Bir İçe Dönüş Hikayesi 3

Here is my friend Kristine. 10 years later. More beautiful than ever and a great inspiration for all of us!
Here is my friend Kristine. 10 years later. More beautiful than ever and a great inspiration for all of us!

Çünkü…

Çünkü Defne mahallenin en popüler kızlarından biriydi. Evlerinden kalabalık, ocaklarının üstünde tüten tencere, tava -tavuk rejimi zamanlarında bile-  hiç eksilmezdi. Beş katlı asansörsüz bir binanın çatı katında oturmalarına rağmen ziyaretçilerin ardı arkası kesilmezdi.  Defne ile Zeyno, iş gezilerinden döndüğü zamanlarda da Yasemin, misafirleri en ala şekilde ağırlamak üzere sofralarından kuş sütünü, Zeyno’nun yatağının karşısındaki köşeye stratejik olarak yerleştirilmiş YuMaTu marka televizyonlarından da Friends dvdlerini eksik etmezlerdi.

Tayland’ın ucubik bir adasında tek başında oturup ağlayacak kadın değildi yani Defne. Eve dönmesi en hayırlısıydı da, evi de yoktu artık. Kutulayıp kapatmış, bir sonraki kiracıya yatağı, çamaşır makinası ve buzdolabı ile teslim etmişlerdi bile. Kendine acımaktan başka yapacak işi yoktu. Kendine acıdıkça acının arttığının daha farkında değildi.

Defne daha pek çok şeyin farkında değildi. Ama gençti. Bütün kederine rağmen hayatta kalma içgüdüsü genç bir kaplanınki gibi güçlüydü. Ve işte bakın, günlüğüne tıp tıp düşerek mavi mürekkebi sayfaya yayan gözyaşlarının tebessüme dönüşmesi için arkasındaki bungalovda kalan genç kadının uyanıp plaja gelmesi yeterli oluyor. Kahve kupası elinde plaja inen genç kadın, Defne’den de genç. Uzun boylu, sarışın, güneşte çabucak kararan o lacivert gözlü İskandinav kızlarından (Bazı arkadaşların Bodrum kıyısında bekledikleri o lise gezisi gemisinden inecek tip bir kız.) Cam gibi denize karşı kurulmuş piknik masalarından birine yerleşirken Defne’ye gülümseyip günaydın diyor.  Defne’nin burnunun ucundan günlüğünün sayfalarına süzülen gözyaşlarını fark etmiş gibi bir hali yok.

Havadan sudan, denizin turkuaz mavisinden, havadaki baygın çiçek kokusundan, sabahın erken saatlerinin güzelliğinden söz ediyorlar. Defne kızın tek başına dünyayı gezdiğini öğreniyor.  Hayır sevgilisi yok.  Bu uzak ülkede tanıdığı kimsecikler de yok. Tek başına gezmeyi seviyor genç kadın. İsmi Kristine. Kopenhag’da doğmuş büyümüş. Tek başına dünyayı gezmekten korkmuyor. Arada sırada kanının ısındığı insanlara rastladıkça yollarda, onlarla devam ediyor biraz, sonra yine tek başına kalıyor.

Kristine kahvesini bitirmiş, denize doğru yürüyor. Cam gibi suları rahatsız etmekten korkarmış gibi minik, hafif adımlarla yavaş yavaş suya giriyor. Defne de peşinden. Ayrı yönlere yüzerlerken Defne kendini hafiflemiş hissediyor. Kristine’e özenmek iyi gelmiş. Her özenişin ardından bir dönüşüm gelir, bunu hissediyor. Defne birine özenmeyegörsün, hemen taklit eder o insanı. Bir cesaret gelir üstüne. Şimdi de, turkuaz sularda kulaç atarken düşünüyor, bu genç, güzel kadın tek başına geziyorsa, ben neden yapmayayım? Kendisinin de yollarda olduğunu unutarak başlıyor hayal kurmaya: Ne güzeldir şimdi yollarda olmak…

Şimdi hakikati değil de bir hikayeyi yazıyor olsaydım, sonraki sahnede Defne’yi çantasını sırtlamış, yola tek başına devam ederken tasvir ederdim. Olmadı. Yakışıklı Yaz Aşkı nihayet uyanıp bungalovdan çıkınca Defne artık yola tek başına devam etmek istediğini söyledi mi? Söyledi. Ama bir noktada sesi kendinden bağımsız çatladı. Bir üzüntü sardı benliğini. Böyle yakışıklı adam bırakılır mı hiç diye sordu içindeki güvensiz ses. Güçlü, kuvvetli, zengin, ne de güzel yemekler yapıyor. Zor kadın olmasan da bir ilişkiyi de yürütmeye çalışsan? Bak seninle buralara kadar da gelmiş.

