Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-6

BÖLÜM 6
Parinama–Dönüşüm


Kişinin kendisiyle kurduğu samimiyet onu ayrı yönlere götürebilir.

Kendi yaşamını kendi kuralları ve kararları ile kısıtladığını farkeden öğrenci bu durumu kabul eder ve kısıtlamalardan kendini kurtaramak için atılacak adımlara hazır olmadığı gerçeği ile hayatına devam eder. Zaten bu farkediş dönüşüm için ilk tohumu atmıştır, tohumun filizlenmesi için geçen zamanda kişinin karşısına değişim fırsatları çıkacaktır.

Daha radikal davranan öğrenciler de olur. Onların durumunda tohum aslında çoktan atılmıştır, filizlenecek ortam bulduğunda birden fırlar yüzeye. Aniden işinin, eşinin, yaşadığı şehrin kendilerini kısıtladıklarını farkedip, onları değiştime kararını alan öğrenciler bu grupta toplanırlar.

Hangi yöne gidilirse gidilsin, kısıtlamaların farkedilmesi ile parinama (dönüşüm) süreci başlamıştır.

Parinama, kısıtlı bir şekilde işlev gösteren bedensel ve zihinsel potansiyelin serbest kalması, tam kapasite çalışmaya başlaması sürecidir.

Yoga çalışması derinleştikçe bedensel ve zihinsel kapasitenin esnek sınırları belirginleşir, kalıpların yarattığı kısıtlamalardan sıyrılmak kolaylaşır. Bazı kalıpların hayatımızı nasıl kısıtladığını görmek kolaydır. Diğerleri ise ince ayrıntılara saklanmış olabilir. İyi bir Yoga ustası, öğrencisinin bedeni ile kurduğu ilişkiye bakarak ondaki fiziksel, psikolojik ve düşünsel şartlanmaları görebilir. Bu noktada ustaya düşen, hareket becerisini kısıtlayan –bedensel, zihinsel ve tepkisel– kalıpları işaret etmek ve onlara yargısız bir gözle, kınamadan, savaşmadan bakmayı önermektir. Öğrenci kendini kısıtlayan kalıplara dışarıdan bakmayı öğrendikten sonra çocukluğundan beri vermeye alıştığı o şartlı tepki geldiğinde hareketsiz kalmayı başarabilirse, şartlanma geriye doğru bir adım atarak zayıflar. Bu süreç  Patanjali’nin yoga sutralarında pratiprasava olarak adlandırılır.

***

Sağlam bir zeminde rahatça oturan bedende belli bir süre boyunca sabit kalmayı araştıran meditasyon biçimleri pratiprasava’nın serpilebileceği bir alan yarattıklarından, ızdırap (kleşa) ve zihinsel dalgalanmaların (klişta vritti) azaltılıp, yok edilmesinde etkili rol oynayabilir. Patanjali, yoga çalışmasının kişisel zaafları ve şartlanmaları büyük ölçüde zayıflatabildiğini yazar.

Pratiprasava’nın alıştırması davranışsal alışkanlıkların gözlendiği yoga dersinde de yapılır. Bazı öğrenciler zorlandıkları durumlarda kendilerini daha da zorlarlar. Bazıları ise tam tersine, zorlanacaklarını anladıkları anda  pes ederler. Bazıları kendilerini etraflarındaki öğrencilerle kıyaslayıp dururlar. Bazılarının gözleri etraflarındakini görmez, kendi bildiklerini okurlar. Bazıları bir bütünün parçası olduklarının bilinci ile matlarını salona yerleştirirler, bazıları diğer insanlar daire mi olmuş, sıraya mı girmişler bakmada, denk gelen  yere çöküverirler.

Öğrencinin ders öncesi, esnası ve sonrasındaki davranışları hocaya öğrencisi hakkında pek çok bilgi verir. Yoga sırasında ortaya çıkan davranışların günlük hayattaki davranışların bir yansıması olduğunu tecrübeli  hocalar iyi bilir.

Örneğin öğrenci zorlandığı bir pozda öfkelenip bir suçlu aramaya girişirse, bu onun zorlu durumlarda karşısına çıkan duygusal/davranışsal kalıbını gözler önüne serer. Gözler pozun gerektirdiği drişti noktasında kopup çevreye bakmaya başlar, nefes doğal ritmini yitirir, alt çene ve iki kaşın arası kasılır, sağlam ve rahat durması gereken beden titrek ve ajite bir görünüm alır.

