Teknik bir Yoga Yazısı 1

Foto: Aisha HarleyBugün dünyada milyonlarca insan yoga yapıyor. İnsanlığın mistik olana açlığının zirve yaptığı çağımızda, milyonların neden kendi kültürlerine ait dinlerde değil de hatha yoga gibi uzak bir diyarın  karmaşık bir mistik öğretisinde açlıklarını dindirmeye çalıştıklarını pek sosyolojik ve psikolojik faktörle açıklayabiliriz.

Ama açıklamayacağız. Onun yerine müsadenizle çok teknik bir yoga yazısı yazacağız.

Hatha Yoga, bedeni kullanarak yapılan yoga çalışmalarının tamamına verilen genel isim. Bu yazıda bedeni kullanarak yaptığımzı bütün yoga sistemleri için (evet hepsi- Shadow, Aştanga, Anusara, Yin, Kundalini, hepsi hepsi) Hatha Yoga terimini kullanacağım.

Nefes, beden ve zihin (konsantrasyon) üçlüsünü çalışarak kişinin kendine ve evrene dair keşiflerde bulunması, diğer varlıklar (ve tanrı) ile arasındaki bağı birebir tecrübe etmesi ve bu sayede mistik öğretiye dair açlığını biraz olsun bastırması amacını güden Hatha Yoga, bize epey karmaşık bir enerji anatomisi sunuyor. Bu anatomiyi bilmeden hareketleri yapmanın kişiye faydası olsa da, yoganın özüne inmek ancak beden-zihin-nefes üçlüsünün hatha yoga çalışması sırasında ne yollardan geçtiğini anlamakla mümkün olabilir.

Peki ne oluyor bize yoga yaparken? Yogayı diğer bedensel etkinliklerden ayıran en önemli özelliği, bana sorarsanız, harekete nefes ve zihni dahil etmesi. Sekiz ayaklı Aştanga (ya da Raja) yoganın (bu yazıda hepsini Hatha Yoga’ya dahil ediyorum) dördüncü ayağı olan Pranayama ve beşinci ayağı Pratyahara yogayı yoga yapan iki önemli faktör. Pranayama, yoga eğitiminin ileriki aşamalarında dallanıp budaklanarak son derece kompleks bir çalışmaya dönüşse de, daha en baştan beri aslında bizimle olan bir pratik. Hareket-nefes ortaklığını sağladığımızda, yani nefes alış süresince bir hareketi, nefes veriş süresince de diğer bir hareketi yapmaya başladığımızda bedeni ve nefesi akord etmeye başlıyoruz. Bu en basitinden bir pranayama. Bir balerinin adımlarını, kollarını müziğin sayısı ile hareket ettirmesi gibi yogada da biz bütün hareketlerimizi nefesin ritmine göre ayarlıyoruz. Nefes-beden ikilisinin yanı sıra, yoganın beşinci adımı olan pratyahara yani beş duyu organının sesini kısmak yogayı diğer fiziksel etkililiklerden ayırıyor. (Hatha Yoga zihin-nefes-beden üçlüsünün birden kullanıldığı tek mistik sistem değil elbette. Chi-Qong, Tai Chi ve Uzakdoğu dövüş sanatlarının çoğunda bu üçlünün beraber çalışıyor)

Nefes-hareket ikilisinin uyumu başlangıç derslerinde genelde öğretiliyor. Beş duyu organının seslerinin kısılması olarak tarif ettiğim pratyahara’ya ise bence gerekli önem verilmiyor. Pratyahara zihnin bir süreliğine beş duyu organının gördüğü, duyduğu, hissettiği, kokladığı, tattığı şeylere tepki vermeden izlemesini öngören bir pratik. Mesela tam kaptırdınız nefes alırken kollar kalkıyor, nefes verirken kollar iniyor. Koordinasyon tamam, konsantrasyon yerinde…pat kapı açılıyor stüdyodan içeri soluk soluğa bir öğrenci girip matını pat sizin yanına seriyor, oflaya poflaya yerleşiyor. İşte onu görmemiş, duymamış gibi yapıp çalışmaya devam etmek pratyahara! Aynı şey yüzümüzü gıdıklayan saç telini yüzümüzden çekeceğimiz ya da yakası kayan tişörtümüzü düzelteceğimiz yerde oldukları yerde bırakmayı da içeriyor. Benim sık sık öğrencilerime hatırlattığım üzere yoga serisine başladığımız andan itibaren ellerin ve ayakların yeri her bir saniye için tasarlanmış durumda. Hiç bir şey yapmıyor gibi de dursa o anda eller, asıl yerleri olan bedenin iki yanında sarkıyorlar. Onları oradan çekip saçınıza götürdüğünüz anda o serinin büyüsü kaçar.

