak ise bütün dönüşümlerin başını çekiyor….

Şifreli Kasa

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Bu sabah yine o kafeye gittim. Artık kar yağmıyor ama arabamız hala bozuk. Yine sabahın altısında gözüme iğne iğne saldıran yağmur altında yeni stüdyoya pedal çevirdim.

Derse bir tek Aisha geldi. Aisha benim buradaki en eski ve en yakın arkadaşım.  Bloğu şenlendirmek için koyduğum pek çok fotoğrafın karenin kamera arkasında Aisha var.

Derslerime sadece tek bir  gelince bütün dersi hiç konuşmadan veriyorum. Emma Hocamızın eğitimlerde bize yaptığı gibi, öğrenciye arkamı dönüyorum, nefes alış verişlerimizden başka ses seda çıkarmadan seriyi baştan sona yapıyoruz. Aisha ile de öyle yaptık. Zaten üç aydır düzenli olarak derslere geldiği için serinin inceliklerini iyice öğrendi. Hareketlerin geçişlerini, sırasını ve isimlerini hatırlamıyor olabilir ama önünde ben yaptığım sürece neyin nasıl yapılacağını artık biliyor. Öğrenci bu seviyeye eriştiği zaman, dersin tonu da değişiyor. Yeni bir şey öğretmektense öğrenilen hareketleri tekrarlatmaya özen gösteriyorum ben. Yeni öğrenilirken –sadece yogada değil, her yeni konuda- insan zihni incelemiyor, ince ayrıntıda gizli tatları henüz algılayamıyor. Ve durmadan durmadan yeni bir şeyler öğrenme hevesinde olanlar bu bir üst aşamaya bir türlü geçemiyorlar.

Aisha öyle bir öğrenci değil. Yoganın derinlerine ancak sonsuz sayıda tekrarla inebileceğini biliyor. O yüzden ona arkamı dönüp beni takip etmesini söylediğimde sevindi. Hiç konuşmadan, yaz rüzgarı kıvamında nefes alıp vererek Balakramanın dörtte üçünü yaptık. Sonra oturduk. Asanalarımızı tamamladık. Gözlerimizi kapattık. Güzelim stüdyonun çatısına yağmur bütün gücüyle vuruyor, rüzgar uğulduyor. Bizim içimiz ferah, bizim içimiz rahat, tatlı bir hafiflik, bir boş vermişlik ve o boş vermişlikte var olan bir doyum hissi sarmış bedenlerimizi, benliklerimizi.

Uzun uzun oturduk.

Çıkışta beni eve bırakmayı önerdi. Bedenim çok güzel açılmış, açılan kanallardan ılık ılık enerji merkeze akmıştı, bisiklete binmek zoruma gitmedi. Hem o kafeye gitmek istiyordum yine.

Gittim de.

Şömine yine yanıyor. Sırılsıklam ceketimi, şapkamı, yağmur pantolonumu, eldivenlerimi çıkarttım, şöminenin önünde asılı hediyelik çorapların çivilerine her birini astım. Kahvemi alıp deri koltuklardan birine gömüldüm. Elimde hala Middlesex. Güzelim Smyrna ben dün gece yatakta okurken yandı, kül oldu. Limanda bekleyen gemilere atlayanlar paçayı kurtardı, geri kalan kadın, erkek, çocuk bütün Yunan sahiden de denize döküldü. Smyrna yanarken ben de yandım. Ama bu sabah, önünde eldivenlerim tüten şömine başında deri koltuğuma gömülmüş otururken yeni bir bölüm başladı. Yeni hayatlar, yeni diyarlar…Devran yine döndü. Her zaman döndüğü gibi. Tahayyül edemeyeceğim kadar büyük acılar yaşayan insanlar yeni hayatlar kurdular, devam ettiler. Her zamanki gibi.

Neyse konumuz bu değil. Konumuz Shadow Yoga’nın bazı hareketlerini derslerimde gösterebilir miyim? Bu soruyu yoga hocalığı yapan öğrencilerimden sık sık duyuyorum. Doğal olarak Shadow Yoga öğrencisi kendi yaptığı yogayı öğretmek istiyor. Ama bu izin benden değil, benim hocam, sistemin yaratıcı Zhander Remete’den alınıyor. Ondan hocalık iznini koparmak da öyle kolay iş değil. Üç sene süren hocalık eğitiminden bu sene yirmi kişi mezun oldu. O yirmi kişiden sadece üç kişinin ismi resmi Shadow Yoga hocaları listesine geçti.

