Boşluk Serisi IV- Maalesef Ruhu Yok

Burada bir öğrencim var.  İsmine Alice diyelim. Alice yoga  konusunda çok hevesli. Bir bilgisayar şirketinde sabah 9 akşam 6 çalışmasına rağmen, benim derslerime gelmeye azm etti. Haftada dört sabah saat 6:15’de karşımda. Bu aralar derslerim çok kalabalık da değil, toplasanız beş öğrenci geliyor gelmiyor.  Böylece her biri ile ek tek ilgilenebiliyorum .

Alice 26 yaşında. Sağlam kemikli, ince uzun kaslı, eksiği fazlası olmayan sağlıklı bir bedene sahip. Geçenlerde konuşurken özellikle Shadow Yoga öğrenmek istediğini, çünkü hareketlerdeki zerafeti çekici bulduğunu söyledi. Bunu duyan içimdeki hazır-cevap yoga hocası hemen hamlesini  hazırladı:

“Biliyorsun yoga fiziksel bedenin dış görüntüsü için yapılan bir şey değil”. (Of, ne sıkıcısın içimdeki hazır-cevap yoga hocası!)

Neyse o hamlesini yapmadan yakaladım bileğinden, içime geri çektim. Çünkü Alice’in söyledikleri hafızamda eski bir hocamın “grace” (hem zerafet hem de Tanrı’nın lütfu anlamına gelen) tanımı uyandırdı:

Evrenin zerafetine şahit olduğumuzda, akışın mükemmeliğini ve Yaradan’ın nefesini duyarız. Bundanır zarif olana doğru çekilmemiz.

Zerafete zihin 5 duyu organı ile şahitlik eder ve böylece ruh okşanır! Kimi  antropolojik araştırmalar insanların toplumsal ve kültürel farklılıklarına rağmen, zerafete şahitlik ederken gülümsediklerini saptamıştır.

Bir sürü martı birbirinin ardı sıra gökyüzüne yükselir mesela veya yatağımızı yaparken havalanan kuş tüyleri döne döne çarşaflara iner, ipek gömlek tenimize değer, bir yerden Albinoni’nin notaları kulağımıza çalınır ve gül mesela, sadece görüntüsü ile değil, kokusu ile bile zarifitir.  Artistik patinaj, kelebek stili yüzme, kelebeklerin kendisi, ipte yürüyen cambaz, damdaki kediden de bahsetmek istiyorum ama artık uzatmayayım. (Aslında ben de internetten uzun yazı okuyamayanlardanım!)

Velhasıl Alice de DVD’den seyrettiği Emma gibi zarif hareket etmek istiyor. Ve kendi bilse de bilmese de bu arzusu ilahi olanla bütünleşme hasretinden kaynaklanıyor.Ne demişti Yoga Bajan? We all long to belong.

Ve fakat Alice bütün çabasına rağmen o zerafeti içinden çıkaramıyor. Hareketlerin sırasını öğrendi. Kalçaları açık, bacakları güçlü, ayak bilekleri hamur gibi istediği şekle giriyor ve yine de olmuyor. Ben görüyorum, o da anlıyor.

Hareket ederken çok düşündüğü, hep düşündüğü öyle belli ki! Anlıyorum ki aklından geçenler akşam dışarı çıkarken ne giyeceği veya bana kendisini nasıl beğendirebileceği ile ilgili değil. Sadece yogayı düşünüyor. Hareketlerin sırasını, ince ayrıntılarını, hizasını, el-ayak-nefes koordinasyonlarını…Alice bir saat boyunca durmadan yoga düşünüyor. Bir saat boyunca durmadan yoga konusunda endişe üretiyor! Biliyorsunuz endişe ”let go” nun tam tersi.  Zerafet ise dikkat ve serbestliğin bileşiminden doğuyor.

Zaten Alice burada ”worry bee” tabir edilen endişeli tiplerden. Nadiren gülümsüyor ve sorularını ciddi bir ifade ile soruyor. Ben dalga geçer tonda bir şey söylersem, kendini muhakkak açıklama  yapmak zorunda hissediyor. Sanki bütün dünyaya açıklama borcu var. En büyük korkusu yanlış anlaşılmak.

