Nikahta Keramet Vardır

(Kuraldışı Dergi‘nin Mart 2013 sayısında yayınlanan yazım)

Foto: Aisha Harley www.aishaharley.com
Foto: Aisha Harley
http://www.aishaharley.com

Yeşil, sakin (kimilerine göre sıkıcı, kimilerine göre cennet) Portland’daki evimizi altı aylığına kapatıp bindiğimiz uçaktan İstanbul’a indiğimizde, bir de baktık ki etraftaki sevgililer patır patır ayrılıyorlar. En sağlam bildiğimiz ilişkiler orta yerinden çatlamış, çatlaktan zehir zemberek akmış. Aldatanlar, kaçanlar, lafını bıçak edip kalp deşenler, kavga edenler… Ayağımızın tozuyla bile girmeden diğer çiftleri saran huzursuzluk bizi de sardı; başladık kavgaya. Nice bilmediğimiz güç ile göklerdeki yıldızların esiriyiz ne de olsa. (Bir de İstanbul trafiğinin.)

İlk sabah çamaşır makinesini yolda giydiğimiz kıyafetlerle doldururken bir şey fark ettim: Sevgilisinden ayrılan arkadaşlarıma özenen bir ses vardı benim de içimde. Terk edip gitmeye gündüz düşlerinde bile vicdanım el vermiyor ama içimdeki ses ağzı sulana sulana “Keşke senin Bey de seni terk edip gitse” diyordu.

O sesi duyunca (şeytan mıdır nedir?) hemen dikkatimi çamaşırlara verdim. Ben evli, mutlu bir kadınım, ne diye terk edilmek isteyeyim? Ama yok, işte renkliler yıkandı, asıldı. Beyazları makineye koyarken, şeytan ses yine kulağımda şimdi Bey beni terk etse, gideceğim memleketleri, yazacağım kitapları, yüzeceğim denizleri filan sayıyor. Ya sabır. Mutlu, evli bir kadınım ben.

Hımmm orada bir dur… diyor bir başka ses daha derin bir yerlerden. Olması gereken ile var olan arasındaki sınırı çizelim bir defa. Mutlu bir kadın olman gerektiğini düşünüyorsun çünkü çok sevdiğin ve dünyada eşi benzeri bulunmayan muhteşem bir adamla evlendin. Ama her an, her dakika mutlu değilsin. Birbirinizi çok sevmenize rağmen kavga ediyorsunuz. Şiddetsiz iletişim kurmaya gayret ettiğiniz halde birbirinizi kırıyorsunuz ve bütün bunların sonucunda sen kendi ihtiyaçlarını dile getirmeyi beceremiyorsun, doğru mu?

Doğru.

İletişimsizlik ve tatmin edilmeyen ihtiyaçlar ilişkiyi inceden çatlatmaya başlıyor. Sonra bir gün çat diyor ortadan kırılıyor. Toparla toparlayabilirsen.

Terk edilme fantezisi benim için yeni bir şey değil aslında. Hatta diyebilirim ki anlaşmazlıkların gün aşırıya çıktığı durumlarda ilişkiyi orta yerde bırakıp gitmek benim için son derece tanıdık ve kolay bir kaçış yolu. Bizim Bey’e rastlayana kadar yaşadığım ilişkilerimde bu yola çok girdim çıktım. Kendim terk etmediysem de, terk edilmek için uygun ortamı yuvayı yapan bir kuş dikkatiyle hazırladım. (Terk edilmek yüzde elli terk edenin işi ise, diğer yüzde elli sorumluluk terk edilendedir). Sonra da kâh melankolik, kâh neşeli vurdum kendimi yollara… Açık denizlerde saklı adalarda kafamı kırıp roman okuduğum hamaklarda sallanmaya…

Bir sonraki ilişkiye kadar.

Oradan sonra hadi bakalım sar baştan.

Çünkü tatlı, saf gençlik günlerimde sanıyordum ki doğru insan karşıma çıkınca bütün sorunlar çözülecek. Hep yanlış taşa baltayı vuruyordum. Beraberliklerin ince ince işlenmiş dantel karmaşıklığındaki doğasından bihaber olduğum için hayatımın aşkını bulduğumda hiç kavga etmeyeceğim zannediyordum.