Suçlu herhangi birisi olabilir: Hoca veya Yoga’ya gitmesi için ısrar eden sevgili veya aynı harekete zerafet içinde giren diğer öğrenci ya da kişinin kendisi. Öfkeyi üreten “zorlanıyorum, o halde bir suçlu olmalı” şartlanması, “zorlanıyorsun, ama bakalım alıştığın tepkiyi vermezsen o zorlanma nasıl bir hisse dönüşecek” sorusu ve sakin bir bekleyiş ile çözülmeye başlayabilir.

Bu soruyu başlangıç aşamasında soran kişi dışarıdaki hocadır (açarya). İleriki aşamalarda içerideki hoca (işvara pranidhana) doğru soruları sorarak çalışmayı sürdürür. Bu aşamaya gelindiğinde artık dışarıdaki hocaya ihtiyaç kalmamıştır.

***

Kendimizi dikkatle gözlemlediğimizde, Yoga matı üzerinde verdiğimiz bedensel, duygusal ve zihinsel tepkilerin günlük hayatta karşımıza çıkan insan ve durumlara verdiğimiz tepkilerle birebir eş olduğunu keşfedebiliriz. Özellikle de zorlandığımız durumlarda.

Yoga asana sonrasında hareketsiz oturmak ilk yıllarda benim için çok zordu. Ne yapacağımı bilmiyordum bir kere. “Nefesini izle” diyorlardı, nefes nasıl izlenir aklım almıyordu. Ve dizlerim acıyordu, kalçalarıma kramplar giriyor, uyuşmuş bacaklarım onları uzatmam için kimi zaman yalvarıyor kimi zaman küfrediyordu.

Ve kafamda tek bir plak çalıyordu durmadan, tekrar tekrar: “Yanlış yapıyorsun. Bir şeyleri yanlış yapıyorsun, doğrusunu yapmayı bilmiyorsun ve bunu hocaya belli etmemen gerek, çünkü o zaman seni beğenmez ve seni beğenmesi gerek, onları hayal kırıklığına uğratamazsın, sevdiklerinin seni takdir edeceği biçimde davranman gerek yoksa üzülürler, onları hayal kırıklığına uğratmaman gerek, çünkü üzülürlerse seni sevmezler. O yüzden yanlış da yapıyor olsan bunu belli etmemen gerek ve aslında yanlış yapmaman gerek ve yanlış yapıyorsun….” Ve hop sar baştan… Bir saat boyunca bir daha bir daha bir daha! Ama zaten o kadar tanıdıkdı ki bu plak yadırgamıyorum. Çocukluğumdan beri hayatımın fon müziği olarak dönüp durmuş… Matematik derslerinde, kalbim kırıldığında, arabayı park edemediğimde, kafamın dikine gidip annemin istemediği bir şey yaptığımda, bir dostum bana asık suratla baktığında, sevmediğim bir tabak yemeği redetmek zorunda kaldığımda, meditasyona oturduğumda, sıra içine sıkıştığım bir yoga pozuna geldiğinde, kısacası sıkıldığım ve zorlandığım her anda hep aynı plak, sar baştan!

Fakat ilk kez plağı serinkanlı bir kulakla dinliyorum. Ve ilginçtir dalga geçmeye başlıyorum. Yanlış yapıyorum ha?. Sahiden mi? Kime göre yanlış? Hop, plak atlıyor…Ne oldu? Yanlış yaparsam beni sevmezler öyle mi? Acaba? Hop bir daha atlıyor…Her gün değil tabii… Çoğunlukla atlamadan devam ediyor. Kalıpları kırmak kolay iş değil. Bir ömür sürmüş inşaası, bir haftada yok olacak değiller ya…Olsun! Artık tatlı tatlı dalgamı geçebiliyorum.

Kendimde çok da ciddiye alınacak bir taraf yokmuş.

Zen Budistlerine göre aydınlanmanın ölçütlerinden biri de kişinin kendisine espri ile yaklaşabilmesi ve hayatı bir oyun olarak görebilmesi…

SON Bölüm BU AKŞAM EVİNİZDE!

Sonra da yeni yıl zaten!!!

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası-2

Foto: Aisha Harley


BÖLÜM 2
Patanjali’nin Yoga–sutra’sı

Bundan 2000 yıl önce Hindistan’da yaşadığı tahmin edilen Patanjali’nin Yoga–sutra’sı Yoga ilmi üzerine bulabileceğimiz ilk yazılı metinlerden biri. Ancak Yoga ilminin kökleri Patanjali’den çok önceye, İÖ 1200 civarında yayıldığı tahmin edilen Veda’lara dayanıyor. Veda’lar yazılı olarak değil, ilahiler halinde söylenerek bir kuşaktan diğerine aktarılan kutsal bilgi kaynakları. Vedik felsefenin bugünkü Yoga ve Ayurveda felsefesi ile Budist felsefenin kaynağı olduğu kabul ediliyor. Sonraki yüzyıllarda yaşayan ve Patanjali’nin de aralarında bulunduğu Yoga alimleri, Veda’larda aktarılan kutsal bilgiyi yaygın ve anlaşılır kılmak amacıyla günümüzde halen kullanılmakta olan klasik metinlerini yazmışlar.

