Azaltmak ya da Bırakmak (işte bütün mesele)

IMG_2227 (4)‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬

Gün 6

Yoga dersi vermeye başladığım zamanlarda benden “asker gibi hoca” diye bahsedilirdi. Ne zaman bunu duysam çok üzülürdüm. Hâlâ da üzülürüm.

Üzülürüm çünkü evet bir yandan yoganın belli kurallar ve koşullar çerçevesinde öğretilmesi ve uygulanması gerektiğini söyler ve benimle çalışmaya baş koymuş öğrenciden bunu talep ederim öte yandan da bu kural ve koşulların hatha yoga geleneği içinde bir yeri ve bilimsel bir açıklaması olduğunu da bilir, aktarırım. Hiç birini ben sağa sola komutlar yağdırayım ve kendimi daha güçlü hissedeyim diye derslerime dahil etmem yani!

Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.

Disiplin ise eteğimizin boyu kısa diye çağrıldığımız (ben çok çağrılırdım!) lisedeki disiplin kurulunda adı geçen yapay ve içi boş kurallar silsilesinden çok başka bir şeydir. Bence disiplin sebat, sabır, irade ve sevginin mükemmel bir karışımıdır ve insanı kısıtlamaya değil, özgürlüğe, sanata ve benliğin bilinmeyen hallerinin keşfine taşır. Hayran olduğumuz sanatçılar, yazarlar, yoga hocaları sessiz sakin her gün aynı şeyi sevgiyle, sebatla tekrarladıkları için hayran olduğumuz o eserleri üretmişlerdir.

Şimdi bunun bizim glütensiz, şekersiz beslendiğimiz kırk gün ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Bir çoğunuzun yogayla ilgisi bile olmayabilir.Doğru. Bunu şu sebeple yazıyorum: Bir şeyi azaltmak ve bırakmak arasında kocaman bir uçurum var.

Şekeri ele alalım. Şekeri azaltmak şüphesiz ki iyi bir şey ama dönüşümü sağlayacak ateş ancak yüzde yüz bir baş koyuşla tutuşacak. Her şeyde bu böyle. Azaltmak aslında gizli gizli değişmeye direnmek. Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor. Bırakmak çok ciddi bir cesaret işi. O yüzden zaten kırk gün diye sınır koyduk. Kırk gün boyunca suya atlayıp bilmediğimiz adalara, koylara, kıyılara kulaç atabiliyor muyuz? Sevmezsek kırk gün sonra bildiğimiz kıyıya döneriz, seversek yüzmeye devam ederiz.

İdare değil, sebat etmek bir çoğumuz için yeni, yepyeni bir şey.

Yeniliğe şans veriyor muyuz?

Hadi atlayayım. İlk önce soğuk ama bir girince çıkmak istemiyorsun!!!

ANNEME NOT: Anneciğim ben çok iyiyim, gayet iyi besleniyorum. Hiç merak etme. Dört bir yandan beslenme uzmanları da kararımı destekliyorlar. Şekersiz glutensiz hayat çok sağlıklı bir şey. Sen de bize katıl hatta.

IMG_2225 (4)

 

 

 

Teknik bir Yoga Yazısı 3

www.iytyogatherapy.com
http://www.iytyogatherapy.com

Geçen yazıda Prana ile tanıştık. Büyük harf ile yazılan Prana can olarak düşünebileceğimizi söylemiştik. Nadi adını verdiğimiz enerji kanalları içinde rüzgar gibi esen Prana, ilk nefesimizden son nefesimize kadar bizimle birlikte olan bir güç. Prana’nın kendisi de dahil olmak üzere bu yazı serisinde bahsi geçen bütün kavramları ilahi bir anlayışla değil de teknik ve hatta amprik bir gözle okumanızı rica edeceğim. Evet o canı oraya kim koyuyor, can sükunet içinde akar hale geldiğinde ilahi bilgiye bilincin açılması nasıl oluyor vs gibi Hatha Yoga’nın tinsel (spiritüel) tarafını ilgilendiren bir dolu soru akla gelebilir ama bu yazı, teknik ayrıntılarla ilgilendiği ve yazar kişi tinsel detayların mahremiyetinin korunması taraftarı olduğu için biz enerji bedeninden fiziksel bedenmiş gibi bahsedeceğiz.

Ki tam da oradan başlayalım: Hatha Yoga’da insan Atman (ruh) denen çekirdeğin etrafını saran beş koza bedenden oluşur. (Sanskrit: Koşa) Bu kozaların en dış tarafta duranı annamaya koşa etimizi, kemiğimizi, iç organlarımızı içeren fiziksel bedenin kozasısır. Annamaya koşa‘dan hemen sonra gelen katman Pranamaya koşa, bazen nefes, bazen enerji beden olarak yabancı dillere tercüme edilir. Siz Prana’nın anlamını bilen kıymetli okuyucular tercüme gerektirmeyen bir terimdir Pranamaya koşa. (Koskoca hocaların artık dilleri sürtçüğünden midir nedir bu katmana Pranamaya yerine Pranayama koşa dediklerini benim bizzat işitmişliğim var. Aman dikkat! Bu vesile ile İngilizce’de chakra olarak yazılan enerji disklerinin doğru telaffuzunun yine koca koca hocalar tarafından söylendiği gibi şakra değil, Sankrit tekerlek anlamına gelen çakra olduğunu da belirteyim ve rahatlayayım.)

