Yoga’da Merkez Bilinci

Mr. Iyengar Kandasana'daPhoto:www.bksiyengar.com
Mr. Iyengar Kandasana’da
Photo:www.bksiyengar.com

The Kundalini sleeps above the kanda (the place near the navel where the nadis unite and separate). It gives Mukti (emancipation) to the yogins and bondage to the fools. She or he who know her, knows Yoga.
from the Hatha Yoga Pradipika*

Hatha Yoga’nın öncelikli amacı beden, nefes ve zihin üçlüsünü merkeze çekmek. Merkez fiziksel bedende göbek deliğinin 6 cm aşağında ve arkasında bulunan bir nokta. Bireyin gerçeğe uyanışının bedenin enerjisini düzenleyerek geleceği prensibine dayalı olduğu  diğer uygulamalarda olduğu gibi (zikr, sema, chi-qong, tai-chi, kikou, yi-jin-jing) Hatha Yoga’da da bu merkezin bir ismi var. Kanda.

Benim derslerime geliyorsanız sık sık  “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi duyuyorsunuzdur. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Kung Fu  ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Bırakın merkezden hareket etmeyi o merkezi, kanda‘yı hissetmek bile  kolay  değil. Beynimizle hemen algılayabileceğimiz bir bölge değil çünkü. İç kasların bölgesinde. İç kaslar beyinle değil, nefesle algılanan kaslar. Onların farkına varmamız zaman alıyor. Düzenli olarak nefes çalışmamız ve bandaları kolaylıkla uygular hale gelmemiz gerekiyor.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Kanda bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. (Başın ağırlığı burada dengeleniyor) Bir çok yoga hocası bu bölge için “belly brain” tabirini kullanır . Karın beyni. Tias Little kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Hatha Yoga ustalarını seyrederken gözümüze çarpan ilk şey nedir?  Bence zerafet. Zerafet, hangi sistemde çalışırsanız çalışın, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (yoga sırasında veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Bir pozdan diğerine geçerken  “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

* Kundalini kanda’nın hemen yukarısında uyur.  (Bütün nadilerin birleşip ayrıldığı göbek deliğinin arkasındaki bölge) Kundalini yogiye Mukti (özgürlük), aptallara da tutsaklık getirir. Onu bilen kişi Yoga’yı da bilir.
Hatha Yoga Pradipika’dan alıntı. 

Shadow Yoga Yeni Başlayanlara Uygun Mudur?

Görsel
Foto: Kokia Sparis

Shadow Yoga ile ilgili olarak beni en çok şaşırtan sorulardan bir tanesi de şu:

“Benim yoga tecrübem pek yok. Shadow Yoga’ya başlamak için bir süre “normal” yoga derslerine katılsam, sonra sizinle çalışmaya başlasam daha iyi olur değil mi?”

Bu soru nereden geliyor bilmiyorum ama hep geliyor. Bana geliyor, benim arkadaşlarıma, öğrencilerime geliyor. Biz ne yaptık da böyle bir izlenim oluşturduk yurdumun yoga dünyasında en ufak bir fikrim yok. (siz biliyorsanız bana yazın lütfen)

Daha iki gün önce eski ve çok iyi bir dostum bana şu satıları yazmış:

“Ben ne zamandır düzenli olarak yogaya gitmiyorum. Şimdi Shadow Yoga’ya başlamak benim neyime?”

Bu soruya çok şaşırıyorum çünkü soru Shadow Yoga’nın temel ilkesiyle çelişiyor. Bu sistemdeki temel ilke, daha önce de yazdığım gibi,  doğal yeteneklerinden kopmuş bedeni yogaya hazırlamak. Yani “ normal” yogaya gitmeden önce öğrenciler biraz Shadow Yoga çalışsalar bedenleri “normal” yoga dersinin hareketleri sırasında daha az zorlanır aslında.  (Ama bir defa Shadow Yogaya başlayan öğrenci çok nadiren başka yoga dersine girme ihtiyacı duyuyor. Duyuyorsa o da sosyal sebeplerden oluyor genelde. )

Shadow Yoga Prelüdleri, adı üstünde prelüd. Hazırlık. Prelüdleri öğrenmek üç ila yedi yıl sürüyor. Toplam üç adet Prelüd var.

İlk üç ila yedi yıl arasında yogaya hazırlık yapıyoruz yani. Prelüde de öyle cup diye dalmıyoruz. Prelüde hazırlanmak da bir kaç ay alıyor. Başka sistem yogalardan gelenlerin zaten bildikleri şeyleri de yapmıyoruz. Başka sistemlerde gösterilen temel hareketler, Surya Namaskara (Güneşe Selam), Adho Mukha Şvanasana (Aşağı Bakan Köpek), Çaturanga (4 ayak) gibi pozlar Shadow Yoga prelüdlerinin ileri aşamalarında (ileriki aylarda) öğrencinin hayatına giriyor.

İlk aylar daha çok ayakların yere basması, bacakların güçlenmesi, nefesin hissedilmesi gibi en temel şeylerle geçiyor. Öğrenci poposunu, ellerini, başını, omuzlarını ilk aylar, bazen yıllar boyunca yere koymuyor. Ancak bu şekilde bir hazırlık aşamasından geçtikten sonra yere oturuyoruz. Omuz, baş duruşu gibi ileri asanlar ise ilk beş yıldan sonra öğretiliyor.

İlk önce ayaklar. Ayaklar yere bastıktan sonra elleri de yere koymaya başlıyoruz. Ancak o noktada Adho Mukha Şvanasana ( Aşağı Bakan Köpek) seriye dahil oluyor. Bu da öğrencinin becerisine bağlı olarak altı hafta ila altı ay içinde bir zamanda oluyor. Öğrenci önceki yoga hayatında isterse 600 defa Adho Mukha Şvanasana ( Aşağı Bakan Köpek) yapmış olsun, hazırlık aşamasındaki çökmeleri, at pozlarını, sivrisineki tam yapamıyorsa, Adho Mukha Şvanasana ( Aşağı Bakan Köpek) ya girmesi tekin değil.

Shadow Yoga sistemi öğrenciyi güvenli bir şekilde yogaya davet ediyor. Bence yogaya yeni başlayanlar için ennn uygun sistem. Bütün hareketler güvenli, sakatlanmaya mahal verecek bir poz yok. Ayakları yere basıp, nefes alıp veren herkesin sebat ettiği takdirde yapabileceği basitlikte hareketler.