O sabah o sese teslim oldum. Yola beraber devam ettik.  Ama benim aklımda Kristine’in attığı tohum filizlenmeye başlamıştı bir kere. Yola tek başına devam etmek. Dünyayı tek başına gezmek. Neden o kadar çekici gelmeye başlamıştı birden bu fikir?

Tek başına yollara düşmek benim için çok da yabancı bir durum değildi aslında.  O zamanlarda da, ezelden beridir de ben tek başıma gezmeyi severdim.  İçe dönük tabiatımdan bihaber olduğum ilk gençliğimde arabama atladığım gibi tek başıma Kilyos’a, Şile’ye gittiğim, koca sahillerde bir başıma yürüdüğüm çok olmuştur. Bütün yazı Sundance’de geçirdiğim yıllarda güneşle uyanıp ormanda yürüyüşe çıkmak  da en büyük zevklerimden biriydi.  İçime dönmeyi bu kadar çok sevdiğim halde arkadaşlarımdan birisi bana “kızım sen tipik bir içe dönüksün” diyecek olsa derhal itiraz ederdim. Çünkü ben de yaşıtlarım gibi okuldaki, işteki, sosyal hayattaki başarımı popülerliğime bağlıyordum. “Sen içe dönük bir tipsin galiba” yı duysam (ki sarhoş gecelerin sonunda duyduğum çok olurdu) “kızım sen başarısızın tekisin”  diye anlardım.

O Kilyos’a, Şile’ye yapılan yolculukları, Phaselis ormanlarındaki yürüyüşleri hatırlatacak olursanız bana, “arkadaşlarımın ya vakti, ya hali ya da paraları yok ne yapayım, ben de tek başıma çıkıyorum yola ”diye cevap verirdim size.  O yalnız zamanlarda günlük enerjimi topladığımı bilmeden…Neşemin, başarımın ve hatta popülerliğimin  tek başına geçirilen zamanlardan can aldığını bilmeden…İçe dönük tabiatımın bana çocukluğumdan beri yolladığı sinyalleri, bazı kadınlara duyduğum ilgiyi sakladığım gibi saklardım. Arabanın açık penceresinden kolumu çıkarmış, hüzünlü bir şarkı eşliğinde -zevkle-  ağlarken, “Bunalım bir tip misin kızım sen?” diye sorardım kendi kendime. Depresif olmadığımı kanıtlamak için de hemen arkadaşlarımın ve hayranlarımın sayısını saymaya girişirdim. Belki melankoliye biraz yatkınım ve evet Yasemin’le yan yana yatıp kitap okuduğumuz Narlı öğleden sonralarının tatminini ve huzurunu bir daha hayatta hiç bir yerde bulamadım ama içe dönük tabiatta değildim.  İçe dönük insanlar başkaydılar. Onları biliyordum. İçe dönük arkadaşlarım vardı. Evden çıkmayan arkadaşlarım, topluluk içinde dili tutulan arkadaşlarım, metroya binemeyen arkadaşlarım. Onlar içe dönüktü. Ben değil.

Kafamın ne kadar karışık olduğunu görüyorsunuz değil mi? Ama bir tek ben değilim bu kavramlar karşısında kafası karışan. Susan Cain de Quiet adlı kitabında bizi kavram kargaşasına karşı uyarıyor.  İçe dönük, utangaç anlamına gelmez, depresifle içe dönüğü de birbirine karıştırmamak gerekir. Dışa dönük ve utangaç, dışa dönük ve depresif de olabilirsiniz. Hassas ile içe dönüğü de bir tutmamak gerek.  Bazı içe dönükler hassas olabilirler. Hepsi değil. Duygusal da içe dönük olmak zorunda değildir. Aksine, dışa dönük tabiattaki pek çok insan aynı zamanda duygusaldırlar da. Bunlar arada sırada örtüşen ama kesinlikle birbirinin yerini tutmayan kavramlar.