Yoga dersi vermeye başladığım ilk yıllarda bana öğrencilerim «asker» derlerdi. Sınıfa su şişesi ile girmelerini, akıllarına esince çıkıp tuvalete gidip gelmelerini ve seri sırasında saçlarını başlarını düzeltmelerini istemiyorum diye. Ayrıca o zamanlar kullandığımız matlarını yamuk sermişler ya da battaniyeleri yanlış katlamışlarsa da uyarı alırlardı. O öğrencilerin bir kısmı askerliğe dayanamayıp gittiler. Diğerleri ise bugün hala benim derslerime geliyorlar ve bütün bu dirlik düzenin sadece ve sadece yoga çalışmasının derinliğini arttırmak, büyüsüne kapılmak için gerekli olduğunu biliyorlar.

Peki Hatha Yoga yaparken ne oluyor bize? Oraya gelemeden süremiz bitti, iyi mi? Bu teknik yoga yazısından sıkılmadıysanız yarın yine gelin, size prana ile apana’nın nabi çakra’da buluşmasının uyandırdığı samana vayu’nun, enerji bedenimizi kasıp kavurduktan sonra zihni nasıl meditatif bir hale yola soktuğunu anlatayım…

Asana, pranayama, pratyahara hep beraber çalışırken…

Mr. Iyengar Kandasana'daPhoto:www.bksiyengar.com
Mr. Iyengar Kandasana’da
Photo:www.bksiyengar.com

The Kundalini sleeps above the kanda (the place near the navel where the nadis unite and separate). It gives Mukti (emancipation) to the yogins and bondage to the fools. She or he who know her, knows Yoga.
from the Hatha Yoga Pradipika*

Hatha Yoga’nın öncelikli amacı beden, nefes ve zihin üçlüsünü merkeze çekmek. Merkez fiziksel bedende göbek deliğinin 6 cm aşağında ve arkasında bulunan bir nokta. Bireyin gerçeğe uyanışının bedenin enerjisini düzenleyerek geleceği prensibine dayalı olduğu  diğer uygulamalarda olduğu gibi (zikr, sema, chi-qong, tai-chi, kikou, yi-jin-jing) Hatha Yoga’da da bu merkezin bir ismi var. Kanda.

Benim derslerime geliyorsanız sık sık  “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi duyuyorsunuzdur. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Kung Fu  ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Bırakın merkezden hareket etmeyi o merkezi, kanda‘yı hissetmek bile  kolay  değil. Beynimizle hemen algılayabileceğimiz bir bölge değil çünkü. İç kasların bölgesinde. İç kaslar beyinle değil, nefesle algılanan kaslar. Onların farkına varmamız zaman alıyor. Düzenli olarak nefes çalışmamız ve bandaları kolaylıkla uygular hale gelmemiz gerekiyor.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Kanda bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bir çok yoga hocası bu bölge için “belly brain” tabirini kullanır . Karın beyni. Tias Little kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Hatha Yoga ustalarını seyrederken gözümüze çarpan ilk şey nedir?  Bence zerafet. Zerafet, hangi sistemde çalışırsanız çalışın, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (yoga sırasında veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Bir pozdan diğerine geçerken  “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

* Kundalini kanda’nın hemen yukarısında uyur.  (Bütün nadilerin birleşip ayrıldığı göbek deliğinin arkasındaki bölge) Kundalini yogiye Mukti (özgürlük), aptallara da tutsaklık getirir. Onu bilen kişi Yoga’yı da bilir.
Hatha Yoga Pradipika’dan alıntı. 