Shadow Yoga’dan en fazla verim alan ve ona en çok bağlanan öğrenciler, -benim gördüğüm kadarıyla- daha önce başka sistemleri denememiş, yoga hayatına Shadow Yoga ile başlamış olanlar.

İşte bu sebeplerden dolayı çok şaşırıyorum bana insanlar biraz daha yoga yapayım, ondan sonra başlarım Shadow Yoga’ya diyenlere…

Öğrenci mi Müşteri mi?

Eğer yoga hocası iseniz karşınızda iki ayrı cins insan çıkıyordur. Dersinize “öğrenci” olarak katılanlar ve dersinize “müşteri” olarak katılanlar.

Asırlar boyunca yoga bilgisi hakeden öğrenciye ustası tarafından damla damla aktarılmış. Öğrenci sabır, sebat, aşk ve kayıtsız şartsız bir güvenle ustasına teslim etmiş kendini. Alemin sırlarını keşfetmek önce kendini keşfetmek geçermiş. İlk once bunu öğrenmiş. Kendini keşfediş nefsi terbiye etmekle başlarmış. Yoganın ilk yılları nefsin (zihin-ego) kalıplarını izlemek ve bu kalıpların hayatı tam kapasite yaşamayı engellediği noktalarda onları  dönüştürmek üzerine kuruluymuş. Öğrenci ustasının sözüne harfiyen uymazsa kendi kalıplarının tuzağına düşeceğini bilirmiş.

Shadow Yoga işte bu geleneksel temeller üzerine kurulu bir yoga sistemi. “Shopper” diye tabir edilen yoga öğrencisi aslında öğrenci değil, müşteri. Baş öğretmenimiz Zhander Remeye ve onun yarattığı bu sisteme baş koymuş biz Shadow Yoga hocalarının mücadelesi yogayı tüketilecek bir mal olmaktan çıkarıp, ona orijinal statüsünü yeniden kazandırmak. Yoga, ruhun özgürlüğüne kavuşması için insanın izlediği tinsel yollardan bir tanesi. Bu kadar.  Zhander Hoca’nın deyimiyle, “ Ruh’u ruh olmayan her şeyden arındırma çabası.”

Global kapitalist sistem her şeyi metalaştırdığı gibi yogayı da bir mal halinde paketleyip bize sunuyor. Yoga stüdyosu açmak şimdilerde “çok iyi bir yatırım” olarak görülüyor.

Foto: Özcan Yüksek

İnsanlar yoga hocalığı yapmak üzere büyük şirketlerdeki işlerini bırakıyorlar. Bazı yoga hocalarının bugün menejerleri var. Sınıflar ne kadar büyükse yoga hocası o kadar başarılıymış gibi algılanıyor. Kimse durup da bilginin sahiciliğine bakmıyor bile. Ünlü bir sanatçının konserine gidermiş gibi koşa koşa şehre her gelen yıldız yoga hocasının derslerine koşuyoruz. Ne kadar çok kursa, workshopa, ünlü hocanın dersine katılırsak o kadar iyi yoga öğrencisi/hocası olacağımızı zannediyoruz. Ne kadar çok tüketebilirsek o kadar iyi!

Yoga satın alabileceğimiz bir şeymiş gibi bize sunulunca biz de bilgisayar alırken yaptığımız gibi yoganın da en iyi ve en hesaplısını aramaya girişiyoruz. Beğenmezsek geri verme hakkımız olsun istiyoruz. Dersten çıkıp gitme, ya da kafamıza göre hareket etme özgürlüğümüz olduğunu sanıyoruz. Günümüz dünyasında müşteri olarak varolma biçimi hepimiz gayet iyi biliyoruz çünkü. Müşteri her zaman haklıdır.

Peki hem yetişkin hem de öğrenci olarak varolma biçimini biliyor muyuz? Korktuğumuz için değil, aktarılan bilgiye ve bilgiyi aktaran kanala saygı duyduğumuz için bir dersi pür dikkat dinlemeyi, zorunda olduğumuz için değil, bizi bizden özgürleştirdiği için severek bir derse gitmeyi biliyor muyuz? Yaradan’ın, kainatın, insanın aşkıyla tekkeye koşan dervişler gibi yaşadık mı hiç? Bildik mi böyle bir varoluş biçimini?

Yoga öğrencisi olmak böyle bir varoluşu gerektiriyor çünkü. Müşteri olarak yaşanacak bir şey değil. Ucunda bir belge, bir sertifika, bir rütbe, bir sınıf atlayış durumu var mı yok mu diye araştıran kafaların alacağı bir varoluş biçimi değil bu. Alışveriş yok, aşk var.

Siz var mısınız?

 

Hayatımın Enn Kötü Dersinin Devamı

Foto: Rebekka Haas

Hayatımın ennn berbat dersine yirmi kadar öğrenci gelmişti. Başlamadan önce hepsini karşıma oturtup kendimi tanıttım, esas hocaları ile aynı sistemden geldiğimizi söyledim ve bir sakatlıkları var mı diye sordum. Yüzlerindeki sıkkın ifadeyi önemsemedim. Hemencecik hareket etmeye başlamak istiyorlardı belli ki, ayaklandık.

Shadow Yoga yedek hocalık ettiğim bu tip “drop in” derslerinde öğretilebilecek bir yoga sistemi değil. İlk adımlarını kavramak ve içselleştirmek bile en azından altı ders gerektiriyor. Yine de böyle durumlarda uyguladığım bir yöntemim var benim. Her hareketi bir kez gösteriyorum, sonra beraber yapıyoruz, sonra bir sonraki hareketi gösteriyorum, onu da beraber yapıyoruz. Dersin ilk yarısı böyle geçiyor. İkinci yarıda da parça parça öğrendiğimiz seriyi baştan sona yapıyoruz. Bir kaç defa üstüste. Evet biliyorum bu yöntem sırasında, hareketlerin inceliği, nefesle bağlantısı, enerjiyle ilişkisi gibi hassas konular güme gidiyor ama en azından öğrenciler bir prelüd’de akmanın tadına şöyle bir bakmış oluyorlar. Zaten dediğim gibi bu benim acil durum reçetem. Ben “drop in” dersi yerine 6şar derslik kurslar verdiğim için benim öğrencilerim bütün hassas konuları öğrenme imkanına sahip oluyorlar.