Nitekim bizim Bey’in benim için son durak olduğunu ilk görüşte anladım. Yok sevgilisi varmış, yok kronik hastalığı varmış, yok beni sadece arkadaş olarak görüyormuş… Hiçbirine kulak asmadım. Bildiğimin gerçekliğinden yüzde yüz emin olduğum o çok nadir anlardan biriydi; korku ve endişeden sıyrılmış bir zihin hali ile bekledim. O kadar emindim ki çaba bile göstermedim. Hatta biraz kaçmaya bile çalışmış olabilirim. Her zamanki ilişki modelimin işlemeyeceğini hissettiğim ve her insan evladı gibi değişmekten ölesiye korktuğum için, bizim Bey’in aklı başına gelene kadar ben de dağlarda, bayırlarda, açık denizlere saklı adalarda biraz gezdim.

Kısmet neyse o oldu işte. O aradı beni. Ben de hemen dünya çevresinde bir tur atıp yıllardır hasretini çektiğim kollarına bıraktım kendimi.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine mi?

Nerede?

Meğer film yeni başlıyormuş. Ben hep arada çıktığım için devamını da, sonunu da hiç görmemişim bu hikâyenin.

Meğer nikâhta keramet varmış!

Şimdi biliyorum biz evlenmeseydik, ben yine kendi yoluma gider, terk etmek ya da edilmek için uygun ortamı hazırlar sonra yine keçi gibi dağlara kaçardım. Ondan sonra da sar baştan.

İçinde keramet olan nikâha ben, sonuna kadar direndim. Direnmek ne kelime! Yeri geldi burun kıvırdım, yeri geldi yerden yere vurdum. Üniversitedeyken gazeteci bir arkadaşım benimle ve sınıf arkadaşlarımla evlilik üzerine bir röportaj yapmıştı da “Düğün, günümüzde işlevini yitirmiş, gereksiz bir törendir” demiştim. Sonra, her gazeteyi elinde büyüteci ile satır satır okuyan nenem benim bu demecimi görüp perişan olmuştu! Ölene kadar da benim gençlik ukalalığı ile ettiğim bu cümleyi tekrarladı durdu: “Defneciğim sen düğün için çağdışı bir müessesedir demişsin. Sevdiğin adamla evlenmek, onunla bir hayat kurmak dünyanın en güzel şeyidir, güzel kızım. Ha, bunu böyle bilesin!”

Bizim Bey bana evlenme teklif ettiğinde, gücünün kaynağını tam olarak hissedemeyen bütün kadınlar gibi ben de bana evlenme teklifi edilsin ama evlenmeyeyim istiyordum. Düşünün: Hayatının aşkı ile yıllardır birlikte olan bir kadın bunu söylüyor. Beni zenginleştiren, güzelleştiren, içinde tatmini ve mutluluğu bulduğum bir ilişkinin üçüncü yılındayım zaten. Başka bir adamda gözüm yok. Gözümün önünde ince, zarif bir pırlanta pırıldıyor. Kadife kutusunda. Karşımda dünyanın en şahane adamı… Bütün bunlara rağmen aklımdan “Teklifinizi biraz düşünmek istiyorum” cümlesi geçiyor mu?

Geçiyor tabii bre! O masallar, karşılarında yüzük gören kadınların göz yaşları içinde ayılıp bayıldığı filmler… yalan bütün hepsi.

Hayatımın aşkına “Evet” derken benim aklımdan geçen “Nihayet işte her şey yerli yerine oturuyor” muydu acaba? Yoksa, bildik kaçış kalıplarımdan mahrum kalınca benden öteye bakalım kim çıkacak diye merak ettiğimden mi gittim nikah masasına?

Nikahta sadece keramet yok, bir de cesaret işi!

Ya da benim için öyleydi.

O cesareti göstermesem, kerameti de göremezdim.