Ne öğrendim şu Yogadan?

5a
Foto: Fatma ve Ali Pınarbaşı

Tam on dört yıldır düzenli olarak yoga yapıyorum. Geleneksel düzeninde, sabah güneş doğarken kendi başıma, hayatımın o noktasında dünyanın neresindeydim orada bir halının üzerinde hareketlerimi tamamlıyor, sonra bir süre sessiz, hareketsiz oturuyor, bitirip günüme başlıyorum.

Günün yoga yaptığım bu zaman dilimini öyle çok seviyorum ki, onun için vazgeçtiğim şeyler (gecenin karanlığında yazı yazmak, akşam yemeği, gece hayatı, yatakta sabah keyfi gibi) beni üzmüyor. İnsanlar beni disiplinli, hırslı, azimli zannediyorlar. Oysa ben hem sabah erken kalkmayı seviyorum, hem hareket etmeyi, hem de bir odada tek başıma kalmayı.Yoga yaparken bunları hepsine birden kavuştuğum için mutlu oluyor, her sabah günün ilk ışıkları daha yeryüzüne düşmeden yataktan fırlıyorum. Belki de hırs dedikleri şey budur.

İlk yoga öğretmenim bana bir seri öğretmişti. Kendisi de yirmi yıldır her gün iki defa bu seriyi yapıyordu. İki yıl boyunca o seriyi tekrarlarken yoganın sadece bu hareketlerden ibaret olduğunu sandım. Tayland’ın uzak bir kasabasında yaşıyordum. Tayland öncesi hayatımda yoga dersine girmemiştim. Zaten öyle popüler bir şey değildi yoga o zamanlar. Arkadaşlarım Eralp’in evinde buluşup, Andrew’yu çağırıyorlardı onlara yoga yaptırsın diye. Ben o seanslara da gitmemiştim.

En temel hareketlerden oluşan o ilk serim beni öyle derin, öyle yeni bir yere götürüyordu ki aklıma gelmemişti başka hareketlerle de yoga yapılabileceği.  Daha önce de yazmıştım hani, öyle naif bir tarafım var benim. Güvendiğim birinden öğrendiklerimi sorgulamak, ondan şüphe duymak öyle hemen aklıma gelmiyor.

Amerika’ya geldiğimde tanıştığım ikinci hocam bana aştanga vinyasa sisteminin primary serisini öğretti. İki sene de o seriyi yaptım. Hiç sıkılmadan, her gün biraz daha açıldığımı, uzadığımı, aynı hareketler yoluyla daha derinlere dokunduğumu hissederek devam ettim.

Sonra üçüncü ve son hocamla tanıştım. O bana bir değil üç seri gösterdi. Shadow Yoga prelüdleri. Prelüdü bitirinde hangi pozlara gireceğimi ise kulağıma fısıldadı. Fısıldadı çünkü herkesin ihtiyacı başkaydı. Bana gereken benim sırrım olarak kalmalı, başkalarının kafasını karıştırmamalıydı. O yüzden grup halinde bile yoga yapıyor olsak, bizden yüzümüzü duvara dönmememizi istedi. Herkesin yogası kendineydi. Yoga öyle seyirlik değil, mahrem bir şeydi.

Son hocamın serilerini ve bana özel asanalarımı da her sabah tek başıma yapmayı sürdürdüm.

Böyle böyle on yıl geçti.

Geçti geçmesine de  ben bu on yılda yogadan ne öğrendim?

Bedenimin en derinlerindeki hayatı hissetmemi sağlayan hareket serilerini öğrendim, evet. Hayat dediğimiz şeyin bir kavram değil, elle tutulur bir yapısı olduğunu farkettim. Hayat avuç içlerimde hissettiğim bir titreşimdi, derimin ısısını düzenleyen elektrikti, nabzımdan atan damarı, damarda akan kanı, kalbimi attıran güçtü. Hayat soyut bir kavram değil, elle tutulur, beş duyu organıyla algılanır bir şeydi ama aynı zamanda ilahi olandı. Kafam hiç karışmadı. Sanki ben bunu zaten biliyormuşum da unutmuşum, şimdi yeniden kavuşmuşuz gibi bir sevinçle kucakladım yogayı.

