Yoga Sohbetleri

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin Tasarım: Thinker Belles

Tom Robbins’in bir sözü vardır. Herhangi bir şeye tutkuyla bağlanıp onu benimser, tüm derinliği ile kendinize katarsanız o şeyin yansımaları hayatın her alanında karşınıza çıkar. Ben bunu yoga için söyleyebilirim. Yogayı hem somut tecrübe hem de soyut bilgi olarak öğrenip kavradıkça bu disiplinin unsurlarının ilgi duyduğum bütün diğer alanlarda da varolduğunu görüyorum.

Yoga felsefesi öncelikle insanlık haline ve ilişkilere dair sorular ürettiğinden yaratıcılık, psikoloji, edebiyat, ruh sağlığı ve yazarlığa kadar uzana geniş bir yelpazeyi içeren cevapları da verebiliyor.

Neredeyse on yıl önce bu bloğa yazmaya başladığımda aklımdaki fikir de yoga ile yaşam arasındaki organik bağı hikayelerle anlatmaktı. Bloğun onuncu yıl dönümünde eski öğrencim, şimdiki meslektaşım Çelen Arıman bu yoga-yaşam sentezini sohbetlere dökmemizi önerdi. Ben de kabul ettim. 13 Kasım ile 5 Mart arası beş defa, Pazar öğleden sonraları Çelen’in yeni stüdyosu Yol Yaşam’da (Gayrettepe, İstanbul) bir araya gelip, kendi yoga tecrübemizden yola çıkarak dönüşümün hayatta ve ilişkilerdeki izdüşümüne bakacağız. Konularımızdan bazıları Patanjali’nin yoga sutraları, Bhagavad Gita, Hatha Yoga Pradipika, Ha-Tha yani ay ve güneş yogası, çakralar, nadiler ve vayular olacak.

Yogasever dostları bekliyorum.

Ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/events/318275545214290/

Toplamda 5 hafta sonu (pazar günleri) 13.00-15.30 arası buluşma

Tarihler :
13 Kasım, 25 Aralık, 22 Ocak, 12 Şubat, 5 Mart

Katılım ve rezervasyon : didecelen@gmail.com
yada 0533 236 85 89

Kızım Bize Ne Senden?

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

İnsanın işi sabah 7’de biter mi? Cuma sabahları benimki bitiyor işte! Kendi yogamı yaptım, dersimi verdim,  mahalle kahvesine geldim bile. Hava hala kapkaranlık. Cuma sabahları “self practice” günü. O yüzden bu kadar erken bitiyor ders. Öğrenciler 6 ila 6:30 arası istedikleri bir saatte gelip başlıyorlar. Ben de o sırada kendi çalışmamı bitiriyor oluyorum. Küçücük bir salon kiraladım son haftalarda. Sabahın o saatlerinde ağaçların, arabaların üzerini beyaz bir soğuk dalgası kaplamış oluyor. Kırağı dedikleri şey herhalde. Kalın bir tabaka kırağı ama. Karanlığın içinde dallar, yapraklar beyaz beyaz pırıldıyorlar. Bizim mağara misali odamızda sadece nefes alış veriş sesleri duyuluyor.

Kendi yogamı bitirince kenara çekilip öğrencilerimi seyrediyorum. İstedikleri prelüdü yapıyorlar, arkasından da istedikleri bir asana serisini.  Gerekmedikçe konuşmuyorum. Ellerimle düzeltiyorum pozları. Bazen onu bile yapmıyorum. Köşemde nefes alıp veriyorum. Öğrencilerimin yoganın derinliklerine dalışlarını izlemek beni mutlu ediyor, insanlığa bir katkıda bulunmuşum gibi hissediyorum. Bilgi hocamdan bana, benden onlara akmış, can bulmuş. Seyrederken o canı görebiliyorum. Bedenin bazı bölgelerine kolaylıkla akıyor, bazı yerlerde tıkanıyor.  Beş duyu organı yumuşadıkça yine akmaya başlıyor. Akla bir şey takıldığı zaman duruyor. Seyrederken hepsi görünüyor. Öğrencilerimi seyretmeyi seviyorum. Yoganın haritası ortaya çıkıyor.