Nikâhın kerameti sadece ayrılmayı zorlaştırıyor diye değil. ( O da var) Ama bence esas keramet, aile ve dostların şahitliğinde iki kişinin bu ilişkiyi yürüteceğine söz vermesi. Modern toplumda iki kişinin beraberliğinin hiç de kolay olmadığını artık herkes biliyor. Beraberliği sürdürebilmek için çevremizdeki insanların desteğine ihtiyacımız var. Sadece hayatta yan yana duracaklarına dair birbirlerine söz veren kadınla erkeğin değil, o nikâh anına tanıklık eden herkesin gördüğü, tanıdığı ve kutsadığı bir bağ kuruluyor nikâh sırasında. Sadece kadınla erkek arasında değil. O ana tanıklık eden herkes arasında.

Bizim nikâhımızı ne bir din, ne de bir devlet adamı kıydı. Ailemizle dostlarımızın önünde, bu hayatta yan yana duracağımıza dair birbirimize söz verdiğimiz töreni bizi tanıştıran dostumuz Aisha yönetti. Annemle babama göre nikâhın devletler tarafından tanınan resmi bir tarafı bulunmaması kaygı vericiydi ama dünyanın en güzel noktasında gerçekleşen törenimiz bizim için yeterliydi. (Bürokratik sebeplerden dolayı birtakım defterlere de imza attık sonra. )

O sözü verdik diye erdik mi muradımıza? Çıktık mı kerevetimize?

Hayır.

İkimizin de bilmediği sularda ilerleyen bir gemi olan evlilik kurumunun her gün yeniden yeniden yapılan anlaşmalarda büyüdüğünü, zenginleştiğini anladık sadece. Kavgaların o kadar kötü şeyler olmadığını öğrendik. Muradına ersen de eski kaçış kalıpları bulduğu her çatlaktan pırtlayacakmış. Çamaşır makinesinden çıkan şeytan benimle konuşmaktan hiç vazgeçmeyecekmiş. (Ona uymak ya da uymamak benim vereceğim bir karar.) Dünyanın en harika kadını/erkeği de olsa eşimiz, sorunlar sürecek ama krizlerden şaşırtıcı bir dürüstlük ve çözüm çıkacakmış. Zaten sorun bende ya da ötekinde değil, ikimizin birden oluşturduğu dinamiğin kuşaklar ötesine dayanan kural ve inançlarında saklıymış. Kendimize ve ailemize bakmadan, içimizdeki huzursuzluğu temizlemenin imkânı yokmuş. Ama bu içe bakışta tek başına olmak da yetmezmiş çünkü ancak ötekinin aynasında görürmüş insan kendi suretini.

Keramet her müminde harikulâde bir halin meydana gelmesi demekmiş.

Kimse seni tamamlayamaz, iki yarım insan bir araya gelince bir tam insan etmezmiş.

Keramet de zaten iki yarımın eriyip birbirine karışmasında değil, iki tamam insanın toplamında saklıymış.

KD © 2013 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

GELIN GITMEK

“Bu yazıyı yazacaksın” dedi içimdeki asker. “Hem de hemen şimdi yazacaksın.”

Ve ama birazdan boarding başlıyor. Ben daha 207 numaralı çıkış kapısına bile gitmedim.

İtiraz ve naz sökmedi.

Daha vakit varmış. Üstelik nice havayollarından sahip olduğum onbinlerce uçuş milime rağmen bir defa bile görmediğim bir bölgesinden girmişim havalimanımıza. D kapısının arkası. Ferah mı ferah –afedersiniz- bir Starbaks. Ayrıntısı ile verdiğim kahve yapma talimatlarımı dikkatle dinleyen ve harfiyen uygulayan bir Starbaks görevlisi. Ve dahası prizlerle donatılmış bir bilgisayar masası, etrafında üç yakışıklı yabancı kendi laptoplarına gömülmüş oturuyorlar, dördüncü sandalye de boş.

Bu yazıyı yazacağım!

Uçak bensiz kalkmaz.

Kalkamaz.

Gelinliğim içinde çünkü.

