Nefesin Vadesi

IMG_0201
Foto: Rebeka Haas®

(Bu yazının originali #28günyoga hareketi kapsamında  https://28gunyoga.wordpress.com’da yayımlanmıştır. 28günyoga hareketi için buraya bakabilirsiniz.)  

Bugün acayip önemli bir gün. Neresinden başlasam? Sevgili kocamdan tabii. Bugün Kokia’nın 49. doğum günü. Sabah yatakta henüz kirpiklerim birbirine yapışıkken ona “kırklı yaşlarının son yılı”nda mutluluklar diledim. Ya, va, amanın öyle değil mi diye mırıldandı. Sonra ben hemen yataktan fırladım. Mahallemizin kahvesinin yolunu tuttum, Kokia’nın en sevdiği barista kıza bir cappucino yaptırttım. Kokia’nın en sevdiği barista kız bu özel kahveyi yatakta bekleyen bizim bey’in doğumgünü olduğunu duyunca to go kupanın üzerine bir happy birthday yazıverdi. Bizimkinin keyfine diyecek yok artık.

Ona ismine imzalı cappuccinosunu sunduktan sonra ben halıyı yuvarladım, sandalyeyi çektim, yerleri silip mumları yaktım. Şevval ayının birinci günü. Hocalarıma, öğrencilerime ve okurlarıma selam olsun. Niyetlerimi hatırladım. Niyetlerimi sunağımın önünde tekrarladım. Sahip olduklarım için şükrettim. Bana niyetlerimi gerçekleşecek gücü,talihi ve ilhamı ihsan etmesi için Allah’a dua ettim. Ve Kokia’ya sağlığını… Geri vermesi için değil de daha fazla almaması için.

Günün ikinci önemli özelliği tabii ki #28günyoga döngümüzün yeniden ve çok daha kalabalık bir ekiple başlaması. Bilgisayarımı açıp takipçi sayımızın bir gecede 90dan 321e çıktığını görünce minik bir sevinç çığlığı attım. Dünyayı kucaklamaya doğru gidiyoruz. Tanımadığım yeni yazarlar ile biricik öğrencilerin yazılarını bir heves okumaya başlamıştım ki telefonumu açmadığım aklıma geldi. Sosyal medyam yok ya artık (uygulamaları sildim) gereksiz bulmuş olmalıyım. Ama whatsapp’ı ve bayramı unutmuşum. Açar açmaz 300 mesaj da whatsapp’dan yağdı. Bir yandan Bey için tertiplediğimiz kahvaltı daveti için domates soyar, peynir keserken bir yandan da bayram tebriklerimi gönderdim.

Öğleden sonra yazı saatim gelip de ben her zamanki kahvemde yerimi aldığımda bugünle ilgili bir şey daha fark ettim: Benim yeni romanım bugün başlıyor. Evet, bugün yani 25 Haziran 2017 Pazar günü, bayramın birinci günü, sabah 7de başlıyor. Ben çoktan yazmaya başladım ama yakın geleceğe kurmuştum ilk sahneyi. Beşyüz kelimemi yazdım. O kadar kolay yazdım ki word acaba yanlış mı hesapladı diye ben bir de defterim kenarında elle hesap ettim. Olmuş 500. Belki de bu sayıyı 1000 kelimeye çıkartmalıyım. Stephen King üstad da On Writing adlı kitabında yeni başlayan bir roman için günde 1000 kelimenin uygun olduğunu belirtiyor. Sonra arttıracakmışısız. Bunu düşüneyim.

Saat 5 gibi kahveden eve geldim. Akşam yogasına koyuldum. Ne güzel bir şey akşam yogası… İnsan lastik gibi esnek. Sonunda bir süre sessiz oturup, zihnimden akıp giden imgeleri, sesleri dinledim. Canım yerimden kalkmak istemedi. Uzanıp Shadow Yoga kitabımdan rasgele bir sayfa açtım. Şu çıktı:

Pranayama Hakkında
Shadow Yoga-The Principle of Hatha Yoga® by Shandor Remete SF 74

 

Zhander hoca’nın pranayamadan bahsettiği bir bölüm. Bu küçük pasajdan da anlayacağınız gibi burada bahsedilen pranayama, asanalar sırasında tatbik edilen nefesi özetliyor. Mulabanda yoga çalışması boyunca tutulur. (O fitili bir ateşledikten sonra bırakmak yok, arkadaş) Jalandara nefes alışın sonunda başlıyor ve udiyananın sonuna kadar sürüyor. Udiyana ise nefes verişin sonunda başlıyor ve nefesi dışarıda tuttuğumuz sürede bizimle beraber. Derslerimde üzerinde durduğum bir noktayı hocamız burada bize hatırlatmış. Yoga yaparken nefesin dört hali var. Al, tut, ver, tut. Hareketleri yaparken nefesin bu dört halini  tutturduk mu ritim tamam. İşte o zaman vayular akmaya başlıyor, nadilerdeki pürüzler temizleniyor. Nadi temizlendikçe zihin de vrittisinden arınıyor. Shadow Yoga kitabında nefesin dört haline dair de bir bölüm. Geçen gün rastgele açtığımda da ona rast gelmiştim. Orada da diyordu ki Prana ciğerlerimize çektiğimiz hava ile karıştırılmamalıdır. (Biz Prana’yı Türkçeye can olarak tercüme ettiğimiz için karıştırmıyoruz) Ama jivatman  yani ruh ile de karıştırılmamalıdır. Ayama – yani pranayama sözcüğünün ikinci yarısı-  uzatmak ve hatta süreyi uzatmak anlamına gelir. Burada uzattığımız şey nefesin vadesidir. Bir yandan nefesin süresini uzatır, bir yandan prananın vücuttan sızmasını engelleyecek şekilde bandalarımızı kullanırsak can rezervleri merkez kanda‘da birikmeye başlar. İşte nefesin dört hali burada, yani onun vadesini uzatma tekniği olarak karşımıza çıkıyor ki bu dört halin yogaca isimleri şöyle:

  1. Puraka- nefes alış
  2. Antara kumbhaka- nefesi içeride tutmak
  3. Reçaka – nefes veriş
  4. Bhaya kumbhaka- nefesi dışarı tutmak

Bu şekilde sıkı bir şekilde çalıştıktan sonra gelen bir pranayama daha vardır ki onun ismi de kevala kumbhaka- nefesin kendiliğinden durması. Bu durumda prana vücudun içinde kapalı devre gezer, dışarından ciğerlere nefes çekmeden canı içimizde döndürerek hayati işlevleri sürdürürüz. (bir süre) Bu zorlanacak bir aşama değildir, kendiliğinden gelmesi gerekir. (Aksi takdirde sinir sistemini müthiş zorlayacağı için psikolojik açıdan kişiyi olumsuz etkiler.) Bu konularda daha çok bilgi edinmek isterseniz Shadow Yoga kitabının Çakralar, Pranayama ve Mudralar bölümünü okuyabilirsiniz.

Bizim Bey doomgünü dondurması istiyormuş. Eh ben de niyet ettiğim her şeyi bugün yerine getirdiğime göre onunla gidip o yerken seyredebilirim.