Bu sabah hepsi erkenden bitirdiler çalışmalarını. Bu Portland’lılar bir alem zaten.  6 ila 6:30 arası istediğiniz zamanda gelebilirsiniz diyorum, hepsi 6’da geliyorlar. Bugün arkamdaki yerlerini aldıklarında ben kendi yogamın ortasına bile gelmemiştim.  Hocalığımın ilk yıllarında olsam telaşlanırdım muhtemelen. Aman çocuklar bu ders için para ödüyorlar, ben onların dersinde kendi yogamı yapıyorum diye dertlenir, belki de kendi yogamı yarıda bırakırdım. Artık aldırmıyorum. Onlara önem vermediğimden değil. Tam tersine benim de yoga yaptığım bir atmosfere adım atmalarının değerini anlamış olduğum için. Ben muhakkak her dersten önce o mekanda kendim yoga yaparım. Öğrencilerim bilirler. Dersin başlama saatinden bir saat önce stüdyoya varıp başlarım ısınmaya. Böylelikle mekanın ayarını yapmış gibi hissederim kendimi. Yoga ayarı yapılmış bir mekanda ders vermek ve almak daha kolaydır. Bu yüzden derler ya, evinizde yoga yaptığınız köşenizde başka bir şey yapmayın diye. Orası hep yogaya ayarlı kalsın. Günlük hayatla ayarı bozulmasın.

Zeynep Çelen anlatmıştı. Çağımızın en iyi yoga öğretmenlerinden biri olan Eric Schifmann (Zeynep’in hocası) bir ders boyunca öğrencilere istedikleri şekilde yoga yapmalarını söylemiş. Öğrencilerden biri sinirlenmiş. “Ben bunun için para vermedim. Ben yoga dersi almak üzere ödememi yaptım” demiş. Eric onu “Yanılıyorsun.  Tam da bunun için para verdin. Kendi başına serbestçe hareket edebilesin diye bana geldin” diyerek yanıtlamış.

Hayatlarımızın sorumluluğunu üzerimize almayı sevmeyiz ya, yogamızın sorumluluğunu almak da kolay gelmiyor.  Biz hocalar işte bu yüzden oradayız. İngilizcede “holding the space”diye bir tabir vardır, çok beğenirim.  Tam tercümesi değil ama “alan yaratmak” olarak düşünebiliriz. Biz hocalar, siz öğrencilerin yoga yapabilmeleri için alan yaratıyoruz.  Bu alanı kendiniz evinizde yaratabiliyorsanız, ne âlâ, stüdyoya gelmenize gerek yok o halde. Bu alanı kendiniz yaratamıyorsanız, ki kolay iş değil, o zaman biz onu sizin için yaratıyoruz. Siz içine cup diye dalıp kendi çalışmanızı, yogaya göre ayarlanmış sularda yapmaya başlıyorsunuz.

Benim Cuma dersleri işte bu mantığa göre düzenlendi. Bugün Portland’da sonuncusunu yaptık.  Bundan sonraki ilk Cuma dersi İstanbul’da olacak. Aynı düzen devam edecek. (ileri seviye öğrencilerimle).

 ***

Bilirsiniz eleştiriyi hobisi haline getirmiş insanlar var. Yeni bir şeyle karşılaştıklarında muhakkak o şey hakkında bir yargıya varma ihtiyacı duyanlar. Bu iyi, bu kötü, bu yararlı, bu zararlı, burada problem var vs.  Bu durmadan bir yargıya, bir kanıya sahip olma arzusu sadece mutsuzluk alameti değil, aynı zamanda hayatı kaçırma sebebi.  Richard Freeman, yoga dinlemekle başlar diyor. Bir şeyi dikkatle dinlediğimiz zaman ona var olması için bir alan yaratmış oluruz. Ötekini dinlemek başlı başına bir zanaat. İnsanın süzen, kategorilere ayırıp yargılayan sesinin askıya alınması lazım. Şimdi İstanbul’a dönme günleri yaklaştı ya, beni aldı bir endişe. Yine eleştirinin spor olarak yapıldığı ortamlara gireceğim diye. Yoga diyeceğim, taksicinin yoga hakkında bir fikri olacak, bir kitaptan bahsedeceğim, yan masandan biri yazarı hakkındaki yargısını ilan edecek. Türkiye’de bizim hep ve her zaman bahsi geçen konu ile ilgili tuttuğumuz bir taraf olmalı. Ya beğenmeliyiz, ya da eleştirmeliyiz. Sonsuz bir maç sanki yaşam.  Hep bir takım tutmalıyız. (Benim futbol takımı tutmadığımı duyanlar, hep sıkıştırırlar, ama hadi canım bir takıma gönlün kaymış olmalı, hadi söyle, söyle Fenerbahçeli misin, Galatasaraylı mı?)