Yoga’ya dair ilk “kullanma talimatı” sayılan Patanjali’nin Yoga–sutra’sı, dört bölümden oluşuyor. Benim öncelikle okumam önerilen üçüncü bölüm, Vibhuti Pada, Yoga’nın kişiye kazandırdığı doğa üstü güçlerden ve bu güçlerin öğrenciyi Yoga’nın yolundan nasıl çıkarabileceği üzerine ayrıntılı örneklerden oluşuyor. Siddhi olarak bilinen bu büyülü güçler, büyüme ve aydınlanma yolunda engel olarak karşımıza çıkabilir. Evet, sıkı bir konsantrasyon ve bu bölümde adı geçen belli teknikler sonucunda psişik yeteneklerimizi geliştirebilir, gözlerimizin önünde patlayan mor mavi ışıklar görüp, ilahi sesler duyabilir, bedenimizden kopup bulutlarda gezebilir, zaman içinde yolculuklara çıkabilir (ah evet, evet!) ve hatta su ve ateş üzerinde bile yürüyebilirmişiz. 1960’ları Californialı bir hipi olarak yaşamış hocam Panço, LSD, mantar, kaktüs ve benzeri uyarıcıları kullanarak benzer zihin hallerine girmenin mümkün olduğunu bildirdi. Gülerek ekledi sonra da “Böylece büyülü güçlere ulaşmak için Patanjali’nin bahsettiği (ama önermediği) o çok zor konsantrasyon tekniklerini uygulamaya bile gerek kalmıyor”.

Okudukça pek cazip bulduğum bu süper güçler, tarih boyunca farklı toplumlarda bazen şifa, bazen de egemenlik kurmak amacı ile kullanılmış. Bugün doğa ile bağlarını nisbeten korumayı başarmış toplulukların hemen hepsinde zihin gücüyle “mucize”ler yaratmayı bilen bilge kişiler yaşamaktadır. Amazonlar’ın kalbinde yaşayan Yanamamolardan, Moğolistan’ın uzak ve soğuk bir köşesinde hayatlarını sürdüren Tuva Türklerine kadar –nedense– “ilkel” olarak adlandırdığımız toplulukların insanları, zihnin üstün gücünün bilincindedirler. Şamanlar, dedeler, hocalar, sadhular, medyumlar (kimi zaman da cadılar, büyücüler, kocakarılar) Patanjali’nin söz ettiği sidhi’lere sahip ve bu gücü kullanmayı bilen kişilerden sayılabilir.

Yoga’ya gönül vermiş öğrenci, zihnin olağanüstü yeteneklerini keşfettiği an heyecan duyabilir. Kendimi 9 yaşımın sabahında bulduğum o gün ve sonraları seyahat maceralarımın ardı arkası kesilmeyince ben de heyecanlandım elbet. Bir başka seansın sonunda, o ara NewYork’ta yaşayan en yakın arkadaşım belirdi zihnimde. Mekanın ayrıntılarını ve hatta yürüdüğü meydanın köşesindeki kahve ve kitapçının adını ayırdedecek kadar netti görüntü. Ertesi gün telefonda öğrendim ki, evet, NewYork’da öyle bir meydan vardı ve o, kafamda o resmin belirdiği anda gerçekten orada yürüyor ve beni düşünüyordu. İkimizin de tüylerini diken diken eden bu hikayeyi derste anlatırken baktım Panço yine ilgisiz. Tayland’ın muson yağmurları sezonuydu. Dersten çıktığımızda fırtına patlamak üzereydi. Ayrılırken bana, “Sağ salim varınca haber ver, bu havada bisiklete binmek güvenli değil”. Şaşaladım. Kuzeydoğu Tayland’ın bu uzak kasabasında hiç birimizin telefonu, interneti, bilgisayarı yoktu ki…Nasıl haber vermemi bekliyordu? Hayretime gülümsedi, “bana zihninle bir mesaj at yeter”.

