Shadow Yoga-devam

Foto: Rebekka Haas

Ben uzun bir zaman Shadow Yoga’ya direndim doğrusunu isterseniz. Hem de Shadow Yoga’nın Mekke’si sayılan Portland’da  yaşamama rağmen. Başka bir yoga geleneğini takip ediyordum ve hayatımdan memnundum. Evet, takip ettiğim yoga sisteminin kısa serisini bitirmek her sabah neredeyse iki saatimi alıyordu ve evet arada sırada bizim stüdyoya “ziyarete gelen” Shadow yogacıların zarafeti, gücü ve güzelliği dikkatimi çekiyordu ama hayatımdan memnundum. Başka bir sisteme geçmeyi aklımdan geçirmiyordum. Etrafımdaki Shadow Yogacı dostlar beni en azında bir denemeye cesaretlendirmeye çalıştıklarında bu sistemden iyice soğuyor, bir deneyeceğim varsa da vazgeçiyordum.

Sonra bir gün Eski Hocam’la aramız bozuldu ve her şey değişti. Eski Hocam beni stüdyodan kovmadan önce, “Git sen Shadow Yogacı ol. Sana o yakışır!” dedi. Ben de inadımdan değilse bile yeni bir hoca bulmak zorunda olduğum için gittim Shadow Yoga’yı denemeye karar verdim. (Bu hikayenin ayrıntılarını merak ediyorsanız Yoga’da Hoca Yitirmek adlı dizi yazısını okuyabilirsiniz.)

***

Zhander Remete’nin karşısına geçtiğim ilk sabah bu sistem hakkında çok az şey biliyordum. Evet mat kullanmıyorlardı. Bir de prelüd diye bir şey yapıyorlardı. Prelüd denen şey çok kısaydı. “Sizin yoganız bu kadarcık mı sürüyor?” diye sorduğumda,  kafamı büsbütün karıştıran “yok, prelüdden sonra asana var” diye bir cevap alıyordum. Ne yani prelüd dedikleri şey asana değil miydi yani?

Zhander Remete, Macar asıllı, beyaz saçlı, esmer tenli, çatık kaşlı, kalın sesli, benden koyu bir aksanla İngilizce konuşuyor… Akrabaymışız gibi geldi. Hemen kanım ısındı.

“Şimdi burada karşımda oturuyorsanız, bir şeylerden memnun değilsiniz demektir” dedi.

Arkamda oturan kadın huzursuzca yerinde kıpırdandı. Zhander Hoca açıklamak zorunda hissetti kendini:

“Yaptığınız yogadan, bağlı olduğunuz sistemden, sizi yetiştiren hocanızdan memnun olsaydınız, şimdi burada benim karşımda oturuyor olmazdınız. Buradasınız çünkü hala bir şeylerin arayışı içindesiniz.”

Bu sefer huzursuz-huzursuz yerinde kıpırdanma sırası bana geldi. Eski Hocam’ın beni stüdyodan kovduğu günden beri hamamda oğluna gelin bakan karılar gibi yoga hocası arayışına girmiştim çünkü. Bütün yaz Türkiye’de, Avrupa’da Amerika’da adını duyduğum yoga hocalarının kurslarına katılmış, hangisi ile kimyamın uyduğunu anlamaya çalışmıştım. Zhander Remete’nin Portland’da düzenlediği Shadow Yoga kursu da “Hocamı Arıyorum” turnesinin bir durağıydı sadece. Bunu bilen, hisseden Emma Hoca (Shadow Yoga okulunun müdürü) beni Portland kursuna kabul etmemek için sonuna kadar ayak diretmiş, son ana kadar beni bekletmişti. Çok sonra öğreneceğim tabiri ile o sırada ben onların gözünde (ve gerçekte) bir “shopper” idim. Bir kurstan diğerine koşarak yogayı tüketen öğrenci tipi yani.

