Dün ne yedin?

‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬
IMG_0293
Gün 10
Sevgili Mehtap Yıldız dünkü mesajında şöyle demiş:
“Hocam acaba benim gibi nasıl besleneceğini hayal bile edemeyenler için dipnot olarak gün içinde tam ne yediğinizi yazabilir misiniz? Çok faydalı olur.”
Ben aslında herkesin deneye yanıla, içini dinleyerek, vücudunu hissederek, gözünün beyazına, dökülen saç sayısına, tırnaklarına, dişlerine bakarak kendisine en çok uyan beslenme reijimini bulacağına inanıyorum ama Mehtap’ın ricasnı da yerine getirmeden edemeyeceğim. Madem çok faydalı olur demiş:
 
Dün (cumartesi) neler yedim?
Sabah ilk iş iki tane espresso içtim. Aç karnına çat, çat gözlerim açılsın diye. İçine birazcık şekersiz soya sütü koydum. Gözüm açıldı. Yogamı yaptım. Bitirdiğimde tok hissediyordum kendimi (yoga mucizesi), bir saat sonrasında da öğle yemeği için teyzemle dışarıda buluşacaktık, “hadi bir şey yemeden bekleyeyeim” dedim. Βöylece uyandığım andan (8:00 civarı) öğlen 1e kadar iki espresso ile durdum. Bu benim için de yeni bir olay. Şekersizlikle alakası var sanırım. Belki de glütensizlikle. Normalde sabah 5 saat aç karnına işlev gösteremez, bir şeyler atardım ağzıma.
 
Öğle yemeği için Hint lokantasına gittik ve ben orada şunları yedim:
Gavur dağı gibi bir salata ama içinde ceviz yerine fıstık vardı.
Nohut, yanında bir kaç kaşık safranlı beyaz pilav.
Baharatlı soslarla pişmiş bir patates.
 
Evet pilav, patates gibi hiç şeker açısından hiç de masum olmayan yemekler menüde mevcuttu ama Cumartesidir, olur. Önemli olan zaten ekstra içine katılmış tatlandırıcılardan uzak durmak.
 
Akşamüzeri yeşil çay içiyordum. Karnım kazındı. Yeşil çay içince hep karnım kazınır zaten. Bir tane şeftali yedim.
 
Akşam yine yemeğe çıktık bizim Bey ile. (Cumartesi date night- yemek, sinema yapalım dedik) Hem de geç bir saatte (bana göre) 20:00’de karidesli domatesli küçük bir salata yedim, yanında da bir bardak roze şarap içeyim dedim. İçemedim. Şerbet gibi geldi. Oysa kaliteli bir şaraptı, üstelik pahalıydı da. İçim yana yana masada bıraktım. O kadar geç yediğim akşam yemeği bu sabah bir kilo fazla olarak geri dönmüş)
 
İşte böyle Mehtapcığım. Umarım senin sayende başkaları da faydalanmıştır bizim listeden.
 
Hepinizi öptüm.
 
10 gün bitti bu arada. Yolun çeyreğini katettik. Hem bu kürü ömürlük yapmayı düşünüyorum artık, öyle bir canlandım ki!
#‎glütensizşekersizkırkgün‬ 
 
 
 
 
 

Azaltmak ya da Bırakmak (işte bütün mesele)

IMG_2227 (4)‪#‎glütensizşekersizkırkgün‬

Gün 6

Yoga dersi vermeye başladığım zamanlarda benden “asker gibi hoca” diye bahsedilirdi. Ne zaman bunu duysam çok üzülürdüm. Hâlâ da üzülürüm.

Üzülürüm çünkü evet bir yandan yoganın belli kurallar ve koşullar çerçevesinde öğretilmesi ve uygulanması gerektiğini söyler ve benimle çalışmaya baş koymuş öğrenciden bunu talep ederim öte yandan da bu kural ve koşulların hatha yoga geleneği içinde bir yeri ve bilimsel bir açıklaması olduğunu da bilir, aktarırım. Hiç birini ben sağa sola komutlar yağdırayım ve kendimi daha güçlü hissedeyim diye derslerime dahil etmem yani!