Bu serileri yaparken düzenlenip bir ritme oturan nefesimin zihin üzerindeki etkisini öğrendim. Nefesimi yumuşak, uzun, ritmik, net alıp vermeye başladığımda zihin dalgalarının da aynı tempoyu tutturduklarını öğrendim. Ve zihin dalgası denen şey düşünceydi,  duyguydu, o günkü havamdı, hormondu, şartlanmaydı, şurtlanmaydı. Nihayetinde hababam değişen, gelip giden bir şeydi ve çok da ciddiye alınmamalıydı. Ne benimki, ne de başka insanlarınki. İnsanlar sözler olmadan da iletişim kurabilirlerdi.

Öte yandan çok güçlü bir şeydi bu zihin denen şey. Kendince bir takım formüller uydurmuş, onlara inanmıştı. Formüller annemden, babamdan, televizyondan, okuldan, en sevdiğim arkadaşlarımdan bana aktarılmıştı. Başka zamanda, başka bir ülkede doğmuş olsam başka formüller olacaktı kafamda. Ben o formüllerden daha başka bir şeydim. O halde formülleri tek tek ayıklayıp, nica mutsuzluklara kaynaklık eden yanlış bağlantıları çözüp, mutlu sonlara gidecek şekilde yeniden bağlamakta fayda vardı.

Mesela insanların bana kötülük yapmak gibi bir dertleri yoktu. Kimsenin benimle ilgili bir derdi yoktu aslında. Herkes kendi hayatını yaşıyor, kendisi için en iyiyi istiyor, kendi yarasını korumaya çabalıyordu. Kalbimi çok fena kırmış insanlar bile benim kalbimi kırmak amacıyla hareket etmemişlerdi. Kendi çıkarlarını korurken, yan etki olarak benim kalbim kırılmıştı. Kalbimin kırılmamasını istiyorsam, kendi yaralarımı iyileştirmem ve aka boka bozulmayı bırakmam gerekiyordu.

Ne oldu peki, öğrendim mi ben şimdi kendi yaralarımı sarmayı? Kimse benim kalbimi kırmıyor mı artık? Ben artık kimseye bozulmuyor, kızmıyor, için için gücenmiyor muyum? Yok tabii öyle bir şey…Bir ömür sürecek bu öğrenme süreci. Her yeni sıkıntıdan zerafetle çıktığımızda bir milim daha yaklaşmış olacağız mutluluğa.

Öğrenmeye açık olanın yolu da, büyümesi de hiç bitmez.

En çok oldum bittim, öğrendim, ben özgürüm diyenler kendilerini mutsuzluğa hapsederler çünkü. Siz de bilirsiniz…

Bu zihin denen şey çok güçlü. Yogada üçe ayrılır. Manas, (bilinçaltı), Ahamkara (ben duygusu-ego) ve Budhi (zeka). Bu üç bölümün üçü de sağlıklı dengeli mutlu hayatlar sürmemiz için işlev göstermek zorundalar. Zihin deyip, nefs deyip bir köşeye atmamak gerek. Çünkü düştüğümüz yerden bizi kaldıracak olan da yine o zihindir. Bütün farkedişler de onun süzgecinden geçecektir. Ona iyi bakmak gerek. Yanlış bağlantılarını özenle çözüp yeniden yapılandımamız, tıpkı bedenimize baktığımız gibi zihninimize de özen göstermemiz lazım. Nasıl bazı besinler bedenimizi zehirliyorsa, bazı düşünceler, televizyon, internet ve hatta bazı insanların varlığı bile zihnimizi zehirleyebiliyor.

Yoga yapa yapa bunları öğrendim, öğreniyorum.

Bu kadar mı? Olur mu?

Dahası olmaz olur mu hiç?

Bekleyelim de görelim o halde…

Bütün İnsanları Kardeşin Bil

Kuraldışı Dergi’nin Nisan 2012 sayısında çıkan yazım: (www.kuraldisidergi.com)

Çocukken annem odamın duvarına Ataol Behramoğlu’nun Kızıma adlı şiirini yapıştırmıştı. Okumayı daha yeni yeni söküyordum. Annemin gazeteden kestiği minicik yazıları günlerce heceleyerek nihayet okuduğumda karşıma şu çıktı:

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,
sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,
zulmün önünde dimdik tut onurunu,
sevginin önünde eğil kızım.