O zar zor kabul edildiğim ilk kursun sonunda ben artık başka bir hoca veya sisteme dönmeyeceğimi biliyordum. Gözümü karatıp Emma Hoca’ya yaklaştım, bu sistemi öğretmek istediğimi söyledim. O yıllarda ben çoktan tam zamanlı yoga hocası olarak çalışmaya başlamıştım. Gençtim ve yoganın inceliklerinden bihaberdim. Bir de üstüne kendimi iyi zannediyordum. (en tehlikeli kişisel yanılgı bileşimi) Beni seve seve kabul ederler diye düşündüm. İnsanlar yoga bilmeden hocalık eğitimlerine katılıyorlardı. Ben dört yıldır bir sabah bile aksatmadan kendi yogamı yapıyor, yoga hakkında ne var ne yoksa okuyor ve hatta yazıyordum bile.  Beni eğitimlerine almasınlardı da kimi alsınlardı?

Ertesi gün dersten sonra Zhander Hoca beni yanına çağırdı, gözlüğünün üstünden beni süzerek,

“Emma’ya Shadow Yoga öğretmek istediğini söylemişsin” dedi.

Zar zor duyulur bir sesle, evet, diyebildim. Önceki gün Emma’yla konuşurkenki güvenim deterjandan yapılma bir balonmuş meğerse. Zhander Hoca’nın kalın sesiyle bir anda patladı gitti.

Gözlüğünü indirip uzun, upuzuuuun, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir sessizlik boyunca beni süzdü. Ben kapıya göz attım.

“Bizim hocalık eğitimimiz üç sene sürüyor” dedi.

“Biliyorum” diye fısıldadım. Biliyordum da sesim nereye gitmişti?

“Seni bu eğitime alıp almayacağımıza karar verebilmemiz için bizimle iki sene geçirmen lazım”

Peki.

“Bu iki sene içinde Shadow Yoga sisteminden başka bir sistemi öğreten hiç bir hocanın dersine gitmemen de lazım. Öğretinin saflığını koruması için. Sendeki gelişmeyi gözlemleyebilmemiz için. Razı mısın?”

Razıyım.

“İyi. İki sene sonra seni Hocalık Eğitimine alıp almayacağımızı söyleriz sana. Hocalık eğitimi en az üç sene sürecek. Üçüncü senenin sonuna varan herkes bu sistemi öğretecek diye bir kural da yok. Ancak hazır olduğuna karar verirsek sana el vereceğiz. Yoksa devam.”

Tamam.

***

Bu konuşmanın üzerinden tam altı yıl geçti. Bu altı yıl boyunca bir gün bile canım başka bir hocanın dersine, kursuna katılmayı çekmedi. Hergün prelüdümü ve zamanla bana verilen asanalarımı yapmayı, yılda iki defa Zhander Hoca’nın karşısına geçmeyi sürdürdüm. Zar zor kabul edildiğim  o ilk kursun ilk günü Zhander Hoca’nın bize söylediği sözlerin anlamını bu altı yıl içinde defalarca düşündüm.

“Buradaysanız hayatınızdaki bir şeylerden memnun değilsiniz. Buradaysanız arayış içindesiniz.”

Gerçek yoga eğitiminin arayışın bittiği yerde başladığını bu süre içinde canımla kanımla anladım.

***

 Devamı gelecek. Bizden ayrılmayın!

Yoganın Esrarı

Uçağımız ağır ağır kanatlanan bir kuş sürüsü gibi gri göklerde yükselirken benim içim sıkılıyor. İtalya’dan dönüyorum. Bulutların içinden geçtikçe grilik dağılıyor, maviye doğru tırmanıyoruz. İçimdeki sıkıntı olduğu gibi duruyor.

Bu sıkıntı, lise ikideyken bütün sene çalışıp, sonunda sadece iki defa (gündüz öğrencilere, akşam anne babalara) sahnelediğimiz oyunun gala gecesinin ertesi sabahında hissettiğim sıkıntıya benziyor. Çok beklediğim bir şeyin bittiğini anladığım andaki boşluk, şaşkınlık, en heyecanla beklenen şeyin elimden gitmiş olmasının kederi…

İtalya’dan dönüyorum. Umbria’nın yeşil dağlarında, trafikten, telefondan, internetten, eş, dost, akrabadan uzak geçen son on günde Shadow Yoga hocalık eğitimi mezuniyet kursunu tamamladım; bu sistemin dünyadaki sayılı hocalarından biri olmaya hak kazandım, memlekete dönüyorum. İçim sıkılıyor ama bir yandan da çok mutluyum. Bulutların üzerine çıkınca kavuştuğumuz güneş gibi, benim iç sıkıtımın altında da tatmin, memnuniyet ve şükran hisleri parlıyor. Böylesine iyi, böylesine kaliteli bir yoga eğitimi alabildiğim için.

