Bir İçe Dönüş Hikayesi-1

Keçinin Rüyası
Foto: Sertaç Ergin
Tasarım: Thinker Belles

İşte yine ben. Kalabalık bir kafede, kulaklıklarımın arkasına saklanmış, dünyada benden ve siz sevgili okurlardan başka kimse yokmuş gibi davranıyorum. Telefon ve karşımda oturan bizim Bey sessize alındı. Ha, bir de Bob Dylan eşlik ediyor bize. North Country Blues adlı, on beş yaşımdan beri yüreğimi dağlayan o acıklı şarkısıyla.

Bu kafeye Bey ile beraber geldik. Doksan dakika boyunca okuyup yazmaya ihtiyacım var diye. Onun bilgisayarını da yanımıza aldık. Şimdi büyük bir masada karşılıklı oturuyoruz. Bey beni hiç rahatsız etmiyor. Kendi bilgisayarına gömülmüş gitmiş.  Zaten evde de olsak benim kulağımdaki kulaklık “müsait değililiz, daha sonra tekrar arayın” anlamına geliyor. Bir ara romanımı yazarken, “rahatsız etmeyin” işareti olarak başıma bir örtü takıyordum. Her şekilde bizim Bey, yazımın kesintiye uğramasının ruhumda yarattığı hırçınlığı tanıdığı için bırakın kulaklığı, türbanı; parmaklarımın klavyede tıkır tıkır eden sesini bile duysa, beni kendi halime bırakma zamanının geldiğini biliyor. 90 dakikalık vardiyadayız şimdi. 90 dakika boyunca birbirimizi rahatsız etmeyeceğiz, konuşmayacağız. Ben 90 dakika içinde bu yazıyı bitirip yayınlayacağım. Sonra  sosyallaşeceğiz.

Susan Cain tek başına geçirilen zamanlardan bahsederken, “tek başınalık bazı insanlar için nefes aldıkları havadır” diyor. Ben onlardan biriyim. Hergün bir kaç saatimi tek başıma geçirmem gerek. Yoksa boğulacak gibi oluyorum.

Okuldayken bazı tenefüslerde çıkmaz, havasız, camları buğulu, floresan ışıkla aydınlatılmış sınıfta tek başıma otururdum. Özellikle kümelere bölündüğümüz 3. sınıfta tenefüsleri tek başıma geçirmek istediğimi hatırlıyorum.  Çok arkadaşım vardı. Alt kat tenefüshanesinde folklor çalışırlardı. Ben de folklor oynuyordum ve ekibin en yeteneksizi olduğumu hocamız da dahil herkes biliyordu. Aşağıdaki tenefüshanede en çok benim çalışmam gerekiyordu. Onun yerine ben arkamdaki askılara asılmış  paltolara sırtımı dayayıp buğulu camları seyretmeyi tercih ediyordum. Küme senesi bana fazla gelmişti. İkişerli sıralarda oturacağımız dördüncü sınıfı iple çekiyordum.

Tek başınalık içe dönüklerin nefes aldıkları havadır, diyor Susan Cain. Sonra da içe dönüklüğü şöyle tanımlıyor:

İçe dönükler iç dünyaya, düşünceler ve hisler dünyasına dönük insanlardır.  Dışa dönükler ise dış dünyaya, etkinliklere ve davranışlarla ilgilenirler. İçe dönükler olayların arkasındaki anlamı merak ederler, dışa dönükler olaylara balıklama dalarlar. İçe dönükler ancak tek başlarına kaldıklarında şarj olurlar, dışa dönükler yeterince sosyalleşmedikleri zaman kendilerini yorgun hissederler. İçe dönükler az miktarda dış uyarıcı yeterlidir.  Sessiz bir evde oturup kitap okumak onları memnun eder. Dışa dönükler serüven severler, seyahatlerinde yeni insanlarla tanışmayı, onlarla saatlerce sohbet etmeyi severler. Dış dünyanın uyarıcılarına daha çok ihtiyaçları vardır.

Çoğunuz bu hikayeyi biliyorsunuzdur. Ben bir gün Tayland’a gitmeye karar verdim.  Aslında bir gün değil, bir akşam verdim kararımı. Amerika’dan gelen burslu doktora kabulümü red etmiş, babamın, “peki kızım doktora yapmayacaksan ne yapacaksın?” sorularına maruz kaldığım bir akşam yemeğindeydim.  Babamın kuzenlerinin birinin evinde. Bütün aile kulak kabartmış ne cevap vereceğim diye beni bekliyorlardı.  Ben kadife kanepenin fitillerinde tırnaklarımı gezdirerek ne cevap versem diye düşünüyordum. Çünkü vallahi de, billahi de bilmiyordum ne yapacağımı.