Ertesi gün karşılaştığımızda yüzünde bir muzip ifade “domates neyin nesi anlayamadım” dedi. Kızardım. Anlayamadığı yalandı tabii. “Eve sağ salim döndüm” mesajını yollamıştım evet, sonra bir de deneme yapmak istemiş, mesaja “domates” ekleyivermiştim. Telepatik mesaj gerçekten de yerine ulaşmıştı! Heyecanım hocamın sakin mavi gözleri ile karşılaşıca sönüverdi. “Bak Defne” dedi, “Yoga yoluna gönül verdiysen, kazandığın ve kazanacağın becerilerden etkilenmemeyi öğrenmelisin. Gün gelecek başının üstünde yarım saat durabilecek, ya da yanındaki insanın ne hissettiğini kendi yüreğinde bileceksin. Bunları hakikatı bulma yolunda takılmadan geçmen gereken engeller olarak görmeye çalış. Kendi gelişmenin seni büyülemesine izin verirsen, diğer insanları küçümsemeye başlarsın. Kendini dev aynasında görmene neden olacak her tür beceri, seni diğerlerinden, bütünden ayıracaktır. Şunu hep aklında tut. Yoganın yolu, kişinin kendi varlığını, katman katman deriniliğiyle keşfedip, kendisi ve hayatla samimileşmesi, bütünleşmesinden geçer. Şimdi iyi düşün. Baş koyduğun yol bu mudur, yoksa gözlerinin önünden patlayan mor mavi ışıklarla büyülenmek için mi buradasın?”

Patanjali sıradışı zihin hallerinin insanın nefsiden bağımsızlaşıp, özgürleşmesi yolunda işlevi bulunmadığını kitabın ikinci bölümünde söylüyor. Dahası bu tip doğaüstü güçlere erişen öğrenci esoterik felsefe konusunda uzmanlaşıp, yolun sonuna geldim yanılgısıyla çalışmayı bırakabilir ve kendi güçlerine saplanıp kalabilir. Yoga çalışmasında kaydettiğimiz ilerleme, meditasyon pozunda yerden kaç santim yükseldiğimizle değil, dürüstlük, gönül gözü ile gerçekleri görebilme ve hayatın içinde akma becerimiz ile ölçülebilir ancak. Modern Yoga’nın babası olarak bilinen Krishnamacharya’nın yine Yoga ustası oğlu T. K. V Desikachar’ın Vibhudipada’ya dair söylediklerini hatırlıyorum: “Bu bölümde Patanjali, öğrencinin kendini Faust’takine benzer bir pazarlık içinde bulabileceğinden sözeder. Goethe’nin ünlü karakterine sunulduğu gibi, Yoga öğrencisine de hayal gücünün çok ötesindeki yetenekler vaadedilir. Öğrenci keskin bir dikkatle kendini izlemiyorsa, ruhunu değil ama –ruh ölümsüzdür– özgürlüğe kavuşma ve hakikati bulma şansını bu noktada yitirebilir.”

PEKI SONRA NE OLDU????
ARKASI YARIN! Bİ YERE AYRILMAYIN!

Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası 1

Özel İstek Üzerine bu Yazı Dizisini Yeniden Yayınlıyorum
Bölüm 1
Geçmişe Doğru

Çocukluğuma geri döndüğüm yolculukların hayatıma girdiği gün Yoga kursumun birinci haftası dolmak üzereydi. Gevşeme pozu şavasana’da kollarım ve bacaklarım iki yana açık, sırtüstü yatmış, ayak parmaklarımı bir bir hissedip gevşetmeye çabalıyorum. Vücudu serbest bırakmak, kasmaktan daha zor olabilir mi? Alt çene, yanakların içi, küçük dil, boğaz… Zorlanıyorum. Kimi organlarımı kasmaya öyle alışmışım ki serbest bırakmayı akıl edemiyorum. Kaskatı boynum ağrıyor ve nasıl serbest bırakacağımı bilmiyorum! Boğaz, boyun, omuzlar…alt çene tekrar ve yine boğaz….Uzaklardan hocamızın sesini duyuyorum. Uykuya daldığımızda bile beden gün boyunca sıkmaya alıştığı kasları bırakamıyormuş! O yüzden vücüdumuzu ince ince taramamız, kasılmaları hissetmemiz gerekiyormuş.