İşin doğrusu ben futboldan da, takım tutmaktan da hiç haz etmem. Prensip olarak da karşı dururum. Siyasi partilere de tavrım aynıdır. Zaten birinin diğerinden farklı olduğunu da pek düşünmem.

Eleştiri, alışkanlık haline geldiyse, yani insan her okuduğunu, her gördüğünü muhakkak yargılamak ihtiyacı duyuyorsa, mutsuzluk zilleri çalıyordur. Dışa dönük eleştiri, içeride kopup giden eleştiri fırtınasının minicik bir ucundan ibarettir aslında. Durmadan diğerinde kusur bulan kişi, aslında kendi içinde mutsuzdur ve ancak ötekini karalayarak rahatlayacağını düşünür. Zamanla bu bir alışkanlığa, ardından kısır döngüye dönüşür. Mutsuzluk geçmez.

Eleştirme alışkanlığı çoğunlukla şikayet ve mağdur kişi duruma düşmekle el ele gider. Diğerini eleştirmeyi alışkanlık haline getirmiş ve hayattaki her şey hakkında muhakkak bir fikri olması gerektiğine inanan insanların başına hep bir şeyler gelir. Diğerine kendi fikirlerinin doldurduğu havuzdan başka bir alan tanımadıkları gibi, ilişki sırasında olup bitenlerden de kendilerini sorumlu tutmazlar. Orada hep öteki suçludur.  İçinde bulunduğum durumdan ben ne kadar sorumluyum? Bu noktaya gelmemizde benim davranışlarımın etkisi ne kadar oldu? Bu gibi soruları soracak alanları yoktur. Saldırı ve suçlama, sorumluluk boşluklarını doldurmuştur çünkü.

***

Ben size kendimi yazıyorum. Çünkü ancak kendimden yola çıkarak hayata ışık tutabiliyorum. Kendimin aynasında bakınca sizi anlıyorum. Hepimizin nihayetinde aynı olduğumuzu, ego katmanlarını şöyle bir kaldırdığımızda yüreklerin aynı özlemlerle attığını, ancak kendi yüreğime bakınca görebiliyorum. İnsan kendini anlatırken, başkasını anlatır aslında. Başkasını anlatırken de kendisidir anlattığı. Bunların bir çizgisi yoktur.

Benim de kendimi yazmam ve bu alemdeki varoluşumun anlamını sizin aynanızda keşfetmeye çalışmam, bilmem neden, birilerini rahatsız ediyor. Bize ne kızım bütün bunlardan, diyorlar. Bize niye kendini anlatıyorsun? Yazıların yolu ile sevgi ve onay dilenciliği mi yapıyorsun?

Size kendimi anlatıyorum çünkü kendimde sizi görüyorum. Sizde (eleştirileri yapanlar da dahil) kendimi buluyorum. Sonra bir de her bir cümlemin alemde bir yere oturduğuna inanıyorum. Hiç bir söz kara delikte yok olup gitmiyor. Ama hepsinden çok kendimi yazmak beni mutlu ediyor.

Nihayetinde önemli olan çünkü, kimin yaptığı şeyden mutluluk duyduğudur. Gerisi boş.

Kafenin Division caddesine bakan büyük pencerelerinden dışarı bakıyorum. Işık karanlığı yuttu yine. Arabaların üzerindeki kalın kırağı katmanı inceldi ama hava da hala süt beyazı bir haller var. Saat 8:30.  O koca koca kitapları yazan Stephen King, sabah 11’de yazmaya paydos edermiş. Ona özeniyorum. Ben de sabah ilk iş size yazmayı seviyorum. Sonra günün işleri başlayınca, yoganın olduğu gibi yazının da ayarı kaçıyor.

Bugünlük aranızdan ayrılırken sizi yüzyıllardır bize yaşama sanatı konusunda rehberlik eden Montaigne’in bir sözü ile başbaşa bırakıyorum:

Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri ayırdedip yazmak, zannedildiğinden çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de vardır ki insanı dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-6

BÖLÜM 6
Parinama–Dönüşüm


Kişinin kendisiyle kurduğu samimiyet onu ayrı yönlere götürebilir.