Derse ısınmalarla başladık. Shadow Yoga’nın en acayip hareketi de en başta: Ayak bileklerinin  döndürülmesi. Öğrenciye kendini daha en baştan hantal ve sakar hissettiren bir hareket bu. (ki biz hocalar bu ilk ısınma sırasında ayakların yumuşaklığına ve hareketin akıcılığına bakarak öğrencinin bedeni, enerjisi, nefesi ve hatta psikolojisi hakkında bir çok bilgi toplayabiliyoruz.)

Dönmüyor tabii ayak bilekleri. Öyle kolay mı? Hepsi bir afalladılar. Bir kaçı durdu, vazgeçti. Dedim, ayak bilekleri boyun ve el bilekleri ile beraber bedenin üç kilit noktasından biridir. Burada enerji akışı başlamazsa, ilerleyen hareketlerde yukarıda bir yerde (dizde, kalçada, belde, boyunda) sıkışır, sistem kısa devre yapar. Boynu ısıtmak için başımızı çevirmeye başlayınca neyse, demin duranlar harekete katıldılar yine. Sevincim kısa sürdü. Isınmalar bitip de kuş gibi çökerek aldığımız nefeslerde kafalar yine karıştı. Kalktık, bir daha gösterdim. Alternatifleri gösterdim. “Hadi şimdi bir daha çökelim” dedim. Aaa, ama, o da ne? Arkadaki sakallı uzun saçlı adam bağdaş kurmuş yerde oturuyor. Belki başı filan dönmüştür diye ses etmedim. Sınıfın gerisi kuş gibi çökmüş khaki nefesini çalışıyordu.  Bitti, ayağa kalktık. Bağdaş kuran sakallı, uzun saçlı adam da kalktı. Sıra geldi Civa Çalana’yı göstermeye. Dedim ki bakın şimdi eklemlerdeki enejiyi uyandırdık, karın merkezindeki derin kasları da nefese dahil ettik, şimdi sıra bu canlanmış enerjiyi güzelce bedenin etrafına yaymak, varolan friksiyonları, kırışıklıkları düzleştirmekte. Arkadaki sakalı adamın yanındaki kısa saçlı zayıf kadın ben konuşurken sinirli sinirli ağırlığını bir ayağından ötekine geçirdi. Aldırmadım, onları biraz daha ayakta bekletip Civa Çalana’yı baştan sona yaptım. Bitirdiğimde yüzlerinde bir heyecan pırıltısı var mı diye baktım. Öndeki genç kadın gülümsedi. O gülümseyince yüreklendim, sınıfın geri kalanının yüzlerindeki boş ifadeyi unutmaya karar verdim. Civa Çalana şimdi neşelerini yerine getirir diye düşündüm.

Civa Çalana serisi sivrisinek dediğimiz çok basit ama tepeden tırnağa bütün bedenin, nefesin, beş duygu organının ve zihnin tam katılımını gerektiren bir pozda bitiyor. Biz hocalara öğrencinin seviyesi ve gelişimi ile ilgili bir yığın veri sağlayan bir poz  bu sivrisinek. Gösterdim. Girdik. Hassas bir dengesi var. İlk defa yapanların hemen öyle bulamayacağı ince bir ayar gerektiriyor. Ben aralarında geziyor, pozda uzun süre kalabilmeleri için ufak tefek tüyolar veriyorum. Ayaklarınızın dış tarafına ağırlık verin, poponuzu dizlerinizden daha yukarıda bir yerde tutun, dirseklerinizi kırıp omuzlarınızı yere doğru bırakın, başınızı kaldırıp karşıya bakın…Bazılarını elimle düzeltiyorum. Oflayıp poflayıp, girip çıkıyorlar poza. Topu topu beş nefes duracağız. Derken baktım arkadaki sakallı adam yine pozdan çıkmış, bu sefer yerde bağdaş da kurmamış, Sivrisinek ile hiç ilgisi bulunmayan bir poz yapıyor. (Malasana) Bir an ne diyeceğimi bilemedim. En çok da şaşkınlığımdan. Kendi öğrencilerimde bugüne kadar hiç görmediğim bir davranış bu.

Meğer herşey daha yeni başlıyormuş!

Ben Civa Çalana üzerine Balakrama’nın ilk hareketlerini gösterir ve onlara tekrarlatırken arkadaki sakallı uzun saçlı adam kendi başına hareket etmeyi sürdürdü. O kadarla kalsa iyi, daha çok dikkat ve sabır gerektiren pozlara geçtikçe sadece sakallı adam değil, yanındaki kısa saçlı zayıf kadın da benim gösterdiklerimden bağımsız şeyler yapmaya başladı. At pozunda dururken bu durumun veba gibi sınıfın geneline yayıldığını gördüm. Her üç öğrenciden biri at pozunda durmak yerine öne arkaya katlanan, sağa, sola katlanmaya başladı. Benim basiretim büsbütün bağlandı. Baştan o sakallıyı uyarmadım ya, artık kimseyi uyaramıyorum. Derken sakallı kendi hareketlerini bitirdi, matını topladı, dersin ortasında salondan çıktı gitti.

İşte o noktada ben bir hocanın düşebileceği en fena tuzağa düştüm ve öğrencinin gönlünü hoş tutacak, onları eğlendirecek ve kendilerini iyi hissetmelerini sağlayacak bir şeyler yaptırma arayışına girdim. Öyle bir şeyler yapayım ki hepsi yine bana dönsünler ve lütfen başka birisi dersi terketmesin! Olacak iş mi? Seri var, sıra var, nizam var. Hepsini boşverdim. Hadi size Shadow Yoga’nın Güneşe Selam serisini öğreteyim, ister misiniz? Olur mu? Olmaz tabii. Shadow Yoga’nın Güneşe Selam serisi ileri pozların karmakarışık geçişlerinden oluşan bir seri. Bir sağa, bir sola, bir ileri bir geri giderken kafalar iyice karıştı, fiziksel yetersizlikler iyice ortaya çıktı. Gözümün ucuyla arka köşedeki sarışın kadının da matını toplayıp çıktığını gördüm. Kısa saçlı zayıf kadın kendi kendine bir şeyler yapmaya devam ediyordu. Önlerdeki bir başka genç kadın da durdu, oturdu, meditasyona başladı. Ben seriden koptukça, öğrenci de benden kopuyor tabii. Benim kendime güvensizliğim tabak gibi onlara yansıyor!