Nerede kalmıştık? Omuzlar, kürek kemikleri, göğüs kafesi, nefesi boşalt ve kalp…ve birden…ıslak sarı beyaz pembe taşlara üstüne basan lacivert sandaletler. Bir önceki hayatım mı yoksa? İlk haftadan reenkarnasyona dair bir ipucu yakalamış olabilir miyim? Ama bu taşlar, pembe, sarı, beyaz, pek tanıdık…bir önceki hayata ait olamayacak kadar dünyevi bir halleri var. Nerede görmüştüm ben bunları? Hep aynı yerde görmeye alıştığınız bir insanı, her gün alışveriş ettiğiniz mahalle manavını mesela, bankada sıra beklerken görünce bir türlü çıkaramazsınız ya, öyle bir his içindeyim. Lacivert sandaletlerin içindeki ayaklar da öyle. Nereden tanıyorum ben bunları? Biraz ileride asmanın altında toprak yumuşak, kızıl, buram buram. Ah! Tabi ya! Büyükada’daki evimizin bahçesi burası. Taşlar, yüzlerce kez üzerlerinde yürüdüğüm bahçe kapısından eve uzanan yolun taşları. Ayaklar, doğduğumdan beri bu bedeni her yere taşımış ve taşıyacak kendi ayaklarım. Alıştığımdan biraz daha ufaklar yalnız.

Bilmecenin devamı çorap söküğü….

Bir yaz sabahı bu. Dokuz yaşımın bir sabahı. Erken bir saat. Ben bahçede musluğun yanında duruyorum. Sabah serinliğinde hırkam üstümde değil ya, ürperiyorum. Bir şey yapmak zorunda değilim. Zamanın bir şeyler yapmadan, boşlukta sallanarak dolu dolu geçtiğini bilecek bir yaştayım henüz. Öylece duruyorum. Herkesten önce uyanmış, kapıları gıcırdatmamaya özen göstererek bahçeye inmiş, sabah saatlerine özgü olduğunu keşfettiğim ışığı, kokuları, sesleri, tenimde oynaşan taze serin havayı içime çekiyorum. Tek başımayım. Ne eksik ne fazla, tastamam tek başıma.
Yoga salonun serin zemininde sırt üstü yatan ben ile, musluğun yanında duran çocuk ben, karşılıklı duruyoruz. Hafızadan bilince akan bir görüntü değil bu. Belki paralel zamanların fakına varmak? Aradaki yıllar katlanıp çantaya giren şemsiye gibi sahneden çekilmişler. İkimiz de aynı yerdeyiz o anda… Tek başımıza ve tastamam. Çocuk ben için tanıdık, her gün gittiği bir yer. Sırtüstü yatan ben içinse o yer, koca bir köşkte girilmeye girilmeye varlığı unutulmuş bir tavanarası…
Bir taneyle kalmadı. Yoga derslerinin sürdüğü sonraki haftalarda çocukluk anları onları tıkıştırdığım çekmecelerden, dolap köşelerinden üstüme dolu dizgin yağmaya başladılar. Tek anlık karelerdi bunlar. Sadece görüntüleriyle değil, koku, ses ve hisleriyle çakıyorlardı zihnimde… Ya da ben onlara gidiyordum.

Nefes al, göğüs kafesinin arkasını genişlesin. İlkokul ikinci sınıf sabahı kaloriferler yanmadığı için annem önlüğümü elektrikli dilimin üstünde ısıtmış salonda ayakta uyumaya devam eden beni giydiriyor. Soyunmak soğuk, annem sıcak, dışarısı gri, ev yalnız.

Ayağa kalkıyoruz. Güneşe selam ederken, bir cumartesi öğleden sonrası. Okulun arka bahçesinde koyun otlatırken gördüğüm sınıf arkadaşım Nesrin (dokuz yaşından beri aklıma bir kere bile gelmemiş bir kız) ve hayatlarımızın farklılığı karşısında duyduğum hayret anı…Rüya görür gibi geçmişe dönüyorum. Görüldüğü andaki rüya kadar inandırıcı gerçekliği.

Öne katlanırken salon kapısının gıcırtısı, kimse duymadan evden kendimi dışarı, bahçeye atma telaşım ve salonda ekmek kızartan dedem. Masa ile büfe arasında gidip gelip kahvatı sofrasını hazılıyor, hafiften Vivaldi eşlik ediyor bu sabah ritüeline. Nenem geç kalkmayı sever. “Ooo! Küçük, erkencisin yine” diyor dedem. Ertesi sabah ondan da erkenci olmaya and içerek içimden, bahçeye süzülüyorum.
Arkaya katlanırken, kulaklarımda Erol Evgin çınlıyor. “Evlerin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlığı gel de bana sor”… Annem üzülüyor mu bu şarkıyı dinlerken? Bizim evin ışıkları da yanmıyor sanki. Zaten Adile Naşit de bir kez olsun benim adımı saymıyor Uykudan Önce’de. Oysa ben her akşam onun karşısında yemeğimi yiyorum. Kuzucuklarından biri değilim herhalde.