İçe dönüklük temelde dış dünyadan çok iç dünyaya gösterilen ilgi ile ilgili bir şey.  Bazıları için iç dünya dış dünyadan daha ilginç bir dünya. Ben en baştan beri onlardan biriydim. Daha erken yaşta teşhis edilseydim, yeteneklerim bu tabiatıma uygun bir şekilde yontulsaydı daha mutlu bir hayatım mı olurdu? Bu yazıları daha erken yaşta başlar, şimdiden üç beş romanımı yayınlamış mı olurdum?

Kim bilir?

En azından iş kadını, bankacı, satıcı filan olamayacağımı erken yaşta farkedecek kadar kendimi bilmişim. Yoksa ben de içe dönük tabiattaki  başarılı öğrenciler gibi kendimi bir üniversitenin işletme, iktisat bölümlerinde (bizim zamanımızın en yüksek puanlı bölümleri) bulacak, şimdi belki de size bu satırları yazacağıma, ömür tükettiğim bir plazada hafta sonunu hayal ediyor olacaktım.

Peki hikayeye (hakikate) ne oldu? Buralara kadar benimle indin mi sevgili okur? Tebrik ve teşekkür ederim. Tek bir internet sayfasında kalabilmek sabır gerektiriyor. Eh biz de burada yine 90. dakika ve 1000. kelimeye yaklaşıyoruz.

Huzurlarından ayrılmadan önce bir kez daha Middlesex’e dönmek istiyorum. Biliyorsunuz Middlesex bu aralar iştahla okuduğum romanım.  Bütün iyi romanlarda olduğu gibi Middlesex’in karakterleri dostum, ailem haline geldiler. Kocamın, dostlarımın, öğrencilerimin bilmediği gizli bir hayatım var benim. Bursa’da başladı, Detroit’de devam etti, şimdi San Francisco’ya doğru yola alıyor. Ben her gün aktif olarak bir kaç saat o gizli hayata gömülüyorum. Romanı okumadığım zamanlarda aklımın bir yarısı gizli hayatımla meşgul. Kahvaltı hazırlarken, araba kullanırken, ders verirken Calliope’yi, Desdemona’yı düşünüyorum, onları özlüyorum. (10 günlük Vippasana meditasyonda zihnimin ilk katmanı soyulduktan sonra alttan hep romanlar çıkmıştı zaten. Bu hikayeyi, hatırlatın, sonra yazarım.)

Middlesex’in esas kızı Calliope, aslında kız değil de oğlan olduğunu anladığı on beşinci yaşında evden kaçtı. Şimdi otostop çekerek San Francisco’ya doğru ilerlediği yolculuğunda bir erkeğe dönüşmeye çalışıyor. Bebekliğinden beri sinyallerini alıp da göz ardı ettiği esas tabiatını kabul ediyor,  o esas tabiattan hayatını yaşamaya başlıyor.  Sevilmek, beğenilmek, kabul görmek için geliştirdiği davranışlarını bir bir ardında bırakıyor. Bazen işi fazlaya kaçırıyor. Fazla erkeksi davranıyor. Bazen unutup öğrenilmiş tabiatına dönüyor. Yine genç bir kadın oluyor.

İçe dönük tabiatta bir insan olduğumu keşfettiğim andan itibaren benim geçirdiğim dönüşüm de Callie’nin Cal’e geçişi gibi bir süreçti. Kendi doğamı yeniden öğrenmem gerekti. Öyle hemen herşey birden yerli yerine oturmadı…

Dedim ya hikaye değil, hakikati anlatıyorum burada.

Callie, bütün erkeksi güdülerine, genetik yapısına, kalınlaşan sesine, dudaklarının üstüde beliren bıyığına rağmen erkek olmayı öğreniyor.  Öyle farketti diye erkeklik üzerine hop diye oturmuyor. Ben de aynı onun gibi bir içe dönük olarak yaşamayı öğrendim….Öyle farkeder etmez hayatımın aşkını bulmuş gibi sevinmedim yani.