Derken sıra geldi nefes çalışmaya ve olay aydınlandı. Alice’de nefes yok. Boğazına kadar zor zar bir lokma nefes alıyor, hemen sonra veriyor. Göğüs kafesi, karın, pelvik taban bunlar hayatlarında nefes yüzü görmemişler. Gösteriyorum, bak böyle göğüs kafesini açacaksın, karın böyle yumuşayacak, nefesini göbek deliğinin arkasında hissedeceksin, periniyum nefese doğru başını kaldıracak. Tepki yok! Sanki karşısında Türkçe konuşuyormuşum gibi boş bakıyor bana Alice.

Egzersizler,  udiyana bandalar, ödevler derken biraz yumuşar gibi oldu. Bu sefer midesi bulanmaya başladı. Nefesi açılıp da midesi bulanan öğrenci sayısı az değildir, o yüzden şaşırmadım. Aslında bu durum nefesin derinlere doğru inmeye başladığına işaret ettiğinden sevindim bile diyebiliriz. Devamı da geldi…Morali bozuldu, duygusallaştı, nedenini bilmediği günlük depresyonlara girdi çıktı. “Yoga bana iyi gelmedi” aşamasının kıyısına geldi yanaştı ama beni çok sevmişti, hatırıma dersleri bırakmadı!

Bu hafta bir sabah derse Alice’den başka öğrenci gelmedi. (evet, ekonomik kriz yeni evlilerin kapısını çalmakta Portland’da!)  “Başla” dedim, karşısına geçtim. O yaptı ben izledim.

İzlerken izlerken, birden Alice’de eksik olan şeyi buldum!

Alice’in ruhu yok!

Daha doğrusu Alice’in canı yok demeliyim. Doğru kelimeyi bulmakta zorlanıyorum çünkü Alice’de yokluğunu fark ettiğim şey ingilizce indi bana o sırada: Spirit.

Şimdi bu spirit kelimesinin tam karşılığı Türkçemizde yok. Ruh kelimesinin karşılığı olan soul’un varlığına isteyen inanır isteyen inanmaz ama canlıyı hayatta tutan, ona neşe ve yaşama şevki veren şeyin bir can bir spirit olduğunda sanırım hepimiz hemfikirizdir. Canlı insan vardır, cansız vardır. Cansız olan ölü değildir sadece spiritsizdir. Ya da o gün kendimizi cansız hissederiz.  Kendimizi canlı, neşeli, hissedersek ingilizcede buna ”i am in high spirtits’ deriz. Meali: Bugün yüksek spritlerdeyim.

Anladınız mı nasıl bir şeyden söz ettiğimi? Alice’de spirit yok. İnsan yaşamayı sürdürüp cansız olamaz mı? İşte Alice’inki öyle bir durum.

Bir yandan bunları düşünüyor  bir yandan da Alice’i yönlendiriyorum. Nefes bölümüne geldik. Ben yine anlatıyorum. Bir ara nefes alış-veriş anlamına gelen respiration kelimesini kullandım.  Daha ağzımdan çıkarken bağlantıyı yakaladım: Spirit ve respritation. İngilizce bilmiyorsanız bile şu iki kelimenin ekrandaki görüntüsüne bakın. Birisi ötekinin içine yerleşmiş gibi görünmüyor mu? Respiratation. Spirit değil de spirat yazılıyor ama oraya takılmayın şimdi.   Şöyle düşünün: İngilizcede kelimenin başına re-gelirse, bu onun yenilendiğini belirtir. Sonuna gelen -ation ise ismi sürece dönüştürür.  Dolayısı ile re-spirat-ation yani nefes alış-veriş spritin yeniden üretilmesi süreci anlamına gelir!

Alice’de ne eksikti?

Nefes.

Başka?

Zerafet

Ve bir de?

Sprit!

Ah ah ah! Siz de benim gibi heyecanlandınız mı şimdi?

O halde yarın görüşürüz!

HehHeh!

(Daha bir de inspiration (ilham) konusu var!)

Foto: Aisha Harley/ Photoshop: Kokia Sparis

Boşluk Serisi III: Avare Mou

Boşluk serisinin ilk bölümünde İstanbul’da yaşarken bir türlü oturup da yazı yazamadığımdan dem vurmuştum. Davranışlarımın sorumluluğunu üzerime almayıp, tembelliği başkalarına veya dış etkenlere yüklemek ne kolay!