Dört buçuk yıl önce Shadow Yoga hocalık eğitimine başvurduğumda, hocalarımız bana şöyle bir bakıp, “Daha değil, sen çalışmaya devam et, seneye bakarız” cevabını vermişlerdi. Otuz üç yaşındaydım. Güçlü, enerjik, heyecanlıydım. Son dört yıldır, bir gün bile aksatmadan yogamı yapıyor, metinleri çalışıyor, gelenekleri birbirine karıştırmadan farklı sistemleri deniyordum. Yine de bozulmadım, güvendiğim bir hoca bana bir şeyi yap derse, ona hay hay demenin en hayırlı şey olduğunu neyse ki o vakte kadar keşfetmiştim. Çalıştım.

Bir yıl sonra hocalarımın karşına geçtiğimde, “Tamam” dediler. “Bizimle çalışmaya başlayabilirsin ama artık başka hocaya gitmek yok, anlaştık mı?” Anlaştık. Sadece ben değil, benim gibi otuz iki öğrenciyle daha anlaştılar. Böylece 2009 yılının Ocak ayında, üç buçuk yıl sürecek Shadow Yoga hocalık eğitimimiz başladı.

Geçen yıllar içinde bu otuz iki kişiyle dünyanın çeşitli köşelerinde bir araya gelip artık ustamız olmuş olan hocamızın karşısına dizildik. O anlattı, biz dinledik; güldük, ağladık, itiraz edecek gibi olduk, vazgeçip söz dinledik.  Bacaklarımız uyuştu, kıpırdamadık; kalçalarımız yandı, minicik hareketlerle yanmayı dindirmeyi, kendi irademizle rahatsızlığımızı yenmeyi öğrendik.

Uzatmayayım… İşte insan iyi bir yoga eğitimi alırken neler olursa, hepsi bize de oldu. Üçüncü yılımızın sonunda katılmaya hak kazandığımız bu mezuniyet kursunda otuz ikimiz değilse de, yirmi dördümüz hazırdık.

Peki, hocamızın bize verdiği en değerli bilgi ne oldu biliyor musunuz?

“Bildiklerinizi kendinize saklayın!”

Bir hocalık eğitiminde hocanızdan duymayı en son bekleyeceğiniz söz belki de, ha?

Neden bildiklerimizi kendimize saklayalım? Çünkü bütün tılsım bilgileri gibi yoga da sadece hak edene verilmesi icap eden bir bilgi. Hocalar ne öğretecekler o halde? Hocalar her bireyin kendisinin bu tılsımı keşfetmesi için yol gösterecek, o kadar. Ne kadar az bilgi, o kadar çok keşif.

Bu eğitime gitmeden bir iki hafta önce, öğrencilerimle sohbet ederken televizyonda yoga gösterilmesinden, herkeslerin “yoga hocasıyım” diye ortalıkta dolaşmasından, parklarda bahçelerde, herkesin göreceği yerlerde yoga yapılmasından ne kadar rahatsız olduğumu anlatıyordum. Bir öğrencim benim rahatsızlığımı anlamadığını söyledi. Yoga herkese ulaşsa, yaygınlaşsa daha iyi olmaz mıydı?

Bundan sonra söyleyeceklerim sadece yoga hocaları için değil, içinde âlemin sırlarını taşıyan bir disiplini öğreten herkes için geçerli. Bir şaman düşünün ya da sihirbaz ya da iyi bir falcı, medyum veya otların, bitkilerin, gezegenlerin sırrını bilen bir şifacı, bir sanatçı… Televizyona çıkmış, işinin sırlarını kitlelere gösteriyor. Hatta onlar da yapsın diye alkış tutuyor. Her köşe başına bir dükkân açmış, ha babam bu bilgiyi satacak insan yetiştiriyor.