Kendi yaşamını kendi kuralları ve kararları ile kısıtladığını farkeden öğrenci bu durumu kabul eder ve kısıtlamalardan kendini kurtaramak için atılacak adımlara hazır olmadığı gerçeği ile hayatına devam eder. Zaten bu farkediş dönüşüm için ilk tohumu atmıştır, tohumun filizlenmesi için geçen zamanda kişinin karşısına değişim fırsatları çıkacaktır.

Daha radikal davranan öğrenciler de olur. Onların durumunda tohum aslında çoktan atılmıştır, filizlenecek ortam bulduğunda birden fırlar yüzeye. Aniden işinin, eşinin, yaşadığı şehrin kendilerini kısıtladıklarını farkedip, onları değiştime kararını alan öğrenciler bu grupta toplanırlar.

Hangi yöne gidilirse gidilsin, kısıtlamaların farkedilmesi ile parinama (dönüşüm) süreci başlamıştır.

Parinama, kısıtlı bir şekilde işlev gösteren bedensel ve zihinsel potansiyelin serbest kalması, tam kapasite çalışmaya başlaması sürecidir.

Yoga çalışması derinleştikçe bedensel ve zihinsel kapasitenin esnek sınırları belirginleşir, kalıpların yarattığı kısıtlamalardan sıyrılmak kolaylaşır. Bazı kalıpların hayatımızı nasıl kısıtladığını görmek kolaydır. Diğerleri ise ince ayrıntılara saklanmış olabilir. İyi bir Yoga ustası, öğrencisinin bedeni ile kurduğu ilişkiye bakarak ondaki fiziksel, psikolojik ve düşünsel şartlanmaları görebilir. Bu noktada ustaya düşen, hareket becerisini kısıtlayan –bedensel, zihinsel ve tepkisel– kalıpları işaret etmek ve onlara yargısız bir gözle, kınamadan, savaşmadan bakmayı önermektir. Öğrenci kendini kısıtlayan kalıplara dışarıdan bakmayı öğrendikten sonra çocukluğundan beri vermeye alıştığı o şartlı tepki geldiğinde hareketsiz kalmayı başarabilirse, şartlanma geriye doğru bir adım atarak zayıflar. Bu süreç  Patanjali’nin yoga sutralarında pratiprasava olarak adlandırılır.

***

Sağlam bir zeminde rahatça oturan bedende belli bir süre boyunca sabit kalmayı araştıran meditasyon biçimleri pratiprasava’nın serpilebileceği bir alan yarattıklarından, ızdırap (kleşa) ve zihinsel dalgalanmaların (klişta vritti) azaltılıp, yok edilmesinde etkili rol oynayabilir. Patanjali, yoga çalışmasının kişisel zaafları ve şartlanmaları büyük ölçüde zayıflatabildiğini yazar.

Pratiprasava’nın alıştırması davranışsal alışkanlıkların gözlendiği yoga dersinde de yapılır. Bazı öğrenciler zorlandıkları durumlarda kendilerini daha da zorlarlar. Bazıları ise tam tersine, zorlanacaklarını anladıkları anda  pes ederler. Bazıları kendilerini etraflarındaki öğrencilerle kıyaslayıp dururlar. Bazılarının gözleri etraflarındakini görmez, kendi bildiklerini okurlar. Bazıları bir bütünün parçası olduklarının bilinci ile matlarını salona yerleştirirler, bazıları diğer insanlar daire mi olmuş, sıraya mı girmişler bakmada, denk gelen  yere çöküverirler.

Öğrencinin ders öncesi, esnası ve sonrasındaki davranışları hocaya öğrencisi hakkında pek çok bilgi verir. Yoga sırasında ortaya çıkan davranışların günlük hayattaki davranışların bir yansıması olduğunu tecrübeli  hocalar iyi bilir.

Örneğin öğrenci zorlandığı bir pozda öfkelenip bir suçlu aramaya girişirse, bu onun zorlu durumlarda karşısına çıkan duygusal/davranışsal kalıbını gözler önüne serer. Gözler pozun gerektirdiği drişti noktasında kopup çevreye bakmaya başlar, nefes doğal ritmini yitirir, alt çene ve iki kaşın arası kasılır, sağlam ve rahat durması gereken beden titrek ve ajite bir görünüm alır.