Pranamaya koşa, Prana‘nın kozası. Bizim bu teknik yazı serisi işte sadece ve sadece bu katman ile ilgileniyor. Prana bu katmanda esiyor, idası, pingalası, şuşumnası ile nadiler bu katmanın iletişim ağı. Can (Prana/nefes) bedenden çıktığında, yani bu katman işlevini yitirdiğinde, hemen dışında bulunan annandamaya koşa, yani fiziksel beden teknik olarak ölü sayılıyor. (Şavasana‘nın adı da buradan geliyor ama aramızda yeni katılanları korkutmamak adına bu konuya burada girmeyeceğiz. Zaten biz Shadow Yoga’da ölmeye hazır hale gelene kadar şavasana da yapmıyoruz. Şavasana’dan korkanlar bize katılabilirler. )

Hatha Yoga’nın asana ve pranayama adımları da doğrudan bu katmanda çalışıyorlar. Amaç neydi? (dün söylemiştik hani?) Amaç Prana‘nın nadiler içindeki akışını (esişini) muntazam kılmak. Prana‘yı şimdi öyle tek yöne esen yekpare bir rüzgar gibi düşünmeyelim. Karadan denize, denizden karaya, dağdan vadiye, dereden tepeye, güneydoğudan kuzey batıya esen yüzlerce rüzgar çeşidi olduğu gibi nadilerden oluşan kanallardan esen de çeşit çeşit rüzgar var. Bu rüzgarlara Hatha Yoga‘da vayu adı veriliyor. Anlayacağınız bizim büyük harf ile yazılan Prana canımız kendi içinde vayulara ayrılıyor. Vayuları Prana’nın çocukları olarak düşünebiliriz.

Farklı Hatha Yoga metinleri pranamaya koşa içinde esen vayuların sayısı konusunda çekişedursun, biz Zhander hocamızın en temel bir kaç metinden toparladığı bilgi ve kendi tecrübesine dayanarak yazdığı Shadow Yoga- Chaya Yoga kitabını referans alarak 10 adet vayu bulunduğunu belirtelim. Bu 10 vayu‘nun serbest dolaşımı akılara ve bedenlere sağlık ve güç taşınmasını sağlıyor. Prana’nın on çocuğunun her birine burada tek tek girmeyeceğiz. Zaten google’a sorarsanız size derhal on yavruyu, ne işe yaradıklarını filan sayar, döker. Ben burada  bu vayulardan beş tanesinin Hatha Yoga literatüründe temel rüzgar, diğer beş tanesinin üvey -pardon- alt rüzgar (sub-wind anlamında) olarak geçtiğini bildirmekle yetineceğim.

Beş temel rüzgar, prana (küçük harf ile başlayan), apana, samana, udana ve vyana isimlerini alıyorlar. Teknik yazımızın çok farklı seviyede yoga severe hitap ettiğini varsaydığımdan  burada ilk üç vayudan öteye gitmeye niyetli değilim. Zaten benim öğrencim olursanız, ilk yıl sizi bu bilgilerle baymayacağımı, ancak ikinci sınıfa geçip de samakonasa’da sekiz nefes durur kıvama geldiğinizde bunca bilgiyi öğrenip, hazmetmenizi sizden bekler hale geleceğimi söyleyeyim de, telaşlanmayım. Hatha Yoga’nın anatomisini ilgilendiren bütün bu teknik bilgiler çok uzun bir zamanda ve ancak ve ancak Hatha Yoga uygulaması ile elele gittiği takdirde sindirilebilir. Yoga, bir kitaptan ya da bir blogdan okuyarak, gündelik akıllarımızla kavrayabileceğimiz bir bilgi değil. Hatha Yoga Pradipika’nın sonunda Svatmarama’nın söylediği gibi doğru uygulanıp kişi tarafından birebir tecrübe edilmediği takdirde (hakikâte dair) bütün bu malumat kuru gevezelikten öteye gitmeyecektir.

Pranavayu ve apanavayu Hatha Yoga anatomisinin ABCsi gibi birşeydir. Aldığımız nefes, verdiğimiz nefes, girdğimiz asana, çıktığımız şavasana, hepsi hepsi ya pranavayu‘yu etkier ya da apanavayu’yu. Meraklı bir yoga öğrencisi için bu ikiliden kaçış yoktur.

Benim bu akşamki blog mesaim yine sonuna varıyor.

Yarın bu iki zıt kardeşe yakından bakmak üzere sizleri yine buraya bekliyorum.

Rüzgarlarınıza iyi bakın.

Defne

  

Yoga ve Ben 2: Antrakt dönemleri

GörselHikayenin devamına geçmeden önce eski bir dostumun yazının ilk bölümü hakkında sorduğu bir sorusunu cevaplayacağım. Soru şu:

Hareketleri, nefesi iyice öğrenmeden tek başına nasıl yoga yapabildin? Detaylar doğru mu değil mi aşamasında nasıl ilerledin?

Şöyle oldu: Yoga hayatım bir haftalık yoğun bir Yoga’ya Giriş kursu ile başladı. Bu kurs, o aralar Tayland’da yaşadığım kasabanın yegâne yoga okulu olan Nong Khai Alternative Center’da her on günde bir tekrarlanan toplam otuz beş saatlik çok kapsamlı bir kurs idi. Bir hafta boyunca asana olarak hep aynı seriyi yaptık. Teknik derslerde yaptığımız serinin hareketlerini tek tek ele alıp inceledik. Pranayama derslerinde nefesi öğrendik. Meditasyon derslerinde hareketsiz oturmayı, zihnin maymunvari yapısını konuştuk, sonra oturduk. Bir haftanın sonunda elimde beni iki yıl boyunca götürecek kadar malzeme birikmişti. Aynı seriyi yapmaya devam ettim. Ayrıca kursa katılan diğer gezgin ruhların sahip olmadığı bir avantajım vardı. Ben hocalarla aynı kasabada yaşıyordum. Böylece Panço hoca ile her on günde bir bire bir seans yapma imkanım oluyor, o seanslarda Panço beni düzeltiyor, yeni bir şeyler öğrenme kıvamına gelmişsen bir iki yenilik (çoğunluk nefes, banda, mudra bazında) gösteriyordu. Yani açık denizde pusulasız giden gemi değildim. Emin ellerdeydim.