Şimdi siz böyle bir durumda fal baktırmaya, şifa bulmaya, yoga öğrenmeye kime gidersiniz? Televizyona çıkıp kitlelere âlemin esrarını açana mı, yoksa gözlerden uzak, sadece hak edene gizlerini sunan bilge kişiye mi? (Televizyonda gördüğünüze gidenlerdenseniz, bu yazının devamını okumanıza gerek yok.)

Hayatlarımızı yöneten kapitalist sistem, her şeyi olduğu gibi elbette yogayı da tüketilebilir ve pazarlanabilir bir mal olarak karşımıza çıkarıyor. Sadece eğitimi, dersleri değil; yoganın kıyafetleri, araçları, dergileri ve kitapları da kitlelerin tüketimi için üretiliyor. Bu sürecin sonucu olarak yoga da özünden çok başka bir şeymiş gibi sunuluyor. (Sistemin eline geçirdiğini pazarlayıp, mutluluğa aç, tatminsiz insanların tüketimine şifa niyetine sunması felaketinden sadece yoga değil, sanat, edebiyat, tıp ve bilim, hüner, disiplin, ustalık, çok çalışma gerektiren bütün disiplinler nasibini alıyor tabii.)

Benim üzüldüğüm ve görünen o ki hayatımın esas mücadelesi halini almaya başlayan şey şu: Yoga yanılsaması, geçim derdinde olan yoga hocaları ile ay sonunda kira ödemek zorunda olan stüdyo sahipleri tarafından yeniden yeniden üretiliyor. Nedir bu yanılsama? Yoganın bir eğlence, hep beraber yapılan bir rahatlama etkinliği, fizyolojik ve psikolojik sorunlara karşı etkili bir ilaç, zevk nesnesi olarak görülmesi. Sanki herkesin anlayabileceği, sanki herkesin yapabileceği bir şeymiş gibi sunulması. (Hadi canım!)

Hediyesi kişisel bağımsızlık olan yoga disiplini, bugün, insanların mevcut zaaflarıyla bağımlılıklarını iyice pekiştiren -bir de kafalarını karıştıran- bir cins grup-zevk ve kendini tatmin aracına dönüştü.

Hocamız bu eğitim boyunca bir de şunu tekrarladı: Yoga öğretmenliği geçim kapınız olmasın. Kendisinin akşamları bir kahvede çalıştığı ilk yıllarını anlatırken, hayat kazanma derdinin yoga öğretisinin kalitesini nasıl düşürebileceğini uzun uzun açıkladı. Çünkü geçim derdi yoga hocasının en değerli hakkı olan, doğru kafadaki öğrenciyi seçme şansını elinden alan bir şey.

Hoca ile öğrenci arasında kurulacak çok samimi bir ilişkiyi ön gören bu disipline göre, her hocanın kendi öğrencisini seçme hakkı olmalı. Günümüzde bu denge tam tersine dönmüş gibi. Hoca, bu değerli bilgiyi aktaracağı öğrenciyi seçeceğine, öğrenci hoca seçiyor!

Eski yoga metinleri çok net bir şekilde şunu dile getirmişler: Hocalar! Bu değerli bilgiyi sadece hak edene verin. En basitinden başlayın. Öğrenci sebatlı çalışması ile daha derinlere inmeyi hak ettiyse, onu yavaş yavaş oraya götürün; acele etmeyin, kendi bildiğinizi kendinize saklayın. O bilgiyi aktarmanın tek yolu, onu yaşamaktır. Boşa konuşmayın.

Bana sorarsanız, bugün ciddi olarak yoga çalışan insanların öncelikli çabası, yoganın yaygınlaşması yolunda değil, onun gizemli tabiatının korunması yolunda olmalı. Hatha Yoga Pradipika’da da belirtildiği gibi: Soylu bir kadının mahremiyetini koruması gibi, öğrenci de yoganın esrarını kendine saklamalıdır.