Suçlu herhangi birisi olabilir: Hoca veya Yoga’ya gitmesi için ısrar eden sevgili veya aynı harekete zerafet içinde giren diğer öğrenci ya da kişinin kendisi. Öfkeyi üreten “zorlanıyorum, o halde bir suçlu olmalı” şartlanması, “zorlanıyorsun, ama bakalım alıştığın tepkiyi vermezsen o zorlanma nasıl bir hisse dönüşecek” sorusu ve sakin bir bekleyiş ile çözülmeye başlayabilir.

Bu soruyu başlangıç aşamasında soran kişi dışarıdaki hocadır (açarya). İleriki aşamalarda içerideki hoca (işvara pranidhana) doğru soruları sorarak çalışmayı sürdürür. Bu aşamaya gelindiğinde artık dışarıdaki hocaya ihtiyaç kalmamıştır.

***

Kendimizi dikkatle gözlemlediğimizde, Yoga matı üzerinde verdiğimiz bedensel, duygusal ve zihinsel tepkilerin günlük hayatta karşımıza çıkan insan ve durumlara verdiğimiz tepkilerle birebir eş olduğunu keşfedebiliriz. Özellikle de zorlandığımız durumlarda.

Yoga asana sonrasında hareketsiz oturmak ilk yıllarda benim için çok zordu. Ne yapacağımı bilmiyordum bir kere. “Nefesini izle” diyorlardı, nefes nasıl izlenir aklım almıyordu. Ve dizlerim acıyordu, kalçalarıma kramplar giriyor, uyuşmuş bacaklarım onları uzatmam için kimi zaman yalvarıyor kimi zaman küfrediyordu.

Ve kafamda tek bir plak çalıyordu durmadan, tekrar tekrar: “Yanlış yapıyorsun. Bir şeyleri yanlış yapıyorsun, doğrusunu yapmayı bilmiyorsun ve bunu hocaya belli etmemen gerek, çünkü o zaman seni beğenmez ve seni beğenmesi gerek, onları hayal kırıklığına uğratamazsın, sevdiklerinin seni takdir edeceği biçimde davranman gerek yoksa üzülürler, onları hayal kırıklığına uğratmaman gerek, çünkü üzülürlerse seni sevmezler. O yüzden yanlış da yapıyor olsan bunu belli etmemen gerek ve aslında yanlış yapmaman gerek ve yanlış yapıyorsun….” Ve hop sar baştan… Bir saat boyunca bir daha bir daha bir daha! Ama zaten o kadar tanıdıkdı ki bu plak yadırgamıyorum. Çocukluğumdan beri hayatımın fon müziği olarak dönüp durmuş… Matematik derslerinde, kalbim kırıldığında, arabayı park edemediğimde, kafamın dikine gidip annemin istemediği bir şey yaptığımda, bir dostum bana asık suratla baktığında, sevmediğim bir tabak yemeği redetmek zorunda kaldığımda, meditasyona oturduğumda, sıra içine sıkıştığım bir yoga pozuna geldiğinde, kısacası sıkıldığım ve zorlandığım her anda hep aynı plak, sar baştan!

Fakat ilk kez plağı serinkanlı bir kulakla dinliyorum. Ve ilginçtir dalga geçmeye başlıyorum. Yanlış yapıyorum ha?. Sahiden mi? Kime göre yanlış? Hop, plak atlıyor…Ne oldu? Yanlış yaparsam beni sevmezler öyle mi? Acaba? Hop bir daha atlıyor…Her gün değil tabii… Çoğunlukla atlamadan devam ediyor. Kalıpları kırmak kolay iş değil. Bir ömür sürmüş inşaası, bir haftada yok olacak değiller ya…Olsun! Artık tatlı tatlı dalgamı geçebiliyorum.

Kendimde çok da ciddiye alınacak bir taraf yokmuş.

Zen Budistlerine göre aydınlanmanın ölçütlerinden biri de kişinin kendisine espri ile yaklaşabilmesi ve hayatı bir oyun olarak görebilmesi…

SON Bölüm BU AKŞAM EVİNİZDE!

Sonra da yeni yıl zaten!!!

