Yoga’da Merkez Bilinci

Mr. Iyengar Kandasana'daPhoto:www.bksiyengar.com
Mr. Iyengar Kandasana’da
Photo:www.bksiyengar.com

The Kundalini sleeps above the kanda (the place near the navel where the nadis unite and separate). It gives Mukti (emancipation) to the yogins and bondage to the fools. She or he who know her, knows Yoga.
from the Hatha Yoga Pradipika*

Hatha Yoga’nın öncelikli amacı beden, nefes ve zihin üçlüsünü merkeze çekmek. Merkez fiziksel bedende göbek deliğinin 6 cm aşağında ve arkasında bulunan bir nokta. Bireyin gerçeğe uyanışının bedenin enerjisini düzenleyerek geleceği prensibine dayalı olduğu  diğer uygulamalarda olduğu gibi (zikr, sema, chi-qong, tai-chi, kikou, yi-jin-jing) Hatha Yoga’da da bu merkezin bir ismi var. Kanda.

Benim derslerime geliyorsanız sık sık  “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi duyuyorsunuzdur. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Kung Fu  ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Bırakın merkezden hareket etmeyi o merkezi, kanda‘yı hissetmek bile  kolay  değil. Beynimizle hemen algılayabileceğimiz bir bölge değil çünkü. İç kasların bölgesinde. İç kaslar beyinle değil, nefesle algılanan kaslar. Onların farkına varmamız zaman alıyor. Düzenli olarak nefes çalışmamız ve bandaları kolaylıkla uygular hale gelmemiz gerekiyor.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Kanda bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bir çok yoga hocası bu bölge için “belly brain” tabirini kullanır . Karın beyni. Tias Little kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Hatha Yoga ustalarını seyrederken gözümüze çarpan ilk şey nedir?  Bence zerafet. Zerafet, hangi sistemde çalışırsanız çalışın, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (yoga sırasında veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Bir pozdan diğerine geçerken  “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

* Kundalini kanda’nın hemen yukarısında uyur.  (Bütün nadilerin birleşip ayrıldığı göbek deliğinin arkasındaki bölge) Kundalini yogiye Mukti (özgürlük), aptallara da tutsaklık getirir. Onu bilen kişi Yoga’yı da bilir.
Hatha Yoga Pradipika’dan alıntı. 

Öğrenci mi Müşteri mi?

Eğer yoga hocası iseniz karşınızda iki ayrı cins insan çıkıyordur. Dersinize “öğrenci” olarak katılanlar ve dersinize “müşteri” olarak katılanlar.

Asırlar boyunca yoga bilgisi hakeden öğrenciye ustası tarafından damla damla aktarılmış. Öğrenci sabır, sebat, aşk ve kayıtsız şartsız bir güvenle ustasına teslim etmiş kendini. Alemin sırlarını keşfetmek önce kendini keşfetmek geçermiş. İlk once bunu öğrenmiş. Kendini keşfediş nefsi terbiye etmekle başlarmış. Yoganın ilk yılları nefsin (zihin-ego) kalıplarını izlemek ve bu kalıpların hayatı tam kapasite yaşamayı engellediği noktalarda onları  dönüştürmek üzerine kuruluymuş. Öğrenci ustasının sözüne harfiyen uymazsa kendi kalıplarının tuzağına düşeceğini bilirmiş.

Shadow Yoga işte bu geleneksel temeller üzerine kurulu bir yoga sistemi. “Shopper” diye tabir edilen yoga öğrencisi aslında öğrenci değil, müşteri. Baş öğretmenimiz Zhander Remeye ve onun yarattığı bu sisteme baş koymuş biz Shadow Yoga hocalarının mücadelesi yogayı tüketilecek bir mal olmaktan çıkarıp, ona orijinal statüsünü yeniden kazandırmak. Yoga, ruhun özgürlüğüne kavuşması için insanın izlediği tinsel yollardan bir tanesi. Bu kadar.  Zhander Hoca’nın deyimiyle, “ Ruh’u ruh olmayan her şeyden arındırma çabası.”

Global kapitalist sistem her şeyi metalaştırdığı gibi yogayı da bir mal halinde paketleyip bize sunuyor. Yoga stüdyosu açmak şimdilerde “çok iyi bir yatırım” olarak görülüyor.

Foto: Özcan Yüksek

İnsanlar yoga hocalığı yapmak üzere büyük şirketlerdeki işlerini bırakıyorlar. Bazı yoga hocalarının bugün menejerleri var. Sınıflar ne kadar büyükse yoga hocası o kadar başarılıymış gibi algılanıyor. Kimse durup da bilginin sahiciliğine bakmıyor bile. Ünlü bir sanatçının konserine gidermiş gibi koşa koşa şehre her gelen yıldız yoga hocasının derslerine koşuyoruz. Ne kadar çok kursa, workshopa, ünlü hocanın dersine katılırsak o kadar iyi yoga öğrencisi/hocası olacağımızı zannediyoruz. Ne kadar çok tüketebilirsek o kadar iyi!