Bu yazı Kuraldışı Derginin Mayıs 2012 sayısında yayınlanmıştır.

http://www.kuraldisidergi.com/4776/yoganin-esrari-pardon-yine-bir-yoga-yazisi/


Kupadaki Çatlak

Hava günlük güneşlik.

Kahvaltıdan sonra bey ile Fresh Pot’a gidelim dedik. Ben bir saat yazarım diye düşündüm. O da fotoğrafları ile oynar. Çaylarımızı aldık, yanyana iki ayrı masaya oturduk, bilgisayarları önümüze açtık. O daldı gitti. Modem kapalı. Word’un beyaz sayfası karşımda açık. Karşılıklı birbirimizi kesiyoruz. Ne onda hareket var ne bende.

Ne oldu, diye sordu yan masadan bey. Niye yazmıyorsun? Hemen kızdım. Bilmiyorum. Sen varsın diye herhalde. Yalnız gelmeliydim ben buraya. Hadi len, diye güldü. Aynı masalarda bile oturmuyoruz. Seninkisi tembellik.

Of! (Haklı)

***

Yazma üzerine okuduğum bir kitapta (Writing Alone, Pat Schneider, Oxford University Press, 2003) şöyle diyor: Belli bir şey yazacağım diye masa başına geçmeyin. Ne yazacağınızı bilmeden başlayın. Belki hikaye, belki anı, belki deneme, belki de roman çıkacak sonunda. Gözünüzü kapattığınız zaman beliren ilk imgeyi anlatmakla işe başlayın. O sizin anahtarınızı açıl susam açılınız olsun. Devamı gelir.

Ben bu yöntemi denedim ve her defasında işe yaradığını biliyorum. Kahve kupasındaki çatlağın midemde yarattığı bulantıdan başlayıp, varoluşsal bir sonuca vardığım oldu. Yazı bittiğinde, kupadaki çatlağa artık ihtiyacım kalmadığından onu silebilirim.

Size bu aralar ne kadar yorgun olduğumu anlatarak işe başlayabilirim mesela.

Yataktan çıkmam, stüdyoya varmam, ders öncesi hazırlıkları yapmam filan uyurgezer halinde gerçekleşiyor. Birazdan ders vereceğimi aklıma bile getirmiyorum. Ağzımı açacak halim yok. Uykunun alfa dalgalarını mümkün mertebe korumaya çalışarak robot gibi rutinimi tamamlıyorum. Öğrenciler birer ikişer battaniyeleri üzerindeki yerlerini alırlarken ben çocuk pozunda bekliyorum. Yarı uyur vaziyette sızlayan bedenimi dinliyorum. Her yanım ağrıyor.

Neden?

Çünkü yoga  dersi veriyorum. Yoganın fazlası da olur mu, demeyin. Herşeyin fazlası zarar! Kayropraktra gittim, sakrumun bir tarafı yerinden çıkmış. Ne yapıyorsun, dedi. Yoga dersi veriyorum dedim. Günde kaç saat? Hergün 3 saat. Başka? Eh bir de kendi yogamı yapıyorum. O da bir saat sürüyor. Günde 4 saat yoga yapıyorsun yani?  Yaşın kaç? 37.

Kayropraktr beni evirir çevirir, kemikleri, eklemleri takır tukur yerine oturturken, “Eh normal o halde, bedenin iflas etmiş“ dedi.

***

Bazen soruyorlar:

Sen kendi yoga okulunu ne zaman açacaksın Defne?

Sanki yoga hocası olmanın tabii devamı okul açmak. (Bu mantıkla gidersek  lisedeki ingilizce hocalarımızın hepsi şimdi dil okulu işletiyor olurlardı). İşletmecilik kendi başına bir yetenek, eğilim ve eğitim meselesi. Babam çok istemişti işletme okumamı. Bizim zamanımızda işletme bölümleri Türkiye’nin ennnn parlak öğrencilerini topluyordu. En parlak öğrenci olma  hırsım bile işletme okumaya motive edememişti beni.