İstanbul’da ben hep aktifim. Hep koşturuyorum. Ben koşmasam da etrafımızdakiler koşturuyor ve ağır ağır yürüdüğüm sokaklardan ruhuma telaş bulaşıyor. Çok kalabalık olduğu için nereye kaçarsam kaçayım uyarıcı bombardımanına tutuluyorum. Yoga sonrasındaki alfa dalgalarım bir darbe ile yıkanıp temizleniyor. Yaratıcı gücümü besleyen o boşluk haline bir türlü giremiyorum.

Oysa ki İstanbul insanı nasıl da besliyor! Yaratıcı projeleri ile hayatı, dünyayı, kendilerini daha iyi hale getirmeye gönül vermiş bir dolu güçlü genç insan İstanbul’da. İnsanlığın bin bir halini keskin gözlem, mizah ve orjinal bir üslup ile ifade etmeyi bilen her daldan sanatçı da İstanbul’da yaşıyor. 21. yüzyıl İstanbul’unda yukarıdan (ve aşağıdan) gelen bütün kısıtlamalara rağmen kendini keşif ve ifade arzusu başını almış gidiyor.

İstanbul’da avare boşluklar yaratmak için biraz ekstra çaba lazım sadece.

Alfa dalgalarında faaliyet gösterdiğimiz bir avare boşlukta, İstanbul’un kalabalığında kaybolsak mesela…Kulağımıza müzik dayasak ve yürüyesek. Katman katman duygu tetikleyen manzarada kim bilir neler neler görürüz? Taksim metro girişinde yüzlerce insan ile merdivenlerden aşağı akarken, içinde bulunduğumuz durumu tahlil etmeden, sadece seyreylesek, belki biraz da dinlesek diyalogları… ne hikayeler açılır önümüze!

Evet biliyorum. Kolay değil. İstanbul yoğun bir şehir. Havası, renkleri, güzelliği, kalabalığı, gece hayatı, çığırtkanları, trafiği, günlük dramları ile buram buram yoğun bir memleket. Zihnin tahlil ve yargılama işlevlerini rölantiye alıp kendi hayatlarımızdan soyutlandığımız avare zamanlar Portland’da olduğu gibi tabakta hazır önünüze servis edilmiyor.

Dedim ya…çalışmak  gerek. Bir yerlere varma çabası ile değil de günlük rutini kırıp da “iyi” aylaklığa yer açma çabası ile.  (Alışveriş merkezlerinde dolandırıp, dizi seyrettiren cinsten bir avarelikten bahsetmediğimi anlamışsınızdır herhalde.)

Ya da belki doğru mekanı aramak yerine doğru zamanı bulmaya dümen kırabiliriz. Sabah erkenden, gün yeni ağarırken İstanbul’a çıkmak. Hiç konuşmadan ilk vapura binmek mesela. İlk otobüslerden de önce Sarıyer’den Beşiktaş’a kadar bisiklete binmek, Galata köprüsünde yürümek,  Cihangir’de yolun kenarına tüneyip doğan güne karşı yalanan üç renk kedileri seyretmek ve halis İstanbul avarelerinin zaten yaptığı üzere balık tutmak!

Avareliğe vakti olmamak ayıp değil, ona yer açmamak kayıp!

Yoga yapmak, örgü örmek, kulağımda müzik ile bisiklete binmek, trafiksiz uzun yolda araba tek başına araba sürmek, ormanda yalnız yürüyüş, yüzmek…Bütün bunlar belli bir amaca doğru koşturmadan yapılırsa “If You Want to Write”ın yazarı Ueland’ın bahsettiği tarzda bir boşluk yaratıyor.  O boşluktan hayal gücü besleniyor. O hali  korumak için beta dalgası yaratan sosyalleşme, yeme içme, konuşma, dış dünyadan haber alma etkinliklerini bir kaç  saat askıya alabiliriz.

Yaratıcılık aktif yaşamlarda değil, pasif anlarda saklı. İlham böyle bir peri. Ağır adımlarla yürüyor ve alçak sesle konuşuyor.

Bütün yazı (ve yoga) ustaları gibi Ueland da hergün düzenli olarak defterin, daktilonun başına oturmanın önemini vurguluyor. Yazacak tek bir kelimeniz olmasa bile diyor, geçin kağıdın karşısına. Belki bir saat boyunca sadece saçlarınızı çekiştirerek camdan dışarıyı seyredeceksiniz. Olsun diyor, yeter ki o bir saati (belki iki, belki sekiz) yazıya niyet ederek geçirin. Yarın yazacağımız şeyin tohumu işte o boşluk anında içinize düşebilir.