Hay Allahım! Gözüm saate kaydı. Daha yarım saat daha var. Başıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Bu ders hemen şimdi bitsin istedim!

Hayatımın ennnn kötü dersiydi!

Yoga Hocalarının düşebileceği en fena tuzak öğrenciyi memnun etme kaygısı/isteği ile ders vermek. İngilizce, matematik, sosyal bilgiler ve hatta müzik öğretmenleri bile öğrencilerini eğlendirmek için değil, bilgiyi aktarmak ve öğrenciyi yeni bir tecrübeye taşımak amacıyla ders verirler. Eylemek, gönülleri hoş tutmak biz hocaların işi değil ki! Özellikle kişisel dönüşüm potansiyeli taşıyan yoga gibi bir dalın hocalarının işi hiç değil. Gönülleri hoş tutmak amacıyla verilen derslerde öğrenciler yogaya dair bir şey öğrenemedikleri gibi, varolan ve kendilerini kısıtlayan davranış kalıplarını biraz daha pekiştirmiş oluyorlar.

Nasıl mı?

Eh o da yarına kalsın.

Bu arada, bütün yoga öğretmeni meslekdaşlarımın öğretmenler gününü kutluyorum!

Hayatımın ENNN Kötü Dersi

Foto: İlkay Torum

Geçen hafta hayatımın ennnn kötü dersini verdim. Bakın hiç utanmadan, sıkılmadan yazıyorum. Berbat bir dersti ki ben iyi bir yoga hocasıyım. Bu da utanmadan, sıkılmadan söyleyebileceğim bir gerçek.

Bir yoga dersini berbat kılan iki şey var:

1. Hoca

2. Öğrenciler

Her iki taraf da dersin berbatlığı konusunda suçu birbirine atmaya hazır tabii. Bana sorsanız şimdi, “Defne Hocam derslerin genelde iyi geçerken bu geçen haftaki neden öyle kötü geçti” diye, ilk tepkim suçu öğrencilere atmak olur. Ama Allahtan yoga bizi bir güzel yonttu da öyle ilk tepkilerin ağında takılıp kalmıyoruz. İlk tepkimizi dile getirmek bir yana, onu dikkate bile almıyoruz. Çünkü o ilk tepki benim sahici tepkim bile değil. Annemin, babamın, nenemden dedemden öğrenmiş oldukları bir tepki o sadece. Onların bile değil. Tepkinin gölgesini aralarsanız tazecik başka duygular çıkacak alttan. Geçen ay Kanada’da yaptığım muhteşem bir kursta (yoga değil, kişisel gelişim temalı bir kurs) şöyle bir egzersiz yaptık: Önce ilk tepkini veriyorsun. Suçlama, saldırı, küsme, bozulma vs, ne ise işte, aileden bize geçen ilk tepki. Sonra bir duruyorsun ve şu cümleyi tamamlamaya çalışıyorsun:

Saldırgan (suçlayan) tavrımın altında yatan duygum…

Artık neyse o duygu. Korku, hayal kırıklığı, endişe, kafa karışıklığı, güvensizlik vs vs vs.

Şimdi benim geçen haftaki berbat dersimin suçunu  öğrenciye atmam da bir saldırı. Durup souyorum:

Saldırgan (suçlayan) tavrımın altında yatan duygum….

Nedir nedir nedir o duygu? O berbat geçen ders aklıma geldiğinde yüreğimi yakan his nedir?

Nedir nedir nedir?

Hayal kırıklığı, korku, endişe, üzüntü.

Hepsinden biraz ama galiba en çok üzüntü.

Esas duygumuz üzüntü iken karşımızdakini suçlamamız ne kadar mantıksız, değil mi? Neyse, bu başka bir konu. Başka bir yazıda bahsederiz ondan. Ben şimdi size berbat geçen dersimi anlatayım.

Berbat ders Shadow Yoga’dan bir sınıf arkadaşımın dersiydi aslında. Ben onun yerine veriyordum dersi. Yedek Hoca olarak. Şimdi aranızda yoga hocalığı yapanlar varsa, yedek hoca statüsünün zaten ne denli berbat bir şey olduğunu biliyorsunuzdur. Yoga hoca ile öğrenci arasındaki derin samimiyet üzerine kurulu bir sistem olduğundan, Yedek Hoca verse verse Dadı tadı verebilir ve her Dadı gibi Ana-Baba’nın yerine geçtiği ilk gün çocuklar ona hayatı burnundan getirirler. Ben bu durumu bildiğim ve ne olursa olsun öğrencilerimi Dadı’ya teslim etmediğim için, hazırlıklı gittim.

Ama sorun bu değildi. Sorun benden önce başlamıştı. Öğrenciler dersin esas hocasını da tanımıyorlardı. Yani Hoca-Öğrenci samimiyeti kurulmamıştı henüz hayatlarında. Ve fakat yıllardır da yoga derslerine girip çıkıyorlardı. Hoca-Öğrenci samimiyetini tatmadan. Hayatımın ennn berbat dersini verdiğim merkez, evet belki sadece yoga öğreten bir okul değildi ama adı duyulmuş bir yoga stüdyosuydu. Aylar önce ben onlara bir teklif yazmıştım. Sabahları stüdyonuzda Shadow Yoga kursları düzenlemek isterim diye. Teklifimi kibarca “Biz öğrencilerimizin tek bir eğitmene ya da sisteme bağlanmalarını tercih etmiyoruz. Çatımız altındaki bütün hocaların derslerine girmeleri için cesaretlendiriyoruz.” diye geri çevirmişlerdi.

Berbat geçen dersimin berbatlığının yüzde bir kısmı bu zihniyetten kaynaklanıyor. Öğrenci bu zihniyetteki bir stüdyoya devam ederken bir hocayla samimiyet kuramıyor. Kuramayınca yoganın kalbi sayılan ilişkiden mahrum bir şekilde yapıyor yogasını. Bu durumu ben yadırgıyorum ama Batılı ülkelerin çoğunda yoga zaten bu şekilde uygulanıyor. Öğrenciler bir stüdyoya aerobik dersine gider gibi gidip, o sırada kimin dersi varsa ona giriveriyorlar. Sanki yoga sabit bir bilgiymiş ve onu kimden alırsan al, aynı etkiyi yaratırmış gibi. Ama işte öyle değil. Yoga sabit bir bilgi değil. Yoga karşılıklı kurulan ilişkide öğrenilen bir bilgi. Enerji alışverişinden yoksun kaldığı anda bilginin akışı donuyor. Bu sebeple öğrencinin hocayı tanıması, ona kendini açması, onun sularında güvenle yüzeceğine inanması gerek. Aynısı hoca için de geçerli. Hocanın da öğrenciyi tanıması, ismini, cismini, yaralarını, güçlü taraflarını öğrenmesi ve ona güvenle yüzebileceği bir havuz sağlaması lazım. Bu da zamanla, sabırla, sebatla kurulan bir ilişki. Yoga bilgisi ancak bu ilişki kurulduktan sonra başlıyor akmaya.