Bu sistemin hocası olmak istiyorsanız en az üç sene boyunca Zhander ve Emma’yı takip etmeniz gerekiyor. Yılda bir defa (en az) onların verdiği kurslara katılmanız ve yılın geri kalan günlerinde Shadow Yoga prelüdlerini düzenli olarak uygulamamız gerekiyor. Arada sırada yerel hocanıza görünüp yeni prelüdleri öğrenmek de hocalık eğitiminin parçası. Üç senenin sonunda kararı onlar veriyorlar. Bazı öğrencileri üç sene bekletmiyorlar. Sen hazırsın, git ders ver şimdi diyorlar. Bazılarını ise yıllarca bekletebiliyorlar.

Bilgi herkeste aynı anda uyanmıyor çünkü. Size asla bir reçete sunmuyorlar. Ne konuşacağınızı, derslerde söyleyeceğiniz sözleri hazır sunmuyorlar. Beden üzerinde nasıl düzeltme yapacağınızı bile göstermiyorlar. Ben başlarda hocalık eğitiminin böyle temel öğretilerden mahrum oluşunu yadırgamıştım. Hatta Emma hocaya sormuştum bile, “ben nasıl düzeltme yapacağımdan emin değilim, biraz sizi ders sırasında izleyebilir miyim,” diye. “Hayır”, demişti. “Tek dikkat etmen gerek şey, bizim senin üzerindeki düzeltmelerimizi hissetmen. Biz seni düzeltirken nefesinde, bedeninde, zihninde olup bitenlere dikkat edersen, başka bir öğretiye ihtiyacın kalmaz.”

Peki o zaman öyle olsun, dedim.

Güven şarttı. Kendime (bir gün dediği gibi ben de hissedeceğim bu nadileri, vayuları, kandayı, agniyi) ve hocalarıma. (bu insanlar ne dediklerini biliyorlar) Ben uzun zaman öğrencilerime parmağımı dokundurmadım. Hareketlerini sözlerimle düzelttim. Sonra bir gün bir de baktım, bir tanesine doğru çekiliyorum. Parmaklarım kollarındaki iki noktayı kendiliğinden bulmuş. Biliyorum o noktalara basınca ne hissedecek öğrenci. Kendi canımda hissediyorum. Bastırdıkça öne katlanıyor, parmaklarımın altındaki noktalar yumuşuyor. Sonra bir bakıyorum bir başkasının ayaklarına dokunuyorum, dizlerinin arkasına. Düşünmeden, neden öyle yaptığımı bile bilmeden. Çiçeğe çekilen arı gibi gidiyorum bir takım noktalara. Eve dönünce Shadow Yoga kitabımdan bakıyorum o noktalar neymiş diye.

Nereden, ne zaman öğrenmişim bunları? Hatırlamıyorum. Hepsini Zhander ya da Emma Hoca’dan duymuşum, orası kesin. Duyduğum sırada bir kulağımdan girip, diğerinden çıkmış sanmıştım. Demek bir kulağımdan girmiş ama diğerinden çıkmamış. Kendi yogam sırasında kış uykusundan uyanmış o bilgiler, kendi bedenimde can bulmuşlar. Ondan sonra benden çıkmış, bir diğerine uzanmışlar. Ben arada kanal olmuşum, köprü kurmuşum.

Shadow Yoga serileri şifreli kasa gibidir. Kasada saklı mücevhere ulaşabilmeniz  için hareketlerin doğru sırayla, doğru geçişlerle, doğru sayı ve doğru taraftan ile yapılması gerekir. (Sarpa soldan, Virastana sağdan başlar gibi.) Hah şimdi içimden bir tur Çakri dönmek geldi, arkasına da bir Surya Namaskara takayım dediğinizde kasa açılmaz. Prelüdleri baştan sonra hissederek yapanlar bütün bunları zaten bilirler.

Shadow Yoga serileri tek tek isole hareketlerden meydana gelmiş seriler değildir. Öyle tek başına yapıldıklarında ne işe yaradıklarını anlamamız kolay değil. Ancak zincirleme yapıldığında, en sonunda, belki de herşeyin, belki taaa ılınmaların sonunda hissedilen bir etkisi vardır. Evet, her hareketin tık ettiği, arada sırada derslerde söylediğim üzere, size konuşmaya başladığı bir an var ama hareketten o anı beklerseniz o hiç gelmez. Hareketin anlamını, faydasını, tık ettiği anı, sonucunu, sebebini düşünmeden tekrar tekrar tekrar yaptığınız zaman ne demek istediğimi anlarsınız. Unutmayın bir hareketin hakkında düşünmek bizi o hareketi hissetmekten alıkoyar. Yoganın binlerce yıllık bilgesine güvenir, nefes alıp vermeyi sürdürürseniz bir an gelir, her şey yerli yerine oturur.

