Hayat Tanrı’nın insanlara bahşettiği en büyük armağandır

GörselBu sabah Sırbistan’ın uzak bir köşesindeki otel odamda, aşağıdaki kahvenin açılmasını beklerken, Aile Ağacı projesi için yanımda getirdiğim Nene’min otobiyografisine bakacağım tuttu. Ölümünden tam bir sene önce, 91 yaşındayken kaleme aldığı on sayfalık hayat hikayesini okurken çoktan unuttum sandığım sesi kulaklarımda canlandı, vurgusu tonuyla zihnimde yankılandı.

Sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim şu son bölümünü okurken de yüreğimin ortasında kimbilir ne zamandır saklı bir hıçkırık, sessiz bir feryat gibi boğazımdan yükseldi.

Bakın ne diyor:

“Gerçi artık çok yaşlı bir kadınım ama böyleyim diye dünyaya küsmüş ve hayatla ilgisini kesmiş değilim. Bütün güzellikleri ve çirkinlikleri ile dünyanın; her yönüyle korkunç bir fenomen olan, hem bütün güzelliklerin, iyiliklerin, hem bütün kötülüklerin odak noktası bulunan insanoğlunun şimdiye kadar binlerce yıldır çözülememiş, bundan sonra da asla çözüleceğe benzemeyen binbir problemiyle kafam hâlâ meşgul.

Sağlığım parlak değil – bu yaşta kimin sağlığı parlak olabilir?- Ama  gözlerim çok sükür iyi. Emekliliğin verdiği zaman bolluğu ve rahatlığı içinde istediğim gibi okuyabiliyorum. Tabiata, -eğer varsa- Tanrı’ya, bana bağışladıkları bu lütuf ve mutluluk için nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum ve ünlü orkestra şefi Herbert Karayan’ın ölürken söylediği cümleyi de hiç unutamıyorum:

“Hayat Tanrı’nın insanlara bahşettiği en büyük armağandır.”

On Altı Yaşım: Yaşamak Zorunda Olduğum Beraberliğimsin

Kapıyı çektim, stüdyodan çıktım. Cüzdan, telefon ve anahtarlarım hepsinin üzerine kapı kilitlendi. Çantamı içeride unutmuşum. Araba ile birbirimize baktık. Elimde yoga matım. Kullandığım yok ya artık göçmeye hazırlanıyoruz diye stüdyodan eve götürüyordum. Elimde mat var diye mi çantamın eksikliğini hissetmedim acaba?

Böyle şaşkınlık anlarımda Bey bana Balık Hanım diye sesleniyor. Türkçe olarak. Balik Hanum.

Neyse…hayatın bizi hazırlıksız yakaladığı durumlarda önümüzde çatal çatal yollar beliriyor ya…İlla ki de çantama kavuşmam ve günü önceden planladığım şekline sokmak istiyorsam -sanki öyle bir şey olabilirmiş gibi- o anahtarı bulabileceğim alternatif kaynakarı araştırabilirim. Elimde olanlara değil, olmayanlara odaklandığım bir seçenek olur bu. Param, arabam, telefonum yok.  Stüdyo açılana kadar. Şimdi saat sabahın 7 buçuğu. Saat 10’a kadar bir daha ders yok stüdyoda. Bu fırsatı hayra yorup bir sonraki hocanın dersine kadar beklemeyi seçersem önceden planladığımdan farklı bir yol belirir önümde. O zaman elimde mevcut olanlara odaklanabilirim: Kitabım ve defterim.

Arabayı park ettiğim yerde bırakıp yürümeye başladım. İnsan yürürken ne çok şeyin farkına varıyor! Araba kullanırken ve hatta bisiklete binerken bile insanın dikkatinden kaçıyor hayat. Ağaçlar mesela… Artık yeşil, sarı filan değil bayağı parlak bir kızıla döndüler burada. Yeşil, huzurunu kızılın kalp çarpıntısına bıraktı. Resimlerini çekmek lazım diye düşündüm. Peki ama neden? Fotoğraftaki kızıl kalbimi hop ettirmez ki!

Daha biraz önce dersimi verirken öğrencilerime anlatıyordum: Nefes yavaşladığında, zihin dalgaları da kısa bir süreliğine durgunlaşırlar. Gölün üzerindeki çırpıntıların rüzgarsız bir anda dinmesi ve suyun berraklaşması, suyun dibinin ortaya çıkması gibi bir durum bu. Kendi akıl-kalp çırpıntılarımız bir düzlüğe erdiğinde de ruhumuz net ve berrak bir şekilde önümüze açılır. Ve bu sırada duyu organlarımız öyle hassaslaşır ki renkler, sesler, kokular, tatlar, hisler keskin bir iz bırakır zihinde.

O keskin iz ve ruhun berrak imgesi sadece iki nefes arasındaki boşlukta yaşanır. Klik klik. Onları geleceğe taşıyamayız.  Bu sonbaharın kızıl yapraklarını bir fotoğraf ile ileriye taşıyamayacağım gibi. Şimdiyi geleceğe saklama isteği eski bir alışkanlık sadece.