Yoga geleneği – diğer mistik öğretilerde olduğu gibi- öğrenciden değişmesini talep eder. Öğrenci de zaten bildiği halinden daha farklı, daha derin bir başka varoluş hali var mı, hayatı oradan yaşarsa kendini daha mutlu, daha özgür hisseder mi diye merak ettiği için hocanın kapısına dayanır. Bu süreçte madem bildiğimizden başka bir varoluş halini araştırıyoruz ilk değiştireceğimiz şey de alışkanlıklarımız olacaktır elbette. Yoga bir alışkanlık kırma disiplinidir. Disiplinidir evet. Disiplinli bir şeydir.

Disiplin ise eteğimizin boyu kısa diye çağrıldığımız (ben çok çağrılırdım!) lisedeki disiplin kurulunda adı geçen yapay ve içi boş kurallar silsilesinden çok başka bir şeydir. Bence disiplin sebat, sabır, irade ve sevginin mükemmel bir karışımıdır ve insanı kısıtlamaya değil, özgürlüğe, sanata ve benliğin bilinmeyen hallerinin keşfine taşır. Hayran olduğumuz sanatçılar, yazarlar, yoga hocaları sessiz sakin her gün aynı şeyi sevgiyle, sebatla tekrarladıkları için hayran olduğumuz o eserleri üretmişlerdir.

Şimdi bunun bizim glütensiz, şekersiz beslendiğimiz kırk gün ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Bir çoğunuzun yogayla ilgisi bile olmayabilir.Doğru. Bunu şu sebeple yazıyorum: Bir şeyi azaltmak ve bırakmak arasında kocaman bir uçurum var.

Şekeri ele alalım. Şekeri azaltmak şüphesiz ki iyi bir şey ama dönüşümü sağlayacak ateş ancak yüzde yüz bir baş koyuşla tutuşacak. Her şeyde bu böyle. Azaltmak aslında gizli gizli değişmeye direnmek. Bir ayağım eski halimde kalsın, öbür ayağımla şu yeni halime bir adım atayım diyemiyoruz. Olmuyor. Bırakmak çok ciddi bir cesaret işi. O yüzden zaten kırk gün diye sınır koyduk. Kırk gün boyunca suya atlayıp bilmediğimiz adalara, koylara, kıyılara kulaç atabiliyor muyuz? Sevmezsek kırk gün sonra bildiğimiz kıyıya döneriz, seversek yüzmeye devam ederiz.

İdare değil, sebat etmek bir çoğumuz için yeni, yepyeni bir şey.

Yeniliğe şans veriyor muyuz?

Hadi atlayayım. İlk önce soğuk ama bir girince çıkmak istemiyorsun!!!

ANNEME NOT: Anneciğim ben çok iyiyim, gayet iyi besleniyorum. Hiç merak etme. Dört bir yandan beslenme uzmanları da kararımı destekliyorlar. Şekersiz glutensiz hayat çok sağlıklı bir şey. Sen de bize katıl hatta.

IMG_2225 (4)

 

 

 

Gün 5

#glütensizşekersizkırkgün
Gün 5
Bugün ilk defa canım çok fena çikolata çekti. Bunun için de bir adet havuç yedim. Bugüne kadar meyve bile yememiştim. Şeker isteği (ihtiyacı diye bir şey yok, isteği var) yedikçe azalacağına çoğalan bir şey. O istek geldiğinde yemediğimizde yavaş yavaş geçiyor. Bir de bir bilge beslenme uzmanı bana demişti ki şeker isteği aslında susuzluk alametidir. Bir bardak su iç. Ben de havucun üzerine su içtim. Çikolata hayalleri suya karıştı gitti.
Bir de bugün 10km bisiklete bindim. Hiç de enercik filan hissetmiyorum kendimi Perişan yorgunum hatta. Ama ilk hafta beklenen bir şey yorgunluk. Detoks. Toksinler yüzeye çıkıyor. Su içip içip onları atmak lazım.
Aklıma bir şu geldi:
Azaltmakla bırakmak arasında çok büyük bir fark var.
Öğrencilerime hep söylediğim gibi bir şeyi yüzde 99 yapmakla yüzde 100 yapmak arasındaki farkı yaşayınız.
Bu konuda da yarın konuşuruz.
Siz ne yapıyorsunuz?

IMG_0084

Kilo meselesi ve içimizdeki ergen

#glütensizşekersizkırkgün

Gün 4

Geldik mi dördüncü güne? Biraz hafifledik değil mi? Ben regl oldum ama yine de karnımda, ellerimde, ayaklarımda normalde hissettiğim ağırlığı duymuyorum. Tabii bunun glütensiz şekersiz geçen dört günün sonucu olduğunu söylemek için çok erken ama bir kilo vermişim ki bence bunun ortak yürüttüğümüz kürümüz ile yakından ilişkisi var!