Siz uyanıyorsunuz ağırdan. İyi bir ikinci gün olsun.

A! Sosyal medyasızlığın etkilerini anlatmayı unuttum. O da yarına kalsın.

Defne.

 

 

 

 

 

Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Yoga mı yazıdan, yazı mı yogadan?

IMG_1852Bana sıkça sorulan sorulardan biri yoga ile yazı arasında bir bağ kurup kurmadığımdır. Acaba ciddi bir yoga öğrencisi olmasaydım da yazabilir miydim, ya da yazılarımla yogaya dokunmasaydım bunca yıl sonra hâlâ yogaya şevkle sarılabilir miydim? Tabii ki bunun cevabını kesin olarak vermeme imkan yok ama hayatımda yoga ile yazının sıkı sıkıya arasında sıkı bir ilişki bulunduğu biliyorum. Mesela yoga yapmadığım günler kelimeler kalemimden akmıyor. Ya da iyi yazdığım, ürettiğimden tatmin duyduğum akşamların ertesinde yogamı yaparken kafamın sakin, nefesimin uzun, vücudumun da hem daha yumuşak hem de daha güçlü olduğunu fark ediyorum. Birinin başlattığı akımı diğer yakalıyor, kendine katıyor ve yoga ile yazı iki nehir gibi iki koldan hayatımı besliyorlar.

Bildiğim şey şu ki yoga bana yazmam konusunda cesaret verdi. Hayır, sadece yazmam konusunda değil. Şöyle demek daha doğru: Yoga özgür bir birey olarak kendimi gerçekleştirmem konusunda ihtiyacım olan cesareti içimde bulmamı sağladı. Çünkü ben yaptıklarıyla annesinin gözüne girememiş bir kız çocuğu idim. Geçen gün annem avukat olmuş bir çocukluk arkadaşımdan bahsederken “elle tutulur bir işi var ne de olsa,” diye şaka yaptı, benim işimin (yoga hocalığı) “hafifliğine” dokundurarak . Kalabalık bir sofradaydık. Gülüşüyorduk. Aldırmadım. Hatta esas elle tutulur işin benimki olduğuna dair bir şaka da ben patlattım. Artık annemin sahiden şaka yaptığını ve benimle gurur duyduğunu biliyorum ama bu tip şakaları, hicivleri duyarak büyümüş bir kız çocuğu olarak neredeyse otuz yaşıma kadar yazdıklarımı kimseciklere okuyamadım. Hep birilerinin dalga geçtiğini düşündüm. Uzaklardan kahkahalar duydum. Durduğum yerde terleyip, kızardım. Doldurduğum saman kağıtlarını çekmecenin arkasına ittim.

Sonra işte internet hayatlarımıza girdi ve blog denen bir mecrada ben iç/dış seyahatlerimi yazarken buldum kendimi. Hiç kimse de kötü kötü gülmüyordu. Alay eden de yoktu. Eleştiren, sorgulayan, kavgaya girmek isteyen tek tük insanlar çıktıysa da genel olarak yazı benim hayatıma eşi benzeri bulunmaz bir tatmin ve pırlanta değerinde bir alay öğrenci kazandırdı. Bloğumu açışımın onuncu yılında yoga ve yazı hayatımda ve ilişkilerimde öyle bir iç içe girdiler ki  artık hangisi hangisi besliyor, ben de bilmiyorum.

Yoga zihni keskinleştirip hali hazırda duran duygunun, düşüncenin, inancın, tepkinin arkasında başka bir varoluş biçimi de mümkün mü diye sorduğu için hayatla daha derinden ilişki kurmamı sağlıyor ama edebiyat gibi bir alanım olmasa elimde acaba o ilişkiyi ifade edebilir miyim, yoksa uçar gider, yiter mi boşlukta?

Sense Writing_2.jpg

Bu arada bu sabah kalemi elime müjdeli bir haber vermek için almıştım. Sonra laf lafı açtı. Bir çoğunuzun bildiği “Sense Writing” atölye çalışması Mayıs ayında İstanbul’da tekrarlanıyor. (Biz Türkçeye “His Odaklı Yazarlık” olarak çevirdik bunu ve bence çalışmanın içeriğine de pek güzel uydu) Vücut hareketi, nefes, yaratıcılık ve yazı üzerine yıllardır çalışan ve tekniğini her sene biraz daha geliştiren dostumuz Madelyn Kent dünyayı gezerek bu eğitimi veriyor. Yazıyı bir beyin faaliyeti olmaktan çıkarıp, hislerle, hareketle, vücutla birleştirmenin tekniklerini bize sunuyor. Mayıs ayındaki duraklarından biri de İstanbul. Her zamanki gibi çalışmaya ev sahipliği edecek olan mekan da bizim Atölye Yeşil.

Ayrıca şunu da söylemeden geçmeyeyim. Bir grup içinde yoga yapmak nasıl ki insanı daha derin bir ruh haline götürüyor, bir grup içinde yazmanın etkisi de öyle güçlü. Bunu en son kitabım Yaz Sıcağı’nın yazım sürecinden biliyorum. İlk defa hayatımda bu kitabın yaratım sürecini kapalı kapılar ardında değil, bir atölye çalışması içinde geçirdim. Bir yandan yazdım, bir yandan okudum, değiştirdim, yeniden okudum, yeniden yazdım. Benzer heyecan ve tecrübenin içinden geçen dostlara insanın sırtını dayaması hem hevesini hem de yazma cesaretini arttıyor.

Yazıya, yaratıcılığa, yogaya, hislere ve bilindik kalıpların dışındaki varoluş biçimlerine meraklı dostları bu çalışmayı yapmak üzere mutlaka Atölye Yeşil’e  bekliyoruz! Bazen günü geçirmek için küçücük bir yaratıcılık kıvılcımı yeter, siz de bilirsiniz.

Ayrıntılar şöyle:

Sense Writing 1, 23-24 Mayıs Salı ve Çarşamba günleri;
Sense Writing 2 ise, 27-28 Mayıs Cumartesi ve Pazar Atölye Yeşil’de.

Diğer ayrıntılar için yesilstudyo@gmail.com veya https://www.facebook.com/events/1386708598055701/

Sense Writing_1.png

TEK BAŞINA YOGA ve GÜVEN

Dün Prana Akışı adlı yazımda Dr. Svoboda’nın bir sözüne yer vermiştim. Bugün yine onun dağılan, saçılan enerjiyi toparlamanın bir yolu olarak günlük yoga çalışmasını öneren bir yazısını okudum. Hatha Yoga dikkati tek bir alana yönlendirmek için gerçekten iyi bir teknik. Ama bunu tek başına yapıyorsanız bazı önlemleri baştan almanız gerekebilir. Mesela bir odada yalnız olmak, telefon, internet, televizyon ve hatta mümkünse müziğin bile kapalı olması dikkatini toplayıp nefese, nefesin vücut içindeki hareketine odaklanmanızı kolaylaştıracaktır. Bir çoğumuz için sessiz bir odada bir saat boyunca yalnız kalmak zorlu bir tecrübe. Niyet etmek, kapıları kapatmak, evde birileri varsa onlara beni bir saat rahatsız etmeyin diyebilmek, telefonları susturmak ve tüm bunları her gün yapmak her babayiğidin harcı değil sahiden.