Hem Shadow Yoga öğrencisi hem de yoga hocası iseniz size tavsiyem bir an önce Emma ve Zhander’i görmeye başlayın. Onlardan aldığınız bilgiler, onların ellerinin değdiği yerde uyanan noktalar içinizdeki hocayı uyandıracaktır. Onlarla düzenli çalışmaya başladıktan sonra derslerinizin başına samapada’yı,  ısınmaları, nefesleri, civa çalana’yı ekleyebilirsiniz. Bu baştaki dört adımın sırasını bozmayın. Öğrencinin prelüd vakti geldiğinde hissedersiniz zaten. Oradan devam edersiniz. Kendi yoganız bir numaralı referans noktanızdır, asla ihmal etmeyin. Yoksa kaynağınız kurur.

Shadow Yoga öğrencisi değil de bir iki derse girdiniz ve bir iki hareket “kaptıysanız” sizden ricam bunları derslerinize taşımayın. Bu şekilde yoga dersi vermek, hangi dilde söylendiğini bile bilmediğiniz bir şarkıyı bir sınıfa öğretmeye benzer. Hareketi içinde yaşatmayan hocayı öğrenci zaten derhal tespit eder, yürekten değil, ezberden şiir okuyor gibi olursunuz.

***

Yarın dünyanın son günü. Hadi öyleymiş gibi yapalım. Yarın bildiğimiz hayatların sonu olsun. Hepimiz hiç bilmediğimiz yeni bir şey katalım hayatlarımıza…Yeni bir insan, yeni bir proje, yeni bir bakış açısı…Kıyamet kopacaksa da varsın kopsun, insan devam ediyor çünkü. Ne olursa olsun devam ediyor insan. Öyle bir cins çünkü bu insan denen şey.

Umut dolu.

 

 

 

 

 

 

Mr. Iyengar Kandasana'daPhoto:www.bksiyengar.com
Mr. Iyengar Kandasana’da
Photo:www.bksiyengar.com

The Kundalini sleeps above the kanda (the place near the navel where the nadis unite and separate). It gives Mukti (emancipation) to the yogins and bondage to the fools. She or he who know her, knows Yoga.
from the Hatha Yoga Pradipika*

Hatha Yoga’nın öncelikli amacı beden, nefes ve zihin üçlüsünü merkeze çekmek. Merkez fiziksel bedende göbek deliğinin 6 cm aşağında ve arkasında bulunan bir nokta. Bireyin gerçeğe uyanışının bedenin enerjisini düzenleyerek geleceği prensibine dayalı olduğu  diğer uygulamalarda olduğu gibi (zikr, sema, chi-qong, tai-chi, kikou, yi-jin-jing) Hatha Yoga’da da bu merkezin bir ismi var. Kanda.

Benim derslerime geliyorsanız sık sık  “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi duyuyorsunuzdur. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Kung Fu  ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Bırakın merkezden hareket etmeyi o merkezi, kanda‘yı hissetmek bile  kolay  değil. Beynimizle hemen algılayabileceğimiz bir bölge değil çünkü. İç kasların bölgesinde. İç kaslar beyinle değil, nefesle algılanan kaslar. Onların farkına varmamız zaman alıyor. Düzenli olarak nefes çalışmamız ve bandaları kolaylıkla uygular hale gelmemiz gerekiyor.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Kanda bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bir çok yoga hocası bu bölge için “belly brain” tabirini kullanır . Karın beyni. Tias Little kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Hatha Yoga ustalarını seyrederken gözümüze çarpan ilk şey nedir?  Bence zerafet. Zerafet, hangi sistemde çalışırsanız çalışın, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (yoga sırasında veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Bir pozdan diğerine geçerken  “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

* Kundalini kanda’nın hemen yukarısında uyur.  (Bütün nadilerin birleşip ayrıldığı göbek deliğinin arkasındaki bölge) Kundalini yogiye Mukti (özgürlük), aptallara da tutsaklık getirir. Onu bilen kişi Yoga’yı da bilir.
Hatha Yoga Pradipika’dan alıntı. 

BOŞLUK VI: HEDİYE

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Fresh Pot kahvesi Powels kitapçısının bitişiğinde. Hatta kahveye girmek için kitapçının kapısını kullanıyoruz. Sabah vakti kitap kokusuna karışık kahve beni mest ediyor. Bu yaz Albina Press’i Fresh Pot’a değiştim. Albina Press çok fazla tanıdık ile doldu. Tek başıma avarelik edemiyorum artık orada. Oturur oturmaz birileri masama yanaşıveriyor. Fresh Pot’un kahvesi daha iyi zaten. Ve bir de komşu kitapçının raflarından istediğim kitabı çekip masama getirebilirim.