Bazı sabahlar hiç yoga yapasım yok. Yorgunum, isteksiz, kaskatı ve duygusal. Yine de yere oturuyorum. Minik minik ayak bileklerimi çeviriyorum. Bazen oturacak bile halim yok sırt üstü yatıyorum. O kadar. Orada bir sağa, bir sola yuvarlanıyorum. Sonra bazen bir bakıyorum kalkınmış, devamını getiriyormişim. Yorgunluk yavaştan ağarıyor, enerji içimde uyanıyor. Bazen ise olmuyor böyle bir şey. Sallandığım sırt üstü pozisyondan kalkıp günüme başlıyorum. Ama ertesi gün enerjik, yumuşak ve güçlüyüm.

Zeynep Çelen’in son yazısında bahsettiği ağaçsızlık durumuna bir örnek daha. Her yoga çalışması kanlı canlı ağaçlı geçecek diye bir şart olmadığı gibi, kurak günler enerjik günlerin kuluçkası aslında.

Bazı günler ise yazacak bir kelime sözüm yok. Günlüğümü önüme açıyorum, bir önceki gün yaptıklarımı yazıyorum. Sabah dersime on kişi geldi, öğlen balık salta yedik, yunanca ödevlerimi yapmak için parka gittim. Bazen yazı bir viraj alıyor ve şimdi yazdığım gibi bir şeyi çıkarıyor içinden. Bazen de öyle bitiyor: “Akşam sinemaya gidelim dedik ama ben çok yorgundum, yine eve döndük” diye!

Her iki durumda da o günkü halimize RAĞMEN boşluğa bir adım atmakta fayda var. Yazıda da yogada da ara vermek biriktirmeye değil, uzaklaşmaya yarıyor. İlham perisi onu bekledikçe değil, usanmadan, vazgeçmeden kapısını aşındırdıkça kabuğundan çıkıyor!

İlham, yaratıcı enerji, hayal gücü, ruh, ilahiyat, espiri, nefes…Boşluk açtığımızda içine bunlar dolacakmış gibi geliyor mu?

Öyle ise yarının yazısı sizin için gelecek!

Arkası yarın, bizden ayrılmayın!

Foto: Kokia Sparis

Not: Buraya ne resim koysam diye düşünürken, youtube’da bu şarkıyı buldum. Link vermekle kalmayıp yazının başlığını da değiştiriyorum! (Yazının orjinal başlığı “Boşlukta Salınmak” idi)

Boşluk Serisi II: Yogüstü Alfa

Pazartesi sabahları ders vermiyorum. Salonda yogamı bitirince yatak odasına döndüm. Bizim bey yatakta oturmuş, önünde bilgisayarı açık, ekranında Teoman’ın gözlere afiyet son klibi keyifle şarkı söylüyor. Beni görünce dedi ki:

“Bu mekanda çok fazla beta dalgası var, Alfa durumundakiler için sakıncalı olabilir. İstersen hiç girme!”.

Bu beta-alfa dalgaları aramızda bir şaka haline geldi. Benim yogadan hemen sonraki halime alfa hali diyoruz. Yoga yaparken beynim alfa frekansına geçiyor mu bilmiyorum ama benim yoga kafası diye adlandırdığım hal, aramızda Alfa Hali adını aldı. (Ayrıntılı bilgi için bkz: Yoga Kafasını Korumanın Yolları )

Beyin dalgaları arasında Alfa diye bir dalga gerçekten de var. Derin meditasyonlarda beynimiz Alfa frekansında faaliyet gösteriyor.  Çocukluğumuzun 2 ila 6 yaş arasındaki döneminde beynimiz sadece Alfa dalgalarında seyrediyor.  Yoga veya meditasyon sırasında beyin alfa boyutuna geçerse çocukluğumuz sırasında oluşmuş duygusal kalıplarımız, anı ve yaralarımız da yeniden su yüzüne çıkabiliyor.  (Çocukluğa dair bir yoga macerası için böyle buyrun) Dolayısıyla alfa hattında insan  kendini sakin, sessiz, kırılgan hissedebilir.