Bir de hazır lâf Tayland’daki yoga okulundan açılmışken, şunu da söyleyeyim. Geçen on yıl içinde Nong Khai Alternative Center benim nice öğrencime ve hatta yüz yüze hiç tanışmadığımız ama yazı yolu ile bağ kurduğum nice okuruma kucak açtı. Mütevazi hayat tarzlarında ödün vermeden yaşamayı sürdüren hocalarım hâlâ orada, hala bir haftalık yoğun yogaya giriş kursu sayesinde her yıl yüzlerce yüreğe yoga sevdasını aşılamaya devam ediyorlar. Yoga ile orada tanışmış biz eski öğrenciler dünyanın dört bir yanına dağılmış olsak da, aynı okuldan çıkmış çocuklar gibi birbirimize hala bağlıyız.

***

2007 yılında dünya etrafında attığım nice turu tamamlayarak İstanbul’a döndüm. Yasemin’in o yaz için bana devrettiği Cihangir’deki dairesine yerleştim, Cihangir Yoga’da ilk yoga derslerimi vermeye başladım. İstanbul’da yaz güzeldi. Özlemiştim. Adaya gidip geliyor, Boğaz’da bisiklete biniyor, yeni dostlar ediniyor, eskilerle  buluşup yiyip içiyordum.

Yogaya başlayalı dört yıl olmuştu, o dört yıl boyunca bir tane bile eli yüzü düzgün ilişki, yoga aşkından başka aşk yaşamamıştım ve artık bir hayat eşim olsun çok istiyordum. Son dört yıl içinde Türkiye’de müthiş bir “yoga boom” yaşanmış da olsa, yogayı hayatının merkezine koymuş erkek bulmak hâlâ bir ütopyadan ibaretti. Ben elbette yogacı bir hayat eşi istiyordum. Sabahları benimle kalkacak, akşam yemeği yemeyecek, sigarası olmayacak, içkiyi, otu kararında içecek filan biri… Neyse işte ben her sabah yoga sonrası Allah’a dua ediyorum, karşıma çıkarsın bu adamı da diye. Çıkarıyor ya Allah karşıma birilerini, çıkarmıyor değil. Yogacı yabancı çocuklar gelip gidiyor, ben beğenmiyorum. Biri agresif, öteki tutkusuz, diğerinin tutkusu yalan…Var yani hepsinin bir kusuru.

Bir eksiklik hissidir gidiyor tatlı hayatımda yani anlayacağınız.

Yaz sona ermeye yakın, Kahvedan’ın sokağa çıkardığı masalarının birinde bir yandan sabah kahvemi yudumlar, öte yandan pembe deri kaplı, altın sayfalı defterime harıl harıl ne yapsam, ne etsem, nerelere gitsem diye dert yanarken yanımdan ayırmadığım mini mini bilgisayarımın ekranında bir e-mail beliriyor. Emma Balnavez of Shadow Yoga School. Neee? Yaz başından beri bir Shadow Yoga kursuna kaydolmak için çırpınıyorum, habire red ediyorlar. Dİyorum “Nereye gel derseniz geleceğim, Allah rızası için beni bir kursa kabul edin.” Onlar da “yer yok” dan başlayıp “yeterli referansın yok”a, ve oradan “hayır kardeşim tanımadığımız öğrencileri almıyoruz, ısrar etmesene,  Allhalaaa! Çok istiyorsan listemizdeki hocaların biri ile çalış, sonra bakarız”a uzanan  cevaplar veriyorlar. Ben yılmıyorum. Özellikle “yer yok” bahanesi ile red edildiğim kursları kurcalamaya devam ediyorum. “Hello Ms Emma, yer açıldı mı acaba?” “Günaydın Emma Hanım belki bir iptal olmuştur diye bir daha yazıyorum. “

Yıllar sonra Emma’nın gülerek bana anlattığı üzere, sonunda teslim olmaya ve beni denemeye karar vermişler. Cihangir’in o zamanlar tek wifi internetine sahip olan kahvesi Kahvedan’ın kaldırıma çıkardığı masasında okuduğum email tek bir satırdan ibaret:

“Portland kursunda yer açıldı, gelmek istiyorsan hemen kaydını yaptır!”

Hadi bu da burada bitsin…Siz yatmadan yayınlansın. Belki uyandığınızda devamını da yazmış olurum.

Esen kalın…

HERŞEYE RAĞMEN

Son haftalar tatlı bir telaş içinde geçti. İstanbul’a gelen yoga hocalarımı ağırlamakla meşguldüm. Öğrencisi olduğum Shadow Yoga okulunun kurucusu Zhander Remete ile okulun en kıdemli öğretmeni ve müdürü Emma Balnaves her yıl gerçekleştirdikleri Avrupa turuna İstanbul’da başladılar. Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi bu benim. Öğretilerinin ışığında eğittiğim öğrencilerim ile ustalarımı buluşturmak yani. İnsanın böyle büyük bir hayali gerçekleşince stres katsayısı artıyor. Ben de hocaları gezdirip, beslediğimiz geçen hafta boyunca pek çok defa zihnimi stresin çalkantılı sularından, anın zenginliğine davet etmek durumunda kaldım. Çünkü Boğaz manzarasına karşı kahve de içiyor olsanız, trafikte sıkışmış da ustalarla geçen her an, öğrencinin bilgisini pekiştirip, ruhunu beslemeye yarayan sözler ve/veya suskunluklarla dolu. Ben de hocalar için mükemmel ortamı yaratmanın sorumluluğunu taşıyan kendimi mümkün olduğunca arka koltuğa oturtup, o andaki dersi izlemeye verdim dikkatimi.