Kilo konusu… Pek çoğunuz gibi benim gençliğim de kilo takıntısı içinde her tür rejimi, deneyerek, tartı üzerinde kriz geçirip, eti formdan başka bir şey yememeye yeminler ederek sonra bir vecd halinde rejim bozmalarla geçti. Elli kilonun altına düştüğüm çok nadir bir kaç hafta dışında 12 yaşımdan 28ime kadar vücudumu olduğu gibi kabul edemedim, sevemedim ve sırf vücudum yüzünden beğenilmeyeceğime, sevilmeyeceğime inandım. Biraz daha zayıf olsam, popom biraz daha küçük, bacaklarım daha ince… Sanki o zaman aşık olduğum erkek benden vazgeçemeyecek, kapımda yatıp kalkacaktı. Ben inandım buna. Beni Boğaziçi Üniversite’sindeki birinci tercihime birincilikle sokacak kadar iyi çalışan kafam bu formüle sahiden inandı!  Ve biliyorum ki yalnız değildim bu inanışta. Bu isteri benim kuşağımın genç kadınlarını ezdi, geçti. Bir elmadan, bir kibrit kutusu beyaz peynire, bir dilim kepekli ekmekten, bir dilim hindi fümeye kadar herşeyin kalorisini ve birbirimizin o  günkü kilolarını ezbere bildik.

Sonra ben yogaya başladım. Hayır vücudum değişmedi. Değişti tabii ama eğer ki zihnim ve içindeki formüller dönüşmeseydi ben vücudumu yine beğenmezdim. Yoga bana vücudun bir nesne değil, bir yuva olduğunu öğretti. Yoga seansı sırasında ve sonunda hissettiğim o ulvi titreşimleri o kadar çok sevdiysem, varolmaları için onlara alan açan vücudumu da sevmeliydim. Yogayı da vücudumu istediğim şekle getirmek için kullanabilirdim. Eğer ki zihnim değişmeseydi yapardım da. Hocama gidip “popomu küçültüp, iştahımı kapatacak hareket serileri gösetrebilir misiniz,” diye sorabilirdim eski kafada olsaydım. Ama bir şeyler değişmişti. Nasıl göründüğümü artık umursamıyordum. Sevilme, beğenilme ve onaylanma ihtiyaçlarımın dış görüntüm üzerinden giderilmeyeceği bir şekilde kafama dank etmişti.Nasıl etmişti bilmiyorum. Diyelim Allah’ın lütfu.

Böyle güzel bir havada geçti işte otuzlu yıllar. Hayatımdan tartı çıktı, ayna bile önünden geçerken şöyle bir bakıp geçtiğim bir şeye dönüştü. Bir ara çok kilo verdim. İlk gençlik hayallerimden bile inceydim artık ama yüzüme bakan ağlamaklı oluyordu. Hele zavallı babam! “Sarılacak bir lokma et kalmamış” diye diye sahiden ağlıyordu. Bir tek kişi bile “kilo vermişsin, ne güzel olmuşsun,” demiyordu. Ben de zaten iyi uyuduğum gecelerin sabahında bile bitkin bir yüzle uyandığımı fark etmiştim. Yanaklarım çökmüştü filan. Üzüntülü yüzlerden “ne kadar yaşlanmışsın” mesajını okuyordum.

Neyse uzatmayalım. Bu iskelet görünüm geçsin diye ben yemeğe verdim kendimi.  Çocuklar gibi şendim. Tabak tabak patates kızartmaları, mezeler, balıklar, içine pide doğranan ezogelin çorbaları… Yediklerimin niteliği fena değildi ama niceliği on dört yaşındaki bir oğlan çocuğunu bile doyurabilirdi. Ben tabii hâlâ tartısız hayatı sürdürüyorum, aynalara da şöyle bir bakıp  geçiyorum ama insanlar başladılar (zaten hiç susarlar mı?) “sen kilo mu aldın? A, çok yakışmış. Sakın verme!”lerine. Ben de memnundum.