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-5

Foto: İlkay Torum

BÖLÜM 5
“Denedim. Yoga bana iyi gelmedi”

Korkularımızla yaşama o kadar alışıyoruz ki, bedenin merkezinde fokurdayıp duran endişe kabarcıkları gün içinde sık sık bilinç yüzeyine çıktıkları halde canımızı yakmadan patlayıp gidiyorlar.

Belki bir sigara yakıyoruz o zaman…

Ya da uzaktan kumandaya el atıyoruz.

İnternete dalıyor da olabiliriz dalgın dalgın.

Ya da buzdolabının önünde buluyoruz kendimizi.

Böyle böyle hayatımızın büyük kısmı bilinç yüzeyine sızan endişe akışından kaçınmanın yollarını araştırarak geçiyor. Yoga sırasındaki kişisel gözlem, zihnin hangi durumda hangi maskeyi taktığı ve merkezin derinliklerindeki endişe ile yüzleşmemek için ne tip oyunlara başvurduğunu izleme fırsatını bize sunar.

Çağımızın yoga ustalarından Richard Freeman ünlü eseri Yoga Matrix’de  “yogamız hayatımızın mikro düzlemde bir yansımasıdır” der. Yoga matı üzerinde hareket ederken kaçındığımız pozlar ile bağımlısı olduğumuz pozlar hayattaki kaçınma/bağlanma kalıplarımıza ayna tutar. İnsanlarla, yemekle, işimizle, para ve toplumla kurduğumuz ilişkiler ve hatta siyasi ve felsefi bakış açımız ile estetik zevklerimiz bile hep bu kaçınma/bağlanma kalıbının etkisinde şekillenir.

***

Yoga pozları ve nefes çalışması bedenin merkezinde saklı gizemleri bilincin beyaz perdesine yansıttığından, izlerken tüm varoluşumuzu şekillendiren bu ana kalıbı keşfedebiliriz. Bu yüzden iyi bir Yoga dersi bizi derhal ahamkara’nın yapısı ve zihnin derinliklerinin işleyiş prensipleri, korkularımız ve çocukluğumuzla yüzleşmeye götürür. Bu durum, ahamkara’nın kişi üzerindeki egemenliğini teslim etmesini gerektirdiğinden, ego merkezli hareket etmeye alışmış kişide Yogaya karşı bir direnç oluşturabilir. Yaygın kanının aksine her Yoga dersinin sonunda kendimiz huzurlu hissetmeyiz. Kimi seanslarda, su yüzüne çıkan bastırılmış duygular mide bulantısı, ağlama hissi, öfke patlaması, ateş basması, bunalma ya da Yoga ateşi gibi hallere yol açabilir. Çoğunlukla ilk tepki kaçıp gitme isteğidir. İlk bir kaç dersten sonra ortadan kaybolma sendromu Yoga hocaları tarafından gayet iyi bilinir.

Bu tipik tepki ahamkara’nın Yoga’ya ve ruh’a (atman–öz) duyduğu güvensizlikten kaynaklanır. Yoga felsefesine göre her insan, kişisel geçmişinin, öfke ve kederlerinin, başarı ve hayal kırıklıklarının, düşünce ve inanç katmanlarının altında, derinlerde bir ruha (öz) sahip olduğu bilgisiyle doğar. Yoga, insanı kısıtlı (nefsi) varoluşundan (ruhsal) özgürlüğe taşımayı hedefler (mokşa).

Kimi Yoga metinlerinde hrdayam (gönül) olarak da geçen yürek sesini duymaya başlayan öğrenci, o güne kadar sorgulamadan kabullendiği duygusal tepki, düşünce ve inanç kalıplarınının hayatına getirdiği kısıtlamaları fark edebilir. Bir sonraki adımda, alışkanlık bazlı tepkiyi vermeden önce durup tepkinin ardında yatan esas motivasyonu anlama çabası gelir. Tepki bir takım şartlanmaların sonucunda mı oluşmaktadır? Kaynağında endişe ve korku mu yatmaktadır?

