Azaltmak ya da Bırakmak (işte bütün mesele)

IMG_2227 (4)‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬

Gün 6

Yoga dersi vermeye başladığım zamanlarda benden “asker gibi hoca” diye bahsedilirdi. Ne zaman bunu duysam çok üzülürdüm. Hâlâ da üzülürüm.

Üzülürüm çünkü evet bir yandan yoganın belli kurallar ve koşullar çerçevesinde öğretilmesi ve uygulanması gerektiğini söyler ve benimle çalışmaya baş koymuş öğrenciden bunu talep ederim öte yandan da bu kural ve koşulların hatha yoga geleneği içinde bir yeri ve bilimsel bir açıklaması olduğunu da bilir, aktarırım. Hiç birini ben sağa sola komutlar yağdırayım ve kendimi daha güçlü hissedeyim diye derslerime dahil etmem yani!

Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.

Disiplin ise eteğimizin boyu kısa diye çağrıldığımız (ben çok çağrılırdım!) lisedeki disiplin kurulunda adı geçen yapay ve içi boş kurallar silsilesinden çok başka bir şeydir. Bence disiplin sebat, sabır, irade ve sevginin mükemmel bir karışımıdır ve insanı kısıtlamaya değil, özgürlüğe, sanata ve benliğin bilinmeyen hallerinin keşfine taşır. Hayran olduğumuz sanatçılar, yazarlar, yoga hocaları sessiz sakin her gün aynı şeyi sevgiyle, sebatla tekrarladıkları için hayran olduğumuz o eserleri üretmişlerdir.

Şimdi bunun bizim glütensiz, şekersiz beslendiğimiz kırk gün ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Bir çoğunuzun yogayla ilgisi bile olmayabilir.Doğru. Bunu şu sebeple yazıyorum: Bir şeyi azaltmak ve bırakmak arasında kocaman bir uçurum var.

Şekeri ele alalım. Şekeri azaltmak şüphesiz ki iyi bir şey ama dönüşümü sağlayacak ateş ancak yüzde yüz bir baş koyuşla tutuşacak. Her şeyde bu böyle. Azaltmak aslında gizli gizli değişmeye direnmek. Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor. Bırakmak çok ciddi bir cesaret işi. O yüzden zaten kırk gün diye sınır koyduk. Kırk gün boyunca suya atlayıp bilmediğimiz adalara, koylara, kıyılara kulaç atabiliyor muyuz? Sevmezsek kırk gün sonra bildiğimiz kıyıya döneriz, seversek yüzmeye devam ederiz.

İdare değil, sebat etmek bir çoğumuz için yeni, yepyeni bir şey.

Yeniliğe şans veriyor muyuz?

Hadi atlayayım. İlk önce soğuk ama bir girince çıkmak istemiyorsun!!!

ANNEME NOT: Anneciğim ben çok iyiyim, gayet iyi besleniyorum. Hiç merak etme. Dört bir yandan beslenme uzmanları da kararımı destekliyorlar. Şekersiz glutensiz hayat çok sağlıklı bir şey. Sen de bize katıl hatta.

IMG_2225 (4)

 

 

 

Yaşamak Şakaya Gelmez

Foto: Aisha Harley

Herkese iyi bayramlar!

Pazar günü yeni (karanlık)  ay günü idi.  Ayın yüzde yüz karardığı ve yüzde yüz aydınlandığı günlerde beden ve zihin hassas olduğundan yoga yapmamız tavsiye edilmiyor.

Benim dolunay ve yeni ay günlerinde yoga yapamadığım için hala üzüldüğüm oluyor. Bir gün kaçırsam yogamı hemen özlüyorum. Karşılığında daha uzun uyku, sabah keyfi, gün doğumunda yürüyüş yapmak gibi zevkleri elde etsem de, hiç biri sabah serinliğinde yapılan yoganın yerini tutmuyor.