Böyle de bir iki yıl geçti ve ben geçenlerde bir tartıya çıkayım dedim. Küçük dilimi yutuyordum. Hayatımda hiç görmediğim bir sayı vardı tartıda! On sekiz yaşında olsaydım kendimi yatağa atar, kırk günü sadece su içerek geçirirdim herhalde. Neyse velsahıl son beş senede 7-8 kilo almışım anlaşılan. Beş senedir evli olduğumu düşününce insan ister istemez suçu evliliğe atmak istiyor ama aslında suç yok, suçlu da yok. Biz kadınlar kırk yaşımızı geçince (1) yumurtalarımızın kalitesi düşüyor, (2) metabolizma yavaşlıyor. Bir tabiat olayı, fazla dehşete kapılmaya gerek yok. Kırklı yaşlar hâlâ en güzel yaşlar. Kadınlar cinsel olgunluklarına ancak ancak varıyorlar. (Bu konuya da bir gün değiniriz.)

Tartı hadisesinden sonra bir aynaya baktım. Vücudum aynı vücudum, hâlâ sevdiğim, yogamın yuvası, titreşimlerin, hazların yuvası…evet, evet ama böyle kat kat tüller örtmüş sanki. Yıllar içinde (benim on dört yaşında oğlan çocukları gibi yemek yediğim yıllar içinde) incecik katmanlar eklenmiş etrafına. Fazla değil ama nereye gideceğini görüyorum. Hâlâ katmanları çıkartıp atabileceğimi de görüyorum.

Şimdi mesele on sekiz yaş obsesyonuna girmeden bu katmanlardan kurtulmak. Kafalar çok kolay eski obsesyonlarına düşüyorlar çünkü. Bence hepimizin içinde daima sevilmeyi bekleyen bir ergen yaşıyor ve ilk fırsatta hayatın komutasını ele almaya hazır. Onun egemenliğine girmeden katmanları eritmek meselesi… Bunun için de vücudun şekli ile beğenilme arasındaki bağı koparmamız, vücudumuzu her şekli ile sevmemiz gerekiyor sanırım. Katmanlı, ya da katmansız. Katmanlardan arınmak istemek toksinlerden arınmak demek. Beni daha sağlıklı yapacağı kesin ama daha sevilesi bir insan haline getirmeyecek.

İçimizdeki ergenin dikkatine!

Lokma Lokma
Foto: Kokia Sparis

 

 

 

 

 

 

 

Glutensiz Şekersiz Kırk Gün 2

food 1
Photo: Aisha Harley

#glutensizsekersiz40gün.

Bugün kırk günlük glütensiz ve şekersiz beslenme rejiminde ikinci gün. FaceBook aracılıyla pek çok okur bu kırk günü benimle beraber geçirmek istediklerini yazdılar. Siz de istediğiniz noktada trene atlayabilirsiniz.

Bugün ikinci gün. Kırk gün boyunca içinde glüten maddesi olan gıdalar ile taze meyve dışında şekerin her türlüsünden uzak duracağız.  Dünkü FaceBook paylaşımını da buraya koyuyorum. Bundan sonra hem blogdan hem FaceBook’dan beni takip edebilirsiniz.

Bir şey fark ettim: Bu kırk gün glütensiz, şekersiz besleneceksem hiç ama hiç aç kalmamam gerekiyor. Açlık anında gözüm dönüyor. Zevk düşkünü zihnimin kölesiyim o anda. O yüzden mideler hep dolu olsun. Çünkü sokakta aniden acıkırsak (ki bana bu sabah oldu) etrafımızda kırk günlük kürümüze uygun bir şeyler bulmamız zor olabilir.

Tecrübelerimi ve bildiklerimi buradan paylaşacağım. Beslenme uzmanı değilim o yüzden buraya yazacağınız her türlü yeni bilgiyi,  düzeltmeyi ve kişisel yorumlarınızı merakla bekliyor olacağım.

Ben her bünyenin kendine en iyi geleni deneye yanıla bulacağına inanıyorum. Glütensiz beslenmeyi denemiştim. Beş yıl önceydi. İlk kırk gün çok zor geçmişti ama bir alıştıktan sonra özellikle beyaz un içeren besinlerin yenilir şeyler olduğunu bile unuttum diyebilirim. Bütün mesele zihni programlamakta sanırım.