O halde Yedek Hoca olarak girdiğimiz derslerin/Yedek Hoca’nın verdiği derslerin yoga akışını yaratmasına zaten imkan yok ki, diyebilirsiniz.  Bir bakıma öyle. Ama öğrenciler uzun zamandır güvendikleri bir hoca ile çalışıyorlarsa, zaten yogaya güvenmişler ve hoca ile ilişki kurmayı öğrenmişlerse, bir de orjinal hoca sizle  aynı sularda yüzüyorsa o zaman  yabancı bir sınıfa dadılık yapmak illa ki de berbat bir şekilde sonuçlanmayabilir. (Mesela biz Cihangir Yoga’da birbirimizin derslerine Dadılık ettiğimizde, Dadı gibi değil de teyze, dayı filan gibi görülüyoruz. Tamam evet bu kadın/adam bizim esas hocamız değil ama aynı aileden gibi hissediyor öğrenciler.)

Neyse…Ben size hayatımın ennn berbat dersini anlatacaktım…Lafa daldım. Vaktimiz de doldu. Yarına kaldı artık. Bugün burada (Amerika’da) Şükran Günü. Sabah çok iyi bir ders  yaptık. Balakrama üstüne Şükran Meditasyonu…

Şimdi bir de buradan hepinize seslenmek istiyorum sevgili okurlar,

Okuduğunuz için, yorumlarınız, desteğiniz için teşekkür ederim sizlere..

Şükürler olsun.

***

Devamı yarın. Bizden ayrılmayın

Shadow Yoga-devam

Foto: Rebekka Haas

Ben uzun bir zaman Shadow Yoga’ya direndim doğrusunu isterseniz. Hem de Shadow Yoga’nın Mekke’si sayılan Portland’da  yaşamama rağmen. Başka bir yoga geleneğini takip ediyordum ve hayatımdan memnundum. Evet, takip ettiğim yoga sisteminin kısa serisini bitirmek her sabah neredeyse iki saatimi alıyordu ve evet arada sırada bizim stüdyoya “ziyarete gelen” Shadow yogacıların zarafeti, gücü ve güzelliği dikkatimi çekiyordu ama hayatımdan memnundum. Başka bir sisteme geçmeyi aklımdan geçirmiyordum. Etrafımdaki Shadow Yogacı dostlar beni en azında bir denemeye cesaretlendirmeye çalıştıklarında bu sistemden iyice soğuyor, bir deneyeceğim varsa da vazgeçiyordum.

Sonra bir gün Eski Hocam’la aramız bozuldu ve her şey değişti. Eski Hocam beni stüdyodan kovmadan önce, “Git sen Shadow Yogacı ol. Sana o yakışır!” dedi. Ben de inadımdan değilse bile yeni bir hoca bulmak zorunda olduğum için gittim Shadow Yoga’yı denemeye karar verdim. (Bu hikayenin ayrıntılarını merak ediyorsanız Yoga’da Hoca Yitirmek adlı dizi yazısını okuyabilirsiniz.)

***

Zhander Remete’nin karşısına geçtiğim ilk sabah bu sistem hakkında çok az şey biliyordum. Evet mat kullanmıyorlardı. Bir de prelüd diye bir şey yapıyorlardı. Prelüd denen şey çok kısaydı. “Sizin yoganız bu kadarcık mı sürüyor?” diye sorduğumda,  kafamı büsbütün karıştıran “yok, prelüdden sonra asana var” diye bir cevap alıyordum. Ne yani prelüd dedikleri şey asana değil miydi yani?

Zhander Remete, Macar asıllı, beyaz saçlı, esmer tenli, çatık kaşlı, kalın sesli, benden koyu bir aksanla İngilizce konuşuyor… Akrabaymışız gibi geldi. Hemen kanım ısındı.

“Şimdi burada karşımda oturuyorsanız, bir şeylerden memnun değilsiniz demektir” dedi.

Arkamda oturan kadın huzursuzca yerinde kıpırdandı. Zhander Hoca açıklamak zorunda hissetti kendini:

“Yaptığınız yogadan, bağlı olduğunuz sistemden, sizi yetiştiren hocanızdan memnun olsaydınız, şimdi burada benim karşımda oturuyor olmazdınız. Buradasınız çünkü hala bir şeylerin arayışı içindesiniz.”

Bu sefer huzursuz-huzursuz yerinde kıpırdanma sırası bana geldi. Eski Hocam’ın beni stüdyodan kovduğu günden beri hamamda oğluna gelin bakan karılar gibi yoga hocası arayışına girmiştim çünkü. Bütün yaz Türkiye’de, Avrupa’da Amerika’da adını duyduğum yoga hocalarının kurslarına katılmış, hangisi ile kimyamın uyduğunu anlamaya çalışmıştım. Zhander Remete’nin Portland’da düzenlediği Shadow Yoga kursu da “Hocamı Arıyorum” turnesinin bir durağıydı sadece. Bunu bilen, hisseden Emma Hoca (Shadow Yoga okulunun müdürü) beni Portland kursuna kabul etmemek için sonuna kadar ayak diretmiş, son ana kadar beni bekletmişti. Çok sonra öğreneceğim tabiri ile o sırada ben onların gözünde (ve gerçekte) bir “shopper” idim. Bir kurstan diğerine koşarak yogayı tüketen öğrenci tipi yani.