“Bilmem, biraz seyahat eder, dünyayı gezerim belki ” dedim zar zor duyulur bir sesle.

“Kızım hangi parayla gezeceksin dünyayı?”

“Ne kadar gezeceksin dünyayı?

“Peki gezdin geldin ne olacaksın? Gezgin mi olacaksın?Ah hah hah hah! ”

Gecenin devamında Godet’ye gittim. Cuma gecesi bütün arkadaşlarım oradaydılar. Bir türlü alışamadığım tekno müziğinde sallanıyorlardı. İçkiler pahalıydı.  Bira aldım, ben de onlarla sallanmaya başladım. Bir an önce sarhoş olmalıydım. Canım sıkılıyordu. Arkadaşlarıma bakıp acaba bir tek benim mi canım sıkılıyor diye düşündüm. Müzikten mi, babamların sıkıştırmalarından mı, ayıklığımdan mı neden böyle sıkılıyorum acaba? Bir sigara yaktım. Birama bitirdim. Bana ikinci bir bira alacak kimse var mı acaba diye etrafa bakındım. Kimse yoktu. Gece hayatına ilk defa benden genç insanların karıştığını o gece farkettim. Godet kapanınca, Roxy yerine eve dönmeye karar verdim. Çıkışta arkadaşlarımın sarhoş ısrarları karşısında bir durakladıysam da (Roxy’de beni heyecanlı bir şey bekliyor olabilir miydi?) bir taksiye atlamayı başardım.

Eve dönünce internete bağlandım. (dial-up connection, diiiit, diiit, dıbım dıbım dıbım) Gönüllü çalışma imkanlarını önüme süren bir iki siteye adımı, sanımı, ilgi alanlarımı yolladım.  Neresi olsa gidecektim. Afrika, Güney Amerika, Asya, ne olursa dedim. O gece Roxy’de arkadaşlarımın yanında dans edeceğime, dünyanın dört bir yanına epostalar yollarken hayatımın bir döneminin perdelerini indirdiğini  hissediyordum.  Beni neyin beklediğini hiç ama hiç bilmeden bilgisayarı kapattım. Çatı katı dairemizin  yatağıma doğru eğim yapan tavanının altında, üç koca kediyi koynuma alıp uykuya daldım.

Tayland’dan gelen cevap ertesi sabah beni ekranımda bekliyordu…

Kanepelerinde, yerlerinde öbek öbek arkadaşlarımın uyuduğu eğik tavanlı salonumuzu çıplak ayaklarımla boydan boya geçip klavyeye uzandım.

Hayatımda hiç bir yabancı ülkeye tek başıma gitmemişim.

Beni neyin beklediğini bilmediğim bir geleceğe “evet” yazıp gönder tuşuna bastım.

Doğru şeyi yapmış olduğumun bilinci ruhuma ağır ağır, tatlı tatlı yayıldı.  Arkadaşlarımı uyandırıp sucuklu kahvaltı hazırlamaya karar verdim.

90 dakikam bitti ama hikaye bitmedi. Yarın devam ederim. Olur mu? İçe dönüklerin dışa açılma saati geldi.

Sevgiler hepinize.

Defne

Günaydın

Sınır kapısındaki memur, “Uyandın mı peki?” diye sordu pasaportumu geri verirken. Arabanın yarıya kadar indirdiğim penceresinden uzattığım kolumu içeri çektim. Pasaportum ıslanmış. Yağmur, sanki gök delinmiş gibi yağıyor. Günlerdir, bir an bile soluk almadan bastırıyor da bastıyor sağanak!

“Uyandım inşallah” dedim onun asık esmer yüzüne tezat olsun diye kocaman gülümseyerek. “Malum önümde uzun bir yol var, bu yağmurda uyursam işim bitik.”

Hadi toz ol git, gibisinden baktı yüzüme. Paranı harcayacak başka iş bulamadın da mı kendini kurcalıyorsun?

Gaza bastım.

“Amerika Birleşik Devletlerine Hoş Geldiniz” dedi bir tabela.

Karanlık otoyola dalmadan, dönüp arkamda bıraktığım öteki ülkeye, Kanada’ya şöyle bir baktım. Bayrak el sallıyormuş gibi geldi.

“Yine gel Defne, hep misafirimiz ol!”

Gelirim komşu, gelirim. Öyle güzel bağrına bastın ki beni bu hafta sonu muhakkak yine gelirim.