Bu arada glüten ile şeker arasında dağlar kadar fark var. İkisinden aynı anda vazgeçiyorum diye aynı şey sanılmasın. Glüten buğday, arpa, çavdar, yulaf gibi tahılların içinde bulunan bir (aslında iki) cins protein. Bu protein bağırsakların iç çeperine yerleşip enflamasyon yaratıyor. Kimi bağırsak bu maddeyi kolayca eritip temizlerken, kimi bağırsak gluten karşısında güçsüz kalıyor. O zaman da bu proteinler bağırsakların iç çeperinde bir duvar örmeye başlıyorlar. Bu duvarı biz dışarıdan karın şişliği, gaz veya karın serliği gibi algılayabiliriz. Belki de glütene karşı bir hassasiyettir. Bir bırakıp görebiliriz. (Benim glütensiz geçen iki yılımda karnım hem minicik, hem de yumuşacıktı.)

Bu arada önemli bir bilgi: Glütensiz beslenme çok hızlı kilo verdiriyor. Zaten zayıfsanız, bünye zaten yeterince besin alamıyorsa kesinlikle tavsiye etmiyorum. Ayrıca glüten hassasiyeti bulunmayanlar için temiz, saf, tam buğday da eşsiz bir besin kaynağı.

Glütenden laf açılmışken dünyada bir glütensiz besin pazarı mevcut, malumunuz. Bisküviler, krakerler, makarnalar, ekmekler… Glütensiz sağlıklı anlamına gelmiyor. Bir çoğu beyaz pirinç, patates, mısır gibi hiç de masum olmayan besinlerden üretildikleri için tam da tersine sağlıksız gıdalar. Şekeri hiç saymıyorum bile ama nedense glütensiz ürünlerin çoğunda müthiş miktarda şeker bulunuyor.

Size tavsiyem “glütensiz”adıyla üretilmiş gıdalar yerine zaten doğal olarak içinde bu maddeyi barındırmayan gıdalarla beslenin.

Şeker konusuna da yarın geçelim….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Glutensiz Şekersiz Kırk Gün 1

IMG_0347
#glutensizsekersiz40gün.
Gün 1
Öncelikle şunu söyleyeyim ki ben beslenme uzmanı değilim. Sağlıklı beslenme bilgilerimin çoğu deneme yanılma yoluyla edinilmiş bilgiler. Şekerin zararlı olduğunu aklımla biliyorum tabii ama şekeri kestiğim zaman enerji seviyemde ve ruh halimde ne gibi değişiklikler olacağını bilmiyorum. Beraber keşfedeceğiz. Bugünlük kısaca “şekersiz”in ne olduğunu açalım:
Beyaz şeker, bal, kuru meyve, agave, meyve şekeri, şurup ve meyve suları. Şekersiz 40 günümüzden bunları çıkarıyoruz. (Neden? Ona da geleceğiz) Abartmamak kaydıyla taze meyve yiyebiliriz.
Glüten başlı başına bir hikaye. Ne olduğu ve bağırsaklarımıza ne yaptığını anlatacağım önümüzdeki günlerde. Şimdilik bilmemiz gereken nelerde gluten var:
Beyaz un, arpa, buğday, çavdar, yulaf.
Nelerde yok? Sebze, meyve, et, tavuk, balık, pirinç, saf mısır unu, yağlar, karabuğday (saf) ve kinoa.
Hadi bir deneyelim mi?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum! 

Lokma Lokma

Foto:Aisha Harley

Havalar burada da rahatımızı kaçıracak kadar ısındı. Artık havalandırmalı iç mekanlardan çıkmıyoruz. Bizim ev mağara gibi kuytu olmasına rağmen orada bile duramıyoruz. Yine Fresh Pot’a geldik. Yine ayrı masalarda oturuyoruz. Bey bir kirpi kitabı okuyor, ben bir saatlik yazma vardiyasındayım. Konuşmuyoruz. Diğer masalarda oturanlar bizim karı-koca olduğumuzu ve hatta tanıştığımızı bile bilmiyorlar. Bilemezler, anlayamazlar. Pekiyi, ben niye böyle neşeleniyorum bunu düşündükçe?

Kafelerde yalnız oturmayı pek sevdiğimi anlamışsınızdır.

Peki arada sırada restoranlara gidip tek başıma yemek yediğimi de biliyor musunuz? Ve bundan çok zevk aldığımı? Bu erkeklerin daha kolay yaptıkları ama galiba kadınların biraz çekindikleri bir davranış. Tek başına bir lokantaya gidip yemek ısmarlamak yani. Ben bir sonraki hayatıma erkek olarak gelmeyi planlıyorum. Şimdiden siparişi verdim. Heyecanla bekliyorum!