O zar zor kabul edildiğim ilk kursun sonunda ben artık başka bir hoca veya sisteme dönmeyeceğimi biliyordum. Gözümü karatıp Emma Hoca’ya yaklaştım, bu sistemi öğretmek istediğimi söyledim. O yıllarda ben çoktan tam zamanlı yoga hocası olarak çalışmaya başlamıştım. Gençtim ve yoganın inceliklerinden bihaberdim. Bir de üstüne kendimi iyi zannediyordum. (en tehlikeli kişisel yanılgı bileşimi) Beni seve seve kabul ederler diye düşündüm. İnsanlar yoga bilmeden hocalık eğitimlerine katılıyorlardı. Ben dört yıldır bir sabah bile aksatmadan kendi yogamı yapıyor, yoga hakkında ne var ne yoksa okuyor ve hatta yazıyordum bile.  Beni eğitimlerine almasınlardı da kimi alsınlardı?

Ertesi gün dersten sonra Zhander Hoca beni yanına çağırdı, gözlüğünün üstünden beni süzerek,

“Emma’ya Shadow Yoga öğretmek istediğini söylemişsin” dedi.

Zar zor duyulur bir sesle, evet, diyebildim. Önceki gün Emma’yla konuşurkenki güvenim deterjandan yapılma bir balonmuş meğerse. Zhander Hoca’nın kalın sesiyle bir anda patladı gitti.

Gözlüğünü indirip uzun, upuzuuuun, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir sessizlik boyunca beni süzdü. Ben kapıya göz attım.

“Bizim hocalık eğitimimiz üç sene sürüyor” dedi.

“Biliyorum” diye fısıldadım. Biliyordum da sesim nereye gitmişti?

“Seni bu eğitime alıp almayacağımıza karar verebilmemiz için bizimle iki sene geçirmen lazım”

Peki.

“Bu iki sene içinde Shadow Yoga sisteminden başka bir sistemi öğreten hiç bir hocanın dersine gitmemen de lazım. Öğretinin saflığını koruması için. Sendeki gelişmeyi gözlemleyebilmemiz için. Razı mısın?”

Razıyım.

“İyi. İki sene sonra seni Hocalık Eğitimine alıp almayacağımızı söyleriz sana. Hocalık eğitimi en az üç sene sürecek. Üçüncü senenin sonuna varan herkes bu sistemi öğretecek diye bir kural da yok. Ancak hazır olduğuna karar verirsek sana el vereceğiz. Yoksa devam.”

Tamam.

***

Bu konuşmanın üzerinden tam altı yıl geçti. Bu altı yıl boyunca bir gün bile canım başka bir hocanın dersine, kursuna katılmayı çekmedi. Hergün prelüdümü ve zamanla bana verilen asanalarımı yapmayı, yılda iki defa Zhander Hoca’nın karşısına geçmeyi sürdürdüm. Zar zor kabul edildiğim  o ilk kursun ilk günü Zhander Hoca’nın bize söylediği sözlerin anlamını bu altı yıl içinde defalarca düşündüm.

“Buradaysanız hayatınızdaki bir şeylerden memnun değilsiniz. Buradaysanız arayış içindesiniz.”

Gerçek yoga eğitiminin arayışın bittiği yerde başladığını bu süre içinde canımla kanımla anladım.

***

 Devamı gelecek. Bizden ayrılmayın!

Shadow Yoga

Foto: Rebekka Haas

Bu sabah kapıyı çektim çıktığımda bir de ne göreyim? Çantam boynumda asılı değil. Hemen kapının tokmağına asıldım. Açılmadı tabii. İçeriden kilitlemiştim çıkmadan. Binanın etrafında bir tur atıp balkon kapısına geldim. O da kilitli. Arabaya yürüdüm. Onun da kapıları kilitli. Üzerimde yeşil paltom, başımda berem, boynumda atkım, arabanın yanında öylece kalakaldım. Elimde ne evin, ne arabanın anahtarı, ne de bisiklet kilidinin anahtarı var. Param, cep telefonum ve otobüs biletlerim evin içindeki çantamın içinde. Saat sabahın altısı. Yağmur kara geceye bastırıyor da bastıyor. Dersim on beş dakikaya başlayacak. Ne yapmalı?

Başladım yürümeye tabii. Başka ne yapacağım? Çantanın içinde kalıp elimden kaçanlara değil, şu anda elimde avucumda tuttuklarıma odaklanarak yağmur altında vurdum kendimi yokuş yukarı. Başımda berem vardı mesela. Kapının önünde arabaya bineceğim nasıl olsa diye bere takmayabilirdim. Şemsiyesizliğime yanacağıma bereme sevinmeye karar verdim. Ve sonra kalın bir yoga pantolonu giymiştim bugün. Her zaman giydiğim renkli incecik pazar taytlarımdan birini değil de, yogacı erkekler için üretilen kalın kumaş pantolumla çıkmıştım dışarı. Bu da şükredilmesi gereken bir durumdu. Şaşkınlığıma küfretmeyi bırakıp, sahip olduklarıma şükrettim.

Durakta şöyle bir durakladım ve acaba beni biletsiz halimle otobüsüne alacak vicdanlı bir şoföre denk gelir miyim diye bir bakındım.  Islak, karanlık ve ıssız uzayıp giden Division caddesinin aşağı ucunda otobüs motobüs görünmüyordu. Hocamızın gençlik günlerine denk gelen eski öğrencilerini aklıma getirerek tabana kuvvet verdim. On beş dakika sonra stüdyodaydım.

***

Yoga hocam, sevgili ustam Zhander Remete eskiden bütün öğrencilerine stüdyoya yürüyerek gelmelerini şart koşarmış. Evleri ne kadar uzak olursa olsun arabaya, bisiklete, otobüse binmek yokmuş. O zamanlar on sekiz yaşında olan Emma hocamız, sabah 6’da başlayan ders için evden dört buçukta çıktığını anlatmıştı bana.

“Annemin yüreğine inerdi her sabah, karanlıkta Sydney’in bir ucundan diğerine yürüyor oluşum…Ama ne yapacaksın, emir  yüksek yerden gelmiş! Hepimiz tıpış tıpış yürüyerek geliyorduk stüdyoya.”

Neden böyle bir şart koşuyor Zhander hoca? Öğrencilerine işkence olsun, sözünü geçirsin diye değil herhalde. Kendi gücünü başkalarına yaptırabildikleri ile ölçen bir adam değil Zhander Remete. Kendi gücünün zaten farkında. Öğrenciler onu sözünü dinleseler de kendi gücünden emin, öğrenciler onun arkasında iş çevirseler de öyle. Yani kendisi ile ilgili değil bir şart değil bu sabahları stüdyoya yürüyerek gelme kuralı.  Yogayla, yoga öğrencisi olmakla ilgili bir kural.