Ama daha orada değiliz  değil mi?

Önce bir kapıyı çalmamız lazım.  Yarına…

Photo: Aisha Harley
Photo: Aisha Harley

Cepheye Geç

Yok artık ben de dayanamayacağım.

Bilirsiniz, sosyoloji+yoga terbiyem sebebiyle memleket meselelerine karşı duygusuz, yargısız, ateşsiz bir yaklaşım sergilemişimdir oldum olası.

Ama artık ben de dayanamıyor ve cepheye geçiyorum.

Oysa şu yukarki resimdeki kahveden yudumlayarak iyi bir roman okuyabilirdim  bu sabah. Ya da çiçeğe, böceğe sevinip, bisikletimin pedallarına asılabilirdim pekala. Ya da size hayatın güzelliğini, insanın iyiliğini, mutluluğun resmini çizen bir blog çıkartabilirdim şapkamın altından…

Ama yapamayacağım. Kahve + roman yerine çocukluğum boyunca dinlemekten bıkıp usandığım için girmeyi hiç sevmediğim  memleket meselelerine ben de gireceğim bugün. Üstelik son otuz sekiz yıldır oturduğum her rakı masasında, annemlerin ahpablarından duya duya son derece kanıksadığım bir cümle ile gireceğim. Gözlerinizi devirmekte serbestsiniz.

Memleketin hali hiç iyiye gitmiyor.

Gözlerinizi devirdiyseniz, şimdi de “Memleket de bir şey mi, dünyanın haline baksana,” da diyebilirsiniz. Haklısınız, dünyanın hali de hiç iyiye gitmiyor.  Bizim memleket de  dünya ile doğru orantılı olarak karanlığa batıyor zaten.  İçinde bulunduğumuz global düzende memleketiniz Butan da olsa, dünyanın geri kalanından dönen entrikalardan izole edemezsiniz.  Entrika dediğime bakmayın, gizli kapaklı bir şey kalmadı artık. Yüzsüzlük ve zulm cascavalak ortada transparant (t sessiz) günümüzde.

Arlanmaz, utanmaz, kudretten kudurmuş bir takım haller bunlar. Dev şirketler ile onların kölesi devletlerin hali tavrı, on beş aydır kirasını ödemeyen ve evden (haliyle) çıkmayan bizim kiracının  tavrına dönüştü. Misyon icab ederse insanları topraklarından sürmek, sürülmeye direnen insanların köyünü  topluca yakmak, gökdelen devirmek, işkence, kitle imha hepsi hepsi okey ve artık biliyoruz ki evet orada burnumuzun dibinde bunların hepsi oluyor. Sesimiz çıksa da bir yere varmıyor. Varmadığı gibi bir de sistem rasgele seni seçti, kaldır kollarını metal dedektörle ararayacağız, oluyor.

Bu kollar havada, bacaklar aralık, üzerimizdeki likitlerden sorumlu tutulurken, kudretlerinden kudurmuş güçler bize nanik yapa yapa yanımızdan geçip gidiyorlar.

Dünyanın hali bu. Malum 2012, Kali Yuga, dünyanın sonu filan, evet bu gidişata mecburuz, adamlar piramitleri diktikleri  zamanlarda  görmüş de kehanet etmişler. İşimiz bitik. En iyisi uzak bir ülkenin dağlarına yerleşip kafayı kırmak aslında ya, neyse madem buradayız, yazalım bari.

Şimdi dünyanın halinin  memleketteki izdüşümüne göz atalım. Hızlı bir zzzzzum ile alçalıp, şöyle kuş bakışı tepesinden uçalım. Bakalım ne görüyoruz? Kızını diri diri toprağa gömen bir baba, kız arkadaşını elektrikli testere ile kesen bir oğlan çocuğu, silahsız savunmasız insanların bulunduğu binayı ateşe verenlerin,”gazamz mübarek olsun, yine gelin, yine yakalım” diye diye serbestçe yürüdükleri sokaklar, önce boşaltılmış sonra da yakılmış köyler, yakılmış köylerden kurtulanlarla şiştikçe şişen, şiştikçe çirkinleşen bir şehir, sularında daha ilk yumurtasını bile bırakamadan yakalanıp tavaya atılan lüfer yavruları, sokaklarında zehirlenip ölen kedi yavruları, vücuduna devlet tarafından el konan kadınlar, kadın olmak istiyorlar diye oracıkta katledilen erkekler, bira içmek istiyorlar diye eli sopalı gözü dönmüşler tarafından çembere alınan gençler.