Geçen hafta sonunu komşu Kanada’da, Awakening (Uyanış) adlı bir çalışmaya katılarak geçirdim. O yüzden soruyor işte sınır memuru uyandım mı diye.

Üç gün süren bu çalışmadan sonra uyandım mı sahiden?

Üç gün boyunca ormanlar içinde bir okulda, televizyon, telefon, internet, aile ve arkadaşlarımızdan uzak bir yaşam sürdük. Burnumuzun dibinde deprem olmuş, biz çıplak ayakla yağmur altında koşturuyorduk, fark etmedik. Hiç tanımadığımız koca bir grup insanla beraber uyuduk, yedik, içtik, ağladık, güldük ve evet beraberce uyandık!

Clear Mind adlı bir kişisel gelişim merkezi tarafından uygulanan Uyanış kursu, Kuraldışı Yaşam Okulu’nun yürüttüğü çalışmalara benzeyen bir kurs. İki psikologun rehberliğinde yapılan egzersizler sonucunda insanın kendini kısıtlayan davranış, inanış ve düşünce kalıplarını görmesini amaçlıyor. Egzersizler ilişki bazında yürütülüyor. Göz göze bakışmaktan tutun da, çocukluktan kalma acılı bir anının tiyatro olarak yeniden oynanmasına, oradan hücre bazındaki duygusal hafızanın nefesle uyandırılmasına kadar uzanıyor. Kimi egzersizlerde sizden bir kavga anında eşinize, annenize, babanıza, çocuğunuza söylediğiniz sözleri tekrarlamanızı istiyorlar, kimi egzersizlerde sol elinizi kullanarak hayat hikâyenizi yazmanızı…

Bütün bu çalışma ful kapasite yaşamamızı engelleyen kalıpları keşfetmek için. Çünkü bir maske var yüzümüzde ve bu maskenin ardından kurduğumuz ilişkiler sahici olmadıkları gibi, bize mutluluk da vaat edemiyor. Neden takıyoruz bu maskeyi peki? Istıraptan kaçmak için. Istırabın kaynağı ne? Korku, acı, şüphe… En çok da şüphe. İnsanın kendine dair duyduğu şüphe. Yeterince iyi, akıllı, sevilesi, değerli, önemli değilim şüphesi… Benim varlığım başkaları için bir şey ifade etmiyor korkusu…

Kendimize dair duyduğumuz şüpheler doğar doğmaz biçimlenmeye başlıyor. Ana babamızla kurduğumuz bağ şüphelerin niteliğini ve niceliğini belirliyor. Çoğu zaman yedi kuşak atalarımızın şüpheleri de bize miras olarak geçiyor. Ve bir ömür bir yandan bu şüphelerimizi doğrulayacak kanıtları toplayarak, öte yandan onlarla yüzleşmemek için, sıkıntılarımızın sorumluluğunu hep bir ötekine atarak geçiyor.

Böyle bir şablon.

Bu şablona gözümüzün açıldığı an bence hayatımızın dönüştüğü an. Ben bu şablonu ilk defa yoga yaparken gördüm ve bütün hayatım değişti. Yoga kendi gerçeğimize uyanmak için kullanabileceğimiz araçlardan bir tanesi. Bu uyanışı tetiklemenin geleneksel veya modern pek çok farklı yolu var. Clear Mind’ın düzenlediği Uyanış kursu modern tekniklerle insanı dönüştürmeyi amaçlayan bir çalışma. Yoga geleneksel bir yol. İkisini beraber kullanmanın bir mahsuru yok. Bütün yollar aynı kapıyı açıyor neticede.

Ve o kapının ardında karşımıza çıkan dünya başka bir dünya!

Uyanış anı çok önemli bir an insan hayatında. Ve dünya yüzünde ne kadar çok insanın gözü bu şablona açılırsa, ıstırap o kadar azalacak. Bu son cümlemin kulağa ne kadar iddialı gelebileceğinin farkındayım fakat ben bu hafta sonu bunun bir hayal, bir “niyet” değil, nesnel bir gerçeklik olduğunu anladım. Dünyanın kurtuluşu nehrin öte yanına geçmeyi başarabilen insanların sayısına bağlı.

Nehrin iki ayrı yakasında neler oluyor?

Uyanıştan Önceki Yakada (UÖY) yaşayan insanlar hayatta karşılaştıkları sıkıntılarla baş etmek için saldırı/suçlama yöntemini seçiyorlar. Istırabın sebebini hep kendilerinden dışarıda bir yerde arıyorlar. Onlara birileri hep bir şeyler yapıyor. Onların başına hep (dışarıdan bir yerden) bir şeyler geliyor. Dolayısıyla hayat, UÖY’de yaşayan insanların kendilerine dair duydukları şüphelerini doğrulayacak bir dolu kanıt sunmuş oluyor. UÖY’de yaşayan insanlar için evren dost canlısı bir yer değil.