Yaz akşamlarının hüzünlü ışığı. Mutfaktan gelen –nenemin pişirdiği– cızbız köftelerin kokusu. TRT’nin “saat 20:30”u haber eden tik tikleri. İçimde bir boşluk. Canım sıkılıyor. Keşke bir kardeşim olsa. Gizlice evlerine girerek alt kat komşumuzun kızının Barbie bebeklerini yürüttüğüm hırsızlık maceralarımın büyürken meğerse beni izlemiş olan utancı. Bir Renault 12’nin deri koltuklarına yapışan bacaklarımın arkasında akan terler, dalında büyüyen domatesin kokusu, mutfak penceresinden bahçeye uzatılan yeşil turuncu çiçek desenli mika bir tabaktaki tekir balıklarının kahkahası, lağım, tuz ve yosun kokulu bir kumsal, Arap ve yavruları…

Büyülenmiştim…İçimdeki çocukla yeniden buluşmak değil bu yaşadığım. Düpedüz zamanda yolculuk. Sanki birisi hayatımın her anının sadece görüntülerini değil, seslerini, kokularını, hislerini tatlarını da kaydetmişti ve ben Yoga dersleri sırasında o kayıtlara ulaşmış, çocukluğumu yeniden seyrediyordum. Nasıl oluyordu da oluyordu bu?

Anlattıklarımdan etkilenmişe benzemeyen hocam Panço açıkladı. Aslında çok basitti. Yoga, beynin günlük hayatta kullanmadığımız bölümlerini etkinleştiriyor, böylece farklı bilinç hallerini tecrübe edebiliyorduk. Ve evet, insan yaşamının her anını tüm hisleriyle kaydeden biri de vardı: Hafıza. Beynin az kullanılan bölümleri uyandıkça (beyin de aynı kaslar gibi kullanılmadıkça yumuşayıp tembelleşiyor, düzenli çalıştırılınca da potansiyeline doğru sağlam adımlarla yol alabiliyordu) hafıza da silkiniyor, dolap diplerinde sakladığı kayıtları gün yüzüne çıkarıyordu. Aynı durum Yoga çalışmaları sonrasında psişik yeteneklerini keşfeden insanlar için de geçerliydi. Zihnin çalışmaya alışmamış bölgeleri etkinleştikçe sezgiler ve telepati becerisi de güçleniyor, diğer insanların ne hissettiğini bilmek, düşüncelerini duymak kolaylaşıyordu.

Sabahları 6’da başlayan derslere düzenli olarak katılmaya başladığımdan beri benim de sezgilerim güçlenmiş, tahminlerim doğru çıkar olmuştu. Hayata dair kararları vermek bile kolaylaşmıştı. Hocam disiplinimi takdir ediyor, yeni yeteneklerimi ve paralel zamanlara yolculuk hikayelerimi ise yarım kulak dinliyordu. Kozmik yolculuklardan sarhoş, dersten çıktığım bir akşam Patanjali’nin Yoga–sutra (Yoga Özdayişleri) kitabını elime tutuşturdu. Üçüncü bölümle başlamalıymışım.

ARKASI YARIN….BİR YERE AYRILMAYIN

Sonrası

Çocukluğun Haritası

Çocukluğun haritası dünyanın haritasını belirleyebilir mi? Sadece iç dünyanın değil, ülkelerin, tarihin, siyasetin gidişatını bile çocukluk belirliyor olabilir mi?

Ve sevgi yasaları…Kimin sevilebileceği…? Kimin ne miktarda sevilebileceği?

Dünya yüzeyindeki her bir insanın sevgiye, yemeğe, güvene doyduğu bir çocukluktan yetişkinliğe geçtiğini düşünün…

Imagine All the People durum evet.

Dış dünyadan içeriye geçelim şimdilik en iyisi.

Buyrun…

***

İç dünyamız, korku ve değer yargılarımız, zevklerimiz, eş ve iş seçimlerimiz çocukluğumuzda şekillenen kalıpların doğrudan veya dolaylı sonucu. Bunu klasik, modern, postmodern bütün psikoloji ekolleri doğruluyor.

Çocuklukta algılama beynin duygusal bölümününde gerçekleşiyor. Biz yetişkinlerin hayatlarımızı ikame ettirirken kullandığımız mantık, tümden gelim, tümevarım, genelleme gibi akıl yürütme biçimleri hayatlarımızın ilk altı-yedi yılında işe yaramıyor. Çocukların etraflarında olup biteni algılama için kullandıkları şey duygusal mantıkları.

Duygusal mantık şöyle çalışıyor:

A davranışında bulunursam annem/babam/öğretmenin/ablam-abim beni daha ÇOK sever.

B davranışında bulunursam annem/babam/öğretmenin/ablam-abim daha AZ sever.