Haftanın her anı tam konsantrasyon öğrencilik ederek geçti diyebilirim. Emma Hoca’nın Cihangir Yoga’da verdiği üç günlük muazzam kursta da bu öğrenme, zenginleşme, beslenme süreci zirve yaptı.

Bugün Büyükada’dayım.

Haftalar, belki de aylardır hayalini kurduğum gün bugün.

Bir gün adaya gitsem…Ah yoga, yazı, yürüyüş ve yunanca ile dolu yalnız bir gün yaşasam…Deyip deyip duruyordum. Her sabah ve çoğu akşam ders verdiğim için bu hayalimi gerçekleştirecek bir zaman da bir türlü bulamıyordum. Nihayet Emma hocayı yolcu ettiğim günün ertesinde ne olursa olsun ada gününü yaratmaya karar verdim. Son on günü pek bir sosyal geçirdiğim için tek başıma kalmaya susamıştım. Geceden çantamı hazırladım, spor ayakkabıları dolaptan çıkardım. Bir Türkçe, bir İngilizce roman, bilgisayar, yoga kıyafeti, yunanca kitabı, yağmurluk, psikoloji dersinde yapacağım bir sunum için üzerinde çalıştığım aile ağacı notlarım, hepsini topladım. Sanırsınız ki yedi gün yedi gece kalacağım adada.

Sabah perdeleri ve gözlerimi açmadan hazırlandım, bir taksi çağırdım. Sokağa adım atar atmaz soğuk rüzgar ve yağmur çarptı yüzüme. Çantamdaki ada ekipmanı hayal kırıklığı ile yer değiştirdiler. Gün aymamıştı daha. Dersten sonra karar veririm, dedim. Ama olur mu yani? Günlerdir bal bahar ortalık, şimdi bu kıştan kalma gün de neyin nesi?

Kendi yogamı yaptım. Güneş doğdu. Öğrenciler geldi. Ders yapmadık. Hepimiz yorgunduk. Emma’nın workshopunda öğrendiklerimizi konuştuk. Önceki gün camlarını sonuna kadar açtığımız halde terlediğimiz stüdyoda bu sefer üşüdük. “Gitmeyeceğim herhalde” dedim kendi kendime. Zaten çok yorgunum. Adada yapmayı düşündüğüm her şeyi evde yaparım. Çantamın içinde romanlarım, defterim üzüntü ile içlerini çektiler. Eve gidince hep bir şeylerin beni alıkoyacağını biliyorlar.

Dersten sonra sokağa çıktık. Hava iyice sertleşmiş. Düşünmeden Çağlayan’ın arabasına bindim, beni Kabataş vapur iskelesine götürmesini rica ettim. On dakika sonra, bir grup Japon turist ile birlikte Adalar vapurunda sıcacık bir simidi çayıma bandırıyordum. Hava, deniz, yer, gök hepsi griye kesmiş, güzelim şehrin renklerinin tamamı çalınmış. Kınalı, Burgaz, Heybeli, derken saat onda vapur bizim Ada’ya yanaşırken bana yine bir tembellik hasıl oldu. Aman, şimdi bu havada eve git, evi önce havalandır, sonra ısıt. Bır bır bır. İki satır yazacaksın diye. Bak vapur ne güzeldi. Hadi hiç inmeden dönelim. Şu gri, haşin adanın seni bağrına basacak hali var mı?

Ay ciddiyim böyle diyor şeytan.

Kalk kır bacağını değil mi? Japonlar kalkmış, merdivenlere yürüyorlar. Ben camdan bakıp çocukluktan kalma bir alışkanlıkla bizim evin yerini kestirmeye çalışıyorum. Bizim ev vapurdan gözükmez. İskele verildi. Japonlar şemsiyelerini açtılar. Yok artık. Şeytan gevrek gevrek kulağıma fısıldıyor. Varılan yer değil zaten yolculukmuş önemli olan. Şimdi bir çay daha içerek gerisin geri dönecekmişiz, Heybeli, Burgaz, Kınalı, Kadıköy, Kabataş.

Ne diyorsun ya! Bunca yolu gerisin geri dönmeye mi geldim ben? Hadi be kardeşim!

Yerimden fırladım, iskeleler geri çekilirken ben vapurdan atladım. Şeytan kırık bacağı ile peşimden gelemedi, vapurda kaldı, dönüp el salladım. Çay içip Kabataş’a tek başına dönsün.

Çarşıya doğru yürüdüm. Her şeye rağmen geldim ya, içimde bir özgürlük duygusu. Şimdi eve giderim, kaloriferleri yakarım, bir çay yaparım, güzel bir müzik koyarım. Okurum, yazarım, yoga yaparım, atlarım bisiklete bir tur dönerim. Yağmur durursa Aya Yorgi’de bir mum yakarım.

Görevimi başarıyla tamamladım. Başarının tatlı tatmini ile yoga dağarcığıma yeni katılan bilgilerin pırpır eden heyecanını doya doya yaşayabilirim şimdi.

Kızım Bize Ne Senden?

Istanbul by Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

İnsanın işi sabah 7’de biter mi? Cuma sabahları benimki bitiyor işte! Kendi yogamı yaptım, dersimi verdim,  mahalle kahvesine geldim bile. Hava hala kapkaranlık. Cuma sabahları “self practice” günü. O yüzden bu kadar erken bitiyor ders. Öğrenciler 6 ila 6:30 arası istedikleri bir saatte gelip başlıyorlar. Ben de o sırada kendi çalışmamı bitiriyor oluyorum. Küçücük bir salon kiraladım son haftalarda. Sabahın o saatlerinde ağaçların, arabaların üzerini beyaz bir soğuk dalgası kaplamış oluyor. Kırağı dedikleri şey herhalde. Kalın bir tabaka kırağı ama. Karanlığın içinde dallar, yapraklar beyaz beyaz pırıldıyorlar. Bizim mağara misali odamızda sadece nefes alış veriş sesleri duyuluyor.