Hayır memleketin hali hiç iyiye gitmiyor.

Bu saydıklarıma bakıp da birilerinden nefret etmemek mümkün mü? Dün akşamdan beri bunu düşünüyorum. Ülkede bütün bunlar olurken birilerinden nefret etmemek mümkün mü? Çünkü başta dedim ya, ben sosyoloji+yoga terbiyem sebebi ile toplumun bütün kesimlerine duygusuzca, yargısızca yaklaşmayı alışkanlık edilmiş bir bireyim. Futbol takımı bile olsa tuttukları şey, ben taraf tutanlardan kendimi uzak tutarım. Allahın sopasına canı gönülden inanır, insanın insanı cezalandırmasını da yersiz bulurum.

Ama bugün artık ben de dedim ki: Yeter. Ben de bir taraf olacağım.

Eski bir yazımda, Angut’dan  Ermiş’e uzanan bir “İnsanın Evrimi” skalasından bahsetmiştim. Skalanın mutsuz ucundaki Angut , kendini diğerinden tamamen ayrı gören, ve hatta kendinden olmayanın ölmesini isteyen insan tipine verdiğimiz isim. (konuyu irdelemek için bkz  şu şahane yazı). Bu tipteki insan kümelerini,  Haçlı seferlerinden, Ermeni katliamına, Hitlerden, Suriye’ye, Rwanda’dan, Jammu Kaşmir bölgesine kadar her yerde ve tarihin her diliminde bulabilirsiniz.

Skalanın Angut ucu en korkak ve en mutsuz insan tipleri tarafından tutulur. Entrikacı devlerin işine en çok bunlar yarar. Bir de yine çok mutsuz ve korkak oldukları için bol bol alışveriş yaparlar ki zaten sistemin kulundan istediği tek şey de uslu uslu alışveriş yapması (kredi kartı ile) ve limitini aşmasıdır.  Alışveriş yaparak kendini avutamayacak kadar  fukara olan angutları, alışveriş yapabilenlere karşı kışkırtmak da çok kolaydır. “Alışveriş edemeyeceksek nefret edelim, ” formülü bu gruba çok kolay uygulanır. Çünkü zaten benden öteye bir ben yoktur, ve benden öteye sadece bir öteki vardır, ve olmasa aslında daha iyi olur. Bu grup kendinden olmayanın ölmesini tercih eder.

“İnsanın Evrimi” skalasına da Ermiş tipini koymuştum hatırlarsanız.  Angut kendinden olmayanın ölmesini dilerken, Ermiş kendinden olmayan diye bir şey tanımaz. Sahiden ermiştir yani. Bebekleri ağaçlara vura vura öldüren askerlerde bile kendinden bir şeyler görür. Öyle bir tip. Bütün dinlerin ve ruhani sistemlerin mistik çekirdeğindeki ideal varoluş biçimidir Ermiş.

Bunlardan pek bulunmaz. Hayatlarından memnundurlar. Medyada boy göstermez, alışveriş de yapmazlar. Bulursanız hocanız olmasını isteyebilirsiniz. Korkusuz ve mutlu insanlardır. Devlerin hiç işlerine yaramadıkları gibi Ermiş’den ilham alan öğrencilerin de alışverişi, kredi kartını filan bırakması tehlikeli bir durumdur. O yüzden ermişler de internete özendirilir, icabında takibi kolay olsun diye. Angut’un Ermiş’e karşı kışkırtılması da Devlerin gözündeki Ermiş problemine kolay bir çözüm olarak karşımıza çıkar.

Biz de işte bu skalanın bir yerlerine serpiştirilmişiz diye yazmıştım. Ermişe yakın duranlar daha tatminkar ve mesud, diğerleri huzursuz ve kızgın. Ne yapsan hayat yüzlerine gülmüyor.