Yoga satın alabileceğimiz bir şeymiş gibi bize sunulunca biz de bilgisayar alırken yaptığımız gibi yoganın da en iyi ve en hesaplısını aramaya girişiyoruz. Beğenmezsek geri verme hakkımız olsun istiyoruz. Dersten çıkıp gitme, ya da kafamıza göre hareket etme özgürlüğümüz olduğunu sanıyoruz. Günümüz dünyasında müşteri olarak varolma biçimi hepimiz gayet iyi biliyoruz çünkü. Müşteri her zaman haklıdır.

Peki hem yetişkin hem de öğrenci olarak varolma biçimini biliyor muyuz? Korktuğumuz için değil, aktarılan bilgiye ve bilgiyi aktaran kanala saygı duyduğumuz için bir dersi pür dikkat dinlemeyi, zorunda olduğumuz için değil, bizi bizden özgürleştirdiği için severek bir derse gitmeyi biliyor muyuz? Yaradan’ın, kainatın, insanın aşkıyla tekkeye koşan dervişler gibi yaşadık mı hiç? Bildik mi böyle bir varoluş biçimini?

Yoga öğrencisi olmak böyle bir varoluşu gerektiriyor çünkü. Müşteri olarak yaşanacak bir şey değil. Ucunda bir belge, bir sertifika, bir rütbe, bir sınıf atlayış durumu var mı yok mu diye araştıran kafaların alacağı bir varoluş biçimi değil bu. Alışveriş yok, aşk var.

Siz var mısınız?

 

Son Yoga Yazım

Aralık 2011’de Kuraldışı Dergi’de Yoga Bitti başlığı ile yayınlanmış yazım: 

Geçenlerde bir karar verdim: Artık derslerimin dışında yogadan söz etmeyeceğim. Biliyorsunuz benim işim yoga öğrenip, öğretmekten ibaret. Günlerim, dünyanın hangi köşesinde olursam olayım, kendi yogamı yaparak açılıyor, ders vererek devam ediyor.  Günün ilerleyen saatlerinde, evi toparlayıp düzenledikten, karınlarımızı (Bey’in ve kendimin) doyurduktan sonra evde veya bir kahvede okuyorum, yazıyorum. Güneş batarken aynı düzen bir kez daha tekrarlanıyor ve sonra yatıyorum.

Anlayacağınız, günümün geniş bir zaman dilimi yogaya ayrılmış durumda.

Babam Mavi Orman’ı okuyup bitirdiğinde “Keşke her bölümü yogaya bağlamasaydın. İlla ki kafamıza yoga kakıyormuşsun gibi hissettim” demişti. Çocukken bana gizlice tereyağı yedirdiğini söylediği gün yüreğimi sıkıştıran o soru geldi dudaklarımın ucuna: “Peki ama ne gereği var şimdi bunu bana söylemenin?”

Yuttum. Bana çaktırmadan vişne reçelinin altına sürdüğü tereyağını yuttuğum gibi.

Ah bu laflar! Yaralarımızın çekirdeğini oluşturan o sözcükler… Tekme tokat ile değilse bile söz ile çocukluk hassasiyetimize atılmış çentikler. Hesapsızca, düşünülmeden… Belki güvensizlikten, belki alışkanlıktan.

Sözün gücünü yadsımamak lazım. Sadece çocuklarla değil, dostlarla, sevgililerle, eşlerle konuşurken de ağzımızdan çıkanların diğer benliğe bir çentik daha atacağını unutmamalı. Her sözü, geldiği gibi savurmamalı önümüze gelene.

Ne demiş Claudius: Her bildiğini söyleme ama her söylediğini bil!

Sözü fazla da dolandırmamalı. Yogadan bahsetmeme kararımdan bahsedeceğim bir yazı yazmaya giriştim, biliyorsunuz.


Artık yazılarımda ve sohbetlerimde yogadan bahsetmeyeceğim çünkü yogadan konuşmak, müzikten konuşmak gibi bir şey. Müzik şudur, müzik budur, müziğin iyisi şöyle yapılır, kötüsü böyle anlaşılır. Ay, ne sıkıcı değil mi? Bas düğmeye çalsın. Doldursun odayı, havayı. Kapat gözlerini dinle. O kadar.

Ama hayatında hiç müzik dinlememiş birisine müziği ne kadar anlatabilirsiniz?

Yoga da işte ancak o ölçüde söze taşınabilir.