Ama zaten Hatha Yoga zorlu bir tecrübe. Vücudun girip çıktığı şekiller güç ve esneklik istediği için değil (o da var tabii). Her gün tek başına girilen o mağarada verilen nefs savaşı yüzünden zorlu.Ben bir şeyi tek başıma, kimse zorlamadan, sadece sevdiğim için, bana haz verdiği ya da nedenini bile bilmediğim halde içimden öyle geldiği için yapıyorum demek, diyebilmek bir stüdyo dersinde hocanın sözünü dinleyerek karmaşık bir şekle girmekten zor, çok zor.

Tüm geleneksel metinler şu gerçeği tekrarlar: Yoga tek başına yapılan bir şeydir. Ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı öğrenmek için bir hocanın karşısına geçersiniz, belki bir gruba da dahil olursunuz ama nihayetinde uygulama alanı yalnızlığınıza çekildiğiniz kendi mağaranızdır. Tek başına çalışmaya yanaşmadan hep ama hep yogayı bir stüdyoda, grup içinde yapmak yıllarca dil kursuna devam edip de o dilin konuşulduğu ülkeye hiç ayak basmamak, o dili derslerin dışında (yaşamda) konuşmamak gibi bir şeydir.

Dr. Svoboda’ya geri dönecek olursak…  Şöyle diyor: Sağlık canın (prana’nın) vücutta muntazam akmasının sonucudur ve sağlıklı kalmanın yolu da prana’nın dolaşımına adanmış bir günlük çalışmadan geçer*.  Hatha Yoga, hangi hareket serilerini içeriyor olursa olsun, hangi hocanın ürünü, hangi sistemin uzantısı olursa olsun öncelikli olarak işte bu amaca hizmet eder: Canın vücutta muntazam akışı, dolaşımı.

Tek başına yoga konusuna geri dönecek olursak… İnsan bu noktada tuzağa düşebiliyor. Hep kendisine “iyi gelen” şeyleri yapmaya, “kendini iyi hissettiren”hareketlerde kalıp, tatsız bir his bırakan, yakan, moral bozan, yoran, perişan eden hareketleri atlama eğiliminde oluyor. Kendimden biliyorum ve öğrencilerimden.  Öğrencilerim bana sık sık bir şeklin içinde rahat edemedikleri için belki de o şekli yanlış yaptıklarından şüphe ettiklerini söylerler. Hatha Yoga rahat bir şey değildir. Düzenli yapıldığı takdirde evet ruhsal, fiziksel rahatlığa ulaştırır insanı ama uygulanması ateş gibi yakan, tahammül sınırlarını zorlayan  anlardan örülmüştür. (En azından ilk yarısı.)

İnsanın böyle bir süreci kendi kendine vermesi zor. Çok zor. Bu yüzden işte hocalarımız ve serilerimiz var. Hocalarımız bize serileri veriyorlar. Bizim işimiz çıkarıp, değiştirmeden, kurcalayıp kafamıza göre düzenlemeden o seriyi sabırla, sebatla tekrarlamak. Ta ki hocamızı yeniden görene kadar. Bu da müthiş bir güven gerektiriyorlar. Bugün yoga hocasına güven ağızlara sakız olmuş, anlamını yitirmiş bir ifade olarak dolanıyor ortalıklarda.

Benim yıllar içinde, tecrübelerimden ve okuduklarımdan süzerek vardığım sonuç şöyle bir şey: Yoga hocasına güven onun bizi sakatlamayacağına duyduğumuz güven değil, o da var tabii ve çok önemli. Ama daha önemlisi hocamın beni benden daha iyi tanıdığına ve asla kotaramayacağımı sandığım şeyleri bana ödev olarak verirken aslında benim göremediğim bir şeyleri gördüğüne inanmak… Tersi de geçerli tabii. Hatta tersi belki daha da geçerli. (en azından benim için) Kendimi çok ileride, çok başarılı bulduğum anlarda henüz pişmediğimi, henüz daha yolum olduğunu bana hatırlatan hocama kafa tutmak yerine onu dinlemek de güvenin bir parçası.

Dr Svoboda modern dünyada yitirdiğimiz şeylerin bir tanesinin tam da bu güven olduğunu söylüyor. Hepimiz kendimiz için en iyisini yine kendimizin bildiğini zannediyoruz. Kararlarımızı verirken danışacağımız bir büyüğün bulunmayışını, ya da varsa bile o büyüğün sözü aklımıza yatmazsa yine kafamızın dikine gitmemiz bizi hem korkuya sürüklüyor, hem de pençesinde kıvranıp durduğumuz yalnızlığımızı besliyor.

img_1857

*Health is a product of good flow of prāna in the body, and having some kind of daily practice dedicated to prāna circulation is a good way to stay well.

Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89

(Yogaya Dair) Bir Yanlış Anlama

cropped-securedownload.jpgGeçen hafta Yunanistan’ın Leros adasında bir yoga kursu düzenledim. İstanbul’dan öğrencilerim geldi. Sabah akşam sıkı çalıştılar, vücutlarındaki fazlaları attılar, pırıl pırıl ışık saçarak adadan ayrıldılar.

Ben bu kurstan kazandığım parayı Leros’a varan Suriyeli mültecilere bağışlayacağımı önceden duyurmuştum. Leros’a diğer Yunan adalarına yığıldığı kadar çok sayıda mülteci yığılmıyor ama tam da bu sebepten Midilli ve Kos’un aldığı devlet yardımı da bu adaya ulaşmıyor. Bütün işi gönüllüler yürütüyor. Limanda bir çadır kent kurmuşlar, bahçesinde Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş gönüllü gençler çalışıyor. Gelenlere hoş geldin diyorlar, ihtiyacı olanlara yemek, ilaç, ayakkabı yardımı yapıyorlar. Atina’ya gitmek için gerekli kağıtları nereden alacaklarını anlatıp, tercümanlık ediyorlar. Gönüllülerin başı Matina adında İstanbul kökenli dünyalar güzeli bir kadın. Üç aydır Leros’da, bu küçük çadır bahçesinde, tek başına bütün teşkilatı yürütüyor.

Benim bu niyetimi duyan öğrencilerimden kursa katılamayanlar bile Türkiye’den bağışlar yaptılar. Bu sayede epeyce bir paramız birikti. Dün akşam gün batımında bağışımızı teslim etmeye limana gittik Bey ile. Matina ile buluştuk. Nakit para almıyorlarmış, Matina beni dükkan dükkan gezdirip neye ihtiyaçları olduğunu söyledi. Ayakkabı, çorap, aspirin, antibiyotik, konserve yemek, bebek bezi, battaniye… Ben de elimdeki para ile ihtiyaçları aldım. Torbaları Matina ile limanda kiraladıkları depoya taşıdık. Depoyu özenle düzenlemişler. Herkes aradığını şıp diye bulabiliyor.