***

İnsanı kendisiyle çok samimi bir noktaya çeken bu sorgulama başlangıçta beni epey zorladı. O güne kadar haklı bulduğum duygusal tepkilerimin özünde çocukluğumdan kalma korku ve ihtiyaçlarımın yattığını görmek önce beni korkuttu. Yepyeni bir “ben” keşfediyordum. Yüreğimin sesi egonun kalıplarının ardından her geçen ders biraz daha net duyulmaya başlıyordu. Özgür iradem doğrultusunda yaptım sandığım mesleki, medeni, hayati seçimlerimin birilerini memnun etme ve/veya sevdiklerim tarafından kabul edilme ihtiyacı e/veya yalnız kalacağım korkusu ile verilmiş kararlar olduğunu keşfettim. Kendi hayatımı kendi kararlarım ile nasıl da kısıtlamışım! Peki ben şimdi ne yapacağım?

arkası yarın, bizden ayrılmayın
önceki bölümler blogun arka odalarında saklı.

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-2

Foto: Aisha Harley


BÖLÜM 2
Patanjali’nin Yoga–sutra’sı

Bundan 2000 yıl önce Hindistan’da yaşadığı tahmin edilen Patanjali’nin Yoga–sutra’sı Yoga ilmi üzerine bulabileceğimiz ilk yazılı metinlerden biri. Ancak Yoga ilminin kökleri Patanjali’den çok önceye, İÖ 1200 civarında yayıldığı tahmin edilen Veda’lara dayanıyor. Veda’lar yazılı olarak değil, ilahiler halinde söylenerek bir kuşaktan diğerine aktarılan kutsal bilgi kaynakları. Vedik felsefenin bugünkü Yoga ve Ayurveda felsefesi ile Budist felsefenin kaynağı olduğu kabul ediliyor. Sonraki yüzyıllarda yaşayan ve Patanjali’nin de aralarında bulunduğu Yoga alimleri, Veda’larda aktarılan kutsal bilgiyi yaygın ve anlaşılır kılmak amacıyla günümüzde halen kullanılmakta olan klasik metinlerini yazmışlar.

Yoga’ya dair ilk “kullanma talimatı” sayılan Patanjali’nin Yoga–sutra’sı, dört bölümden oluşuyor. Benim öncelikle okumam önerilen üçüncü bölüm, Vibhuti Pada, Yoga’nın kişiye kazandırdığı doğa üstü güçlerden ve bu güçlerin öğrenciyi Yoga’nın yolundan nasıl çıkarabileceği üzerine ayrıntılı örneklerden oluşuyor. Siddhi olarak bilinen bu büyülü güçler, büyüme ve aydınlanma yolunda engel olarak karşımıza çıkabilir. Evet, sıkı bir konsantrasyon ve bu bölümde adı geçen belli teknikler sonucunda psişik yeteneklerimizi geliştirebilir, gözlerimizin önünde patlayan mor mavi ışıklar görüp, ilahi sesler duyabilir, bedenimizden kopup bulutlarda gezebilir, zaman içinde yolculuklara çıkabilir (ah evet, evet!) ve hatta su ve ateş üzerinde bile yürüyebilirmişiz. 1960’ları Californialı bir hipi olarak yaşamış hocam Panço, LSD, mantar, kaktüs ve benzeri uyarıcıları kullanarak benzer zihin hallerine girmenin mümkün olduğunu bildirdi. Gülerek ekledi sonra da “Böylece büyülü güçlere ulaşmak için Patanjali’nin bahsettiği (ama önermediği) o çok zor konsantrasyon tekniklerini uygulamaya bile gerek kalmıyor”.

Okudukça pek cazip bulduğum bu süper güçler, tarih boyunca farklı toplumlarda bazen şifa, bazen de egemenlik kurmak amacı ile kullanılmış. Bugün doğa ile bağlarını nisbeten korumayı başarmış toplulukların hemen hepsinde zihin gücüyle “mucize”ler yaratmayı bilen bilge kişiler yaşamaktadır. Amazonlar’ın kalbinde yaşayan Yanamamolardan, Moğolistan’ın uzak ve soğuk bir köşesinde hayatlarını sürdüren Tuva Türklerine kadar –nedense– “ilkel” olarak adlandırdığımız toplulukların insanları, zihnin üstün gücünün bilincindedirler. Şamanlar, dedeler, hocalar, sadhular, medyumlar (kimi zaman da cadılar, büyücüler, kocakarılar) Patanjali’nin söz ettiği sidhi’lere sahip ve bu gücü kullanmayı bilen kişilerden sayılabilir.