Biz yogacılar ne vakit bir araya gelsek söz döner dolanır gelir yoganın ne olduğuna. Boğazımız patlayana kadar teori, felsefe yarıştırırız. Yogacılar arasında yükselen değerlerden biri uyum olduğu için tartışmalarımız alçak sesle gerçekleşir ve sözlerimiz birbirini destekleyen fikirlerden ibaretmiş gibi gelir kulağa. Sık sık, “hepsi bir zaten”, “bütün yollar, sistemler aynı yere” vs gibi bütünleştirici ve affedici söylemler kullanırız. Çatışsa da fikirlerimiz, onlardan bir dağ inşa eder, tepesine çıkıp insancıkları seyre (veya dedikoduya) dalarız.

Bizi dışarıdan dinliyorsanız müthiş sıkılabilirsiniz. Sıkılırsınız da. Yoga ile ilgilenmeyen arkadaşların, yogacıların çoğunlukta olduğu toplantılara, davetlere, partilere itibar etmemesi bundandır.

Biraz bu yüzden istemiyorum yogadan konuşmak. Sıkıcı bir insan olmayayım diye yani.

Ama esasen sebebim şu:

Her ne kadar popüler kültüre girmiş, televizyonlarda, gazetelerde, taksilerde hakkında konuşulmaya başlanmış olsa da yoga bize yabancı bir yol. “Biz” derken Hint kültüründen gelmeyen bütün insanları kastediyorum. Hintliler için yoga babanın, ananın, büyükbabanın, yedi kuşak atalarının, bakkalın, aşramda yaşayan bilge hocanın, sokağın köşesinde dilenen sadhu’nun ilahi olana bağlanmak için izlediği bir yol.

Yoga yapmayan bir Batılı’nın zihninde ise yogaya dair bir his, bir görüntü yok. Yoganın tecrübesel karşılığı olmayınca sözler boşa gidiyor. Ya da çok boş sözler ediliyor: “Ah sen çok rahat, çok sakin olmalısın o halde. Zayıflatıyor diyorlar, doğru mu? Bir arkadaşım yogaya başladı, sigarayı bıraktı. Neden namaz kılmıyorsun yoga yapacağına?”

Anadolu kültüründe yogaya en yakın yolu tasavvuf olarak düşünebiliriz ama kaçımızın hayatına, yüreğine tasavvuf bilgisi aktarılmış ki? İlahiyata inancımız bulanık ve O’nunla buluşacağımız yol konusunda kafamız karışık ise yoga da, namaz da, tasavvuf da, sadece kavramlar veya kurallardan ibaret kalır. Ünlü yoga metinlerinden biri olan Hatha Yoga Pradipika’nın son cümlesinde üstat Svatmarama şöyle buyurur:

Bu kitapta yazanları kendi hayatınızda, bedeninizde tecrübe etmediğiniz, yüreğinizde hissetmediğiniz sürece, okuduklarınız boş gevezelikten öteye bir anlam taşımayacaktır. *

Ben de işte o yüzden artık yogadan bahsetmeyeceğim.

Yogadan bahsetmeden yazmayı sürdürebilecek miyim peki?

Elbette!

Zaten yogadan yazmıyordum ki! (Babam ne derse desin!)  Kendi yaptığım yoga, insanlığı, hayatı, varoluşu sorgulamama ve belki birazcık anlamama yardımcı oluyor. Yaratıcı gücümü ortaya çıkarıyor, dikkatimi keskinleştiriyor, doğruyu yalandan ayırt etmemi, duygusallığın hâkimiyetinden özgürleşmemi kolaylaştırıyor. Yoga sonrasındaki hayatıma denk gelen otuzlu yaşlarımda kendimi ilk gençliğimdeki halime nazaran daha mutlu, tatminkâr ve dengeli hissediyorum.

Bu dönüşümü yaşamak için illa ki yogaya mı başlamamız gerekiyor? Yo… Bazı insanlar benim yoga sonrasında girdiğim bu dönüşümü geçirmiş olarak doğuyorlar zaten. Daha çocukluktan itibaren tatminkâr, tatlı dilli ve mutlu insanlar olarak biliniyorlar. İlahi olana ilgileri ve yüreklerindeki bağ sayesinde fazla bir şeye ihtiyaçları olmadan yaşayabiliyorlar. Onlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar içsel asaletleri ile dikkat çekerler.

Hepimizin hayatına böyle ışık dolu bilge adamlar ve kadınlar girmiştir, bilirsiniz.

Bazı insanlar ise, yan yana büyüdüğüm bir sürü arkadaşım mesela, yogacı olmadılar ama benim geçirdiğim dönüşümün benzerinden geçtiler. İlk gençliğimiz zaaf, zevk ve korkularımızın hâkimiyetinde geçtiyse, ikinci gençliğimizde çoğumuz daha tatminkâr, daha neşeli, hayırlısını kabul etmeyi bilen, daha akıllı ve yaratıcı insanlara dönüştük.