Ben öyle fazla sevgi dolu bir çocuk değildim. Mesela annemin arkadaşının kızı Ayşe hep güler yüzlü ve sokulgandı. Benim için kimse “Ay ne sevimli çocuk” demezdi. Çok ağlardım. Çok tepinirdim. Edepsiz derlerdi bana. Şımarık. Acayip. Sevimli, sevecen, sevgi dolu hiç değil.

O yüzden heceleye heceleye duvarımdaki şiiri söktüğümde, müthiş bir hayal kırıklığına uğradım. Annem yine bendeki bir eksikliği gözüme sokmaya çalışıyor olmalıydı. Bütün insanları sevmiyordum çünkü. Sınıfımın yarısını, köylü diye, pis diye, aptal diye sevilmez ilan etmiştim. Erkekleri zaten sevmiyordum. Erkekler diye. Böylece sevebileceğim -sevmeyi seçtiğim- ufacık bir grup kalıyordu geriye. Onlara da zaten aşırı bir tutkuyla bağlanıyordum. Annem herhalde fark etmişti bu seçerek sevme halimi, o yüzden bu şiiri gelip duvarıma uhulamıştı.

Bir iki ay sonra kâğıt parçasını duvardan söktüm çıkardım. Uykudan önce beni öpmeye geldiğinde, duvardaki yırtık kâğıdı gören annemin “Neden böyle bir şey yaptın Defne?” diye soran sesi titriyordu, hatırlıyorum. Omuz silkip duvara döndüm. Kendimi yenilmiş hissediyordum. Bütün insanları dostum, kardeşim bilmeme imkân yoktu. Gerçekten kötü kalpliydim ben. Çocuk Kalbi kitabından da nefret ediyordum zaten.

Otuz yıl sonra bugün, “Ben seçerek severim” diyen bir öğrencimin sözlerini okuyunca irkildim. Birkaç arkadaşıma sordum. Onlar da seçerek sevdiklerini söylediler. “Öyle herkes sevilmeye değmez” dediler. “Ne belirliyor peki bu değeri?” diye sordum. Bir kısmı kendilerine haksızlık edenleri sevilmeye değer bulmadıklarını söylediler. Bazıları düşünceleri, bazıları da davranışları yüzünden kimi insanları sevmeme kararı almışlar. “Sen de herkesi seviyor değilsin herhalde, muhakkak sevmediğin birileri vardır dünyada” dediler.

Durdum, kimleri sevmediğimi düşündüm. Tanıdıklarımın arasında kimseyi bulamadım. Davranışlarını eleştirdiğim arkadaşlarım var tabii. Hatta bazılarının yanında kendimi rahat hissetmediğim için onlarla görüşmekten kaçınıyorum. Ama bu onların sevmeye değmez kimseler olduğu anlamına gelmiyor. Bu benim kendi içimde aşmam gereken bir meselem. Zaten son tahlilde onları da seviyorum.

Peki, o zaman en adi suçluları düşüneyim: Hani o gencecik kız ile annesini Ümraniye ormanlarına götürüp tecavüz ede ede öldüren tinerci çocukları; Madımak otelini yakan yobaz canileri; arkadaşıma tecavüz edip sonra boğmaya çalışan taksi şoförünü; hapishanelerde işkence yapanları… Onlar karşısında oluşan hissimin nefretten ziyade, korku olduğunu keşfettim. Tek tek her birinin hikâyesini dinlesem, gözlerinin içine bakarak onları konuştursam, karşılıklı korkularımızı itiraf etsek, aramızda bir bağ kurulsa onlardan hoşlanabilir miyim?

Bilmiyorum. Zaten böyle uç örnekler üzerinden bir yazı yazmaya niyetim yok. Benim bu aralar aklıma takılan konu günlük hayatta karşımıza çıkan insanlardahoşlanmamayı seçtiğimiz durumlar. Seçerek seven öğrencim ve ona hak veren arkadaşlarımla konuştuktan sonra, günlük hayattaki sevgisizlik örneklerini toplamaya başladım. Tahmin edersiniz ki sepetim kısa sürede doldu.