Beyin yetişkinlerde bu dalga frekansını bulduğunda konuşma ihtiyacı da duymayabiliriz.  Ve terapi amaçlı öneriler beyin alfa frekansında akarken kişiye telkin edilebilir.  (Alfa dalgaları hakkında daha fazla bilgi almak için: NLP: Zihninizi Kullanma Kılavuzu. Nil Gün. Kuraldışı Yayınları)

Beta ise yetişkinlerin günlük hayatlarını geçirdikleri beyin dalga boyutu. Yoga kafası yavaş yavaş açılıp da yeniden normal hayata döndüğümüz zamanki frekans yani. Haliyle çiftlerden birinin beyin dalgaları alfada, diğerininki  betada akarken, iletişim kurmaları zor. Hele ki bir tanesi yoga üstü alfa boyutunu birazcık daha sürdürmek istiyorsa, günlük hayatın hayhuyunun başlamış olduğu bir odada durmasa iyi olur.

Ben de geri geri çıktım zaten.

Ders verdiğim günlerde, yoga stüdyosundan çıkıp da bir kahveye gitmem de bundan. Kahve de beta dalga boyutunda insan ile dolu evet ve ama ben onlarla konuşmak zorunda değilim. Orada tek başınayım ve gözlerim dala dala kahvemi yudumlayıp, yoga kafamın keyfini sürebilirim. Alfadan betaya yumuşak geçiş yapabilirim.

Dediğim gibi çocuklar 2 ila 6 yaş arasını alfa beyin dalgası boyutunda geçiriyorlar. Dört yıllık yoga kafası! İlgilerini çeken bir şeyi seyrederken veya en sevdikleri masalı dinlerken yüzde yüz dikkatlerini verebiliyorlar. O andan akılları geçmişe (ah ona keşke şöyle deseydim, ah mercimekleri dün geceden suya koysaydım, toplatıya geç kaldığım için bana kızmışlar mıdır acaba, gibisinden düşüncelere) veya geleceğe ( bu akşam ne zamandır beklettiğim emailere cevap yazayım, seneye artık evi boyatalım, öğrencilere yeni bir şeyler göstersem mi, gibisinden düşüncelere) takılmadan bir masalı tastamam dikkatle dinleyebiliyorlar. Belki de bu yüzdendir, çocukken dinlediğimiz masalları unutmayışımız.

Akıl yürütme, analitik mantık, neden-sonuç ilişkisini kurmak, soyutlama becerisi, bunlar düzgün akan beta dalgalarının bizlere hediyesi. Alfanın hediyesi ise yaratıcılık ve ilham gücü.

Yoga sonrasındaki alfa halimiz yaratıcılığa en yatkın olduğumuz zaman. Betaya ani geçişler, kapıda bekleyen ilham perisine, “sen burada iki dakika bekle, ben hemen döneceğim” dedikten sonra gazlayıp gitmek gibi bir şey. İçimizden geçenleri dışarı ifade etmek üzere masa başına oturduğumuz ya da kemanı, fırçayı, makası, kamerayı elimize aldığımız zaman ilham perisinin bıraktığımız yerde bizi beklediğini mi düşünüyoruz sahiden?

“If You Want to Write” diye bir kitap okuyorum şu aralar. Yazarı Brenda Ueland yaratıcılıktan söz ettiği bölümde, ilhamın öyle şimşek çakar gibi kafamızda bir anda oluşan bir durum olmadığını anlatıyor. Tam tersine diyor, ilham yavaştan ve sessizce gelir. Ve yaratıcı gücümüzün kağıda dökülebilmesi için çokça zamanın tek başına aylak aylak geçirilmesi gerekir.  Yazarken –veya yaratırken- kaleminizden dökülenler diyor, o sırada değil, önceki bir zamanda içinizde filizlenmiştir. Bir gün önceki avare zamanlarda!

Avarelik derken de neyi kasdediyor bilin bakalım?

Alfa dalgası boyutunu. Yoga kafasını. O tabii bu terimleri kullanmıyor ama açıklamaları ve örneklerinden anlıyorum ki aynı hikayeyi anlatıyoruz.

Yaratıcılığımızı besleyen tipte avarelik,  gazete veya ucuz polisiye okuyarak geçirdiğimiz zamanlar değil. Bunlar bizi beslemek yerine, bizden yiyen etkinlikler aslında.  Bizi besleyen “iyi” avarelik halinde ise hayatın hayhuyu ile çalkalanmayan keskin bir dikkat mevcut. Duyu organları ve beyin o anda olup biteni izliyor ama biz onların izledikleri hakkında illa ki de bir fikir beyan etme ihtiyacını duymuyoruz.