Yoga yapsak da yapmasak da.

Demek ki insanın dönüşümünü yazarken yogadan bahsetmeye ihtiyacım yok. Zaten yoga yapıp da dengesini şaşıran, hırstan gözü dönen, birini ötekinden üstün tutan, hâkimiyeti kayıtsız şartsız duygusallığa teslim eden nice insan var. Ülkemizde ve dünyada.

Ben istiyorum ki kaliteli hayatlardan yana olsun sözlerim.

Yalan yerine gerçeği, inat yerine merakı, red yerine kabulü anlatsınlar…

İyi insanın destanını yazsın masallarım.

Bu da olsun son yoga yazım!

 

* Svatmarama, S. The Hatha Yoga Pradipika, (İngilizceye çeviren Brian Dana Akers) Woodstock, NY: YogaViyda.com, 2002.

Kendinizi Tanıtır mısınız?

Sevgili Okuyucu,

Geçenlerde yazmıştım. Yine yazayım. Ben bir yoga hocasıyım. Yılımın yarısını Portland diye bir şehirde geçiriyorum. ABD’nin Kuzey Batısında, yağmurlu, bol ağaçlı bir memleket. Şimdi olduğu gibi mevsim dönerken renkler öyle bir çıldırıyor ki sağıma soluma bakınırken ağzım açık kalıyor. Dünya bu kadar mı güzel olabilir?

Foto: Ayşe Kaya

İsmim Defne. Annemle babam uluslararası bir isim olsun demişler. İçinde Türkçe karakterler bulunmasın. Kızımız seyahat ederken zorlanmasın. Gel de takdir etme şimdi bu ileri görüşlü kadın ve erkeği. Kocamın dilinde ismin Dafni diye telaffuz ediliyor. Portland’da Daphne oluyorum. Israil’de Dafna olacakmışım ama gitmedim, duymadım.

Yoga hocası olmazdan önce bir sosyolog idim. Daha doğrusu sosyolog olmaya hazırlanıyordum. Doktora yapmadan sosyolog olunmuyor diye biliyordum. Yine de pasaportumun meslek hanesine sosyolog yazdırdım. Memur beyi sinirlendirmek pahasına. ”Ne okudun yani?” diye sordu sabırsızca. Sosyoloji dedim. Başını iki yana salladı. Ben bu hareketi tam olarak neye yoracağımı bilemedim.

Annem de sosyoloji okumamı istememişti. En başta yani. Şimdi geri dönsem koca bir koçu kurban edip Yeşil apartman ahalisine dağıtır. Öyle ister yani yeniden sosyolog olmamı. Pasaportumdaki meslek hanesini onu kesmiyor. Ama işte en başta, 1991 yazında, üniversite sınavı sonuçları açıklanıp da benim Boğaziçi Üniversitesi Sosyolji bölümünü kazandığım ortaya çıkınca annemin Yasemin’e şöyle dediğini duymuştum (benden gizli) : Yaseminciğim sen ikna et de psikolojiye geçsin. Ne yapacak sosyolojiyi bitirdikten sonra?

Yoga hocası olacakmış. Annemin gözünde bu meslek beden eğitimi öğretmenliği gibi bir şey sanırım. Ya da ne başta öyleydi. Şimdi, sekiz yıl sonra ufku genişledi. Ailede bir insanın yogaya başlaması her ferdi etkilermiş. Beden eğitimi öğretmeninden bir kademe daha kaliteli bir iş yaptığımı düşünüyor zannedersem. Ama bir sosyoloğun yükselebileceği kalitenin yakınından geçmiyorum. Tuhaftır çünkü en başta sosyolojinin beni bir yere götürmeyeceğinden emin olan yine kendisi idi. (bkz: yukarı paragrafta Yasemin’e söyledikleri)

Neyse, annem hakkında yazmak istemiyorum. Yoga hakkında da yazmak istemiyorum. Her iki konuda da ağzımı sıkı tutma kararı aldım. Annem hakkında konuşmama kararım ilişkimiz hakkında durmadan fikir üretmeye meyil eden zihnimi terbiye etmek için. Annemi benden bağımız bir insan, bir kadın olarak görme projesinin parçası. Yoga hakkında konuşmama kararım ise çok yeni. Sanki yoga söz ile ifade edilebilir, kitaptan okunabilir bir şeymiş gibi düşünülüyor ya, ben de bu düşünceye katkıda bulunmayayım dedim. Artık ortalık yerde yogadan bahsetmeyeceğim. Hem bana esrarlı bir hava katıyor.