Sık sık duyduğum sorulardan bir tanesi de ”kendi başıma yoga yapma düzenimi nasıl oturtturabilirim”? Yogaya, yazmaya, yabancı dil öğrenmeye ve  yaratıcılık/kendini ifade yollarına içimizden geldiğide değil, düzenli olarak girmenin önemini cümle alem biliyor. Düzenli bir şekilde bu yollara girenlerin de  fark ettiği üzere işin keyfi bir rutine, bir ritime oturtunca çıkıyor. Buna disiplin de diyebilirsiniz ama disiplini olumsuz bir şey olarak düşünmemek kaydı ile. Görev mantığı ile dişimizi sıkıp da kendimizi zorla soktuğumuz disiplin durumları yaratıcı süreci geliştirmek bir yana onu köstek oluyor. Sahici disiplin zordan değil, candan (spirit anlamındaki) gelir. Sahici disiplin zorlama, yargı, suçluluk, korku gibi duyguları değil, işimize ve kendimize karşı nazik, şefkatli, yargısız bir yaklaşımı içerir.

Sahici disiplin yaratıcı sürecin mühim bir öğesi olduğu gibi tatminkar hayatlar sürmemizi de kolaylaştıran bir şey.  Yine sıkça duyduğum sözlerden bir misal -kendi hocam değil de arkadaşım olan yoga hocalarından- kendini çok zorluyorsun, bu kadar düzenli, disiplinli olmak zorunda değilsin.

Oysa her sabah yoga yapmak dişlerimi fırçalamak, yüzüme soğuk su çarpmak, yatmadan önce ılık bir duş almak, kahve içerken günlüğümü yazmak , saçlarıma yağ sürmek, uyumadan önce dizi seyretmek gibi beni mutlu ve tatmin eden bir şey. Zorlayan, sıkan değil.

Sadece yoga yapmak değil, yazmak için de geçerli bu söylediklerim. Sabahları bir saat yoga yapıyorsam, öğleden sonraları bir saat yazı yazmak için de günümde muhakkak yer açıyorum. Disiplinin bir zaman değil, öncelik meselesi olduğunu anladım. Günün iki saatini insanın kendine ayırması herkes için mümkün olabilir. Full time işlerde çalışanlarınız, full time anne olanlarınız bu söylediklerime inanmayıp, dudak bükebilirsiniz. Ama bu söylediğim sizlerin hayatına da uygulanabilir bir şey. Yeter ki önceliklerinizi bilin.

***

Bu aralar burada Portland’da üç adet İstanbul’lu öğrencim var. Üçü de benimle yoga çalışmak üzere buraya geldiler. Biri bir, diğeri iki, üçüncüsü de üç ay kalacaklar yanımda. Öncelikleri yoga öğrenmek. Bunun için işlerini, eşlerini, paralarını, ailelerini, okullarını ayarladılar, alıştıkları bildikleri düzenlerden çıkıp yanıma Portland’a geldiler.

Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda ben onların kişilikleri ve hayatları hakkında bilgi ediniyorum. Üniversite öğrencisi olan iki tanesi arkadaş ve ailelerinin yogalı hayatlarını ne kadar yadırgadıklarından bahsediyorlar. Tabii ki yadırgayacaklar! Kaç kişi üniversite yıllarında sabahın 6’sında kalmak için gece 10’da yatar? Kaç kişi sabaha boş bir midesi olsun diye akşam yemeğinden vazgeçer? Bir şeylere sevdalanmış olması gerekir kişinin! İş bu sevdayı tanıyıp, kabul etmek ve daha mühimi bu sevdayı ÖNEMSEMEK!

Bir şeyi kendimize nasıl sunarsak, dünyaya da öyle sunuyoruz. Mesela iyi yoga yapmak sahiden önceliğimiz ise, bunu göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz. Bizim kendi sevdamıza saygımız, diğerlerinin bize saygısını belirliyor. Eski bir dosta bir defasında açıklamaya çabaladığım gibi sabahları yoga keyfini yaşamak o kadar eşsiz ki, gece çıkmakmış, sarhoş sefil olup çok gülmek, sonrasında hamburger yemekmiş bunların hiçbirisi onun yerini tutmuyor!