Bir arkadaşım kalabalık bir çay bahçesinde ayağını uzattığı sandalyesini hışımla altından çekip alan adamdan hoşlanmamıştı. Başka biri türbanlı kadınları sevmiyordu. Yeşil yandığı halde ilerlemeyen taksinin arkasındaki taksi şoförü, kıpkırmızı bir yüzle avaz avaz kornaya basarken öndeki meslektaştan kısa bir anlığına nefret ediyordu. Ve gürültüden rahatsız olduğu için, kornaya basan taksiciye tiksinerek bakan yaşlı kadın da taksiciden hoşlanmıyordu. Çayımı acıbadem kurabiyemle aynı anda getirmedi diye söylendiğim şaşkın çaycının da hiç sevilecek bir tarafı yoktu.

Günlük hayattan hoşnutsuzluk/sevgisizlik örnekleri ile doldurduğum sepetimi bir kenara koyduktan sonra basit bir deneye başladım. Tanımadığım insanlarla konuşurken, bir sefer gözlerinin içine bakıp gülümsedim, sonraki sefer somurtarak göz temasından kaçtım. Otobüs şoförü, yol sorduğum portakalcı, metroda yanına oturduğum adam, camiden çıkan kadın, Nişantaşı’nda bir butikte çalışan başka bir kadın, Kasımpaşa’daki çaycı, Kanyon’un en üst katında puro içen adam, trafikte beni sıkıştıran Mercedes’in delikanlı şoförü, pazar sabahları Yunanca dersine giderken arabamı park ettiğim sokakta pencerelerinden müşteri ayarlayan travesti seks işçileri ve paralarını denkleştiremedikleri için onlara otoparkın köşesinden bakan genç çocuklar… Hepsini denedim.

Göz teması ve tebessüm büyü gibi bir etki yaptı her birinin üzerinde. Somurtan ve bana şüpheyle bakan bütün insanlar, gözlerine bakıp tebessüm edince, evet belki gülerek karşılık vermediler ama yüzlerindeki ifade yumuşayıverdi. Bir an, kısacık bir an, aramızda bir bağ kuruldu. O kısacık anda ben onlara dedim ki “Seni bir (dinci, laik, Türk, yabancı, köylü, kentli, kadın, erkek, travesti, fahişe, genç, yaşlı, fakir, zengin, züppe olarak değil) aynı kendim gibi bir insan olarak görüyorum ve senden hoşlanmayı seçiyorum.”

Malum, tebessüm sevginin elçisidir.

Bütün bu gülümsediğim insanları sevdiğimi söylemiyorum tabii. Ama onlara nefretle yaklaşmadığımı biliyorum. Hatta onları, bana ruhlarının derinliğini açmaya karar verirlerse sevebileceğimi fark ettim. Kim olurlarsa olsunlar. Bu fark ediş sadece başımı değil, birden bütün ilişkilerimi dönüştürdü. Kızmaz oldum. Korkmaya devam ettim ama nefret etmez oldum. Biraz da sanki bütün dünya beni korurmuş gibi geldi. Tabii bütün bunlar benim kişisel yanılgılarım olabilir. O yüzden siz kendiniz bu deneyi bir yapın, sonra bana yazın.

Çocukken şüphelerim vardı. Şimdi şaire katılıyorum. İnsan sahiden de sevginin ürünü, nefretin değil. Yalnız insanın, sevginin ürünü olduğunu algılaması ve deneyimlemesi için onu katman katman sarmalayan korkularından ve girift inanç sisteminden bir bir soyunması lazım. Pek azımız bu sevecen yapımızın farkında olarak doğup büyüyoruz. Sevmeye değil nefrete cesaretlendirilen bir dünyada büyüyen çocukların sevginin ürünü olduklarını anlamaları çok zor. Öğrenilerek varılan bir bilgi bu. İnsanın sevecen yapısı yıllarca süren dikkatli bir çaba, çalışma ve dünyada kötü insan olmadığına dair duyulan sarsılmaz bir güvenle fark edilecek bir yapı. Annem bu şiiri benim duvarıma yapıştırdığında benim şimdiki yaşımdaydı. Benim de şaire hak vermek için bir o kadar yaşamam gerekiyormuş!