Yogadan konuşmayan bir yoga hocasıyım.

Yakında İstanbul’a geliyorum. Çok yakında. Önümüzdeki hafta. Pılı pırtı toparlayıp, kapıyı bacayı kapama vakti. Geceleri biz yatınca bir hayvan dolaşıyor mutfağımızda. Kağıt-cam-plastik çöpümüze giriyor, eşeleniyor, bir alay kuru gürültü yapıyor. Ben kalkıp bakmaya korkuyorum. Nasıl bir hayvan ile karşılaşacağımı kestiremiyorum. Bey de yürüme özürlü, yataktan çıkıp tekerleklerine binmesi başlı başına bir proje. Bekliyor, dinliyoruz işte bu yüzden. Misafir tıkır tıkır işini bitirip geldiği gibi gidiyor. Sesler kesiliyor. Sabahın karanlığında ben uyanıp odadan çıktığımda, temkinli adımlarla mutfağa yürüyorum ama kendisine dair en ufak bir ize raslamıyorum. Çöpler dağılmamış, bok püsur pislik yok. Hiçbirşey kemirilmemiş. Yalnız dün boş bir tost ekmeği torbasının bulaşık makinesi ile duvar arasındaki 1 cm’lik açıklıktan içeri doğru çekilmiş olduğunu gördük. Açıklık öyle dar ki torba geçememiş, yarısı dışarıda kalmış. Misafir ise torbayı geçiremediği açıklıktan süzülmüş gitmiş.

Kapıyı, bacayı sıkı kapamalı, belki de sıvamalıyız. Döndüğümüzde misafiri ailesi ile kanepeye yerleşmiş görmek istemiyorsak. Bey başka çözümlerden de söz ediyor. Kapan kurmak filan gibi. Şimdilik kulak asmıyorum ama vakit daralıyor. İstanbul hızla yaklaşıyor.

İstanbul’da bütün bir yıl geçirmeyeli tam 10 yıl oldu. Bir ayağımı bir başka kıtaya attım. Ötekisi İstanbul’da kaldı. İlk ayağım adımını  Asya’dan Amerika’ya değiştirdiyse de İstanbul’a basan ikinci ayak olduğu yerde kaldı.

İstanbul’da taksi şoförleri hani sorarlar ya hep: Nerelisin abla? diye. Istanbul’lu diye gelince bir türlü ikna olmazlar. İlla ki babamın memleketini merak ederler. Ben de merak ederim babamın memleketini aslında. Öyle çok yer değiştirmiş ki ailesi babam büyürken bir memleket filan tesbit etmek mümkün değil. Bazen babamın ablası halalarıma sorarım biz nereden geldik diye. Bir başlarlar anlatmaya, soyumuz Bulgaristan’dan Kafkasya’ya uzanır, kafam karışır. Onlar da o dayının soyu, bu halanın  köyü hususunda anlaşamadıklarından konu kapanır. Ben dönüş yolunda taksiciye verecek bir cevap yine bulamam.

Taksiciler bir de mesleğimi sorarlar. Orada da biraz bocalarım. Pasaport memuruna mesleği: sosyolog derkenki  rahatlığımdan eser kalmaz. Yoga hocası dersem sanki taksi şoförüne bir bedenim olduğunu hatırlatır ve onu elem fikirlere sürüklermişim gibi gelir. İstanbul’da tanımadığım erkeklerden korkarım genelde ve onlara bir bedenim olduğunu hatırlatacak şeyler yapmamaya gayret ederim. Beden değilsem zihin olmalıyım diye düşünürüm mesela. Beden kadın, zihin erkektir. Bizim aile kadınları kendileri farkında olmasalar bile bu ayrımı durmadan yeniden üretir ve kadınları aşağılarlar. Bir bedenleri olduğunu hatırlamak onlara ayıp ve aşağı bir şeymiş gibi gelir. Sürekli zihinlerine odaklanıp kendilerini entellektüellik seviyeleri ile tanımlarlar. Bizim ailenin kadınları erkek olmayı özlerler farkında olmadan.

Ben de özlerim erkek olmayı. Erkeklerin hormon iniş çıkışlarından nisbeten arınmış halleri hoşuma gidiyor.  Bir falcı bir defasında sende feminen ve maskülen enerjiler dengede duruyor, senden  iyi hoca olur, ama ana olmaz demişti. Bozulmamıştım. Ama bence benden çok iyi baba olur. Erkek olsam, ay hali, yumurtlama hali demeden hergün yoga yapabilir, belki de hocamın göz bebeği olurdum. Erme niyeti ile dağlara çıkmak erkeğe yakışır sanki. Bir de güzel kadınlarla sevişmek isterdim. Erkek olarak.