Toplumun geneli tabi ki disiplini olumsuz bir şey olarak görüyor. Çünkü toplumun geneli tembel, değişiklikten ölesiye korkan  ve hayatlarının sorumluluğunu almak istemeyen insanlardan oluşuyor.  Eğer bizim sevdamıza, yolumuza güvenimiz tam ise bu insanların bizim hakkımızdaki kanaatlerinin zerre kadar bizi etkilememesi gerek. Ama elbette hepimizin sevilme, takdir edilme, ve gruba dahil olma ihtiyacımız var. Ve toplumun genelini oluşturan insan grubu tam da bu ihtiyaçlarımızdan bizi vuracak şekilde atağa geçiyorlar. Dalga geçerek, disiplinini küçümseyerek, sevdayı anlamayarak. Ve aslında kıskanarak.

Ama onların ne düşündüğü, ne dediği önemli değil. Bir kitap var: What you think about me is none of my business. Benim hakkımda ne düşündüğün beni ilgilendirmiyor. Orası öyle ama bizim de bir sorumluluğumuz var. Kendi önceliklerimizden utanmamak ve onlara saygı duymak. Sevdayı yaşayacağımız alanları açmak ve en sonunda da önceliklerimizi net bir şekilde dile getirip gerekli ricaları etmek. “Beni akşam 9’dan sonra aramayın”, “gündüzleri görüşelim”, “o saatlerde yoga yapıyorum/ yoga dersine gidiyorum, toplantıyı biraz daha geç saate alabilir miyiz”, “katılmak istediğim bir yoga kursu için bir günlük izin istiyorum” vs gibi.

İster inanın ister inanmayın, siz kendi ihtiyacınıza saygı gösterirseniz, etrafınızdaki insanlar da bir süre sonra saygı göstermeye başlıyorlar. Herşey kendimizde başlıyor.

***

Ama bizim hep bir işlerimiz çıkıyor! İş güç, çocuklar, eşler, aile, ev işleri, iş işleri, sosyal aktivitiler, yorgunluk, tatiller, festivaller…Hayat önceliklerimizi bizden çalıyor sanki. Öyle ise sevdanız ile sözleşin. Bu sevda yoga ya da yazı olmak değil. Kendinizi ifade ettiğiniz, sizi besleyen, büyüten hayatı ve varoluşu keşfetmenizi sağlayan ve daha önemlisi gece yatağa uzandığınızda sizi tastamam hissettiren herhangi bir şey olabilir. Onunla hergün belli bir saate, ve belki belli bir yerde buluşmak üzere sözleşin. Gün içinde vakit yaratamıyorsanız bir saat erken kalkın. Veya bir saat geç yatın. Veya öğle tatilinizi kullanın. Veya çocuğunuzun dersinin bitmesini beklerken bir alan yaratın. Veya sosyal ortama bir saat geç gidin, oradan erken ayrılın.

Sevdayı orada bulacağınıza dair inancınız olmasa bile randevu saatinizde o yere gidin ve sizi o buluşmadan koparacak şeyleri -telefon, internet, yemek, televiyon, başka insanlar- randevunuza karıştırmayın.

En nihayetinde sevdanız çıkıp gelecek, karşınıza geçecektir.

Yeter siz kendinizi herkesi aldığınızdan daha çok ciddiye alın!

Çünkü…

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

Nazım Hikmet 

I Just Called To Say I Love You

Lisede giydiğimkinden bile kısa bir eteğin altından çıkan çıplak bacaklarımla kimsenin dikkatini çekmeden yokuşu tırmandım ve en sevdiğim Kallidromiou sokağına vardım.

Lise son sınıfta haftada bir müdür beyin odasına çağrılırdım eteğimin boyu ile ilgili bir konuşma dinlemek için. Eteği Shirley Valentine filmini gördükten sonra Yasemin’in annesine diktirmiştik ikimize bir örnek. 7. Sınıftan beri nedendir bilmem bana kıl olan bir arkadaşım okulun ilk günü, daha bayrak töreni bile başlamamışken, ‘’yaşatmazlar kızım seni o etekle bu okulda’’ diye tıslamıştı. Şimdi üstümde olan etek daha da kısa ve Atina’da kimsenin canını sıkmıyor altından çıkan bacaklarım. Masalar kaldırımlara taşmış, kapılar bacalar açılmış, Atinalılar iç mekan sigara yasağına hala alışamamış.