Zhander Hoca, Shadow Yoga kitabının giriş bölümünde anlatıyor bu şartın altında yatan mantığı. İnsan tabiatı itibarı ile heryere yürüyerek giden -gitmesi icab eden- bir canlı. Bedenin enerjisi insanın hergün düzenli olarak bir yerden bir yere yürüyeceği varsayımına göre düzenlenmiş. Sağlıklı bir enerji akışı, insanın yaradılış prensiplerine uygun bir yaşam sürmesiyle mümkün olabilir.

Bugün yaşadığımız hayatlar ise bedenimizin mükemmel tasarımını devam ettirmek için değil de,  aksine sanki o tasarımı ziyan etmek amacını taşıyor. Bir yerden bir yere giderken yürümeyi tercih etmemek bu ziyan sürecinin bir parçası. Bir diğer ziyan ve zarar ise iskemlede, koltukta oturmaktan geliyor. İnsanın omurgası doğal olarak bedeni taşıyacak güce sahip. Yerde rahatça oturan bir bebeğin sırtını, omuzlarını, başını nasıl da eforsuzca taşıdığına bir bakın. Henüz ziyan edilmemiş mükemmel tasarımın resmini göreceksiniz.  Bebek büyürken sırtını dayasın diye arkasına dayadığımız her iskemle, koltuk, kanepe, sıra onun doğal sırt kaslarından çalacak, ve kendi omurgasını tek başına taşıma yeteneğini elinden alacak. (Daha yirmi yaşına gelmemiş öğrencilerin sırtlarını duvara dayamadan karşımda oturamadıklarını çok gördüm, görüyorum derslerimde. )

Bedeninin tasarımına verdiğimiz zarar ve ziyan bu kadarla da bitmiyor. Bir de tuvalet meselesi var. İnsan adlı canlı türü tasarlanırken, bağırsaklarının düzenli boşaltılması için bir tek pozisyon belirlenmiş. Çökmek. Insan ancak çöktüğü zaman sindirim sisteminin bütün organları posayı atmak üzere hazırlanıyor ve  ancak o zaman aşağı doğru akan enerji (apana) hareketleniyor. Bunu da aslında hepimiz içgüdüsel olarak biliyoruz. Peki kaçımız bugün rahatça çökebiliyoruz? Ayurveda hastalıkların yüzde doksanının eleme (tasviye) bozukluğundan kaynaklandığını söyler. Bağırsaklarımız oturarak değil çökerek boşaltılmak üzere tasarlanmış bir mekanima ile çalışırken biz çökemiyorsak, doğal tasviye sistemimizden verim nasıl bekleyebiliriz? (İnsanın oturarak tuvalete gitmesi, kedinin dört ayak üzerinde tuvalete gitmeye çalışması gibi bir şey.)

Zhander Remete, yarattığı Shadow Yoga sistemini, ziyan ettiğimiz ve hatta bazen zarar verdiğimiz mükemmel tasarımımızı yeniden kazanma prensibi üzerine kurmuş. İşte bu yüzden yürümekle başlasın günümüz demiş.

Ben bugün yürüdüm. Stüdyoya vardığımda, kafamın içi tertemiz, ciğerlerim açık, bedenim sıcacıktı.

Shadow Yoga yazıları devam edecek. Bizden ayrılmayın!

Yoganın Esrarı

Uçağımız ağır ağır kanatlanan bir kuş sürüsü gibi gri göklerde yükselirken benim içim sıkılıyor. İtalya’dan dönüyorum. Bulutların içinden geçtikçe grilik dağılıyor, maviye doğru tırmanıyoruz. İçimdeki sıkıntı olduğu gibi duruyor.

Bu sıkıntı, lise ikideyken bütün sene çalışıp, sonunda sadece iki defa (gündüz öğrencilere, akşam anne babalara) sahnelediğimiz oyunun gala gecesinin ertesi sabahında hissettiğim sıkıntıya benziyor. Çok beklediğim bir şeyin bittiğini anladığım andaki boşluk, şaşkınlık, en heyecanla beklenen şeyin elimden gitmiş olmasının kederi…

İtalya’dan dönüyorum. Umbria’nın yeşil dağlarında, trafikten, telefondan, internetten, eş, dost, akrabadan uzak geçen son on günde Shadow Yoga hocalık eğitimi mezuniyet kursunu tamamladım; bu sistemin dünyadaki sayılı hocalarından biri olmaya hak kazandım, memlekete dönüyorum. İçim sıkılıyor ama bir yandan da çok mutluyum. Bulutların üzerine çıkınca kavuştuğumuz güneş gibi, benim iç sıkıtımın altında da tatmin, memnuniyet ve şükran hisleri parlıyor. Böylesine iyi, böylesine kaliteli bir yoga eğitimi alabildiğim için.

Dört buçuk yıl önce Shadow Yoga hocalık eğitimine başvurduğumda, hocalarımız bana şöyle bir bakıp, “Daha değil, sen çalışmaya devam et, seneye bakarız” cevabını vermişlerdi. Otuz üç yaşındaydım. Güçlü, enerjik, heyecanlıydım. Son dört yıldır, bir gün bile aksatmadan yogamı yapıyor, metinleri çalışıyor, gelenekleri birbirine karıştırmadan farklı sistemleri deniyordum. Yine de bozulmadım, güvendiğim bir hoca bana bir şeyi yap derse, ona hay hay demenin en hayırlı şey olduğunu neyse ki o vakte kadar keşfetmiştim. Çalıştım.

Bir yıl sonra hocalarımın karşına geçtiğimde, “Tamam” dediler. “Bizimle çalışmaya başlayabilirsin ama artık başka hocaya gitmek yok, anlaştık mı?” Anlaştık. Sadece ben değil, benim gibi otuz iki öğrenciyle daha anlaştılar. Böylece 2009 yılının Ocak ayında, üç buçuk yıl sürecek Shadow Yoga hocalık eğitimimiz başladı.

Geçen yıllar içinde bu otuz iki kişiyle dünyanın çeşitli köşelerinde bir araya gelip artık ustamız olmuş olan hocamızın karşısına dizildik. O anlattı, biz dinledik; güldük, ağladık, itiraz edecek gibi olduk, vazgeçip söz dinledik.  Bacaklarımız uyuştu, kıpırdamadık; kalçalarımız yandı, minicik hareketlerle yanmayı dindirmeyi, kendi irademizle rahatsızlığımızı yenmeyi öğrendik.