Neyse bir sonraki hayata inşallah.

Uzun lafın kısası taksici mesleğimi sorduğunda ben ”öğretmenim” demeyi seçerim. Bazen matematik, bazen felsefe öğretmeni olurum. Bir lisede, bazen üniversitede. Sabahın kör karanlığında beni Cihangir Yoga’ya bırakan bizim durak taksisinin ihtiyar şoförüne sabahın 6sından kimlerin felsefe öğrenmek için bir dershaneye geldiklerini açıklamam biraz zor oluyor yalnız. Neyse ki artık bir yayınlanmış bir kitabım var ve soranlara ”yazarım” deyiveriyorum. Taksi şoförü yazar kişiyi bedeni ile alakalandırmaz.

Zannedersem.

Sevgili okuyucu, sen beni tanıyorsan zaten, bana ne bunlardan diyebilirsin. Öyle dediysen zaten buraya kadar inmemiş, yukarıda bir yerlerde aramızdan ayrılmışsındır. Buraya kadar inmiş sadık okuyucu sana niye şimdi kendimi anlatıyorum? Ben de bilmiyorum. Açtım bilgisayarı, parmaklarımdan bu aktı.  Birilerine hayrı dokunsa gerek.

Her sabah kendi yogamı yapıp, derslerimi verdikten ve bir kafede biraz dinlendikten sonra saat 10’da eve dönüyorum. En geç 10 buçukta. Bey ile anlaşmamız böyle. O yüzden şimdi ayrılmam gerekiyor huzurlarından sevgili okuyucu.

Yakında görüşmek üzere!

Defne

The Taste of the Forbidden Fruit

Photo: Aisha Harley

Nowadays, I arrive everywhere early. Just to have a cup of coffee or to read a few pages before the next thing on my schedule. Like now for instance… I still have 40 minutes before my evening class begins and I have already arrived to the coffee shop next to my studio.

Now…How about a piece on this coffee thing?

Friends, students and readers, who recently read, heard or saw that I drink coffee, have been commenting on this, which I find interesting.  Some people who read Mavi Orman write and ask me if I am still drinking margaritas and eating chips and salsa. (yes of course I do!)

Aren’t these the “forbidden items”? (says who?) How about not eating after sunset? (how about it?) Aren’t there rules to follow and regulations to apply for a good practice?  (are there?)

I gather that there is some confusion in the minds of people who take or want to take yoga seriously into their lives, about the ways of eating and drinking in the yoga world.

***

When I started practicing yoga in Thailand, I had set rules for myself right away. I always loved setting rules for myself (and for others) anyway, so I embraced the opportunity and the soldier in me celebrated my decision!

By then I already had no zest for alcohol, cigarettes and its contents due to my overconsumption of them in the previous decade. So a ban on these was not a major change for the soldier in me. In the winter before I went to Thailand, my friend Ayşe had suggested that we follow a chicken diet which entails for duration of one month, consumption of nothing else but all kinds of birds, and nothing else. (Well, maybe plus a salad or two).

As you may guess, at the end of that one month, which was supposed make us lose 6 pounds (and didn’t) I lost ability to eat anything with wings on them. My disgust was to such a degree that I still can’t stand the site of the chicken on a plate!

Around the time I started yoga I was getting tired of my Thai-Lao breakfast which was mainly consisted of Larb – a mixture of mint, lemon and a roasted meat of some unknown animal- and sticky rice. Taking a break from being a carnivore sounded like an attractive idea.

So quitting chicken and meat was no challenge and the soldier in me had high aspirations anyway: He deemed appropriate that coffee, soy milk, sugar, salt, fish and seafood should be forbidden.

Thus, began my meals of papaya salad-white rice-green tea for eight months. When I went back to Istanbul on the eight month, the color of my skin had turned almost orange  –because of the papaya– and I had no other thought than trespassing my forbidden zone.

Ice-cream, coffee, fish, corn chips, french fries…

***

Photo: Aisha Harley

It is very well explained in NLP (Neuro-Linguistic-Programming) seminars: Whatever we focus on not to do reproduces itself. If a thought is focused on prohibition, the brain continues to produce the thought of the prohibition continuously.

A decade earlier than my papaya-sticky rice diet, my friend Yasemin’s mother had taken us to a dietician. Since we were not backing up from our obsession of losing weight, she thought we had better continued our madness in the supervision of an expert. We were seventeen. We truly believed that if we could live on half a packet of diet crakers and one (yes, in numbers 1) red mullet a day, we could lose our “extra” six pounds.

I remember my shaking hands before every dinner out of hunger-driven nervousness and I drove my mom crazy with my grumpy impatience while she cooked my single mullet. Then on the weekend when Yasemin and I got together, provoking each other easily, we used to break the fast with McChicken meals at the nearest Mc Donalds!