Yoga üstü alfa hali değil mi şimdi burada bahsedilen avarelik?

Ueland 20.yüzyılda yaşamını tamamlamış bir yazar. Bu yüzden de internet aylaklıkların  yaratıcı gücümüzden nasıl yediğinden söz etmiyor doğal olarak.

Ve fakat Tolstoy’dan alıntı yaparak şöyle bir şey söylüyor: Yazarken yazarken, takıldığımız bir noktada kalkıp kahve yapmak, sigara yakmak veya bir kadeh şarap doldurmak, içimizden çıkmak üzere olan çok sahici, çok orjinal bir fikri daha doğmadan öldürmeye yarar. Zaten yerimizden  o fikrin doğum sancılarını hissetmemek için kalkmışızdır. Farkında olmasak da. Elimizde kadeh ile masaya geri döndüğümüzde ise, o en sahici fikir benliğin dehlizlerinde yitip gitmiştir bile. Biz yine bildik sularda yolumuza devam ederiz. Söylemek istediğimiz başka türlü şeyler vardır ama gemiyi bir türlü oraya yanaştıramayız.

Ben yazarken pek yerimden kalkmam. Kahvemi yazıya başlamadan alırım. Yerimden kalkmadan yazmak üniversite yıllarında kendi kendime keşfetmiş olduğum bir verimli çalışma yöntemi idi. Shift (vardiya) adını verdiğim bu seanslarda 90 dakika boyunca ne olursa olsun yerimden kalkmadan çalışıyor, sonraki 90 dakika boyunca da ne olursa olsun o masaya oturmuyordum. Böyle geçen 3 çalışma shifti tamamlandığında günde net 4.5 saat ders çalışılmış oluyor ve geri kalan 19.5 saat keyfimce kullanılmak üzere bana kalıyordu. Günde net 4.5 saat çalışmanın  bütün ödevlerin, tezlerin yazılması için yeterli bir zaman olduğunu da anlamıştım.

O vakitler 20.yüzyıldaydık ama!

Şimdilerde ise, yerimden kalkmasam da konsantrasyon ve yaratıcı gücümü  benden çalan şeyler var. Hepsi de internette. O kadar yakınlar ki ne zaman parmaklarımı yazıdan çektim de, Safari’ye tıkladım, Facebook’a daldım fark etmiyorum.  Tam da yazı boyunca esas ifade etmek istediğim o sahici, o orjinal fikir içimden çıkmayazarken…

Internetteki sosyal ağlara bağımlılığımı Mete Baba’mın (ve onların kuşağındaki pek çok kişinin) gazete bağımlılığına benzetiyorum. Mete babam sabahları daha gözlerini açmadan kapıya koşar ve gazete gelmiş mi diye bakar. Dünyadan kopuk tek başına geçen bir gecenin (yanında annem uyusa da her birimiz uykumuzda yalnızız neticede!) sabahında dünyaya yeniden kavuşma çoşkusu onunkisi. Veya ilüzyonu.

Benim de kimi sabahlar uyanır uyanmaz, yogadan, kahveden herşeyden önce facebook’a dalmam, dostlarla yeniden buluşmak, kopukluk ilüzyonundan bir an önce bağlantı ilüzyonuna geçmek için…

Yogi Bajan ”We all long to belong” demiş. Hepimiz aidiyetin hasretini çekeriz.  Evrene, ilahi olana, bütüne aidiyetten söz ediyor elbet. Hasreti dindirmek için biz geçici aidiyetlerde teselli arıyoruz. Gazetede, facebookda, evlilikte, dostlar arasında, yoga stüdyosunda…O cins hasretin dünyevi bağlantılar ile dinmeyeceğini en derinimizde bile bile üstelik! İşte bu yüzdendir ki ilk sayfaya göz attıktan sonra Mete Babam yüzünü buruştarak, ben ise laptopumun ekranını karartarak söyleniriz:

“Yeni hiç bir şey yok ya!”

Bugün bir karar verdim. Yazı yazarken modemi kapatıyorum. Bu modemsiz ilk yazım! Aidiyet Yaradan’a kavuşmak ise, tatmin gazeteden, internetten değil, kendi içimizdeki yaratıcı güçten kaynaklanıyor olmalı!

Avare geçen boş zamanlar ve ilham perisine döneceğim yine.

Arkası yarın….bizden ayrılmayın!

Foto: Çelen, Burçin veya Ilkay