Yoga’ya gönül vermiş öğrenci, zihnin olağanüstü yeteneklerini keşfettiği an heyecan duyabilir. Kendimi 9 yaşımın sabahında bulduğum o gün ve sonraları seyahat maceralarımın ardı arkası kesilmeyince ben de heyecanlandım elbet. Bir başka seansın sonunda, o ara NewYork’ta yaşayan en yakın arkadaşım belirdi zihnimde. Mekanın ayrıntılarını ve hatta yürüdüğü meydanın köşesindeki kahve ve kitapçının adını ayırdedecek kadar netti görüntü. Ertesi gün telefonda öğrendim ki, evet, NewYork’da öyle bir meydan vardı ve o, kafamda o resmin belirdiği anda gerçekten orada yürüyor ve beni düşünüyordu. İkimizin de tüylerini diken diken eden bu hikayeyi derste anlatırken baktım Panço yine ilgisiz. Tayland’ın muson yağmurları sezonuydu. Dersten çıktığımızda fırtına patlamak üzereydi. Ayrılırken bana, “Sağ salim varınca haber ver, bu havada bisiklete binmek güvenli değil”. Şaşaladım. Kuzeydoğu Tayland’ın bu uzak kasabasında hiç birimizin telefonu, interneti, bilgisayarı yoktu ki…Nasıl haber vermemi bekliyordu? Hayretime gülümsedi, “bana zihninle bir mesaj at yeter”.

Ertesi gün karşılaştığımızda yüzünde bir muzip ifade “domates neyin nesi anlayamadım” dedi. Kızardım. Anlayamadığı yalandı tabii. “Eve sağ salim döndüm” mesajını yollamıştım evet, sonra bir de deneme yapmak istemiş, mesaja “domates” ekleyivermiştim. Telepatik mesaj gerçekten de yerine ulaşmıştı! Heyecanım hocamın sakin mavi gözleri ile karşılaşıca sönüverdi. “Bak Defne” dedi, “Yoga yoluna gönül verdiysen, kazandığın ve kazanacağın becerilerden etkilenmemeyi öğrenmelisin. Gün gelecek başının üstünde yarım saat durabilecek, ya da yanındaki insanın ne hissettiğini kendi yüreğinde bileceksin. Bunları hakikatı bulma yolunda takılmadan geçmen gereken engeller olarak görmeye çalış. Kendi gelişmenin seni büyülemesine izin verirsen, diğer insanları küçümsemeye başlarsın. Kendini dev aynasında görmene neden olacak her tür beceri, seni diğerlerinden, bütünden ayıracaktır. Şunu hep aklında tut. Yoganın yolu, kişinin kendi varlığını, katman katman deriniliğiyle keşfedip, kendisi ve hayatla samimileşmesi, bütünleşmesinden geçer. Şimdi iyi düşün. Baş koyduğun yol bu mudur, yoksa gözlerinin önünden patlayan mor mavi ışıklarla büyülenmek için mi buradasın?”

Patanjali sıradışı zihin hallerinin insanın nefsiden bağımsızlaşıp, özgürleşmesi yolunda işlevi bulunmadığını kitabın ikinci bölümünde söylüyor. Dahası bu tip doğaüstü güçlere erişen öğrenci esoterik felsefe konusunda uzmanlaşıp, yolun sonuna geldim yanılgısıyla çalışmayı bırakabilir ve kendi güçlerine saplanıp kalabilir. Yoga çalışmasında kaydettiğimiz ilerleme, meditasyon pozunda yerden kaç santim yükseldiğimizle değil, dürüstlük, gönül gözü ile gerçekleri görebilme ve hayatın içinde akma becerimiz ile ölçülebilir ancak. Modern Yoga’nın babası olarak bilinen Krishnamacharya’nın yine Yoga ustası oğlu T. K. V Desikachar’ın Vibhudipada’ya dair söylediklerini hatırlıyorum: “Bu bölümde Patanjali, öğrencinin kendini Faust’takine benzer bir pazarlık içinde bulabileceğinden sözeder. Goethe’nin ünlü karakterine sunulduğu gibi, Yoga öğrencisine de hayal gücünün çok ötesindeki yetenekler vaadedilir. Öğrenci keskin bir dikkatle kendini izlemiyorsa, ruhunu değil ama –ruh ölümsüzdür– özgürlüğe kavuşma ve hakikati bulma şansını bu noktada yitirebilir.”

PEKI SONRA NE OLDU????
ARKASI YARIN! Bİ YERE AYRILMAYIN!