Dışarıdaki masalardan birinin boş olduğunu görünce koşar adım buraya vardım, defter, kitap, kahve, kuruvasan yayıldım. Beş dakika sonra pek hoş bir kadın yaklaştı, masayı paylaşmamızı önerdi. İsmi Antigoni . Laptoplarımızın sırtlarını birbirine dayadık, yazıyoruz.

Geçenlerde yazdığım Kapı Açık başlıklı yazıya gelen yorumların ardı arkası kesilmedi. Özellikle öğrencilerimden. En çok da kapıyı gelsinler diye açık tuttuğum öğrencilerimden geldi yorumlar. Dolayısıyla bu yazıyı SİZİ SEVİYORUM demek için yazıyorum.

I just called to say I love you yani.

Tastamam böyle.

Kapıyı gösterdiklerim dahil, karşıma çıkmış ve kalmış veya kaçmış öğrencilerim: Hepinizi seviyorum.

Kızdığım, bağırdığım, cezaya kaldırdığım, cevapsız, selamsız-sabahsız bıraktığım öğrenciler:

Topunuzu seviyorum!

Bu bir önkoşul olarak biline.

Buna mukabil Kapı Açık’da yazılanların bir harfinden bile vazgeçmiyorum. Hatta bu yazıyı yazıyorum ki Kapı Açık biraz daha pekişsin. Bastırsın diye üzerine tatlı diye düşünün.

Onaylanma ihtiyacından başlayalım. Sosyal onay. Varlığımıza istenen onay. Kuraldışı yayınlarından çıkan Özsaygı adlı kitapta Saim Koç ve Nil Gün bu onay ihtiyacını iyice anlatıyorlar. Diyolar ki “özsevgisi gelişmemiş insanlar onay dilenciliği ile yaşamlarını sürdürürler…Özsevgimiz yeterince gelişmemişse onay almayan davranışlarımız karşısında varlığımızın rededildiği hissine kapılırız…Bize yöneltilen her eleştiri sevilmediğimizin bir kanıtı olur “. (Özsaygı. Saim Koç ve Nil Gün, Kuraldışı Yayınları, 2006. Sf. 83-85)

Kapı Açık’da öğrencilerimi eleştirdim. Sadece öğrencilerimi değil, yoga yapıyorum ayağına kendi bildiğini okuyan herkesi eleştirdim. Eğer özsevginiz gelişmemişse bu eleştiri sevilmediğinizin bir kanıtı olarak karşınıza çıkmıştır. Kendinizi yeterince seviyor ve değerli olduğunuzu düşünüyorsanız, eleştirilen davranışı değiştirmeye yönelmişsinizdir.

Özsaygı kitabının büyük bir kısmında nasıl kendimizi sevemediğimiz ve dolayısı ile başkalarına verecek de sevgiden de yoksun oluşumuzdan söz ediliyor. Özsevgi hayatımızın ilk altı yılında anne babamızdan aldığımız sevgi ile doğrudan ilişkili. Özellikle de iki yaşımıza kadar annemizin bizimle kurduğu ilişki ile. Ana babamızın bizimle (kendileri ile) kurdukları yaralı ilişkilerden dolayı belki kendimizi sevmeyi öğrenemiyoruz. Bir çoğumuzda mevcut bir durum bu. En ‘’normal’’ anne babalar tarafından büyütülmüş olsak bile onların yaralarını, korkularını ve alışkanlıklarını bir şekilde bünyemize çekmiş oluyoruz.

Bu yaştan sonra yapmamız gereken de dönüp dönüp onları suçlamak değil, kendi kendimize analık babalık edip, özsevgimizi geliştirmek.

Yani benim sizi sevmem yetmez. Sevilmeye layık olduğunuzu benden duymanız ızdırabınızı dindirmez. Çünkü sizi esas sevecek kişi yine sizsinizdir. Hoca da koca da sevgisinden mahrum kaldığınız ana-babanın yerine geçemez çünkü.