Kendi yogamı bitirince kenara çekilip öğrencilerimi seyrediyorum. İstedikleri prelüdü yapıyorlar, arkasından da istedikleri bir asana serisini.  Gerekmedikçe konuşmuyorum. Ellerimle düzeltiyorum pozları. Bazen onu bile yapmıyorum. Köşemde nefes alıp veriyorum. Öğrencilerimin yoganın derinliklerine dalışlarını izlemek beni mutlu ediyor, insanlığa bir katkıda bulunmuşum gibi hissediyorum. Bilgi hocamdan bana, benden onlara akmış, can bulmuş. Seyrederken o canı görebiliyorum. Bedenin bazı bölgelerine kolaylıkla akıyor, bazı yerlerde tıkanıyor.  Beş duyu organı yumuşadıkça yine akmaya başlıyor. Akla bir şey takıldığı zaman duruyor. Seyrederken hepsi görünüyor. Öğrencilerimi seyretmeyi seviyorum. Yoganın haritası ortaya çıkıyor.

Bu sabah hepsi erkenden bitirdiler çalışmalarını. Bu Portland’lılar bir alem zaten.  6 ila 6:30 arası istediğiniz zamanda gelebilirsiniz diyorum, hepsi 6’da geliyorlar. Bugün arkamdaki yerlerini aldıklarında ben kendi yogamın ortasına bile gelmemiştim.  Hocalığımın ilk yıllarında olsam telaşlanırdım muhtemelen. Aman çocuklar bu ders için para ödüyorlar, ben onların dersinde kendi yogamı yapıyorum diye dertlenir, belki de kendi yogamı yarıda bırakırdım. Artık aldırmıyorum. Onlara önem vermediğimden değil. Tam tersine benim de yoga yaptığım bir atmosfere adım atmalarının değerini anlamış olduğum için. Ben muhakkak her dersten önce o mekanda kendim yoga yaparım. Öğrencilerim bilirler. Dersin başlama saatinden bir saat önce stüdyoya varıp başlarım ısınmaya. Böylelikle mekanın ayarını yapmış gibi hissederim kendimi. Yoga ayarı yapılmış bir mekanda ders vermek ve almak daha kolaydır. Bu yüzden derler ya, evinizde yoga yaptığınız köşenizde başka bir şey yapmayın diye. Orası hep yogaya ayarlı kalsın. Günlük hayatla ayarı bozulmasın.

Zeynep Çelen anlatmıştı. Çağımızın en iyi yoga öğretmenlerinden biri olan Eric Schifmann (Zeynep’in hocası) bir ders boyunca öğrencilere istedikleri şekilde yoga yapmalarını söylemiş. Öğrencilerden biri sinirlenmiş. “Ben bunun için para vermedim. Ben yoga dersi almak üzere ödememi yaptım” demiş. Eric onu “Yanılıyorsun.  Tam da bunun için para verdin. Kendi başına serbestçe hareket edebilesin diye bana geldin” diyerek yanıtlamış.

Hayatlarımızın sorumluluğunu üzerimize almayı sevmeyiz ya, yogamızın sorumluluğunu almak da kolay gelmiyor.  Biz hocalar işte bu yüzden oradayız. İngilizcede “holding the space”diye bir tabir vardır, çok beğenirim.  Tam tercümesi değil ama “alan yaratmak” olarak düşünebiliriz. Biz hocalar, siz öğrencilerin yoga yapabilmeleri için alan yaratıyoruz.  Bu alanı kendiniz evinizde yaratabiliyorsanız, ne âlâ, stüdyoya gelmenize gerek yok o halde. Bu alanı kendiniz yaratamıyorsanız, ki kolay iş değil, o zaman biz onu sizin için yaratıyoruz. Siz içine cup diye dalıp kendi çalışmanızı, yogaya göre ayarlanmış sularda yapmaya başlıyorsunuz.

Benim Cuma dersleri işte bu mantığa göre düzenlendi. Bugün Portland’da sonuncusunu yaptık.  Bundan sonraki ilk Cuma dersi İstanbul’da olacak. Aynı düzen devam edecek. (ileri seviye öğrencilerimle).

 ***

Bilirsiniz eleştiriyi hobisi haline getirmiş insanlar var. Yeni bir şeyle karşılaştıklarında muhakkak o şey hakkında bir yargıya varma ihtiyacı duyanlar. Bu iyi, bu kötü, bu yararlı, bu zararlı, burada problem var vs.  Bu durmadan bir yargıya, bir kanıya sahip olma arzusu sadece mutsuzluk alameti değil, aynı zamanda hayatı kaçırma sebebi.  Richard Freeman, yoga dinlemekle başlar diyor. Bir şeyi dikkatle dinlediğimiz zaman ona var olması için bir alan yaratmış oluruz. Ötekini dinlemek başlı başına bir zanaat. İnsanın süzen, kategorilere ayırıp yargılayan sesinin askıya alınması lazım. Şimdi İstanbul’a dönme günleri yaklaştı ya, beni aldı bir endişe. Yine eleştirinin spor olarak yapıldığı ortamlara gireceğim diye. Yoga diyeceğim, taksicinin yoga hakkında bir fikri olacak, bir kitaptan bahsedeceğim, yan masandan biri yazarı hakkındaki yargısını ilan edecek. Türkiye’de bizim hep ve her zaman bahsi geçen konu ile ilgili tuttuğumuz bir taraf olmalı. Ya beğenmeliyiz, ya da eleştirmeliyiz. Sonsuz bir maç sanki yaşam.  Hep bir takım tutmalıyız. (Benim futbol takımı tutmadığımı duyanlar, hep sıkıştırırlar, ama hadi canım bir takıma gönlün kaymış olmalı, hadi söyle, söyle Fenerbahçeli misin, Galatasaraylı mı?)