Uzatmayayım… İşte insan iyi bir yoga eğitimi alırken neler olursa, hepsi bize de oldu. Üçüncü yılımızın sonunda katılmaya hak kazandığımız bu mezuniyet kursunda otuz ikimiz değilse de, yirmi dördümüz hazırdık.

Peki, hocamızın bize verdiği en değerli bilgi ne oldu biliyor musunuz?

“Bildiklerinizi kendinize saklayın!”

Bir hocalık eğitiminde hocanızdan duymayı en son bekleyeceğiniz söz belki de, ha?

Neden bildiklerimizi kendimize saklayalım? Çünkü bütün tılsım bilgileri gibi yoga da sadece hak edene verilmesi icap eden bir bilgi. Hocalar ne öğretecekler o halde? Hocalar her bireyin kendisinin bu tılsımı keşfetmesi için yol gösterecek, o kadar. Ne kadar az bilgi, o kadar çok keşif.

Bu eğitime gitmeden bir iki hafta önce, öğrencilerimle sohbet ederken televizyonda yoga gösterilmesinden, herkeslerin “yoga hocasıyım” diye ortalıkta dolaşmasından, parklarda bahçelerde, herkesin göreceği yerlerde yoga yapılmasından ne kadar rahatsız olduğumu anlatıyordum. Bir öğrencim benim rahatsızlığımı anlamadığını söyledi. Yoga herkese ulaşsa, yaygınlaşsa daha iyi olmaz mıydı?

Bundan sonra söyleyeceklerim sadece yoga hocaları için değil, içinde âlemin sırlarını taşıyan bir disiplini öğreten herkes için geçerli. Bir şaman düşünün ya da sihirbaz ya da iyi bir falcı, medyum veya otların, bitkilerin, gezegenlerin sırrını bilen bir şifacı, bir sanatçı… Televizyona çıkmış, işinin sırlarını kitlelere gösteriyor. Hatta onlar da yapsın diye alkış tutuyor. Her köşe başına bir dükkân açmış, ha babam bu bilgiyi satacak insan yetiştiriyor.

Şimdi siz böyle bir durumda fal baktırmaya, şifa bulmaya, yoga öğrenmeye kime gidersiniz? Televizyona çıkıp kitlelere âlemin esrarını açana mı, yoksa gözlerden uzak, sadece hak edene gizlerini sunan bilge kişiye mi? (Televizyonda gördüğünüze gidenlerdenseniz, bu yazının devamını okumanıza gerek yok.)

Hayatlarımızı yöneten kapitalist sistem, her şeyi olduğu gibi elbette yogayı da tüketilebilir ve pazarlanabilir bir mal olarak karşımıza çıkarıyor. Sadece eğitimi, dersleri değil; yoganın kıyafetleri, araçları, dergileri ve kitapları da kitlelerin tüketimi için üretiliyor. Bu sürecin sonucu olarak yoga da özünden çok başka bir şeymiş gibi sunuluyor. (Sistemin eline geçirdiğini pazarlayıp, mutluluğa aç, tatminsiz insanların tüketimine şifa niyetine sunması felaketinden sadece yoga değil, sanat, edebiyat, tıp ve bilim, hüner, disiplin, ustalık, çok çalışma gerektiren bütün disiplinler nasibini alıyor tabii.)

Benim üzüldüğüm ve görünen o ki hayatımın esas mücadelesi halini almaya başlayan şey şu: Yoga yanılsaması, geçim derdinde olan yoga hocaları ile ay sonunda kira ödemek zorunda olan stüdyo sahipleri tarafından yeniden yeniden üretiliyor. Nedir bu yanılsama? Yoganın bir eğlence, hep beraber yapılan bir rahatlama etkinliği, fizyolojik ve psikolojik sorunlara karşı etkili bir ilaç, zevk nesnesi olarak görülmesi. Sanki herkesin anlayabileceği, sanki herkesin yapabileceği bir şeymiş gibi sunulması. (Hadi canım!)

Hediyesi kişisel bağımsızlık olan yoga disiplini, bugün, insanların mevcut zaaflarıyla bağımlılıklarını iyice pekiştiren -bir de kafalarını karıştıran- bir cins grup-zevk ve kendini tatmin aracına dönüştü.

Hocamız bu eğitim boyunca bir de şunu tekrarladı: Yoga öğretmenliği geçim kapınız olmasın. Kendisinin akşamları bir kahvede çalıştığı ilk yıllarını anlatırken, hayat kazanma derdinin yoga öğretisinin kalitesini nasıl düşürebileceğini uzun uzun açıkladı. Çünkü geçim derdi yoga hocasının en değerli hakkı olan, doğru kafadaki öğrenciyi seçme şansını elinden alan bir şey.

Hoca ile öğrenci arasında kurulacak çok samimi bir ilişkiyi ön gören bu disipline göre, her hocanın kendi öğrencisini seçme hakkı olmalı. Günümüzde bu denge tam tersine dönmüş gibi. Hoca, bu değerli bilgiyi aktaracağı öğrenciyi seçeceğine, öğrenci hoca seçiyor!

Eski yoga metinleri çok net bir şekilde şunu dile getirmişler: Hocalar! Bu değerli bilgiyi sadece hak edene verin. En basitinden başlayın. Öğrenci sebatlı çalışması ile daha derinlere inmeyi hak ettiyse, onu yavaş yavaş oraya götürün; acele etmeyin, kendi bildiğinizi kendinize saklayın. O bilgiyi aktarmanın tek yolu, onu yaşamaktır. Boşa konuşmayın.

Bana sorarsanız, bugün ciddi olarak yoga çalışan insanların öncelikli çabası, yoganın yaygınlaşması yolunda değil, onun gizemli tabiatının korunması yolunda olmalı. Hatha Yoga Pradipika’da da belirtildiği gibi: Soylu bir kadının mahremiyetini koruması gibi, öğrenci de yoganın esrarını kendine saklamalıdır.

Bu yazı Kuraldışı Derginin Mayıs 2012 sayısında yayınlanmıştır.

http://www.kuraldisidergi.com/4776/yoganin-esrari-pardon-yine-bir-yoga-yazisi/