Ben de bu ızdıraptan muaf değilim bu arada. Daha geçen sonbahar hocamın bir eleştirisi karşısında un ufak olan ve hayatı askıya almaya (ingilizcesi sebatical), bir daha bir satır yazmayıp bir saat bile ders vermemeye and içen de benim. Oysa hocam ateşli eleştirisini yüzüme püskürttüğü günün ertesinde cümlemize konuşurken demişti ki: “benim tepkim ile vaktinizi, enerjinizi harcamayın. (Alt yazı: kendinizi beni sevdirmeye uğraşmayın) Benden gelen öğretiye kulak verin. Benimle olan ilişkinize çok önem vermeyin”.

Ama biz toy öğrenciler hocalarımızı boş veremiyoruz.  Hoca bizi sevsin çok önemli bir mevzuu. Ve ben şimdi buradaki hoca koltuğumdan bakıp da görüyorum ki öğrenci zaten seviliyor. Evlat gibi oluyor. Yaptıklarına kızıyorsun ama sevmekten vazgeçmiyorsun. En fazla potansiyeli olana en çok kızıyorsun.

Hoca-öğrenci ilişkisi, aynı karı-koca ilişkisi gibi varolan BÜTÜN ilişki kalıplarımıza ışık tutuyor aslında. Hocanız sizi onaylasın diye yanıp tutuşuyorsanız, bunu önem verdiğiniz HER İNSAN’dan bekliyorsunuz. Ve hatta önem verdiğiniz insanlar bazı davranışlarınızı onaylamayınca sevilmediğinizi düşünüyor olabilirsiniz. Otorite ve güç merkezinden (bu hoca, patron, ana-baba, hayran olunan bir insan, karı-koca olabilir) onay gelmedikçe varlığınızı tehtid altında hissediyor musunuz?

Ben sizi seviyorum.

Siz kendinizi seviyor musunuz?

Kimseyi kendimizden fazla sevme yetimiz yok çünkü…

Foto: Kokia Sparis

KAPI AÇIK

Shadow Yoga serilerini öğretmeye başladıktan sonra şu soruyu sık sık duyar oldum:

Biz bu prelüdleri (shadow sisteminin ayakta yapılan hareket serileri) olduğu gibi yapmak zorunda mıyız, yoksa araya içimizden gelen bir şeyler koyabilir miyiz?

Bu sorunun cevabı: Prelüdleri olduğu gibi sırasını değiştirmeden, arasına, başına sonuna başka bir şey eklemeden ve aradan bir şey çıkarmadan olduğu gibi yapmak zorundasınız.

Evet.

Bazı öğrenciler isyan etmeye pek meyilliler. Serileri ezberlememek, hareketlerin isimlerini öğrenmemek, evde kendi başlarına çalışmamak için bin dereden su getiriyorlar. Onlara tavsiyem:

Kapı açık, arkanı dön ve çık!  Sizin hocanız ben değilim.

Ben Yoga’yı  bir sevda hadisesi olarka görüyorum ve bu bakış açısından derslerimi veriyorum. Nasıl bir insana sevdalandığımızda günümüzün akışını, bazen işimizi, bazen yaşadığımız şehri, ülkeyi sevgiliye göre değiştiriyoruz işte yogaya sevdalanan öğrenciden de ben bunu bekliyorum. Nasıl ki o sevgilinin ilgilendiği konuları araştırıyor, dikkatini çekecek şeyleri öğreniyoruz, nasıl ki o konuşurken kıpırdanmalarımızı bir yana bırakıyor, gözünün içine bakıyoruz, işte ben öğrencilerimden bu dikkati bekliyorum.

Krişnamurti, “sevda dikkat etmektir” demiş.

Dönüşüm ancak sevda yoluyla gelir çünkü.