Uyanıştan Sonraki Yakada (USY) yaşayan insanların da kendilerine dair duydukları şüpheleri var. Onlar da yeterince değerli/sevilesi/önemli/akıllı olduklarına inanmıyorlar. Onlar da çocuk olmuşlar ve aileleri ile kurdukları bağın niteliğine ve niceliğine göre kendi şüphelerini geliştirmişler. Fakat onlar bu şablona gözlerini açmış oldukları için hayatta karşılaştıkları acılı durumların yarattığı ıstırabın kendilerine dair duydukları şüphe ile ilgili olduğunun farkındalar. Dolayısıyla sıkıntı anında dışarıdaki birine saldırmak, birini suçlamak yerine, kendi şüphelerinden sıyrılarak olaya bakmaya çalışıyorlar. USY’de yaşayan insanlar için evren dost canlısı bir yer.

Diyelim ki benim kendime dair duyduğum şöyle bir şüphem var:
Ben yeterince sevilesi/değerli/başarılı/iyi  bir insan değilim. (Kimsenin sevgisine layık değilim.)
Bu şüpheyle yaşarken diyelim işten atıldım, ya da sevgilim beni terk etti, karım beni aldattı ya da daha acılı örneklerde babam tarafından dövüle dövüle büyüdüm ya da amcam bütün çocukluğum boyunca bana tecavüz etti.

Bütün bu acıları kendime dair duyduğum şüpheyi beslemek için kullanmış olabilirim. Yani derim ki yeterince sevilesi/değerli/başarılı/iyi bir insan değilim. Bu yüzden:

Patron beni kovdu.
Sevgilim terk etti.
Karım aldattı.
Babam dövdü.
Amcam tecavüz etti.

Ya da bütün bu acıların benim kendi öz şüphemden bağımsız olduğunu görebilirim. Bu da ancak kendime dair şüphelerimde yanıldığımı fark edebilirsem olabilir. Bütün bu acılar ben değersizim diye değil, yüzlerce başka faktörün bir araya gelmesiyle hayat buluyor. Amcasının tecavüzüne uğrayan çocuk, başına gelenlerden kendini sorumlu tutuyor. Ben daha iyi/başarılı/akıllı bir çocuk olsaydım, amcam bana böyle yapmazdı diyor. Oysa biz yetişkinler bakınca net bir şekilde görüyoruz ki çocuğun kendine dair şüphesinin olayla ilgisi yok. Amcanın tecavüzünün arkasında kim bilir neler yatıyor? Katman katman öz-şüphenin ıstırabıyla yüzleşmemek için başvurulan saldırı ve suçlama var orada da. Masum bir çocuğun hayatını sonuna kadar karatmış olsa da, bu bakış açısına göre aslında amca da masum. (Bizler için hazmetmesi en zor olan bölüm bu. Ama şimdi bu yazıda oraya girmeyeceğim.)

Tecavüze uğrayan çocuğun öz-şüphesinden yola çıkarak yürüttüğü aklın, gerçekten ne kadar uzak olduğunu ve esas olayla hiçbir bağlantısı bulunmadığını görüyoruz değil mi? İşte bu durum bizim başımıza gelen bütün ıstıraplı, sıkıntılı durumlar için geçerli. Bir erkek beni değil de bir başka kadını tercih ediyorsa, bunun sebebi benim değersizliğim, sevimsizliğim değil, onun ihtiyaçları, zevkleri, kendi hayatında gelmiş olduğu nokta. Ama ben bunu ancak ve ancak kendimin sevilesi ve değerli bir insan olduğuna inanırsam görebilirim.

Einstein’a sormuşlar.

“Sizce hayattaki en önemli soru nedir?”

“Evren dost canlısı bir sistem mi, yoksa değil mi? Her şeyin açıklaması bu sorunun cevabında gizli işte!” demiş.

Evrenin dost canlısı bir yer olduğuna inanman gerek öncelikle. Bütün mesele burada!

Başka türlüsü mümkün değil.

Böyle bir şey işte sayın memur uyanmak. Bana toz ol gibisinden bakan asık yüzünüzün benimle ilgili bir durum olmadığının farkındayım. Ben sadece sevilesi bir insan olduğum gerçeğine değil, sevginin ta kendisi olduğum bilincine uyandım.

Umarım siz de kendinizi benim sizi sevdiğim kadar seversiniz.

Günaydın hepinize!

 

KD © 2012 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.