So Mr. Dietician handed us, the seventeen year-olds who were suffering not from any extra pounds but lack of self-confidence, lists of what to be eaten in my day:  3 fruits, 100 grams of meat, two dishes of vegetables, etc. (We did consider once, one whole water melon per person as one of the three fuits!)

And one more thing: An X.

X, he said, could be anything and it could only be consumed once a week. Ice cream, bagel (simit), chocolate, street food, hamburger, french fries, whatever it may be!

X immediately became the only dream of our dear young brains! We were constantly talking about what the X of that week would be, and making special plans for that special day of the week that we would eat the X!

X was the forbidden fruit for us and we were reproducing its idea in our minds over and over.

Isn’t this exactly the story of the forbidden fruit?

***

Yoga and Ayuverda texts present some suggestions of eating and drinking for a healthy, balanced body, calm and centered mind and a deep yoga practice. This is true. But they also draw our attention to the fact that all these suggestions should be rearranged according to one’s bodily constitution, and that each person should explore the food, which nourishes him in a wholesome way. Certain food that have the potential for agitating the mind, like meat, fish, alcohol, coffee, salt and sugar, may not have the same effect on every body. Some minds on the other hand, could be agitated not because of these food, but because they try to over-control themselves.

I repeat in my writings that yoga is not about control. Discipline –which is different from control- is necessary to acquire the ability to observe with patience what is good for one, what is not. I find that the best way is to monitor myself during the practice every morning. Unless we have the metabolism of a fifteen year-old boy, food we eat at a late hour previous night and its remains would still be occupying our inner organs the next morning.

Yogasana is a practice that deepens as the breath gets slow and long. The more space we have in the navel area the freer the breath gets and stronger the core center of the body.  Experiencing such strength and freedom make me want to reduce the amount of food intake at night-time. And of course there are some nights, when going out with friends, eating and drinking is more worthwhile then doing a deep yoga practice in the morning. Then, I don’t’ worry about my inner organs and next days practice too much.

Again, if I  feel weak, tired, stiff or reluctant while doing yoga in the morning, I take a look at the previous day’s menu. I do the same thing in the mornings when I feel flexible, strong, full of joy and enthusiasm. Whatever I did in the previous day yielded good results for me. (Bear in mind that along with what we eat and drink, factors like stress, overuse of muscles, sports, staying in the sun for too long, thirst will effect our next day’s yoga as well).

My teacher often tells us that yogic life cannot be led by control and prohibitions or by recipes that may work for others but not for us. He mentions that everyone has different needs when it comes to diet and each one of us should all arrive there slowly by exploring what kind of food suit us the most.

The thought of forbidden fruit is a great pleasure for the obsessive mind. Imposing the ways of eating/living/behaving/making love are all different forms of the same obsessive mental pattern. As discipline and control do not mean the same thing, yoga practice does not evolve with imposition either. Yoga is about exploring one’s true self through the study and understanding of his/her real needs, shadows as well as gifts. The way to go about it, I believe, is possible by staying curious and in love!

Bon appetite, all!

Defne

Photo: Aisha Harley

By the way…Yasemin, with whom we dreamed of X’s, studied psychology and holistic nutrition. She is now a successful health and wellness coach. If you would like to explore what suits you the most under  her guidance. Here is her address:

http://www.yaseminagazat.com

Translation: Ebru Salman

Yoga Kafası

Yoga Kafası ve Onu Korumanın Yolları

Defne Suman

Geçenlerde bir  sabah -bence- nefis bir ders verdim! Bitip de halka halinde oturduğumuzda baktım herkesin yüzüne nur inmişti. Sessizliğimizi koruyarak biraz oturduk, sonra dağılmak üzere ayaklandık. Öğrencilerden biri  ben mumları söndürürken yanıma yaklaştı ve pek de alçak sayılmayan bir sesle ördüğü hırkadaki arttırmaları nasıl yapacağını sordu. Mumları söndürmeyi bitirip ona döndüm,  ”sence şimdi bu sorunun sırası mı” bakışımı attım  arkadaşım/öğrencime. O tınmadı, sorusunu ölçülerle donatarak bir kez daha sordu.

”Boşver şimdi bunları” dedim, ”yoga kafanı açma, sonra konuşuruz.”