Dışarıda tatlı bir sonbahar havası…Yağmur yağıyor, hava serin ve karanlık, sokaklar sakin ve boş. İç mekanların tadı bir başka çıkıyor böyle havalarda. Portlandlılar çok uzun ve çok yağmurlu bir kış geçirdikleri yetmemiş gibi, yazın da bir türlü başlamamasına müthiş bozuluyorlar. Haklı olarak. Biz buraya göçmeden önce on beş gün boyunca Leros’da denize girip çıkıp, daha tuzumuz kurumadan kalamar, ahtapot, çoban salatası, patates kızartması ile dolu sofralarda yemekler yediğimiz için yaza doymuşuz gibi geliyor bana. Sonbahar 30’lu yaşlarımın en sevdiğim mevsimi haline geldi galiba!

Bu sabah iki dersim vardı. Saatimi 5’e kurmuştum. Derslerin öncesine kendi yogamı yapma niyeti ile. Yine olmadı! Normalden 45 dakika önce uyanmak niye bu kadar zor anlamıyorum ki! Kendi yogam kaldı iki dersin sonrasına .Taa 8:30’a. O saatte yoga mı yapılırmış, diye söyleniyor yine içimdeki çok bilmiş. Of!

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Güneşten önce kalkmayı becerdikten sonra bir kere, yogayı tam gün doğumuna denk getirmek öyle kuvvetli bir etki yapıyor ki! Yıllar önce, bütün yazı bir sahile kurduğum çadırımda geçirirken, komşum Serap ile güneş doğmadan uyanır, hiç konuşmadan doğuya yüzümüzü döner yogamıza başlardık. Saat kaçtı o sabahlarda? Uzun yaz günleri olduğuna göre, 4:30’dan geç olamaz. Yarın sabah yine deneyeceğim. İnanıyoruz ki zevke ve keyfe odaklanırsak, 5’de kalkabileceğiz (içimdeki ses ve ben.)

Ama bugün yogadan bahsetmeyecektim. Çünkü Boşluk serisi yoga serisi değil. Ruh, nefes, spirit, mizah, can, yaratıcılık, ilham, hayal gücü…bunları yogaya bağlayabiliriz elbet ama ömrünüzde yoga yapmadınız ve yapmayacak iseniz bile neden söz ettiğimi anlıyorsunuz değil mi? Boşluk yogadan büyük bir alanı kaplıyor.

Her birimiz eşsiz insanlarız. Maceradan arınmış, rutine dayalı sözde en sıradan hayatları sürenlerimiz bile özel-orjinal benlikler içinde yaşıyoruz. Nasıl ki her birimizin genetik yapısı bu alemde tek ve eşsiz, aynısı benliğimiz için de geçerli. Genlerimiz, birikim ve tecrübelerimiz, yaşam koşullarımız ve bilmediğimiz milyonlarca faktörün bir araya gelmesinden, benlik oluşmuş. Her birimiz insanlık halimizi  diğerinden farklı tecrübe ederiz ama nihayetinde insan birdir.  Bu birlik sayesinde iletişim kurabiliriz. Benim insanlığımı yaşama yolum yazı ile size ulaşır ve sizin insanlık halinizle örtüşür, size bir şey katar ve siz de dönüp kendinizinkini bir diğerine aktarırsınız. İlham zincirleme birbirimize geçirdiğimiz hediyedir.

Spiritsiz insan olmadığı gibi, hayal gücü ve yaratıcılıktan yoksun insan da yoktur. Geleneksel toplumlarda el işi, marangozluk, müzik, dans, muhabbet tellallığı, oyunculuk, masal yazmak/anlatmak gibi yaratıcılığı besleyen faaliyetler günlük hayatın parçası olarak yaşanıyordu. Bütün yetişkinlerin müzik yapması da, dans etmesi de sıradan ve sık sık tekrar eden olaylardı. Şimdi müzik yapmak, dans etmek, resim yapmak, yazı yazmak için bu alanlardan birine karşı yeteneğimiz olması gerektiğine inanıyoruz. Oysa ki ilham perisi gibi yetenek de zamanla, sabırla, kapısı çalına çalına uyanan bir diğer lamba cini.

Dünyada kaç milyar insan yaşıyorsa, bir o kadar da spirit var. Bir o kadar kendini ifade etme biçimi…Binlerce farklı kanaldan, milyonlarca farklı insana…Günümüzde yaratma imkanlarımız azalmadı, tersine arttı. Geleneksel toplumlarda ancak kendi kabileme, köyüme sunabileceğim iç dünyamı şimdi benimle aynı dili konuşan binlerce insana açabiliyorum. Bir şeyleri kanıtlamak, sizi değiştirmek, ya da etkilemek, daha iyi bir insan olmak için değil. Yaratmanın tatminini yaşamak için. Bu da sizin bana hediyeniz.