Pabucu ayağında paralanmış Osman’a bir çift ayakkabı vermeye çadır alanına gidince diğer gönüllülerle de tanıştım. Kimisi Danimarka’dan gelmiş, kimisi Hollanda’dan, Kanada’dan ve tabii bir çoğu anakara Yunanistan’dan. Yoga kursundan elde ettiğimiz geliri bağışladığımızı söyleyince çok sevindiler ve hepsi yoga yaptığını ve özellikle Leros’da çalışırken sabah erkenden kalkıp parkta sabah yogalarını tamamladıklarını söylediler. Bir tanesi, Danimarkalı gencecik bir kız, “tabii ya” dedi, “ne koşullarda yaşarsak yaşayalım herkesin birazcık kendiyle kalmaya ihtiyacı vardır.”

Bunları anlattım çünkü şöyle bir yanlış anlama var: Yogayla ilgilenen insanlar dünyanın derdiyle ilgilenmezler. Onlar bir tek kendileriyle meşgul olurlar, etraflarındaki acıya, vahşete karşı kayıtsız kalırlar.

Ne kadar yersiz, nasıl da acımasız bir yargı!

Bütün manevi disiplinler gibi yoga da elbette sizi içe döndürür, ruhunuzda, yüreğinizde ve tabii vücudunuzda olup bitene bir göz atmanızı sağlar; mutluluğu, huzuru ve sağlığı sizden çalan zihinsel kalıpları, davranış ve alışkanlıkları görmenizi sağlar. Bu sadece yoganın değil, iç enerji yoluyla varoluşu kavramaya çalışan bütün manevi çalışmaların bir parçasıdır. Orası bir duraktır. İnsan zihni etrafında ve içinde olup bitene hassasiyet kazanırken elbette bir süreliğine büyülenir. Ayın, güneşin, dünyanın hareketinin; mevsimlerin geçişinin günlük hayattaki önemini anladığında duyduğu hayranlığı kendi vücudunun ve zihninin muhteşem ahengini keşfettiğinde de duyar ve sonra yola devam eder. Bu disiplinin özünü kapmış olan öğrenci zaten orada -kendinde- takılmaz , orada durma ihtiyacını da duymaz, bu alemdeki mevcudiyetinin gerektirdiği işlere eğilir. Kendine takılmış ve oradan çıkamayan bir insan yoga çalışmasında da takılmış kalmıştır.

Benim hocam iyi bir yoga çalışması sırasında zihnin bir düşünceden diğerine atlama faaliyetinden sıyrıldığını ve olup biten her şeyi gözleyen bir işleve sahip olduğunu söyler. Günümüzde en çok okunan, bilinen geleneksel yoga metni olan Yoga Sutra’nın yazarı Patanjali de yogayı beyin dalgalarının düzlüğe eriştiği bir alan (ya da an) olarak tanımlar. Beyin dalgaları düze erdiğinde gördüğümüz dünya kendi şartlanmış zihinlerimizin ötesindeki gerçek dünyadır, duygulardan, bu doğru, şu yanlış inançlarından, birbirine sıkı sıkıya bağlanmış nöronlardan arınmış bir resimdir. Yoga bize o resmi görme şansını verir.

Tabii bir de şöyle bir şey var: Günümüzde kurumsal kapitalizm ve pazar ekonomisinin cenderesinde yoga öyle bir hale geldi ki sizin yoga diye bildiğiniz şey ile benim burada yoga diye bahsettiğim arasında bir uçurum olabilir. O yüzden ben yoga çalışması derken neden bahsettiğimi birazcık açma ihtiyacındayım. Benim bu yazıda, ve derslerimde, ve sözlerimde, bahsettiğim yoga  manevi bir çalışma. Yan etkileri sağlıklı bir vücut ve sağlam bir sinir sistemi olsa da yoganın çıkış noktası Hakikat’i araştırmak. Bu açıdan Budist meditasyonlardan, tasavvuftan, Qigong, Tai Chi ve ismini bilmediğim pek çok benzeri maneviyat odaklı çalışmadan farkı yok. Geleneksel anlamında yoga, stres atmak için, popo sıkılaştırmak, vücudu esnekleştirmek, güçlendirmek, kendini iyi hissetmek için yapılan bir şey değil. Gerçeği gerçek olmayandan ayırt etmek üzere uygulanan bir sistem. Araçları da vücut, nefes ve zihinsel konsantrasyon.

Hazır bu  üçlüden söz açılmışken şunu da ekleyelim: Bu üçlünün birinden vazgeçersek hatha yoganın enerji sistemimizde yarattığı simyayı elde edemiyoruz. Yoga vücudu olduğu kadar sinir sistemini de güçlendiren bir sistemdir. Yani, yok ben nefesi almayayım da bir tek hareketleri yapayım, ya da ben hareket etmeyeyim de oturduğum yerde meditasyon yapayım deyince yapılan yoga yoga olmuyor. Nefese odaklanmadan yapılan hareketler sadece jimnastik olarak kalır. Ya da konsantrasyon eksikse bu sefer nefes farkındalığı egzersizi olur.

Yani ben yoga derken nefes, zihin ve vücut üçlüsünün belli bir ritimle çalışarak yarattığı simyadan bahsediyorum. Bu simyanın oluşması için düzenli, disiplinli ve tek başına çalışma da önemli. Tek başına derken, illa ki bir odada yalnız olmaktan bahsetmiyorum. Kalabalık içinde de olabilirsiniz, ama o kalabalıkta kendinizle baş başa kalabilmek, yalnızlığa erimek, eriyebilmek de önemli.

Yoga bizi içe döndürdüğünde, orada yani içeride bırakmıyor. Her seansın sonunda tekrar dışa dönmek için yapılan bir seri hareket vardır ki öğrenci o en hassas halinde dünya işlerine dönmek zorunda kalmasın. Eğer o hareketler yapılmazsa ameliyat masasından açık yarayla kalkmış bir hastaya döner öğrenci ve sonrası tam bir duygusal felaket olur!

İyi bir rehber, öğrencisini bu alemdeki varlığının önemini hatırlatacak bir şekilde çalıştırır. İyi bir öğrenci çalışmanın sonunda “benim bu bütüne katkım nedir acaba” diye sorar. Her birimiz bu alemi oluşturan zerre isek, bir zerrenin bu aleme katacağı çeşni başkadır.

Yoga, entelektüel boyutta anladığımız bir bilgi olarak değil, yürekle bildiğimiz bir gerçek olarak dünyaya, insanlığa, evrene aidiyetimizi bize hatırlatır. Bu yüzden cidden yoga ile ilgilenen hiç bir arkadaşım kimliğini bir millet, din, ırk, takım, tarikat veya siyasi görüş üzerine kurmamıştır. Bir tek yoga öğrencisi bilmiyorum ki fanatizmden haz etsin, eline bayrak alıp sokaklara dökülsün, kendini rahatsız eden birilerini lanetlesin, kahrolmasını dilesin.