Sevilme ihtiyacı özellikle çocuklukta çok önemli bir yerde duruyor. Yemek, barınak, güvenlik kadar sağlıklı büyümek için sevgiye ihtiyamız var. Ve bu ihtiyaç o kadar büyük, giderilmezse yarattığı acı öyle keskin ki çocuk sevgiyi alabilmek için A’dan Z’ye bütün davranışları denemeye hazır.

Yeter ki bir tanesi çalışsın.

***

Küçük Şeylerin Tanrısı çocukluğun duygusal mantık haritasını mükemmel bir şekilde çiziyor. Çift yumurta ikizleri Rachel ile Estha yedi yaşındalar. Zaman 1960’lar. Bir sonraki bölüm çeyrek yüzyıl sonraya atlıyor.  İkizler 31 yaşında ilk kez yeniden bir araya geliyorlar. Hikaye iki dönem arasında gidip geliyor. Yetişkin Rahel ile Estha’nın iç dünyalarının haritasını ilelebet belirleyen olaylar yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor.

Anneannelerinin evinde sevgiye aç kurtlar gibi büyüyen çocuklar bunlar. Anneleri Ammu yüz karası kız evlat damgasını yemiş bir kere. Bu damganın ağırlığı altında ezildiği kendi ana-baba evinden başka yaşayacak bir yeri de yok. On sekizinde iken kocaya kaçmış. Üstelik ailesinin onun için seçtiği birine değil, kendi seçtiği bir adama. Üstelik aynı dinden bile değilmiş kocası. Üstelik alkolik olduğu ortaya çıkmış. Üstelik bir değil iki çocukları olmuş. Üstelik işsiz kalmış koca. Ve karısını patronuna pazarlamak istemiş işsiz kalınca. Patron da onay vermiş alkolik işçisinin bu teklifine. Bir itiraz eden genç Ammu imiş bu anlaşmaya. Kafasına yediği vazo darbesinin sersemliği geçer geçmez ikizlerini almış kolunun altına, gerisin geri baba evine…İstenmediği, sevilmediği, ayıplandığı o yerde hayatın onun için bittiğini bilmiş.

Kendi annesinin, babasının, halasının ve hatta ağabeyinin sevgisizliği Ammu’ya çok da dokunmazken –ne de olsa o bir yetişkin- ikizleri evdeki bütün yetişkinlerden sevgi dilenir olmuşlar. Yüz karası kız evladın neredeyse gayrı-meşru çocukları olarak aradıkları sevginin kırıntıları ile yetinmek zorundaymışlar.

Ve hep akıllarında aynı soru, gözlerinde hep aynı korku:

Ya Ammu bizi daha az severse?

***

Duygusal mantık ile hayatını sürdüren çocuk, analitik mantık ile hayatını sürdüren yetişkin annesi karşı karşıya geldiğinde olan şey herşeyden önce iletişim kopukluğu. Annesi kendine kızdığı zaman çocuk otomatik olarak daha az sevildiğini düşünüyor. Ve ayaklarının altından toprak çekiliyormuş gibi hissediyor kendini. İşte bu yüzden uzmanlar çocuğunuzu eğitirken “sen beni çok kızdırdın’’ gibi bir söz söylemektense,  ‘’Ben bu davranışına kızdım’’ı tercih edin diyorlar.

Anne-babalar çocukları ile uğraşmaktan, işten güçten yorgun ve çoğunlukla tahammülsüz oluyorlar. Ve çocukları vızıldanır, ağlar, ilgi çekmek için numaralar yaparken bunalıp, sıkılıp kestirme yola sapıyorlar. Ammu da ikizlerini eğitmek için aynı kestirme yola giriyor:

“İnsanların kalbini kırarsan ne olur biliyor musun Rahel?” diye soruyor inatçı kızına. ”kalbini kırdığın insanlar seni daha AZ severler. Bu davranışınla sen benim kalbimi kırdın şimdi”.

Annenin öfkesi geçiveriyor. Gerekli ders, ceza verildi. Dikkat çocuklardan başka yere yönelebilir. Yetişkinlerin kafasında çocuklarının haricinde binbir tane mesele yok mu zaten? Oysa Rahel için bir ölüm kalım meselesi bu duydukları. Özür diliyor. Başka cezalar teklif ediyor annesine. Akşam yemeğimi yemesem? (ama sen beni yine aynı sevsen?) Annesi bağlantıyı anlamıyor, zaten artık ilgilenmiyor da. Rahel bütün gece düşünüyor. Annesi artık onu daha az seviyor, kötü bir laf etti çünkü.