Can, öz  veya spirit uyuduğu yerden çıktıkça beraberinde yaratıcılığı getiriyor. Spirit, yogadaki gibi nefesle bedenin derinliklerine dokunarak veya insanın kendi gerçeğinin farkına varması sonucunda ortaya çıkabilir. Kendi gerçeğimiz derken, o orjinal benliğimizden söz ediyorum. Sadece size has olan, genetik yapınız gibi nevi şahsınza münhasır benliğinizden!

Bu arada o orjinal benlik (spirit)  bilinçli veya bilinçsiz olarak çocukluğumuzdan beri bastırılmış olabilir. Anne-baba “düzeltmeleri” (ama biz senin iyiliğini istediğimiz için böyle söylüyoruz), öğretmen eleştirisi (daha iyisini yapabileceğini biliyoum!), arkadaşların dalga geçmesi, eşlerin eşlere inançsızlığı, ve hatta kendi çocuklarımızın bizi küçümsemesi…Bir ömür bunlara şahitlik eden Spirit koşa koşa lambasına geri kaçmasın da ne yapsın? Ancak bir iki kadeh içki içtiğimizde geri gelir bazen. (İngilizce’de alkollü içeceklere bilin bakalım ne derler: Spirit!) Spirit’i dışarı çağırmak için alkollü spiritlere bağımlı hale gelirsek yalnız, yine kaçar lambasının içine.

İnsan yaratmak ister. İnsan ait olmak ister. Ne demişti yogi Bajan? We all long to belong. Hepimiz aidiyetin hasretini çekeriz. Yaradana kavuşmak yaratmaktan geçer. İnsanı insan yapan analitik düşünme yeteneği değil, hayal gücüdür bence. Hayal gücü orjinal benlikten, candan, spiritten beslenir.  Spirit avare zamanlardan…

Size bir hediye vereceğim:

Bir saat BOŞLUK.

Haydi bugün avare avare dolanın sokaklarda bir saat. Tek başınıza. Kimse ile konuşmadan. Bir yere yetişmeden. Belki kulağınıza müzik takar, bir film seyreder gibi sokaklardaki kendinizi seyredersiniz. Kim bilir belki alfa frekansına geçersiniz. Belki spirit lambanın ağzından başını gösterir, bir dilek tutarsınız. Belki bir şarkı yazarsınız, ya da mektup, belki bir resim yaparsınız ya da sekiverirsiniz kaldırımda.

Nasıl isterseniz öyle değerlendirin hediyenizi…

Mutlu günler!

SON

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Aisha Harley’nin ve İstanbul’un ruhunu yansıtan bu güzel fotoğrafların devamına Defnesumanyoga’nın Facebook sayfasından bakabilirsiniz!

Boşluk Serisi V: Gülümseyin…Boşluktasınız!

Artık tahmin etmişsinizdir: Sabahları tek başıma yaptığım ”kendi yogam” ve sonrasındaki 1 saatlik kahve molam benim en sevgili avare zamanlarım.

Velhasıl bugün ay halinden dolayı kendi yogamı yapamadım. Bir de kahvaltıya misafir çağırmıştık.  Kahveye de gidemedim. Avare zamanlarımdan yoksun kaldığım bu günde bakalım ilham perisi kapısını açacak mı?

Sabahları bir de yoga dersi veriyorum. O da bir başka hal.  Avare zamanlarımdan olmadığı kesin.  Günlük hayatta faaliyet gösteren beta frekanası da değil. “Yoga dersi verme kafası” ileride bir gün ele almak istediğim ilginç bir dalga alanı.  yazmalı.

Geçen yazıda nerede kalmıştık?

Alice’in ruhu yok. (“Who the Hell is Alice?” diyorsanız, sizi önce şuraya alalım.)

Alice’in nefesi ve spirit’i.

Alice’in ruhu -spirit’i- yok derken ona haksızlık ettim. Alice’in elbette canı-spirit’i var. İçinde bir yerlerde saklı.  Lamba cini gibi bir şey bu spirit. Bedenin derinliklerini nefesle ovuşturduğumuzda ortaya çıkacak! Bir kere saklandığı yerden çıkmayagörsün o spirit zaten… Dile benden ne dilersen… Yaratıcılık, ilham, zerafet, hayal gücü…hepsi onda saklı!