İşin doğrusu ben futboldan da, takım tutmaktan da hiç haz etmem. Prensip olarak da karşı dururum. Siyasi partilere de tavrım aynıdır. Zaten birinin diğerinden farklı olduğunu da pek düşünmem.

Eleştiri, alışkanlık haline geldiyse, yani insan her okuduğunu, her gördüğünü muhakkak yargılamak ihtiyacı duyuyorsa, mutsuzluk zilleri çalıyordur. Dışa dönük eleştiri, içeride kopup giden eleştiri fırtınasının minicik bir ucundan ibarettir aslında. Durmadan diğerinde kusur bulan kişi, aslında kendi içinde mutsuzdur ve ancak ötekini karalayarak rahatlayacağını düşünür. Zamanla bu bir alışkanlığa, ardından kısır döngüye dönüşür. Mutsuzluk geçmez.

Eleştirme alışkanlığı çoğunlukla şikayet ve mağdur kişi duruma düşmekle el ele gider. Diğerini eleştirmeyi alışkanlık haline getirmiş ve hayattaki her şey hakkında muhakkak bir fikri olması gerektiğine inanan insanların başına hep bir şeyler gelir. Diğerine kendi fikirlerinin doldurduğu havuzdan başka bir alan tanımadıkları gibi, ilişki sırasında olup bitenlerden de kendilerini sorumlu tutmazlar. Orada hep öteki suçludur.  İçinde bulunduğum durumdan ben ne kadar sorumluyum? Bu noktaya gelmemizde benim davranışlarımın etkisi ne kadar oldu? Bu gibi soruları soracak alanları yoktur. Saldırı ve suçlama, sorumluluk boşluklarını doldurmuştur çünkü.

***

Ben size kendimi yazıyorum. Çünkü ancak kendimden yola çıkarak hayata ışık tutabiliyorum. Kendimin aynasında bakınca sizi anlıyorum. Hepimizin nihayetinde aynı olduğumuzu, ego katmanlarını şöyle bir kaldırdığımızda yüreklerin aynı özlemlerle attığını, ancak kendi yüreğime bakınca görebiliyorum. İnsan kendini anlatırken, başkasını anlatır aslında. Başkasını anlatırken de kendisidir anlattığı. Bunların bir çizgisi yoktur.

Benim de kendimi yazmam ve bu alemdeki varoluşumun anlamını sizin aynanızda keşfetmeye çalışmam, bilmem neden, birilerini rahatsız ediyor. Bize ne kızım bütün bunlardan, diyorlar. Bize niye kendini anlatıyorsun? Yazıların yolu ile sevgi ve onay dilenciliği mi yapıyorsun?

Size kendimi anlatıyorum çünkü kendimde sizi görüyorum. Sizde (eleştirileri yapanlar da dahil) kendimi buluyorum. Sonra bir de her bir cümlemin alemde bir yere oturduğuna inanıyorum. Hiç bir söz kara delikte yok olup gitmiyor. Ama hepsinden çok kendimi yazmak beni mutlu ediyor.

Nihayetinde önemli olan çünkü, kimin yaptığı şeyden mutluluk duyduğudur. Gerisi boş.

Kafenin Division caddesine bakan büyük pencerelerinden dışarı bakıyorum. Işık karanlığı yuttu yine. Arabaların üzerindeki kalın kırağı katmanı inceldi ama hava da hala süt beyazı bir haller var. Saat 8:30.  O koca koca kitapları yazan Stephen King, sabah 11’de yazmaya paydos edermiş. Ona özeniyorum. Ben de sabah ilk iş size yazmayı seviyorum. Sonra günün işleri başlayınca, yoganın olduğu gibi yazının da ayarı kaçıyor.

Bugünlük aranızdan ayrılırken sizi yüzyıllardır bize yaşama sanatı konusunda rehberlik eden Montaigne’in bir sözü ile başbaşa bırakıyorum:

Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri ayırdedip yazmak, zannedildiğinden çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de vardır ki insanı dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.

Şifreli Kasa

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Bu sabah yine o kafeye gittim. Artık kar yağmıyor ama arabamız hala bozuk. Yine sabahın altısında gözüme iğne iğne saldıran yağmur altında yeni stüdyoya pedal çevirdim.

Derse bir tek Aisha geldi. Aisha benim buradaki en eski ve en yakın arkadaşım.  Bloğu şenlendirmek için koyduğum pek çok fotoğrafın karenin kamera arkasında Aisha var.

Derslerime sadece tek bir  gelince bütün dersi hiç konuşmadan veriyorum. Emma Hocamızın eğitimlerde bize yaptığı gibi, öğrenciye arkamı dönüyorum, nefes alış verişlerimizden başka ses seda çıkarmadan seriyi baştan sona yapıyoruz. Aisha ile de öyle yaptık. Zaten üç aydır düzenli olarak derslere geldiği için serinin inceliklerini iyice öğrendi. Hareketlerin geçişlerini, sırasını ve isimlerini hatırlamıyor olabilir ama önünde ben yaptığım sürece neyin nasıl yapılacağını artık biliyor. Öğrenci bu seviyeye eriştiği zaman, dersin tonu da değişiyor. Yeni bir şey öğretmektense öğrenilen hareketleri tekrarlatmaya özen gösteriyorum ben. Yeni öğrenilirken –sadece yogada değil, her yeni konuda- insan zihni incelemiyor, ince ayrıntıda gizli tatları henüz algılayamıyor. Ve durmadan durmadan yeni bir şeyler öğrenme hevesinde olanlar bu bir üst aşamaya bir türlü geçemiyorlar.

