Kızım Bize Ne Senden?

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

İnsanın işi sabah 7’de biter mi? Cuma sabahları benimki bitiyor işte! Kendi yogamı yaptım, dersimi verdim,  mahalle kahvesine geldim bile. Hava hala kapkaranlık. Cuma sabahları “self practice” günü. O yüzden bu kadar erken bitiyor ders. Öğrenciler 6 ila 6:30 arası istedikleri bir saatte gelip başlıyorlar. Ben de o sırada kendi çalışmamı bitiriyor oluyorum. Küçücük bir salon kiraladım son haftalarda. Sabahın o saatlerinde ağaçların, arabaların üzerini beyaz bir soğuk dalgası kaplamış oluyor. Kırağı dedikleri şey herhalde. Kalın bir tabaka kırağı ama. Karanlığın içinde dallar, yapraklar beyaz beyaz pırıldıyorlar. Bizim mağara misali odamızda sadece nefes alış veriş sesleri duyuluyor.

Kendi yogamı bitirince kenara çekilip öğrencilerimi seyrediyorum. İstedikleri prelüdü yapıyorlar, arkasından da istedikleri bir asana serisini.  Gerekmedikçe konuşmuyorum. Ellerimle düzeltiyorum pozları. Bazen onu bile yapmıyorum. Köşemde nefes alıp veriyorum. Öğrencilerimin yoganın derinliklerine dalışlarını izlemek beni mutlu ediyor, insanlığa bir katkıda bulunmuşum gibi hissediyorum. Bilgi hocamdan bana, benden onlara akmış, can bulmuş. Seyrederken o canı görebiliyorum. Bedenin bazı bölgelerine kolaylıkla akıyor, bazı yerlerde tıkanıyor.  Beş duyu organı yumuşadıkça yine akmaya başlıyor. Akla bir şey takıldığı zaman duruyor. Seyrederken hepsi görünüyor. Öğrencilerimi seyretmeyi seviyorum. Yoganın haritası ortaya çıkıyor.

Bu sabah hepsi erkenden bitirdiler çalışmalarını. Bu Portland’lılar bir alem zaten.  6 ila 6:30 arası istediğiniz zamanda gelebilirsiniz diyorum, hepsi 6’da geliyorlar. Bugün arkamdaki yerlerini aldıklarında ben kendi yogamın ortasına bile gelmemiştim.  Hocalığımın ilk yıllarında olsam telaşlanırdım muhtemelen. Aman çocuklar bu ders için para ödüyorlar, ben onların dersinde kendi yogamı yapıyorum diye dertlenir, belki de kendi yogamı yarıda bırakırdım. Artık aldırmıyorum. Onlara önem vermediğimden değil. Tam tersine benim de yoga yaptığım bir atmosfere adım atmalarının değerini anlamış olduğum için. Ben muhakkak her dersten önce o mekanda kendim yoga yaparım. Öğrencilerim bilirler. Dersin başlama saatinden bir saat önce stüdyoya varıp başlarım ısınmaya. Böylelikle mekanın ayarını yapmış gibi hissederim kendimi. Yoga ayarı yapılmış bir mekanda ders vermek ve almak daha kolaydır. Bu yüzden derler ya, evinizde yoga yaptığınız köşenizde başka bir şey yapmayın diye. Orası hep yogaya ayarlı kalsın. Günlük hayatla ayarı bozulmasın.

Zeynep Çelen anlatmıştı. Çağımızın en iyi yoga öğretmenlerinden biri olan Eric Schifmann (Zeynep’in hocası) bir ders boyunca öğrencilere istedikleri şekilde yoga yapmalarını söylemiş. Öğrencilerden biri sinirlenmiş. “Ben bunun için para vermedim. Ben yoga dersi almak üzere ödememi yaptım” demiş. Eric onu “Yanılıyorsun.  Tam da bunun için para verdin. Kendi başına serbestçe hareket edebilesin diye bana geldin” diyerek yanıtlamış.

Hayatlarımızın sorumluluğunu üzerimize almayı sevmeyiz ya, yogamızın sorumluluğunu almak da kolay gelmiyor.  Biz hocalar işte bu yüzden oradayız. İngilizcede “holding the space”diye bir tabir vardır, çok beğenirim.  Tam tercümesi değil ama “alan yaratmak” olarak düşünebiliriz. Biz hocalar, siz öğrencilerin yoga yapabilmeleri için alan yaratıyoruz.  Bu alanı kendiniz evinizde yaratabiliyorsanız, ne âlâ, stüdyoya gelmenize gerek yok o halde. Bu alanı kendiniz yaratamıyorsanız, ki kolay iş değil, o zaman biz onu sizin için yaratıyoruz. Siz içine cup diye dalıp kendi çalışmanızı, yogaya göre ayarlanmış sularda yapmaya başlıyorsunuz.

Benim Cuma dersleri işte bu mantığa göre düzenlendi. Bugün Portland’da sonuncusunu yaptık.  Bundan sonraki ilk Cuma dersi İstanbul’da olacak. Aynı düzen devam edecek. (ileri seviye öğrencilerimle).