Nefes alıp verdiğimizde can alıp veriyoruz. Yerde hareketsiz yatan biri ölü, biri canlı bedenin hangisinin hangisi olduğunu nereden anlarsınız? Nefes var mı yok mu diye bakarak değil mi? Hayatımızı sürdürmek için hepimiz nefes alıp veriyoruz orası kesin. Bir nefesi ciğerlere az bir şey oksijen dolduracak kadar almak var, bir de doya doya bedenin derinliklerine çekmek var. Bu ikisinin arasındaki fark hayatı ”geldik gidiyoruz” işte diye yaşamak ile tastamam, keyfi ile yaşamak arasındaki farkı yaratıyor.

Nedir nefes? Yeniden-canlanma-süreci.

Hatha Yoga çalışmasında nefesin rolü çok önemli. Hatta diyebiliriz ki nefes baş rolde. Yaptığımız her hareket nefese yer açmak için yapılıyor. Göğüs kafesinde boşluk yaratmak için karnımızı hafifçe içeri çekiyoruz mesela, nefes iç organlara ulaşsın diye  sonra da karnımızı serbest bırakıyoruz. Kalçalarda, omuzlarda, göğüs kafesinde boşluk yaratmaya çalışıyoruz ki nefes gitsin oralara.

Çünkü nefes canımızı taşıyan rüzgar. Nefes bedenin motoru olarak tabir edebileceğimiz merkez  kanda’ya vardığında (göbek deliğinin arkasının 5 cm kadar aşağısına denk gelen nokta) oraya bir damla can bırakıyor. Bandalar o damlanın kanda tarafından emilip sindirilmesine yarıyor.

Başka bir deyişle doğru nefes alıp verdiğimiz zaman pilimiz prana (yaşam gücü) ile besleniyor. Fiziksel bedenin kendini yenileyebilmesi için prana’ya ihtiyacı var. Nefesi dar ve kısa olanlarımızda pilin ömrü daha çabuk bitiyor. Fiziksel beden kendini yenileyemiyor, eskimeye başlıyor. Yoga nefesi ile daha uzun süreli şarj oluyor pilimiz.

Nefes-spirit bağlantısının bizi doğal olarak götüreceği yer: Nefes açıldıkça, bedenin derinlerine dokundukça, yaşama gücümüz, şevkimiz, keyfimiz de yerine geliyor. Yoga dersinden sonra öğrencilerin gözlerinin aniden parladığına çok şahit oldum.  Spirit’in bedene dolmasından olsa gerek.

Şimdi size bir başka bağlantı: Sprit’in Fransızcası L’espirit. Okunuşu espri. Neşeli, canlı, sağlıklı insanların bolca espiri yaptığına siz de şahit olmuşsunuzdur.  Bunlar genellikle can yakan şakalar değil, de durumların özünü (spirit’ini) şıp diye ortaya koyan espirilerdir.  Ben diyorum ki bedene spirit doldukça insanın bir yandan öz saygısı artıyor öte yandan durumları yeni bir bakış açısı ile görmeye başlıyor. İyi espiri, özgüven, taze bakış açısı ve bilgelik bileşiminden çıkıyorsa, bu bileşim de spiritten çıkıyor diyebilir miyiz? O da nefesle doluyor…

Nitekim yogaya başlayan çok ciddi, çok akıllı, her bir şeyi sorgulayan, biraz şüpheci ve hep anlamaya çalışan öğrencilerdeki ilk ve en umut veren değişiklik espiri yapmaya başlamalarıdır bence. Nefes kırıldığında gözler önündeki ciddiyet filtresi de kırılır. Nefesin açılması bedenin yumuşamasının sonucu ise, espri de zihnin yumuşamasının işaretidir.

Mavi Orman‘da da yazmıştım:  Doğu felsefelerinin kökeninde, özellikle Zen öğretisinde, espri yapmak, ciddiyetten vazgeçebilmek ve gülmek mistik yolculuğun temel taşları olarak görülür. En sevdiğim yazarlardan biri olan Tom Robbins, esas bilginin kaçık bilgeliğinde (crazy wisdom) saklı olduğunu söylüyor.

Mavi Orman‘dan bir alıntı:

Kaçık bilgeliği, geleneksel –basmakalıp- bilgeliğin tam tersi. Hayatı kısıtlayan tabuları yıkmayı, insan ruhunu genişletmeyi, beyni hafifletip özgürleşmeyi amaçlayan dünya görüşü. Bu felsefe, dalgaya karşı yüzmemizi, neşe içinde kısa kibriti seçmemizi, güvensizliği kucaklamamızı, çelişkilere saygı duymamızı, bilinmeyeni, esrarengiz olanı kucaklamamızı, bütün insanların/öğretilerin dogmalarını kırmamızı, kimselerin yapmaya yanaşmadığı işleri üstlenmemizi öneriyor bize.