***

İnsanların grup olarak yemek yemeleri antropolojik bir olgu. Hayvanlarda sofraya oturmak, beraber başlamak, lokmalar arasında sohbet etmek gibi mevhumlar yok malum. Yemek zevkini paylaşmak insana özgü. Tek başına yemek yiyen insanlara acımamız belki de bir içgüdü aslında. Belki de bir alışkanlık…Çünkü o tek başına yiyen insan ben olduğumda kendimi öyle dengede, öyle sakin hissediyorum ki!

Yemek yerken konuşmak bazen beni zorluyor. Konuşmanın beni zorladığı ortamlar ve durumlar gani gani zaten hayatımda. Ben de bir  çok balık kardeşim gibi normali sessizlik olan bir yapıya sahibim. Gerekmedikçe konuşmam, bağ kuracağım diye “small talk” yapmam, bana havadan sudan bahsedildiğinde ne yapacağımı bilemez, kuru-kısa cevaplarla olayı geçiştirmeye çabalarım.

Belki de bu sessiz alt yapı sebebi ile beni tanımayanlar  ve az tanıyanlar tarafından ‘soğuk’ olarak bilinirim. Beni üniversitedeki  asistanlığım zamanından bilen bir öğrenci, Mavi Orman’ı bitirdikten sonra yazdığı bir notta okuldan bildiği Defne ile okuduğu Defne arasında dağlar kadar fark olduğunu bildirmişti. Zaten soğuk diye bildiğimiz insanlar illa ki yargıcı, snob, kendini beğenmiş olmak zorunda değiller. Muhtemelen değiller de. Ya utangaçlar ya da sessizliği boş muhabbete tercih ediyorlar, alt yapıları sessizlik bazında olduğundan konuşmadıklarında daha kolay bağ kuruyorlar. Dikkat ettiyseniz, soğuk diye bildiklerimiz rahat bir ortamda,  kendilerini besleyen bir konu konuşuluyorsa muhabbete can-ı gönülden katılabiliyorlar.

En güç olan sabah muhabbetleri. Ders vermek değil de karşılıkı konuşmak.  Zaten günaydını bile ağzımdan kerpetenle alırsınız becerebilirseniz. Yataktan fırladım mı kaçarım, ilk dersime kadar tek kelime etmem, dersin sonuna kadar sorulan sorulara cevap da verdiğim pek olmaz. Telefonum öğlene kadar kapalı durur. Mümkünse telefonum gibi ağzımı da öğlene kadar açmamayı tercih ederim.

Sessizlik alt yapısında faaliyet gösteren diğer insanlar gibi ben de konuşurken ve dinlerken başka bir şey pek yapamam. Müzik dinleyemem mesela. Ya da ya müzik dinlerim, ya da konuşurum. Bir şey söyleyeceğim zaman önce müziği kaptamak ihtiyacını duyarım. Odada televizyon, radyo gibi başka insanların konuştuğu sahalar açık ise ağızımı açıp da bir şey söylemek aklıma dahi gelmez, bana söyleyenenleri anlamakta zorlanırım. Ezan okunurken de otomatiktman susar, hala konuşabilenlere de şaşarım.

Hal bu olunca hem yemek yiyip hem konuşmak zor gelir. Dikkatimi ya birine ya da diğerine verebilirim ancak. İşte bu yüzden ancak tek başıma bir lokantaya gittiğim zamanlarda yemeğimin tadına  varabilirim.

***

Tayland’da yaşadığım yıllarda her öğlen kendi başıma papaya salatası ve sticky rice yemeğe nehir kenarıdaki salaş bir lokantaya giderdim. Benim tek başıma bir masada oturup da yemeğimi yemem, diğer masalarda oturanların tuhafına giderdi.  Beni tanımalsalar bile halime üzülüp,  sofralarına davet ettikleri bile olmuştu. Onlara anlat anlatabilirsen tek başına yemeğin zevkini! Neyse bir ara Zeyno geldi de dönüp dönüp bana bakmaktan yemeklerini yiyemeyen Tai aileleri önlerine döndüler.