Yoga bir insanı ötekinden ayrıştıran her şeyin bir yanılsama, zihnin bir oyunu olduğunu hatırlama, bütünleşme anıdır. Sinir sistemi sakinleşir ve bu sakinleşme anında sağlamlaşır. Bu süreçte insan evet içine dönse de, dışarı çıktığında ayrılık yanılsamasına, kaba yargılara ve sertliğe karşı hassasiyet (ve anlayış) kazanmış; yıkıcı güçlere karşı -kendi çeşnisi gereğince- direnecek sakin sağlamlığa ermiş olur.

Her insanın kendisiyle geçireceği bir saate ihtiyacı ve bence hakkı da vardır. Kendimizle haşır neşir olduğumuz bu süre lüks değil, tabiatımız gereği bizi zenginleştiren, güçlendiren, etrafımızdaki insanları şevk ile kucaklamamızı sağlayan pek kıymetli bir yaşam parçasıdır.

Yoga Grubumuz
Foto: Kokia Sparis

Bir İçe Dönüş Hikayesi-1

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin
Tasarım: Thinker Belles

İşte yine ben. Kalabalık bir kafede, kulaklıklarımın arkasına saklanmış, dünyada benden ve siz sevgili okurlardan başka kimse yokmuş gibi davranıyorum. Telefon ve karşımda oturan bizim Bey sessize alındı. Ha, bir de Bob Dylan eşlik ediyor bize. North Country Blues adlı, on beş yaşımdan beri yüreğimi dağlayan o acıklı şarkısıyla.

Bu kafeye Bey ile beraber geldik. Doksan dakika boyunca okuyup yazmaya ihtiyacım var diye. Onun bilgisayarını da yanımıza aldık. Şimdi büyük bir masada karşılıklı oturuyoruz. Bey beni hiç rahatsız etmiyor. Kendi bilgisayarına gömülmüş gitmiş.  Zaten evde de olsak benim kulağımdaki kulaklık “müsait değililiz, daha sonra tekrar arayın” anlamına geliyor. Bir ara romanımı yazarken, “rahatsız etmeyin” işareti olarak başıma bir örtü takıyordum. Her şekilde bizim Bey, yazımın kesintiye uğramasının ruhumda yarattığı hırçınlığı tanıdığı için bırakın kulaklığı, türbanı; parmaklarımın klavyede tıkır tıkır eden sesini bile duysa, beni kendi halime bırakma zamanının geldiğini biliyor. 90 dakikalık vardiyadayız şimdi. 90 dakika boyunca birbirimizi rahatsız etmeyeceğiz, konuşmayacağız. Ben 90 dakika içinde bu yazıyı bitirip yayınlayacağım. Sonra  sosyallaşeceğiz.

Susan Cain tek başına geçirilen zamanlardan bahsederken, “tek başınalık bazı insanlar için nefes aldıkları havadır” diyor. Ben onlardan biriyim. Hergün bir kaç saatimi tek başıma geçirmem gerek. Yoksa boğulacak gibi oluyorum.

Okuldayken bazı tenefüslerde çıkmaz, havasız, camları buğulu, floresan ışıkla aydınlatılmış sınıfta tek başıma otururdum. Özellikle kümelere bölündüğümüz 3. sınıfta tenefüsleri tek başıma geçirmek istediğimi hatırlıyorum.  Çok arkadaşım vardı. Alt kat tenefüshanesinde folklor çalışırlardı. Ben de folklor oynuyordum ve ekibin en yeteneksizi olduğumu hocamız da dahil herkes biliyordu. Aşağıdaki tenefüshanede en çok benim çalışmam gerekiyordu. Onun yerine ben arkamdaki askılara asılmış  paltolara sırtımı dayayıp buğulu camları seyretmeyi tercih ediyordum. Küme senesi bana fazla gelmişti. İkişerli sıralarda oturacağımız dördüncü sınıfı iple çekiyordum.

Tek başınalık içe dönüklerin nefes aldıkları havadır, diyor Susan Cain. Sonra da içe dönüklüğü şöyle tanımlıyor:

İçe dönükler iç dünyaya, düşünceler ve hisler dünyasına dönük insanlardır.  Dışa dönükler ise dış dünyaya, etkinliklere ve davranışlarla ilgilenirler. İçe dönükler olayların arkasındaki anlamı merak ederler, dışa dönükler olaylara balıklama dalarlar. İçe dönükler ancak tek başlarına kaldıklarında şarj olurlar, dışa dönükler yeterince sosyalleşmedikleri zaman kendilerini yorgun hissederler. İçe dönükler az miktarda dış uyarıcı yeterlidir.  Sessiz bir evde oturup kitap okumak onları memnun eder. Dışa dönükler serüven severler, seyahatlerinde yeni insanlarla tanışmayı, onlarla saatlerce sohbet etmeyi severler. Dış dünyanın uyarıcılarına daha çok ihtiyaçları vardır.

Çoğunuz bu hikayeyi biliyorsunuzdur. Ben bir gün Tayland’a gitmeye karar verdim.  Aslında bir gün değil, bir akşam verdim kararımı. Amerika’dan gelen burslu doktora kabulümü red etmiş, babamın, “peki kızım doktora yapmayacaksan ne yapacaksın?” sorularına maruz kaldığım bir akşam yemeğindeydim.  Babamın kuzenlerinin birinin evinde. Bütün aile kulak kabartmış ne cevap vereceğim diye beni bekliyorlardı.  Ben kadife kanepenin fitillerinde tırnaklarımı gezdirerek ne cevap versem diye düşünüyordum. Çünkü vallahi de, billahi de bilmiyordum ne yapacağımı.

“Bilmem, biraz seyahat eder, dünyayı gezerim belki ” dedim zar zor duyulur bir sesle.

“Kızım hangi parayla gezeceksin dünyayı?”

“Ne kadar gezeceksin dünyayı?

“Peki gezdin geldin ne olacaksın? Gezgin mi olacaksın?Ah hah hah hah! ”

Gecenin devamında Godet’ye gittim. Cuma gecesi bütün arkadaşlarım oradaydılar. Bir türlü alışamadığım tekno müziğinde sallanıyorlardı. İçkiler pahalıydı.  Bira aldım, ben de onlarla sallanmaya başladım. Bir an önce sarhoş olmalıydım. Canım sıkılıyordu. Arkadaşlarıma bakıp acaba bir tek benim mi canım sıkılıyor diye düşündüm. Müzikten mi, babamların sıkıştırmalarından mı, ayıklığımdan mı neden böyle sıkılıyorum acaba? Bir sigara yaktım. Birama bitirdim. Bana ikinci bir bira alacak kimse var mı acaba diye etrafa bakındım. Kimse yoktu. Gece hayatına ilk defa benden genç insanların karıştığını o gece farkettim. Godet kapanınca, Roxy yerine eve dönmeye karar verdim. Çıkışta arkadaşlarımın sarhoş ısrarları karşısında bir durakladıysam da (Roxy’de beni heyecanlı bir şey bekliyor olabilir miydi?) bir taksiye atlamayı başardım.