Yapanlar bilirler. Sahiden de ”yoga kafası” diye bir hal var.  Hem dikkatli hem sakin, net ve  duygusallıktan arınmış, ama duyu organları keskin, biraz umursamaz, biraz da dünyadan kopuk bir hal.  İyi bir yoga çalışmasının sonuda zihnimize çöreklenen hal. Ki Patanjali tarafından yapılan tanımında yoga tam da bu kafa hali olarak tasvir edilir. Şöyle der Patanjali:

Yoga citta vritti nirodha.
Yoga beyin dalgalarının düzlüğe varmasıdır. (Tercüme ve yorum bana ait)

Yoga yapanların beyin dalgalarını ölçmek son yüzyılda nörologların da pek ilgilendiği bir konu. Sizi ayrıntıları ile sıkmayayım. Sonuçlar aşağı yukarı şunu söylüyor: Beyin günlük hayatta, derin uykuda, rüya anında ve uyuşturcu/uyarıcı maddelerin etkisi altında iken farklı dalga boylarında faaliyet gösteriyor. Yoga sonrasındaki beyin dalgaları da diğer koşullar altındaki dalgaların frekansından farklı nitelik ve boyda akıyorlar.
(Bu konuda yapılmış araştırmanın sonuçları için aşağıdaki bağlantıya gidebilirsiniz: http://www.yogameditation.com/articles/issues_of_bindu/bindu_12/mapping_the_brains_activity_after_kriya_yoga)

Yoga çalışmasının sonunda kavuştuğumuz bu frekans noktasından günlük hayata başlayıca uzaklaşıyoruz. Günlük hayata ne kadar hızlı dalarsak, o kadar çabuk hem de. Eğer ki siz de benim gibi yoga kafasında biraz daha uzun süre takılmak isiyorsanız, işte hocalarımdan duyduğum ve kendi tecrübelerimle perçinlediğim bir takım yollarım:

Kişi yoga kafasında salınırken, beynin düşünerek faaliyet gösteren bölümleri dinlenmeye çekildikleri için, beyni analitik düşünceye sürükleyecek etkinlikleri olabildiğince geciktiriyorum. Hesap kitap yapmak da, önümdeki günün programını yapmak da analitik zihnimin çalışmasını gerektiriyor mesela. Ağır bir kitap okumak da öyle. Dolayısıyla kafamı zorlayıp da, analitik zekamı uyandıracak şeyleri ağırdan alıyorum.

Konuşmak ve sosyal hayata dalmak beni yoga halinden derhal çıkarıyor. Jet hızı ile yoga kafanızı açmak için  hemen konuşmaya başlayabilirsiniz. Nabız sessiz kaldığımız sürece yavaş atıyor, ağzımızı açtığımız on kalp atışları hızlanıyor. Tayland’daki hocalarım yogadan sonra geçirilecek sessiz bir saatin faydalarını anlatmışlardı bana. Konuşmak da aynen analitik zeka gerektiren etkinlikler gibi beyni günlük hayat dalga boyutuna taşıyor. Dış uyarıcıların hepsinin böyle bir etkisi var aslında. Dolayısıyla konuşmak kadar olmasa da, emaillerimi okumak, yazmak, internete bakmak beni yoga kafasından günlük hayat kafasına şutlayan etkinlikler.

Derin yoga kafasına girmek için yaptığım şeyler de var. Mesela sabah yogama başlayana kadar sessiz kalmak. Uyku dalgasından, yoga dalgasına geçmeye bayılıyorum.  Bunun için de uyku ile yoga arasına günlük hayat dalgasını sokmamam gerekiyor. Yataktan stüdyoya konuşmadan, dinlemeden, müziksiz, sessiz varabilmişsem, daha ilk nefeste yoga kafasındayım.

Hatha Yoga metinleri bu hali sürdürmek için ayrıca yoga çalışmasından sonraki bir saat boyunca duyu ve iç organlarımızın sükunetini bozacak şeyler yapmamızı öneriyorlar. Yemek ve içeceklerden uzak durmak (su da dahil), duş almamak mesela.

Uykudan yoga kafasına, oradan günlük kafaya geçişleri ağır ağır yapınca bütün günüm yerli yerine oturmuş gibi geliyor. O günlerde duygusal veya hormonal iniş çıkışlarım gözle görünür bir biçimde azalıyor. (ki doğrudan beyin dalgaları ile bağlantılı bu iniş çıkılarımız). İnsanlara toleransım da artıyor, herkesi bir başka seviyorum.

Yoga kafası sürerken yapmayı sevdiğim şeyler: Sessiz sokaklarda veya doğada yürümek, bisiklete binmek, suya bakmak, kedilere bakmak, roman ya da şiir okumak, kulaklıktan müzik dinlemek, kalabalık bir ortama girip ko
nuşmadan insanları seyretmek.

Yoga hali gün içinde beynimin sahnesinden çekilse de diğer hallere kucak açan bir alan olarak arka planda kalıyor. O günlerde kendimi nur ile çevrilmiş gibi hissediyorum.

Foto: Alicia J Rose® (Yoga Shala PDX izni olmadan kulanılamaz)