Atina’ya gelin gidiyorum. Dün hamamda beni yıkayan teyzenin dudaklarının büke büke söylediği üzere: benim de kısmetim bu imiş. “Seni Atina’ya mı vericez yani” diye başlamıştı zaten ayaklarımı köpürtürken. Hani başka kimse istememiş de, Yunalı’ya kalmışım, madem öyle ona varmışımmış gibi.

Kısmetim suyun öte yanına gelin gitmekmiş.

Aklımıza gelir miydi hiç?

Siz bu yazıyı okurken ben evlenmiş olacağım.

Ben bu yazıyı yazarken ise İstanbul’daki son bekâr günümü yaşıyorum.

Benim de hamamcı teyzeye taş çıkartacak kıvamda bütün gelinlere dudak bükmüşlüğüm var bu arada. Hele hele böyle “evlenilecek kadın olarak seçildim, ben senden üstünüm, bak bu da tek taşım” havasına girenleri elimin tersi ile şöyle çat çat silkelemişliğim de var.

Şimdi ne diyorum bavullarımı teslim ederken:

“Aman üzerine ‘kırılabilir/fragile’ çıkartmasından yapıştırın ne olur. İçinde gelinliğim var. Yok, Leros’a kadar check in yapmayın. Nişanlım ile Atina havaalanında buluşup beraber devam edeceğiz.”

Tebrikler, tebrikler, tebrikler!

İçimdeki asker saatine bakıp duruyor sinirli sinirli. Lafı uzatıyormuşum.

İzdivaç üzerine iki satır yazmak düşermiş şimdi bana.

Oysa nasıl yazabilirim ki komutanım hakkında en ufak bir tahminim bile olamayan bir konuyu? Çocukken annem bana birçok defa büyüyünce regl olacağımı, orkidleri, o günlerde yüzmemem gerektiğini ve beki karnımın ağrıyacağını anlatmıştı. Sözleri, mide ve iç bulantısı ile geçen bir gecenin sabahında yaşadığım ilk regl tecrübesinin gücünü ifade eder nitelikte değildi.

Zaten annem bana evlilik hakkında hiç bir şey anlatmadı. Nenem hayatta iken konuşurdu:

“İnsanın sevdiği ile müşterek bir hayat kurması, yanyana soluk alıp vermesi çok güzel ve çok özlenen bir şey Defneciğim” diye. O sıralar benim yanımda soluk alanların biri gidip diğeri gelse de kesinlikle kendisine katılırdım. Uzun soluk, kısa soluk, aşk değil miydi nihayetinde burada konuştuğumuz?

Yoksa başka bir şey miydi?

Sosyal Antropolojiye Giriş derslerimizden de şöyle bir tanım hatılıyorum: Evlilik iki insan arasında değil, iki aile -cemaat- arasında yapılan bir anlaşmadır. Bunca yıllık beraberliğimizden kendilerini hiç sorumlu hissetmeyen ailelerimizin bir yüzükle değişen tavırlarına bakıp da antropologlara hak vermemek elde değil.

Kısıtlı zamanların samimiyetine sığınarak açıldım gidiyorum. Farkındayım. Ey içimdeki asker: Duy beni. Evlilik hakkında bir şey yazamıyacağım. Çünkü tahmin etmek istemiyorum. Bir ömür önümde bir deniz varmış, uçsuz bucaksız uzanan, seyrini sevdiğim ve bazen sıkıldığım. Şimdi o denize giriyorum. İlk girişte serin mi, sonrada ısınır mıyım, dibinde mercan kayalıkları ve renkli balıklar mı var, yüzmek mi, sırtüstü yatıp salınmak mı daha iyi bilmiyorum daha.

O yüzden beklenti tecrübeyi boyamasa diyorum?

Bugün İstanbul’daki son bekâr günüm. Doğduğumdan bu yana bu şehirde medeni hali: bekâr gezdim. Bu pek keyifli ama artık kendini tekrarlamaktan öteye gidemeyen sultanlık alanına girsek bu yazıda? Mesela dün Nişantaşına gittim. Güneşli sokaklarında boş boş yürüyüp, kaldırım kahvelerinde kitap okudum. Lise ikiyi okuduğumuz sınıfın bildik manzasında rahatlamak için o alışveriş en üst katına bile çıktım. Evli kadınlar da tekbaşınalığın özgürlüğünü yaşayabilirler mi?