Yoga okulu açmak demek işletmeci olmak demek. Öncelik işletmeciliğe gidiyor ister istemez. Vergiler, girdi, çıktılar, çalışanlar vs…Hem hoca, hem yazar, hem eş, hem işletmeci olursam bu yorgunluk nereye varır? Benim iyi yaptığım iki iş var: Ders vermek ve yazmak. Bunlardan gayrısı heves, hırs, tatminsizlik alameti.

***

Bakıyorum insanlar hep daha fazlasını yapmak istiyorlar. Çok çekici imkanlar var etrafımızda kabul ediyorum. Yoga hocalığı tek başına yetmiyor, hayat koçu, terapist, masöz, şifacı, stüdyo işletmecisi de olmak da istiyoruz. (Eh tabii bir yandan anne baba da olmak istiyoruz ki bence o da bir meslek!)  Bunların hepsi yeni ama her biri kendi başına bir  meslek. Hem doktor, hem dişci, hem bankacı hem de öğretmen olmak istemek gibi bir şey bu.

Benim tek bir işim var: O da yoga hocalığı. Bir de yazarlık işim var ama onu yoga hocalığının devamı olarak görüyorum. Bir kocam var ve Yunanca öğreniyorum. Günlerim bu dört meşgalemin etrafında dönüyor. Azıcık sosyallikten başka bir şey yok ve bunlara bile yeterince zaman ayıramıyormuşum gibi geliyor. Bir de birini fazla kaçırırsam işte böyle yorguluktan sürünüyorum.

İşimi iyi yapmak, onda uzmanlaşabilmek için yayılıp dağılmaya değil, toparlanıp derinleşmeye ihtiyacım var. Zamanımı, paramı ve enerjimi mümkün olduğunca yoga öğrenmek ve öğretmeye kanalize etmeye çalışıyorum. On şeyin yüzeyini bilmektense, bir şeyin on kat derinini bilmek daha iyi diye düşünüyorum.

***

Eve gidip uyumam gerek galiba benim…Öyle gözlerim kapanıyor. Şekerleme..şekerle, şekerl, şeker, şek.

Horrrrrrr

Not:Bu yazı kupadaki çatlak olsun ,bakalım bizi nereye götürecek. Siz sorun, yorun (yorumlayın anlamında!) ben yazayım…

KAPI AÇIK

Shadow Yoga serilerini öğretmeye başladıktan sonra şu soruyu sık sık duyar oldum:

Biz bu prelüdleri (shadow sisteminin ayakta yapılan hareket serileri) olduğu gibi yapmak zorunda mıyız, yoksa araya içimizden gelen bir şeyler koyabilir miyiz?

Bu sorunun cevabı: Prelüdleri olduğu gibi sırasını değiştirmeden, arasına, başına sonuna başka bir şey eklemeden ve aradan bir şey çıkarmadan olduğu gibi yapmak zorundasınız.

Evet.

Bazı öğrenciler isyan etmeye pek meyilliler. Serileri ezberlememek, hareketlerin isimlerini öğrenmemek, evde kendi başlarına çalışmamak için bin dereden su getiriyorlar. Onlara tavsiyem:

Kapı açık, arkanı dön ve çık!  Sizin hocanız ben değilim.

Ben Yoga’yı  bir sevda hadisesi olarka görüyorum ve bu bakış açısından derslerimi veriyorum. Nasıl bir insana sevdalandığımızda günümüzün akışını, bazen işimizi, bazen yaşadığımız şehri, ülkeyi sevgiliye göre değiştiriyoruz işte yogaya sevdalanan öğrenciden de ben bunu bekliyorum. Nasıl ki o sevgilinin ilgilendiği konuları araştırıyor, dikkatini çekecek şeyleri öğreniyoruz, nasıl ki o konuşurken kıpırdanmalarımızı bir yana bırakıyor, gözünün içine bakıyoruz, işte ben öğrencilerimden bu dikkati bekliyorum.

Krişnamurti, “sevda dikkat etmektir” demiş.

Dönüşüm ancak sevda yoluyla gelir çünkü.