Eve dönünce internete bağlandım. (dial-up connection, diiiit, diiit, dıbım dıbım dıbım) Gönüllü çalışma imkanlarını önüme süren bir iki siteye adımı, sanımı, ilgi alanlarımı yolladım.  Neresi olsa gidecektim. Afrika, Güney Amerika, Asya, ne olursa dedim. O gece Roxy’de arkadaşlarımın yanında dans edeceğime, dünyanın dört bir yanına epostalar yollarken hayatımın bir döneminin perdelerini indirdiğini  hissediyordum.  Beni neyin beklediğini hiç ama hiç bilmeden bilgisayarı kapattım. Çatı katı dairemizin  yatağıma doğru eğim yapan tavanının altında, üç koca kediyi koynuma alıp uykuya daldım.

Tayland’dan gelen cevap ertesi sabah beni ekranımda bekliyordu…

Kanepelerinde, yerlerinde öbek öbek arkadaşlarımın uyuduğu eğik tavanlı salonumuzu çıplak ayaklarımla boydan boya geçip klavyeye uzandım.

Hayatımda hiç bir yabancı ülkeye tek başıma gitmemişim.

Beni neyin beklediğini bilmediğim bir geleceğe “evet” yazıp gönder tuşuna bastım.

Doğru şeyi yapmış olduğumun bilinci ruhuma ağır ağır, tatlı tatlı yayıldı.  Arkadaşlarımı uyandırıp sucuklu kahvaltı hazırlamaya karar verdim.

90 dakikam bitti ama hikaye bitmedi. Yarın devam ederim. Olur mu? İçe dönüklerin dışa açılma saati geldi.

Sevgiler hepinize.

Defne

Teknik bir Yoga Yazısı 3

www.iytyogatherapy.com
http://www.iytyogatherapy.com

Geçen yazıda Prana ile tanıştık. Büyük harf ile yazılan Prana can olarak düşünebileceğimizi söylemiştik. Nadi adını verdiğimiz enerji kanalları içinde rüzgar gibi esen Prana, ilk nefesimizden son nefesimize kadar bizimle birlikte olan bir güç. Prana’nın kendisi de dahil olmak üzere bu yazı serisinde bahsi geçen bütün kavramları ilahi bir anlayışla değil de teknik ve hatta amprik bir gözle okumanızı rica edeceğim. Evet o canı oraya kim koyuyor, can sükunet içinde akar hale geldiğinde ilahi bilgiye bilincin açılması nasıl oluyor vs gibi Hatha Yoga’nın tinsel (spiritüel) tarafını ilgilendiren bir dolu soru akla gelebilir ama bu yazı, teknik ayrıntılarla ilgilendiği ve yazar kişi tinsel detayların mahremiyetinin korunması taraftarı olduğu için biz enerji bedeninden fiziksel bedenmiş gibi bahsedeceğiz.

Ki tam da oradan başlayalım: Hatha Yoga’da insan Atman (ruh) denen çekirdeğin etrafını saran beş koza bedenden oluşur. (Sanskrit: Koşa) Bu kozaların en dış tarafta duranı annamaya koşa etimizi, kemiğimizi, iç organlarımızı içeren fiziksel bedenin kozasısır. Annamaya koşa‘dan hemen sonra gelen katman Pranamaya koşa, bazen nefes, bazen enerji beden olarak yabancı dillere tercüme edilir. Siz Prana’nın anlamını bilen kıymetli okuyucular tercüme gerektirmeyen bir terimdir Pranamaya koşa. (Koskoca hocaların artık dilleri sürtçüğünden midir nedir bu katmana Pranamaya yerine Pranayama koşa dediklerini benim bizzat işitmişliğim var. Aman dikkat! Bu vesile ile İngilizce’de chakra olarak yazılan enerji disklerinin doğru telaffuzunun yine koca koca hocalar tarafından söylendiği gibi şakra değil, Sankrit tekerlek anlamına gelen çakra olduğunu da belirteyim ve rahatlayayım.)

Pranamaya koşa, Prana‘nın kozası. Bizim bu teknik yazı serisi işte sadece ve sadece bu katman ile ilgileniyor. Prana bu katmanda esiyor, idası, pingalası, şuşumnası ile nadiler bu katmanın iletişim ağı. Can (Prana/nefes) bedenden çıktığında, yani bu katman işlevini yitirdiğinde, hemen dışında bulunan annandamaya koşa, yani fiziksel beden teknik olarak ölü sayılıyor. (Şavasana‘nın adı da buradan geliyor ama aramızda yeni katılanları korkutmamak adına bu konuya burada girmeyeceğiz. Zaten biz Shadow Yoga’da ölmeye hazır hale gelene kadar şavasana da yapmıyoruz. Şavasana’dan korkanlar bize katılabilirler. )

Hatha Yoga’nın asana ve pranayama adımları da doğrudan bu katmanda çalışıyorlar. Amaç neydi? (dün söylemiştik hani?) Amaç Prana‘nın nadiler içindeki akışını (esişini) muntazam kılmak. Prana‘yı şimdi öyle tek yöne esen yekpare bir rüzgar gibi düşünmeyelim. Karadan denize, denizden karaya, dağdan vadiye, dereden tepeye, güneydoğudan kuzey batıya esen yüzlerce rüzgar çeşidi olduğu gibi nadilerden oluşan kanallardan esen de çeşit çeşit rüzgar var. Bu rüzgarlara Hatha Yoga‘da vayu adı veriliyor. Anlayacağınız bizim büyük harf ile yazılan Prana canımız kendi içinde vayulara ayrılıyor. Vayuları Prana’nın çocukları olarak düşünebiliriz.

Farklı Hatha Yoga metinleri pranamaya koşa içinde esen vayuların sayısı konusunda çekişedursun, biz Zhander hocamızın en temel bir kaç metinden toparladığı bilgi ve kendi tecrübesine dayanarak yazdığı Shadow Yoga- Chaya Yoga kitabını referans alarak 10 adet vayu bulunduğunu belirtelim. Bu 10 vayu‘nun serbest dolaşımı akılara ve bedenlere sağlık ve güç taşınmasını sağlıyor. Prana’nın on çocuğunun her birine burada tek tek girmeyeceğiz. Zaten google’a sorarsanız size derhal on yavruyu, ne işe yaradıklarını filan sayar, döker. Ben burada  bu vayulardan beş tanesinin Hatha Yoga literatüründe temel rüzgar, diğer beş tanesinin üvey -pardon- alt rüzgar (sub-wind anlamında) olarak geçtiğini bildirmekle yetineceğim.

Beş temel rüzgar, prana (küçük harf ile başlayan), apana, samana, udana ve vyana isimlerini alıyorlar. Teknik yazımızın çok farklı seviyede yoga severe hitap ettiğini varsaydığımdan  burada ilk üç vayudan öteye gitmeye niyetli değilim. Zaten benim öğrencim olursanız, ilk yıl sizi bu bilgilerle baymayacağımı, ancak ikinci sınıfa geçip de samakonasa’da sekiz nefes durur kıvama geldiğinizde bunca bilgiyi öğrenip, hazmetmenizi sizden bekler hale geleceğimi söyleyeyim de, telaşlanmayım. Hatha Yoga’nın anatomisini ilgilendiren bütün bu teknik bilgiler çok uzun bir zamanda ve ancak ve ancak Hatha Yoga uygulaması ile elele gittiği takdirde sindirilebilir. Yoga, bir kitaptan ya da bir blogdan okuyarak, gündelik akıllarımızla kavrayabileceğimiz bir bilgi değil. Hatha Yoga Pradipika’nın sonunda Svatmarama’nın söylediği gibi doğru uygulanıp kişi tarafından birebir tecrübe edilmediği takdirde (hakikâte dair) bütün bu malumat kuru gevezelikten öteye gitmeyecektir.