Kendimi de geleceğe saklamak isterdim eskiden. Günlüklerimi hep gelecekteki ben’e yazardım. On altı yaşındayken mesela. Geleceğimdeki kendimden başka kimsem yokmuş gibi bir şevkle yazardım ona. Şimdiki bana. Beni bir tek kendi istikbalim anlayacaktı. Bana ne yazmış o yeniyetme diye arada sırada bakarım da.

Geçen gün bir film seyrettim. Caller diye, kötü bir gerilim filmi. Ama bir fikir vardı ki içinde hoşuma gitti. Aynı evde yaşamış iki kadın telefonda konuşuyorlar. Ve konuşurken ikisi de hala aynı evde yaşıyorlar. Bir farkla:  Yaşadıkları zamanlar farklı. Birisi 1970’lerde, öteki 2011’de yaşıyor. Ama mekan aynı olduğu için 1970lerde yaşayan duvara bir gül çizip varlığını belli edebiliyor ötekine…sonra tarihin akışı değişiyor tabii. Biz de geriliyoruz.

Bazen ben de on altı yaşımdaki halimi düşünüp, onunla konuşmak, bugün bildiğim bir kaç bilgelik kırıntısını ona sunmak ve zincirlerini kırmak istiyorum. Bazen o olmak ve hayatı yine öyle ince deri hassasiyetinde hissedebilmek istiyorum. Ve yine gülme krizine girmek. İçmeden, etmeden, gençliğin hafifliği ile.

Çok zaman önce -ama on altı yaşımdan çok sonra- Safran adlı bir lokanta/barda (nenem hiç sevmezdi ona anlattığım hikayelerin bir barda geçiyor olmasını) tanıştığım ama o akşamdan sonra bir daha görüşmediğim, gördüysem bile selam vermeyi bile gereksiz bulduğum (aman beni nereden hatırlasın şimdi? )  bir kimse beni FaceBook’da bulmuş. Sayfasına baktım,  unuttuğum, özlediğim, özlediğimi unuttuğum şiirler var. Atilla İlhan’ın, Nazım Hikmet’in, Fazıl Hüsnü’nün, Behçet Necatigil’in şiirleri…(Nenem bu şairlerden ahbapları olarak bahseder, şiirlerini ezberden okurdu. Ah, ne olurdu on altı yaşındaki kızın değil de şimdiki benim yanımda olsaydı Neneciğim? )

Bir de eski bir Zuhal Olcay şarkısına bağlantı vermiş. Senesi 1990. Yaş onaltı.

Yalnızlığım… yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin. 

Yalnızlığım… kanımsın, canımsın, sen benim vazgeçilmezisin. 

Tanıdık notalarını, Zuhal Olcay’ın buğulu sesini ve kelimesi kelimesine hatırladığım sözlerini yirmi yıl sonra yeniden dinlerken sanki yüreğimin derisi inceldi. Bir aah ettim.(ki, en güzel ahları bizim ailede yine Nenem ederdi. Nenemin  bugün böyle sık sık aklıma düşüyor olması da hayırdır inşallah!)

Yalnızlığım, en değerli hazinem. O zaman da öyleydin, hala da öylesin, sen benim vazgeçilmezimsin. Şarkı devam ederken içimden geçen hisler geçidi hem eski ama hem tanıdık. Yalnızlığa mecbur olmanın tatlı hüznü…O zaman da benimleydi, hala da benimle.

Onaltı yaşındaki yalnızlığıma Şimdiki Ben eşlik ederdi. Genç olan anlatırdı. Şimdiki Bana. Okuldan sonra otobüs durağından eve yürürken içinden konuşurdu. Yağmur insanın içini titretirdi, ve o gri çirkin yol bitmek bilmezdi. Havada kömür kokusu, bazı kışlar insanın boğazını nasıl da yakardı! Ve nasıl da uzun sürerdi her aybaşı kanaması. Orkidler hem rahatsız hem de o incecik yapışkanlarından dolayı durmadan kayardı altımızda. Yürürdü yine de onaltı yaşındaki. Servis yerine otobüse binmiş olurdu çünkü. Sevdiği çocuk ile azıcık daha yanyana oturabilsin diye. Ve otobüsten inip yalnız kaldığında anlatırdı Şimdiki Ben’e bir bir olup bitenleri.

O yüzden böyle iyi hatırlıyorum.

O şarkıyı dinlerken anladım ki şimdiki Ben’in yalnızlığına da onaltı yaşındaki ortak. Yaşamak zorunda olduğum beraberliğim on altıncı yaşım! Hem kırılgan, hem cesur. Melankolik belki ama sevinmesi de an meselesi. İçiçe yürüyoruz caddeden aşağı. Gözümüzün önünde kızıl yapraklar aheste beste yere bırakıyorlar kendilerini, bir kısmı çoktan yere inmiş, ayaklarımızın altında fışır fışır ediyorlar.

Elimizde olmayanları boşverip, olanlara seviniyoruz: Bir defter, bir kitap, birbirimiz.

Ve bir fincan kahve belki şu köşedeki kafede.

Hesaba yazarlar artık.

Mutlu olmaya yetmez mi?

Foto: Kokia Sparis