Kendisine dair ilk şüphesi kafasında şekillenmeye başlıyor. Ben sevilmeye değer bir çocuk değilim. Bundan sonra etrafındaki insanların davranışlarını gözlemleyecek ve bu şüphesini doğrulayan bütün kayıtları sünger gibi hafızasına çekecek. Duygusal beynin hakimiyeti analitik beyne devrettiği on bir-on iki yaşlarında da şüpheler haritasını benliğinde mühürleyip yetişkinliğe büyüyecek.

Ben sevilmeye değer bir insan değilim derinlerde bir yerlerde kaynayıp duracak.

***

Kendimize Dair Şüpheler hayatımızın ilk altı-yedi yılında oluşuyor ve onları farkedip, onlardan bağımsızlaşmak üzere bir adım atmadığımız takdirde bir ömür boyu bizimle kalıyorlar. Üstelik bizler mezara giderken bile onlar kalıyor, bu sefer kendi çocuklarımızın hayatında can bulmaya başlıyor.

Kendi çocukluğumuzda duyduğumuz sözler, cezalar, tehtitler bugünki iç dünyamızın haritasını çiziyor.

İç dünyamızın haritası Kendimize Dair Duyduğumuz Şüphe ülkeleri ile dolu.

Komşular ne der? Baban ne der? Mahalleli ne der? Temizlikçi hanım ne der?

En temel şüphe:

Ben olduğum halimle iyi değilim. Değişmeliyim. Sevilmek için başka bir insana dönüşmeliyim.

Bu şüphenin tohumları nerede atılıyor?

Anne diyor: Bak filanca çocuğa, nasıl uslu, nasıl da söz dinliyor, sen niye onun gibi olamıyorsun?

Çocuk anlıyor: Ben kendim değil de filanca olsaydım annem beni daha çok severdi. O halde ben kendim olarak daha az sevilesi bir insanım.

***

Küçük Şeylerin Tanrısı  Sophie Mol’un Hindistan ziyareti ile başlıyor. (Ama hikayenin başı kitabın ortasına denk geliyor. Kitap Sophie Mol’un cenazesi ile başlıyor ki cenaze aslında hikayenin sonuna doğru geliyor. Kitabın kurgusu başlı başına bir şaheser zaten ) Sophie Mol, Rahel ile  Estha’nın dayıları Chako’nun ingiliz (eski) karısından olan kızı. Sophie Mol ve İngiliz Annesi’nin bu ilk Hindistan ziyaretleri Rahel ile Estha’nın (ve Sophie Mol’un) dede evinde büyük bir tantanaya neden oluyor. Ev halkı Sophie Mol hakkımızda ne düşünecek telaşı ile evi, bahçeyi, giysilerini, aksanlarını, telaffuzlarını ve tabii ki çocukları (Siz Hindistan’ temsil edeceksiniz kuzeninize karşı!) düzenleme harekatına başlıyorlar.

Bu tantana içinde Rahel ile Estha’nın kafalarında tek bir düşünce ve tek bir korku var:

Sophie Mol bizden daha fazla sevilesi bir çocuk. Orası kesin.  (çünkü İngiliz, beyaz, temiz).  Peki acaba annemiz Sophie Mol’u bizi sevdiğinden daha çok sevecek olabilir mi?

***

Bütün kitap sadece çocukların değil, hepimizin iç dünyasındaki sevgi yasalarını sorguluyor.

Kim(ler) sevilebilir?

Ve o kişi ne miktarda sevilebilir?

Bu yasayı kim belirler?

Ve yasaya uymayanlara ne olur?

***

Hindistan gibi, Türkiye gibi geleneği, inancı, düzeni, kültürü boş vaadler karşılığında elinden alınmış insanların ülkesinde, sevgiye aç geçen çocuklukların iç dünyası yıkık dökük yetişkinliğinde, bir insanın diğerini o, bu, şu ya da oncu, buncu, şuncu ya da onun -, bunun, şunu bir şeysi değil de kendi gibi kanlı canlı bir insan olarak algılayabilmesi o kadar zor ki…

Sadece insan olarak algılamak diğerini. Sevmek, kabul etmek, bağrına basmak değil…Yaşama hakkına sahip bir diğer canlı olarak görebilmek…

Öyle zor ki.

Özellikle de insanı insandan koparan korkusu ve sevgi açlığı, dünya düzenini böyle iyi beslerken…(Ama bu da başka bir yazının konusu olsun değil mi ya?)

Dünyanın hali bu iken neden kendimizi özgürleştirmekle işe başlamalı olduğumuzu biraz anlatabildim mi?

Dünyayı güzellik kurtaracak,

Bir insanı sevmekle başlayacak herşey…

Tanıyor musunuz o insanı?

Peki seviyor musunuz onu?

Ne kadar?