Pranavayu ve apanavayu Hatha Yoga anatomisinin ABCsi gibi birşeydir. Aldığımız nefes, verdiğimiz nefes, girdğimiz asana, çıktığımız şavasana, hepsi hepsi ya pranavayu‘yu etkier ya da apanavayu’yu. Meraklı bir yoga öğrencisi için bu ikiliden kaçış yoktur.

Benim bu akşamki blog mesaim yine sonuna varıyor.

Yarın bu iki zıt kardeşe yakından bakmak üzere sizleri yine buraya bekliyorum.

Rüzgarlarınıza iyi bakın.

Defne

  

Teknik bir Yoga Yazısı 2

 

Image with nadis on blue background ©1972 Sri Ramamurti Mishra
Image with nadis on blue background ©1972 Sri Ramamurti Mishra

Beden, zihin ve nefes çalışmaları vasıtası ile bütünleşmeyi amaçlayan Hatha Yoga’nın bize sunduğu anatomi sadece fiziksel beden ile sınırlı bir anatomi değildir. Yoga yaparken ne oluyor da alışkanlıklarımızdan inançlarımıza, günlük ilişkilerimizden damak tadımıza kadar çok şey değişiyor diye soracak olursanız Hatha Yoga anatomisine bir göz atmanızı öneririm. Tıpkı Çin tıbbında olduğu gibi Hatha Yoga’da beden beş duyu organı ile algılanan fiziksel bedenden daha geniş bir alana yayılır. Beden, evet iç organlar, sinir, solunum, dolaşım, sindirim sistemi ve beş duyu organı ile donatılmıştır ama bu yapıyı birbirine bağlayan ve ölü bedeni canlısından ayıran çok önemli bir parçası daha vardır: CAN.

İlk nefes ile bedene dolduğu ve son nefes ile bedenden çıktığı farzedilen bu yaşam enerjisi (can) Hatha Yoga’da Prana adını alır ve iç rüzgarlardan biri olan diğer (küçük) prana ile  karıştırılmaması için cümle ortasında bile kullanılsa özel isim gibi büyük harfle başlayarak yazılır. Pranayı nefes ve besinlerden alırız. Kimi Hatha Yoga gelenekleri Prana’nın zihnimizi dolduran verilerden de etkilendiğini öne sürer. Dinlediğimiz ve seyrettiğimiz her şey,  beynimizin filterisinden geçirdiğimiz bütün malumat da Prana‘nın dokusunu şekillendirir. Kalitesiz gıda ya da hava gibi kalitesiz veri de (bilgisayar ya da televizyon karşısında boş boş geçirilen bir saat içinde beynimize dolanlar)  canımızın hem yapısını hem de akışını olumsuz yönde etkiler.

 

Yani sizin anlayacağınız bu Prana, Hatha Yoga anatomisinde akan bir şey olarak anlatılır. Nasıl yani su gibi mi, diye metinlerin satır aralarını kurcalamaya, hocaları canından bezdiren sorular sormaya başlarsanız Prana’nın sudan çok rüzgar gibi tanımlandığını öğrenirsiniz. Aynı Ayurveda gibi Hatha Yoga da Samkya felsefesinden türemiş bir disiplin olduğu için, bedeni ve parçalarını betimlemek için sık sık Samkya’nın elementlerine başvurur. Samkya’nın beş elementi olan toprak (kşiti veya bhūmi) , su (ap veya jala), ateş (tejas veya agni), hava (marut veya pavan)  ve boşluk (vyom veya şunya veya akaş) bedenin farklı noktalarının niteliğini belirlerler.

Hatha Yoga’da Prana yani can, hava elementinin bir fonksiyonu olarak tarif edilir. Sudan çok hava, havanın da hareketlisi olduğu için rüzgara benzetilir Prana. Biz yoga hocalarının Prana için “iç nefes” tabirini kullanmamız da onun bu havai özelliğinden gelir. Prana, can ya da iç nefes nadi adı verilen kanallar içinde eser. Nadileri çok gelişmiş ve çok ince bir sinir sistemi olarak düşünebiliriz. Bedenin, hücrenin, hücre çekirdeğinin her bir noktasına ulaşan muazzam bir iletişim ağı oluşturur nadiler. Kimi H.Y metinlerine göre sayısı 72.000’i bulan nadilerin neyse ki sadece on üç tanesi bir yoga öğrencileri için önemlidir. Bu on üç içinde ise üç tanesi esaslıdır ki, ilk yıllarda bu üçünün farkına varmak bize Hatha Yoga anatomisini hissetmek için bol bol imkan sağlar.

Üç esas nadi, sağ burun deliğinden başlayıp omurganın sağ tarafı boyunca merkez kanda’ya inen güneş kanalı Pingala, sol burun deliğinden başlayıp omurganın sol yanı boyunca yine merkez kandaya inen ay kanalı İda omurganın (hatta omuriliğin) tam ortasından geçtiği varsayılan ve iki kaşın arasından başlayıp yine merkez kanda’ya inen Şuşumna kanalı. Şuşumna biz dünyevi insanlarda baştan kapalı bir kanal, bizi hayatta tutan şey ise dış nefes ile işbirliği içinde çalışan iç nefes Prana’nın İda ve Pingala içindeki akışının muntazamlığı.  

 

Hatha Yoga sisteminde fiziksel, duygusal ve zihinsel sağlık Prana’nın nadiler içinde muntazam akışına bağlanır. Prana bir yerde tıkanıyorsa eğer, orası çığ yüzünden iletişimi kesilmiş uzak bir köy gibi karanlığa gömülür ve sonunda -eğer ki yollar açılmazsa- ölüme mahkum olur. Prana‘nın nadi içindeki akışını tıkayan şeyler duruş ve beslenme bozuklukları gibi fiziksel bedene has sorunlar da olabileceği gibi, obsesyon, nefret, kin, inat, karamsarlık gibi zihinsel/duygusal durumlar da canın kanalları içinde akışını tıkayabilir.

Bir önceki yazıda sözünü ettiğim koşullar (asana, pranayama, pratyahara ortaklığı) altında Hatha Yoga çalıştığımız zaman, Prana‘nın nadiler içindeki akışı düzenlenmeye başlıyor. Bunun iç organlar ve kaslar üzerindeki etkisinin hissedilmesi bir kaç ayı alabilse de, Prana’nın zihin üzerindeki etkisi pek çok öğrenci tarafından daha ilk yoga derslerinin sonunda yattıkları şavasana ya da rahatça oturdukları bir pozda hissedilebiliyor. Zihinde (zihnin yeri Hatha Yoga’da yürek bölgesi olarak tarif edilir) Sükunet, netlik, hafiflik ve hatta özgürlük hissi  yoga dersine bir defa giren öğrencinin stüdyo kapısını bir defa ve sonra bir defa daha aşındırmasının arkasında yatan başlıca sırdır!