Böyle laf salatları yaparak esas konudan kaçıyormuşum. Öyle diyor içimdeki asker.

İyi de, zaten düğün başlı başına bir evlilik üzerine düşünmekten kaçma formülü değil mi? Masa örtülerine, başındaki çiçeğe, menüdeki balığın kuyruğuna filan kafa yorar ve bir alay aile ferdi ile pazarlık ederken, insan kiminle evlendiğini bile unutabilir.

Bana kalırsa düğünün özü birbirimize verdiğimiz sözler kısmı. Düğün, aile ve dostlar cemiyetinin tanıklığında yaptığımız bir akit nihayetinde. Bu yüzden biz de gücümüzün çoğunu balığın ve gelinliğin kuyruğuna değil de sözleşmemizi yazmaya ayırdık.

Biz üç senedir birbirimize âşık bir halde, orada burada ev kuruyor, bavul yapıyor, ev bozuyor, yeni ev kuruyoruz. Ay sonunda hesap çıkartıp, birbirimize borçlarımızı dengeliyor, hastalıklara birlikte göğüs gerip, sağlıkta suşi yemeğe çıkıyor, dedikodu yapıp sokak köpeklerine birlikte gülüyoruz.

Evlenince ne değişecek?

Her ilişki gibi bizimki de günlük hayatlarımızı düzenleyen, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılıklı tatminini sağlayan sözleşmelere dayanıyor. Bunlar kurallar değil, diğerinin alanını kısıtlamadan şahsi ihtiyaçlarımızı karşıladığımız düzenlemeler. Varsayımlara değil, sözlere, sözleşmelere dayanıyor olması önemli.

Ben sabah erken yogaya gidiyor, dersimi veriyor, sonrasında yeniden dünyaya dönerken tek başıma kahvemi içiyorum. Günümün geri kalanının denge ve huzur içinde geçebilmesi için ihtiyacım olan bir zaman bu. Buna karşılık en geç 10: 30’da eve geliyorum ki beraber kahvaltı edelim. Böyle bir karar vermişiz bir zaman ve uyguluyoruz. Bunun gibi birçok sözümüz var birbirimize. İnsanız elbet, değişiyoruz. Bedenlerimiz gibi zihinlerimiz, zevklerimiz, ihtiyaç ve isteklerimiz de zamanla dönüşüyor. Sözlerimizden bazılarının son kullanma tarihi geçiyor, yeniden masaya yatırıyoruz.

Aile ve dostlarımızın önünde imzalayacağımız “resmi” sözleşmenin maddeleri üzerine kafa patlatırken şimdi işte en çok değişime saygı göstermeye çalışıyoruz. Öyle bir antlaşma yapalım ki gelecekteki bizleri kısıtlamadan bugünkü bizlerin ihtiyaç ve hayallerini tatmin etsin, zor anlarımızda dönüp bakalım, içimizi rahatlacak sahici olanı bize hatırlatsın. Değişim dalgaları ile alabora olursak tutunacağımız bir direk olsun. Birlikteliğimiz korkularımızı ört bas etsin diye değil, büyümemize, gelişmemize, özgürleşmemize alan açsın…

Dünyadaki bilgelik sistemlerinin çoğu, birliğin ikilikten geçerek varılacak bir yer olduğunu söyler. Çünkü her insan diğerinin şahitliğinde yaşamak istiyor hayatını. Hayat o diğeri bizi izlerken anlam kazanıyor. Ancak güvendiğimiz ve sevdiğimiz o diğerinin aynasından kendimizi gördüğümüzde gölgelerimiz ile barışabiliyoruz.

Atina yolcularının son güvenlik kontrolleri için 207 numaralı çıkış kapısına teşrifleri rica olunuyor!

Ben bu yazıyı yazarken İstanbul’daki bekârlığıma veda ediyorum.

Siz bu yazıyı okurken ben Atina’ya gelin gitmiş olacağım!