 ***

Bilirsiniz eleştiriyi hobisi haline getirmiş insanlar var. Yeni bir şeyle karşılaştıklarında muhakkak o şey hakkında bir yargıya varma ihtiyacı duyanlar. Bu iyi, bu kötü, bu yararlı, bu zararlı, burada problem var vs.  Bu durmadan bir yargıya, bir kanıya sahip olma arzusu sadece mutsuzluk alameti değil, aynı zamanda hayatı kaçırma sebebi.  Richard Freeman, yoga dinlemekle başlar diyor. Bir şeyi dikkatle dinlediğimiz zaman ona var olması için bir alan yaratmış oluruz. Ötekini dinlemek başlı başına bir zanaat. İnsanın süzen, kategorilere ayırıp yargılayan sesinin askıya alınması lazım. Şimdi İstanbul’a dönme günleri yaklaştı ya, beni aldı bir endişe. Yine eleştirinin spor olarak yapıldığı ortamlara gireceğim diye. Yoga diyeceğim, taksicinin yoga hakkında bir fikri olacak, bir kitaptan bahsedeceğim, yan masandan biri yazarı hakkındaki yargısını ilan edecek. Türkiye’de bizim hep ve her zaman bahsi geçen konu ile ilgili tuttuğumuz bir taraf olmalı. Ya beğenmeliyiz, ya da eleştirmeliyiz. Sonsuz bir maç sanki yaşam.  Hep bir takım tutmalıyız. (Benim futbol takımı tutmadığımı duyanlar, hep sıkıştırırlar, ama hadi canım bir takıma gönlün kaymış olmalı, hadi söyle, söyle Fenerbahçeli misin, Galatasaraylı mı?)

İşin doğrusu ben futboldan da, takım tutmaktan da hiç haz etmem. Prensip olarak da karşı dururum. Siyasi partilere de tavrım aynıdır. Zaten birinin diğerinden farklı olduğunu da pek düşünmem.

Eleştiri, alışkanlık haline geldiyse, yani insan her okuduğunu, her gördüğünü muhakkak yargılamak ihtiyacı duyuyorsa, mutsuzluk zilleri çalıyordur. Dışa dönük eleştiri, içeride kopup giden eleştiri fırtınasının minicik bir ucundan ibarettir aslında. Durmadan diğerinde kusur bulan kişi, aslında kendi içinde mutsuzdur ve ancak ötekini karalayarak rahatlayacağını düşünür. Zamanla bu bir alışkanlığa, ardından kısır döngüye dönüşür. Mutsuzluk geçmez.

Eleştirme alışkanlığı çoğunlukla şikayet ve mağdur kişi duruma düşmekle el ele gider. Diğerini eleştirmeyi alışkanlık haline getirmiş ve hayattaki her şey hakkında muhakkak bir fikri olması gerektiğine inanan insanların başına hep bir şeyler gelir. Diğerine kendi fikirlerinin doldurduğu havuzdan başka bir alan tanımadıkları gibi, ilişki sırasında olup bitenlerden de kendilerini sorumlu tutmazlar. Orada hep öteki suçludur.  İçinde bulunduğum durumdan ben ne kadar sorumluyum? Bu noktaya gelmemizde benim davranışlarımın etkisi ne kadar oldu? Bu gibi soruları soracak alanları yoktur. Saldırı ve suçlama, sorumluluk boşluklarını doldurmuştur çünkü.

***

Ben size kendimi yazıyorum. Çünkü ancak kendimden yola çıkarak hayata ışık tutabiliyorum. Kendimin aynasında bakınca sizi anlıyorum. Hepimizin nihayetinde aynı olduğumuzu, ego katmanlarını şöyle bir kaldırdığımızda yüreklerin aynı özlemlerle attığını, ancak kendi yüreğime bakınca görebiliyorum. İnsan kendini anlatırken, başkasını anlatır aslında. Başkasını anlatırken de kendisidir anlattığı. Bunların bir çizgisi yoktur.

Benim de kendimi yazmam ve bu alemdeki varoluşumun anlamını sizin aynanızda keşfetmeye çalışmam, bilmem neden, birilerini rahatsız ediyor. Bize ne kızım bütün bunlardan, diyorlar. Bize niye kendini anlatıyorsun? Yazıların yolu ile sevgi ve onay dilenciliği mi yapıyorsun?

Size kendimi anlatıyorum çünkü kendimde sizi görüyorum. Sizde (eleştirileri yapanlar da dahil) kendimi buluyorum. Sonra bir de her bir cümlemin alemde bir yere oturduğuna inanıyorum. Hiç bir söz kara delikte yok olup gitmiyor. Ama hepsinden çok kendimi yazmak beni mutlu ediyor.

Nihayetinde önemli olan çünkü, kimin yaptığı şeyden mutluluk duyduğudur. Gerisi boş.

Kafenin Division caddesine bakan büyük pencerelerinden dışarı bakıyorum. Işık karanlığı yuttu yine. Arabaların üzerindeki kalın kırağı katmanı inceldi ama hava da hala süt beyazı bir haller var. Saat 8:30.  O koca koca kitapları yazan Stephen King, sabah 11’de yazmaya paydos edermiş. Ona özeniyorum. Ben de sabah ilk iş size yazmayı seviyorum. Sonra günün işleri başlayınca, yoganın olduğu gibi yazının da ayarı kaçıyor.

Bugünlük aranızdan ayrılırken sizi yüzyıllardır bize yaşama sanatı konusunda rehberlik eden Montaigne’in bir sözü ile başbaşa bırakıyorum:

Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri ayırdedip yazmak, zannedildiğinden çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de vardır ki insanı dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.