Aisha öyle bir öğrenci değil. Yoganın derinlerine ancak sonsuz sayıda tekrarla inebileceğini biliyor. O yüzden ona arkamı dönüp beni takip etmesini söylediğimde sevindi. Hiç konuşmadan, yaz rüzgarı kıvamında nefes alıp vererek Balakramanın dörtte üçünü yaptık. Sonra oturduk. Asanalarımızı tamamladık. Gözlerimizi kapattık. Güzelim stüdyonun çatısına yağmur bütün gücüyle vuruyor, rüzgar uğulduyor. Bizim içimiz ferah, bizim içimiz rahat, tatlı bir hafiflik, bir boş vermişlik ve o boş vermişlikte var olan bir doyum hissi sarmış bedenlerimizi, benliklerimizi.

Uzun uzun oturduk.

Çıkışta beni eve bırakmayı önerdi. Bedenim çok güzel açılmış, açılan kanallardan ılık ılık enerji merkeze akmıştı, bisiklete binmek zoruma gitmedi. Hem o kafeye gitmek istiyordum yine.

Gittim de.

Şömine yine yanıyor. Sırılsıklam ceketimi, şapkamı, yağmur pantolonumu, eldivenlerimi çıkarttım, şöminenin önünde asılı hediyelik çorapların çivilerine her birini astım. Kahvemi alıp deri koltuklardan birine gömüldüm. Elimde hala Middlesex. Güzelim Smyrna ben dün gece yatakta okurken yandı, kül oldu. Limanda bekleyen gemilere atlayanlar paçayı kurtardı, geri kalan kadın, erkek, çocuk bütün Yunan sahiden de denize döküldü. Smyrna yanarken ben de yandım. Ama bu sabah, önünde eldivenlerim tüten şömine başında deri koltuğuma gömülmüş otururken yeni bir bölüm başladı. Yeni hayatlar, yeni diyarlar…Devran yine döndü. Her zaman döndüğü gibi. Tahayyül edemeyeceğim kadar büyük acılar yaşayan insanlar yeni hayatlar kurdular, devam ettiler. Her zamanki gibi.

Neyse konumuz bu değil. Konumuz Shadow Yoga’nın bazı hareketlerini derslerimde gösterebilir miyim? Bu soruyu yoga hocalığı yapan öğrencilerimden sık sık duyuyorum. Doğal olarak Shadow Yoga öğrencisi kendi yaptığı yogayı öğretmek istiyor. Ama bu izin benden değil, benim hocam, sistemin yaratıcı Zhander Remete’den alınıyor. Ondan hocalık iznini koparmak da öyle kolay iş değil. Üç sene süren hocalık eğitiminden bu sene yirmi kişi mezun oldu. O yirmi kişiden sadece üç kişinin ismi resmi Shadow Yoga hocaları listesine geçti.

Bu sistemin hocası olmak istiyorsanız en az üç sene boyunca Zhander ve Emma’yı takip etmeniz gerekiyor. Yılda bir defa (en az) onların verdiği kurslara katılmanız ve yılın geri kalan günlerinde Shadow Yoga prelüdlerini düzenli olarak uygulamamız gerekiyor. Arada sırada yerel hocanıza görünüp yeni prelüdleri öğrenmek de hocalık eğitiminin parçası. Üç senenin sonunda kararı onlar veriyorlar. Bazı öğrencileri üç sene bekletmiyorlar. Sen hazırsın, git ders ver şimdi diyorlar. Bazılarını ise yıllarca bekletebiliyorlar.

Bilgi herkeste aynı anda uyanmıyor çünkü. Size asla bir reçete sunmuyorlar. Ne konuşacağınızı, derslerde söyleyeceğiniz sözleri hazır sunmuyorlar. Beden üzerinde nasıl düzeltme yapacağınızı bile göstermiyorlar. Ben başlarda hocalık eğitiminin böyle temel öğretilerden mahrum oluşunu yadırgamıştım. Hatta Emma hocaya sormuştum bile, “ben nasıl düzeltme yapacağımdan emin değilim, biraz sizi ders sırasında izleyebilir miyim,” diye. “Hayır”, demişti. “Tek dikkat etmen gerek şey, bizim senin üzerindeki düzeltmelerimizi hissetmen. Biz seni düzeltirken nefesinde, bedeninde, zihninde olup bitenlere dikkat edersen, başka bir öğretiye ihtiyacın kalmaz.”

Peki o zaman öyle olsun, dedim.

Güven şarttı. Kendime (bir gün dediği gibi ben de hissedeceğim bu nadileri, vayuları, kandayı, agniyi) ve hocalarıma. (bu insanlar ne dediklerini biliyorlar) Ben uzun zaman öğrencilerime parmağımı dokundurmadım. Hareketlerini sözlerimle düzelttim. Sonra bir gün bir de baktım, bir tanesine doğru çekiliyorum. Parmaklarım kollarındaki iki noktayı kendiliğinden bulmuş. Biliyorum o noktalara basınca ne hissedecek öğrenci. Kendi canımda hissediyorum. Bastırdıkça öne katlanıyor, parmaklarımın altındaki noktalar yumuşuyor. Sonra bir bakıyorum bir başkasının ayaklarına dokunuyorum, dizlerinin arkasına. Düşünmeden, neden öyle yaptığımı bile bilmeden. Çiçeğe çekilen arı gibi gidiyorum bir takım noktalara. Eve dönünce Shadow Yoga kitabımdan bakıyorum o noktalar neymiş diye.

Nereden, ne zaman öğrenmişim bunları? Hatırlamıyorum. Hepsini Zhander ya da Emma Hoca’dan duymuşum, orası kesin. Duyduğum sırada bir kulağımdan girip, diğerinden çıkmış sanmıştım. Demek bir kulağımdan girmiş ama diğerinden çıkmamış. Kendi yogam sırasında kış uykusundan uyanmış o bilgiler, kendi bedenimde can bulmuşlar. Ondan sonra benden çıkmış, bir diğerine uzanmışlar. Ben arada kanal olmuşum, köprü kurmuşum.