Prana  nadi içinde özgürce eserken biz de bir tatlı huzur ve belki de nicedir çözemediğimiz dertlerimize aniden derman buluyoruz ama bu iş orada bitmiyor. Prana’nın nadi içinde esmesinin incelikleri var ki, bunları da yarın yazışalım. Bu derste öğrendiklerinizi unutmayın, çünkü Hatha Yoga tekniği matruşkalar gibi bir katmanı açınca, diğer katmanı merak ettiren, böylece bizi daha derine derine sürükleyen bir bilgi deryası. Çok teknik olmakla beraber yaşamın, insanın ve varlığın gizemini içinde taşıyor olması da cabası…

Yarın Prana‘nın çocukları prana, apana, samana, vyana ve udana ile tanışmak üzere sayfamıza davetlisiniz.

Hepinize sevgiler,

Defne Suman

 

 

 

 

Teknik bir Yoga Yazısı 1

Foto: Aisha HarleyBugün dünyada milyonlarca insan yoga yapıyor. İnsanlığın mistik olana açlığının zirve yaptığı çağımızda, milyonların neden kendi kültürlerine ait dinlerde değil de hatha yoga gibi uzak bir diyarın  karmaşık bir mistik öğretisinde açlıklarını dindirmeye çalıştıklarını pek sosyolojik ve psikolojik faktörle açıklayabiliriz.

Ama açıklamayacağız. Onun yerine müsadenizle çok teknik bir yoga yazısı yazacağız.

Hatha Yoga, bedeni kullanarak yapılan yoga çalışmalarının tamamına verilen genel isim. Bu yazıda bedeni kullanarak yaptığımzı bütün yoga sistemleri için (evet hepsi- Shadow, Aştanga, Anusara, Yin, Kundalini, hepsi hepsi) Hatha Yoga terimini kullanacağım.

Nefes, beden ve zihin (konsantrasyon) üçlüsünü çalışarak kişinin kendine ve evrene dair keşiflerde bulunması, diğer varlıklar (ve tanrı) ile arasındaki bağı birebir tecrübe etmesi ve bu sayede mistik öğretiye dair açlığını biraz olsun bastırması amacını güden Hatha Yoga, bize epey karmaşık bir enerji anatomisi sunuyor. Bu anatomiyi bilmeden hareketleri yapmanın kişiye faydası olsa da, yoganın özüne inmek ancak beden-zihin-nefes üçlüsünün hatha yoga çalışması sırasında ne yollardan geçtiğini anlamakla mümkün olabilir.

Peki ne oluyor bize yoga yaparken? Yogayı diğer bedensel etkinliklerden ayıran en önemli özelliği, bana sorarsanız, harekete nefes ve zihni dahil etmesi. Sekiz ayaklı Aştanga (ya da Raja) yoganın (bu yazıda hepsini Hatha Yoga’ya dahil ediyorum) dördüncü ayağı olan Pranayama ve beşinci ayağı Pratyahara yogayı yoga yapan iki önemli faktör. Pranayama, yoga eğitiminin ileriki aşamalarında dallanıp budaklanarak son derece kompleks bir çalışmaya dönüşse de, daha en baştan beri aslında bizimle olan bir pratik. Hareket-nefes ortaklığını sağladığımızda, yani nefes alış süresince bir hareketi, nefes veriş süresince de diğer bir hareketi yapmaya başladığımızda bedeni ve nefesi akord etmeye başlıyoruz. Bu en basitinden bir pranayama. Bir balerinin adımlarını, kollarını müziğin sayısı ile hareket ettirmesi gibi yogada da biz bütün hareketlerimizi nefesin ritmine göre ayarlıyoruz. Nefes-beden ikilisinin yanı sıra, yoganın beşinci adımı olan pratyahara yani beş duyu organının sesini kısmak yogayı diğer fiziksel etkililiklerden ayırıyor. (Hatha Yoga zihin-nefes-beden üçlüsünün birden kullanıldığı tek mistik sistem değil elbette. Chi-Qong, Tai Chi ve Uzakdoğu dövüş sanatlarının çoğunda bu üçlünün beraber çalışıyor)

Nefes-hareket ikilisinin uyumu başlangıç derslerinde genelde öğretiliyor. Beş duyu organının seslerinin kısılması olarak tarif ettiğim pratyahara’ya ise bence gerekli önem verilmiyor. Pratyahara zihnin bir süreliğine beş duyu organının gördüğü, duyduğu, hissettiği, kokladığı, tattığı şeylere tepki vermeden izlemesini öngören bir pratik. Mesela tam kaptırdınız nefes alırken kollar kalkıyor, nefes verirken kollar iniyor. Koordinasyon tamam, konsantrasyon yerinde…pat kapı açılıyor stüdyodan içeri soluk soluğa bir öğrenci girip matını pat sizin yanına seriyor, oflaya poflaya yerleşiyor. İşte onu görmemiş, duymamış gibi yapıp çalışmaya devam etmek pratyahara! Aynı şey yüzümüzü gıdıklayan saç telini yüzümüzden çekeceğimiz ya da yakası kayan tişörtümüzü düzelteceğimiz yerde oldukları yerde bırakmayı da içeriyor. Benim sık sık öğrencilerime hatırlattığım üzere yoga serisine başladığımız andan itibaren ellerin ve ayakların yeri her bir saniye için tasarlanmış durumda. Hiç bir şey yapmıyor gibi de dursa o anda eller, asıl yerleri olan bedenin iki yanında sarkıyorlar. Onları oradan çekip saçınıza götürdüğünüz anda o serinin büyüsü kaçar.

Yoga dersi vermeye başladığım ilk yıllarda bana öğrencilerim «asker» derlerdi. Sınıfa su şişesi ile girmelerini, akıllarına esince çıkıp tuvalete gidip gelmelerini ve seri sırasında saçlarını başlarını düzeltmelerini istemiyorum diye. Ayrıca o zamanlar kullandığımız matlarını yamuk sermişler ya da battaniyeleri yanlış katlamışlarsa da uyarı alırlardı. O öğrencilerin bir kısmı askerliğe dayanamayıp gittiler. Diğerleri ise bugün hala benim derslerime geliyorlar ve bütün bu dirlik düzenin sadece ve sadece yoga çalışmasının derinliğini arttırmak, büyüsüne kapılmak için gerekli olduğunu biliyorlar.

Peki Hatha Yoga yaparken ne oluyor bize? Oraya gelemeden süremiz bitti, iyi mi? Bu teknik yoga yazısından sıkılmadıysanız yarın yine gelin, size prana ile apana’nın nabi çakra’da buluşmasının uyandırdığı samana vayu’nun, enerji bedenimizi kasıp kavurduktan sonra zihni nasıl meditatif bir hale yola soktuğunu anlatayım…

Asana, pranayama, pratyahara hep beraber çalışırken…