Sonra vippasana meditasyonu için Chiang Mai’de 10 günlüğüne bir Budist manastıra kapandım. Kimse ile konuşmadığım o on gün boyunca kendimi açık sularda yüzen bir balık gibi yuvamda hissettim. 80 kişi uzun masalarda hep beraber yemek yiyor ama gözgöze bile gelmiyorduk. İçe doğru giden ilk kapı ağızlar konuşmaya kapanınca açılıyor çünkü! İnsanın kendini ve fikirlerini diğerlerine ifade etme ihtiyacından arınması nasıl büyük bir rahatlama getiriyor inanamazsınız!

11.gün ekstazi atmış misali  bir mutluluk dalgasının kucağında eve dönerken, dünyadaki her insan bu zevki bir defa tatmalı, herkes bir on gün Vippasana yapmalı, kimse bu zevkten mahrum kalmamalı, hayat bu mutluluk tadılmadan tam sayılmaz ki diye sayıkladığımı hatırlıyorum. Eve varıp da, kursun ne kadar harika geçtiğini Panço’ya anlatmak üzere ağzımı açtığım akşam ateşim çıktı, yediğim herşeyi kustum ve bir hafta hasta yattım. Sohbet zehirlenmesi dediler. Olurmuş.

***

İlk hocalık eğitimim için New Meksixo’ya gittiğimde de tam tersi bir biçimde zehirlendim! 40 kadar yoga öğrencisi ile bir mekanda kalıyor ve yine beraber yediğimiz yemeklerimiz sırasında konuşmuyorduk.  Ben yine bu düzenden çok memnun kalırım diye tahmin ederken, hiç beklemediğim bir bunalımın içinde buldum kendimi. Bir gün, iki gün, üç gün geçti. Yoga yapıyoruz, anatomi, Sanskrit dersleri, sabah erken meditasyon filan…Kendimi gittikçe iyi hissetmem gerekirken (yani ben öyle olması gerektiğini düşünürken) bunalıma batıyorum da batıyorum. Bir sabah meditasyonu sırasında ağlama nöbetine tutuldum. Yaşlar sağnak yağış halinde öğlene kadar aktılar da aktılar…

Öğle yemeği sırasında meditasyon hocamız Eliza beni masasına davet etti. Karşılıklı sessizce  yemeğimizi bitirdikten sonra konuşmaya başladı. Teşhisi too much alone time zehirlenmesi idi. Aşırı doz tekbaşınalık. Arada sırada insanın kendi kendine kalması, iç dünyasını seyredalması, yemeğini yalnız yemesi, bunlar ruhu besleyen şeylerdi kesinlikle ama dozunda yapıldığında. Benim sessizlik tutkum çoktan bağımlılığa dönüşmüş ve artık ruhumu zehirlemeye başlamıştı.

Hocalık eğitiminden Portland’a dönünce ‘her yemekte bir arkadaş’ programına başladım. Yemeğimi evde bile yesem bir arkadaşımı davet ediyor, öğlene kadar koruduğum sessizliğimi yemekler sırasında çözüyordum. Bunalım tez zamanda buhar oldu gitti. Sonra da Kokia hayatıma girdi, beraber yemek yemek ilişkimizin rutinine yerleşti. Şimdilerde sabahları 11’e kadar kendi başıma yoga, yoga dersi, kahve, kitap vs saati geçiyorum. 11’de evde kahvaltı/öğle yemeği arası bir öğün yiyoruz. Akşam üstü güneş batmadan bir öğün daha yemek için bir araya geliyoruz yine. Beslenme uzmanız Yasemin Ağazat’a göre de çiftlerin beraber yemek yemesi ilişkinin beslenmesi için mühim bir şey.

Ama bu demek değil ki kaçamaklar yapmayacağız. Dün mesela, Vietnam lokantası Pho Van’ın serin sessizliğinde koca bir çanak vejeteryen çorbanın sebzelerini ağır ağır çiğnerken tek başıma idim.  Freedom kitabım yanımda açıktı ama okumadım. Oysa sürükleyici bir kitap. Onun yerine gözlerimi boşluğa dikip damağımdaki lezzetler geçidini seyredaldım. Kalktığımda öyle bir doymuştum ki bu sabaha kadar bir daha yemek yeme ihtiyacını hissetmedim. Lokmaların yüzde yüz farkındalığı bende bir de böyle bir tatmin etkisi yaratıyor.

Siz de bir deneyin. Tahminimce tatmin olacaksınız!