Shadow Yoga serileri şifreli kasa gibidir. Kasada saklı mücevhere ulaşabilmeniz  için hareketlerin doğru sırayla, doğru geçişlerle, doğru sayı ve doğru taraftan ile yapılması gerekir. (Sarpa soldan, Virastana sağdan başlar gibi.) Hah şimdi içimden bir tur Çakri dönmek geldi, arkasına da bir Surya Namaskara takayım dediğinizde kasa açılmaz. Prelüdleri baştan sonra hissederek yapanlar bütün bunları zaten bilirler.

Shadow Yoga serileri tek tek isole hareketlerden meydana gelmiş seriler değildir. Öyle tek başına yapıldıklarında ne işe yaradıklarını anlamamız kolay değil. Ancak zincirleme yapıldığında, en sonunda, belki de herşeyin, belki taaa ılınmaların sonunda hissedilen bir etkisi vardır. Evet, her hareketin tık ettiği, arada sırada derslerde söylediğim üzere, size konuşmaya başladığı bir an var ama hareketten o anı beklerseniz o hiç gelmez. Hareketin anlamını, faydasını, tık ettiği anı, sonucunu, sebebini düşünmeden tekrar tekrar tekrar yaptığınız zaman ne demek istediğimi anlarsınız. Unutmayın bir hareketin hakkında düşünmek bizi o hareketi hissetmekten alıkoyar. Yoganın binlerce yıllık bilgesine güvenir, nefes alıp vermeyi sürdürürseniz bir an gelir, her şey yerli yerine oturur.

Hem Shadow Yoga öğrencisi hem de yoga hocası iseniz size tavsiyem bir an önce Emma ve Zhander’i görmeye başlayın. Onlardan aldığınız bilgiler, onların ellerinin değdiği yerde uyanan noktalar içinizdeki hocayı uyandıracaktır. Onlarla düzenli çalışmaya başladıktan sonra derslerinizin başına samapada’yı,  ısınmaları, nefesleri, civa çalana’yı ekleyebilirsiniz. Bu baştaki dört adımın sırasını bozmayın. Öğrencinin prelüd vakti geldiğinde hissedersiniz zaten. Oradan devam edersiniz. Kendi yoganız bir numaralı referans noktanızdır, asla ihmal etmeyin. Yoksa kaynağınız kurur.

Shadow Yoga öğrencisi değil de bir iki derse girdiniz ve bir iki hareket “kaptıysanız” sizden ricam bunları derslerinize taşımayın. Bu şekilde yoga dersi vermek, hangi dilde söylendiğini bile bilmediğiniz bir şarkıyı bir sınıfa öğretmeye benzer. Hareketi içinde yaşatmayan hocayı öğrenci zaten derhal tespit eder, yürekten değil, ezberden şiir okuyor gibi olursunuz.

***

Yarın dünyanın son günü. Hadi öyleymiş gibi yapalım. Yarın bildiğimiz hayatların sonu olsun. Hepimiz hiç bilmediğimiz yeni bir şey katalım hayatlarımıza…Yeni bir insan, yeni bir proje, yeni bir bakış açısı…Kıyamet kopacaksa da varsın kopsun, insan devam ediyor çünkü. Ne olursa olsun devam ediyor insan. Öyle bir cins çünkü bu insan denen şey.

Umut dolu.

 

 

 

 

 

 

Yoga’da Merkez Bilinci

Mr. Iyengar Kandasana'daPhoto:www.bksiyengar.com
Mr. Iyengar Kandasana’da
Photo:www.bksiyengar.com

The Kundalini sleeps above the kanda (the place near the navel where the nadis unite and separate). It gives Mukti (emancipation) to the yogins and bondage to the fools. She or he who know her, knows Yoga.
from the Hatha Yoga Pradipika*

Hatha Yoga’nın öncelikli amacı beden, nefes ve zihin üçlüsünü merkeze çekmek. Merkez fiziksel bedende göbek deliğinin 6 cm aşağında ve arkasında bulunan bir nokta. Bireyin gerçeğe uyanışının bedenin enerjisini düzenleyerek geleceği prensibine dayalı olduğu  diğer uygulamalarda olduğu gibi (zikr, sema, chi-qong, tai-chi, kikou, yi-jin-jing) Hatha Yoga’da da bu merkezin bir ismi var. Kanda.

Benim derslerime geliyorsanız sık sık  “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi duyuyorsunuzdur. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Kung Fu  ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Bırakın merkezden hareket etmeyi o merkezi, kanda‘yı hissetmek bile  kolay  değil. Beynimizle hemen algılayabileceğimiz bir bölge değil çünkü. İç kasların bölgesinde. İç kaslar beyinle değil, nefesle algılanan kaslar. Onların farkına varmamız zaman alıyor. Düzenli olarak nefes çalışmamız ve bandaları kolaylıkla uygular hale gelmemiz gerekiyor.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Kanda bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bir çok yoga hocası bu bölge için “belly brain” tabirini kullanır . Karın beyni. Tias Little kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Hatha Yoga ustalarını seyrederken gözümüze çarpan ilk şey nedir?  Bence zerafet. Zerafet, hangi sistemde çalışırsanız çalışın, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (yoga sırasında veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Bir pozdan diğerine geçerken  “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

* Kundalini kanda’nın hemen yukarısında uyur.  (Bütün nadilerin birleşip ayrıldığı göbek deliğinin arkasındaki bölge) Kundalini yogiye Mukti (özgürlük), aptallara da tutsaklık getirir. Onu bilen kişi Yoga’yı da bilir.
Hatha Yoga Pradipika’dan alıntı.