İnsanları birtakım davranışlarına göre “hoşlanıyorum” (seviyorum) , “hoşlanmıyorum” (sevmiyorum) diye iki ayrı kovaya atmak çok mutsuz edici bir alışkanlık. İnsanın davranışlarıyla düşünceleri bir günden diğerine öyle çok değişiyor ki! Size yapılan bir haksızlık başka bir açıdan bakıldığında bir başkasının mecbur kaldığı bir davranış olabilir. “Sevmiyorum” kovasına attığımız insanları oradan çıkarmak ise hiç kolay değil. Çoğumuz annemizi, babamızı, kardeşlerimizi ve çocuklarımızı berbat davranışlarına rağmen sevmeyi sürdürüyoruz. Yani bir insandan belli davranış ve düşünceleri yüzünden hoşlanmamayı (ve tabii ki sevmemeyi) seçmek sadece bir alışkanlık; doğru olduğuna inandığımız bir diğer yanılsamadan başka bir şey değil!

Evet, biliyorum zihin sınıflandırmak ister. Zihnin varoluş sebebi dış dünyayı anlaşılır kılacak kategorilere ayırmak ve sonra insanları, eşyaları, soyut kavramları o kapların içine yerleştirmek. Sosyoloji’ye Giriş dersinde okuduğumuz bir parçayı hatırladım şimdi. Yazar bir dükkâna giriyor ve satıcının kadın mı erkek mi olduğunu bir türlü anlayamıyor. Satıcının cinsiyetini ilk anda bilememek içinde hiç tahmin etmediği bir huzursuzluk yaratıyor. Bütün alışveriş süresinde bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyor. Çünkü zihin bir insana bakar bakmaz saniyenin binde birinde o insanı özelliklerine göre kategorilere yerleştiriyor, işi bitince rahatlıyor. Cinsiyet, yaş ve ırk zihin tarafından en çabuk araştırılıp sonuçlanması istenen özellikler. Bu işlev bir yerinde sekteye uğrarsa huzursuzluk baş gösteriyor.

Modern dünyada hoşlanmak/hoşlanmamak veya sevmek/sevmemek ekseninde yaptığımız sınıflandırma aslında çok eski, ilk toplumlardan beri insanın aşina olduğu bir zihin işlevi. Ben ve ötekini ayırmak. Bizim klan, onların klanı. Bizim köy onların, köyü. Bizim ülke, onlarınki. Bizim din, onların dini.

Bu ayrıştırma işlevi, terbiye edilmemiş ham zihnin doğal bir dalgası. Aydınlanma yolunda ermediğimiz sürece ben ve öteki ince ayrıntılarda hep kendini gösterecek. Yine de bu ayrımı en aza indirgemek elimizde olan, üzerinde çalışacağımız ve kendi mutluluğumuz için atabileceğimiz bir adım. Kişisel dönüşümü hedefleyen bütün sistemler (geleneksel, mistik veya modern) mutluluğa ve özgürlüğe giden yolun zihinsel alışkanlık kalıplarının kırılması ile gerçekleşeceğini söylemiyorlar mı?

Daha mutlu bir hayata adım atmak için, güneşin yüzümüze güldüğü bu ay içinizden ilk tepki olarak birinden hoşlanmamak geçiyorsa, bu sese kulak vermeyin. O kimseyle bir defa göz göze gelip gülümseyin. Bakalım ne olacak? Herkesin bir hikâyesi var çünkü. Ve muhakkak bir yerlerde o insanı sevilmeye değer bulan bir başka insan var. O insandan hoşlanmamak sadece bir seçim meselesi!

Ufak bir şey değil bu bahsettiğim. Hem zor, hem de çok büyük bir dönüşümün başlangıcı olabilir!

Hatta belki de devrimin ta kendisi, şu dizeleri yürekten diyebilmek:

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,

sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,

zulmün önünde dimdik tut onurunu,

sevginin önünde eğil kızım.

KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.