Herkesin bir hikayesi var. Herkesin hayatta baş etmek zorunda olduğu sınırlamaları var. Kendi bedenleri,  hastalıkları, işleri, eşleri, çocukları benim derslerime gelmelerini engelliyor olabilir. Öğrencilerimden beklediğim benimle çalışmak istiyorlarsa yogaya öncelik verecek şekilde hayatlarını yeniden düzenlemeleri. Çünkü biliyorum ki ben hersabah yoga dersi değil de 500 dolar veriyor olsaydım gelenlere, herkes çocuğunu, patronunu, uykusunu ayarlayıp 7:30’da kapımda belirecekti. Bu bir önem, öncelik meselesi.

Dönüşüm, hikayelerimizi yeniden yazdığımız zaman gelir.

Bu kadar basit.

Çok sertmişim, biraz esnek olamaz mıymışım? Öğrencilerimi müşteri olarak görmediğim için onları elimde tutmak, onları hoş tutmak gibi bir derdim de yok. Ha bu arada.. Sonuna kadar esneyebilirim. Kendi hocamla çalışmak için ama. Hocamın yanında çalışacağım dönemlerde işimi, eşimi, düğünü derneği bir kenara bırakıp hayatı oraya doğru akıtmak benim ödevim. Bildiğim sınırları zorlamazsam, ötesini bilmek asla kısmet olmaz.

Ben Krişnamurti’nin sözlerne bir de ‘sevda sevgiliye enerji, kaynak ve zaman ayırmaktır’ı ekleyeceğim.

Bazı yogayı insanlar kendi hikayelerini yeniden yeniden yeniden yazmak için kullanıyorlar. Bunlar çoğunlukla ilgi açlığı çeken ve kendilerine imtiyaz  tanınmasını isteyenler. Ben filanca sebepten ötürü derslere 20 dakika geç girebilir miyim, diye soranlar mesela. Ya da iki hafta ortadan kaybolup bir sabah aniden hiç bir şey olmamış gibi ortaya çıkanlar. Kendi kendilerine sınıf atlatıp, bir sonraki seviye dersinde belirenler. Benden onlara analık babalık yapmamı bekleyenler. Her mevzudaki  fikirlerini bana eposta olarak sunanlar. Ya da işte başta sözünü ettiğim serileri içlerinden geldiği gibi yeniden yorumlamak isteyenler!

Bütün ustalık gerektiren sanat/zanaatlarda olduğu gibi yoganın formasyon yıllarında da tekrar tekrar tekrar egzersiz gerekiyor. Hareketler varolan yapının (fiziksel-enerjisel ve zihinsel) kırılması ve yeniden yapılandırması için tasarlanmış. Bu süreci “içinizden geldiği gibi” yaşarsanız, yine yeniden kendi hikayeleriniz içinde döner durursunuz. Çünkü Robert Svaboda hocamızın da belirttiği üzere, bugün pek azımız kalbimizin sesini duyma yeteneğine sahip. İçimiz diye duyduğumuz şey aslında zihnimiz. Ve zihin daima kendini iyi hissetmeye, zevke doğru yöneltir bizi. Dolayısıyla içinize bırakırsanız yogayı, zihin onu kendi labirentlerinde yolculuğa çıkartıp, turu başladığı noktada bitirecektir.

Formasyon yılları bitip de öğrenci çıraklığa, oradan ustalığa doğru yol alırken, iç rüzgarlar düzgün eser, zihin durulur, bütün yapı yeniden inşa edilirken elbette  yaratıcılık  başlayacak. Ama bu yıllar yıllar yıllar ve belki nice yaşamlar sonunda olacak.

Bugün yoga öğrencileri yoganın özü ile hiç örtüşmeyen bir hırs içindeler. Bu hırsları yogayı ne kadar anlamadıklarını açığa çıkarıyor aslında. Bir an önce sınıf/seviye atlamak gibi bir dertleri var. Oysa ki benim 1. Seviye derslerimde öğrettiklerimin bile işlemeye başlaması için aradan 3 ila 6 ay geçmesi gerekiyor. Ondan sonra 2. Seviye. Yine bir altı ay. Tek bir seri.  Bu süre içinde her gün her gün tekrar edilmesi gerekiyor.

200 veya 500 saatlik değil, ömürlük bir eğitim bu.

Kimin sabrı yeter?

Kapımız onlara açık!

SABIR