Ben de canlı canlı (high spirit ile) yaşamanın, karşılaştığımız durumları hafife alabilme yeteneğimizde gizli olduğunu onun sözlerine ekleyeceğim.

Şimdi burun deliklerinizi açın ve yavaş yavaş havayı içinize çekmeye başlayın. Boğazınız, göğüs kafesiniz ve en sonunda karnınız hava ile dolsun. Nefes vermek için acele etmeyin.Bedenin nefese doyduğu bu anı aklınızın bir köşesine not etin.

İçinize bir damla can düştü.

Sonra karnınızdan boşaltın nefesi, göbek deliği sırta doğru çekilsin, göğüs kafesi boşalırken gevşesin, boğaz havanın bedeni terk edişine şahitlik etsin.

Nefes almak için acele etmeyin.

Orada durun.

Boşluktasınız.

Gülümseyin!

Foto: Zeyno Erdost

Boşluk Serisi IV- Maalesef Ruhu Yok

Burada bir öğrencim var.  İsmine Alice diyelim. Alice yoga  konusunda çok hevesli. Bir bilgisayar şirketinde sabah 9 akşam 6 çalışmasına rağmen, benim derslerime gelmeye azm etti. Haftada dört sabah saat 6:15’de karşımda. Bu aralar derslerim çok kalabalık da değil, toplasanız beş öğrenci geliyor gelmiyor.  Böylece her biri ile ek tek ilgilenebiliyorum .

Alice 26 yaşında. Sağlam kemikli, ince uzun kaslı, eksiği fazlası olmayan sağlıklı bir bedene sahip. Geçenlerde konuşurken özellikle Shadow Yoga öğrenmek istediğini, çünkü hareketlerdeki zerafeti çekici bulduğunu söyledi. Bunu duyan içimdeki hazır-cevap yoga hocası hemen hamlesini  hazırladı:

“Biliyorsun yoga fiziksel bedenin dış görüntüsü için yapılan bir şey değil”. (Of, ne sıkıcısın içimdeki hazır-cevap yoga hocası!)

Neyse o hamlesini yapmadan yakaladım bileğinden, içime geri çektim. Çünkü Alice’in söyledikleri hafızamda eski bir hocamın “grace” (hem zerafet hem de Tanrı’nın lütfu anlamına gelen) tanımı uyandırdı:

Evrenin zerafetine şahit olduğumuzda, akışın mükemmeliğini ve Yaradan’ın nefesini duyarız. Bundanır zarif olana doğru çekilmemiz.

Zerafete zihin 5 duyu organı ile şahitlik eder ve böylece ruh okşanır! Kimi  antropolojik araştırmalar insanların toplumsal ve kültürel farklılıklarına rağmen, zerafete şahitlik ederken gülümsediklerini saptamıştır.

Bir sürü martı birbirinin ardı sıra gökyüzüne yükselir mesela veya yatağımızı yaparken havalanan kuş tüyleri döne döne çarşaflara iner, ipek gömlek tenimize değer, bir yerden Albinoni’nin notaları kulağımıza çalınır ve gül mesela, sadece görüntüsü ile değil, kokusu ile bile zarifitir.  Artistik patinaj, kelebek stili yüzme, kelebeklerin kendisi, ipte yürüyen cambaz, damdaki kediden de bahsetmek istiyorum ama artık uzatmayayım. (Aslında ben de internetten uzun yazı okuyamayanlardanım!)

Velhasıl Alice de DVD’den seyrettiği Emma gibi zarif hareket etmek istiyor. Ve kendi bilse de bilmese de bu arzusu ilahi olanla bütünleşme hasretinden kaynaklanıyor.Ne demişti Yoga Bajan? We all long to belong.

Ve fakat Alice bütün çabasına rağmen o zerafeti içinden çıkaramıyor. Hareketlerin sırasını öğrendi. Kalçaları açık, bacakları güçlü, ayak bilekleri hamur gibi istediği şekle giriyor ve yine de olmuyor. Ben görüyorum, o da anlıyor.

Hareket ederken çok düşündüğü, hep düşündüğü öyle belli ki! Anlıyorum ki aklından geçenler akşam dışarı çıkarken ne giyeceği veya bana kendisini nasıl beğendirebileceği ile ilgili değil. Sadece yogayı düşünüyor. Hareketlerin sırasını, ince ayrıntılarını, hizasını, el-ayak-nefes koordinasyonlarını…Alice bir saat boyunca durmadan yoga düşünüyor. Bir saat boyunca durmadan yoga konusunda endişe üretiyor! Biliyorsunuz endişe ”let go” nun tam tersi.  Zerafet ise dikkat ve serbestliğin bileşiminden doğuyor.