Herkesin bir hikayesi var. Herkesin hayatta baş etmek zorunda olduğu sınırlamaları var. Kendi bedenleri,  hastalıkları, işleri, eşleri, çocukları benim derslerime gelmelerini engelliyor olabilir. Öğrencilerimden beklediğim benimle çalışmak istiyorlarsa yogaya öncelik verecek şekilde hayatlarını yeniden düzenlemeleri. Çünkü biliyorum ki ben hersabah yoga dersi değil de 500 dolar veriyor olsaydım gelenlere, herkes çocuğunu, patronunu, uykusunu ayarlayıp 7:30’da kapımda belirecekti. Bu bir önem, öncelik meselesi.

Dönüşüm, hikayelerimizi yeniden yazdığımız zaman gelir.

Bu kadar basit.

Çok sertmişim, biraz esnek olamaz mıymışım? Öğrencilerimi müşteri olarak görmediğim için onları elimde tutmak, onları hoş tutmak gibi bir derdim de yok. Ha bu arada.. Sonuna kadar esneyebilirim. Kendi hocamla çalışmak için ama. Hocamın yanında çalışacağım dönemlerde işimi, eşimi, düğünü derneği bir kenara bırakıp hayatı oraya doğru akıtmak benim ödevim. Bildiğim sınırları zorlamazsam, ötesini bilmek asla kısmet olmaz.

Ben Krişnamurti’nin sözlerne bir de ‘sevda sevgiliye enerji, kaynak ve zaman ayırmaktır’ı ekleyeceğim.

Bazı yogayı insanlar kendi hikayelerini yeniden yeniden yeniden yazmak için kullanıyorlar. Bunlar çoğunlukla ilgi açlığı çeken ve kendilerine imtiyaz  tanınmasını isteyenler. Ben filanca sebepten ötürü derslere 20 dakika geç girebilir miyim, diye soranlar mesela. Ya da iki hafta ortadan kaybolup bir sabah aniden hiç bir şey olmamış gibi ortaya çıkanlar. Kendi kendilerine sınıf atlatıp, bir sonraki seviye dersinde belirenler. Benden onlara analık babalık yapmamı bekleyenler. Her mevzudaki  fikirlerini bana eposta olarak sunanlar. Ya da işte başta sözünü ettiğim serileri içlerinden geldiği gibi yeniden yorumlamak isteyenler!

Bütün ustalık gerektiren sanat/zanaatlarda olduğu gibi yoganın formasyon yıllarında da tekrar tekrar tekrar egzersiz gerekiyor. Hareketler varolan yapının (fiziksel-enerjisel ve zihinsel) kırılması ve yeniden yapılandırması için tasarlanmış. Bu süreci “içinizden geldiği gibi” yaşarsanız, yine yeniden kendi hikayeleriniz içinde döner durursunuz. Çünkü Robert Svaboda hocamızın da belirttiği üzere, bugün pek azımız kalbimizin sesini duyma yeteneğine sahip. İçimiz diye duyduğumuz şey aslında zihnimiz. Ve zihin daima kendini iyi hissetmeye, zevke doğru yöneltir bizi. Dolayısıyla içinize bırakırsanız yogayı, zihin onu kendi labirentlerinde yolculuğa çıkartıp, turu başladığı noktada bitirecektir.

Formasyon yılları bitip de öğrenci çıraklığa, oradan ustalığa doğru yol alırken, iç rüzgarlar düzgün eser, zihin durulur, bütün yapı yeniden inşa edilirken elbette  yaratıcılık  başlayacak. Ama bu yıllar yıllar yıllar ve belki nice yaşamlar sonunda olacak.

Bugün yoga öğrencileri yoganın özü ile hiç örtüşmeyen bir hırs içindeler. Bu hırsları yogayı ne kadar anlamadıklarını açığa çıkarıyor aslında. Bir an önce sınıf/seviye atlamak gibi bir dertleri var. Oysa ki benim 1. Seviye derslerimde öğrettiklerimin bile işlemeye başlaması için aradan 3 ila 6 ay geçmesi gerekiyor. Ondan sonra 2. Seviye. Yine bir altı ay. Tek bir seri.  Bu süre içinde her gün her gün tekrar edilmesi gerekiyor.

200 veya 500 saatlik değil, ömürlük bir eğitim bu.

Kimin sabrı yeter?

Kapımız onlara açık!

SABIR