Zaten Alice burada ”worry bee” tabir edilen endişeli tiplerden. Nadiren gülümsüyor ve sorularını ciddi bir ifade ile soruyor. Ben dalga geçer tonda bir şey söylersem, kendini muhakkak açıklama  yapmak zorunda hissediyor. Sanki bütün dünyaya açıklama borcu var. En büyük korkusu yanlış anlaşılmak.

Derken sıra geldi nefes çalışmaya ve olay aydınlandı. Alice’de nefes yok. Boğazına kadar zor zar bir lokma nefes alıyor, hemen sonra veriyor. Göğüs kafesi, karın, pelvik taban bunlar hayatlarında nefes yüzü görmemişler. Gösteriyorum, bak böyle göğüs kafesini açacaksın, karın böyle yumuşayacak, nefesini göbek deliğinin arkasında hissedeceksin, periniyum nefese doğru başını kaldıracak. Tepki yok! Sanki karşısında Türkçe konuşuyormuşum gibi boş bakıyor bana Alice.

Egzersizler,  udiyana bandalar, ödevler derken biraz yumuşar gibi oldu. Bu sefer midesi bulanmaya başladı. Nefesi açılıp da midesi bulanan öğrenci sayısı az değildir, o yüzden şaşırmadım. Aslında bu durum nefesin derinlere doğru inmeye başladığına işaret ettiğinden sevindim bile diyebiliriz. Devamı da geldi…Morali bozuldu, duygusallaştı, nedenini bilmediği günlük depresyonlara girdi çıktı. “Yoga bana iyi gelmedi” aşamasının kıyısına geldi yanaştı ama beni çok sevmişti, hatırıma dersleri bırakmadı!

Bu hafta bir sabah derse Alice’den başka öğrenci gelmedi. (evet, ekonomik kriz yeni evlilerin kapısını çalmakta Portland’da!)  “Başla” dedim, karşısına geçtim. O yaptı ben izledim.

İzlerken izlerken, birden Alice’de eksik olan şeyi buldum!

Alice’in ruhu yok!

Daha doğrusu Alice’in canı yok demeliyim. Doğru kelimeyi bulmakta zorlanıyorum çünkü Alice’de yokluğunu fark ettiğim şey ingilizce indi bana o sırada: Spirit.

Şimdi bu spirit kelimesinin tam karşılığı Türkçemizde yok. Ruh kelimesinin karşılığı olan soul’un varlığına isteyen inanır isteyen inanmaz ama canlıyı hayatta tutan, ona neşe ve yaşama şevki veren şeyin bir can bir spirit olduğunda sanırım hepimiz hemfikirizdir. Canlı insan vardır, cansız vardır. Cansız olan ölü değildir sadece spiritsizdir. Ya da o gün kendimizi cansız hissederiz.  Kendimizi canlı, neşeli, hissedersek ingilizcede buna ”i am in high spirtits’ deriz. Meali: Bugün yüksek spritlerdeyim.

Anladınız mı nasıl bir şeyden söz ettiğimi? Alice’de spirit yok. İnsan yaşamayı sürdürüp cansız olamaz mı? İşte Alice’inki öyle bir durum.

Bir yandan bunları düşünüyor  bir yandan da Alice’i yönlendiriyorum. Nefes bölümüne geldik. Ben yine anlatıyorum. Bir ara nefes alış-veriş anlamına gelen respiration kelimesini kullandım.  Daha ağzımdan çıkarken bağlantıyı yakaladım: Spirit ve respritation. İngilizce bilmiyorsanız bile şu iki kelimenin ekrandaki görüntüsüne bakın. Birisi ötekinin içine yerleşmiş gibi görünmüyor mu? Respiratation. Spirit değil de spirat yazılıyor ama oraya takılmayın şimdi.   Şöyle düşünün: İngilizcede kelimenin başına re-gelirse, bu onun yenilendiğini belirtir. Sonuna gelen -ation ise ismi sürece dönüştürür.  Dolayısı ile re-spirat-ation yani nefes alış-veriş spritin yeniden üretilmesi süreci anlamına gelir!

Alice’de ne eksikti?

Nefes.

Başka?

Zerafet

Ve bir de?

Sprit!

Ah ah ah! Siz de benim gibi heyecanlandınız mı şimdi?

O halde yarın görüşürüz!

HehHeh!

(Daha bir de inspiration (ilham) konusu var!)

Foto: Aisha Harley/ Photoshop: Kokia Sparis