Bugün bu teorimden vazgeçtim. Ya da şöyle diyeyim, Felfesefe 101 dersinde yapardık. Teorime küçük bir ekleme yapıyorum. Benim skala ikiye ayrıldı. Orta  yerinden değil, ermiş tarafından çıt dedi gitti. Angut tarafı ağır bastı. Öteki tarafta kalan bizler de ne yapacağımızı şaşırdık, çünkü hesapta ayrım, sen, ben o yoktu.

Dünyayı, kendinden olmayanı yok etmek isteyenler (çoğunluk) ve kendinden olmayan diye bir şey tanımayanlar (azınlık) olarak ikiye bölebilir miyiz?

Hadi böldük diyelim, kendinden olmayan diye bir şey tanımayan azınlıklar da için için kendinden olmayanı yok etmek isteyen çoğunluğun yok olmasını dilemezler mi? Dünya mutlu, huzurlu, özgür bir yer olmaz mı o zaman? Dilerler. Ben dilerim en azından.

İşte bu sebeple ben de artık bir tarafta yer almaya karar verdim. Evet biliyorum, bu da bir tuzak, çünkü taraf tuttuğum an öteki tarafın varolmadığı bir dünyanın daha İYİ bir yer olacağına, dolayısıyla benim düşünme tarzımının daha ÜSTÜN olduğunu varsayıyorum ve hop skalanın öbür (Angutu bol) tarafına kayırıyorum.

Varsın, varsayayım ve de varsın kayayım. Ben şimdi oraya takılmayacağım. Çünkü ben kendi dünya görüşümle dünyanın kendisini daha adil, üzerinde yaşayanları da daha vicdanlı, özgür ve mutlu kılacağıma inanıyorum.

Şimdi memlekette şöyle bir bölünme oldu bana sorarsanız:

1. Grup: Kendinden olmayanların ölmesini  isteyenler. (Kafalar net, misyon belli)

2. Grup: Kendisinin ölmesini isteyen 1. grubun ölmesini istemeyen ama yine de özgürce yaşamak isteyenler (Kafalar karışık -ve belki iyi-, hareket planı belirsiz)

Birinci grupta iseniz, zaten buraya kadar okumamışsınızdır bu yazıyı. Ermeni lafının geçtiği yerde takılmış, hala şikayet butonu nerede diye bakınıyorsunuzdur.

İkinci grupta iseniz hala benimlesiniz demektir. Bütün etiketlerden bıkmışsınız. Hareket planını benden bekliyorsanız, size mikro mücadeleyi öneriyorum. (Uzak ülkenin dağlarına çıkabiliyorsanız, hiç durmayın gazlayın. Sular yükselince, bir tek yükseklerdekiler kurtulacak çünkü.) Mikro mücadele, yani günlük hayattaki haksızlıklara göz açmak, açtırmak, kanıksamamak, düşünmek, sadece kendini değil, öteki grubu da, korkarak değil, yokolmalarını dileyerek değil, başka türlü düşünmek…Hareket planı bu.

Ben de bu arada kendi mikro mücadeleme kendi bedenimden başlayayım. Soyunup da poz veremedik madem, bunu da yazarak geçiştirelim:

11 yaşındayken otobüste kıçımı mıncıklayan herif: O kıç benimdir, senin elini dokundurup dokundurmayacağına BEN karar veririm.

Açtığım bağrımı bluzumla örtmeye çalışan neneciğim ve alçak belli pantolomu yukarı çekmeye çalışan erkek kardeşim: O bağır da bel de benimdir, mesele de örtmek veya örtmemek değildir.

Başıma bağladığım yemeniye, kutsal bir alana girerken örtmeyi sevdiğim başıma, koluma, bacaklarıma laf etmeye hazırlanan Atatürk rozetli teyze, (kendi teyzem değil, öylesine bir teyze) kıçım olduğu gibi başım da benimdir, ona göre.

Kilisede düğün yapmak istedim diye, “Macit Bey bu istediğini duysa ne kadar üzülürdü” diye beni yaralayan aile ferdi:  Kızlarınızın bedenini de, düğününü de kendi egonuzun bir uzantısı olarak  görmekten vazgeçin. Beden de benim, düğün de.

Ve son olarak sayın Sayın Otorite:

Yumurtalıklarımdaki yumurta da benimdir, bir tanesini kazara dölleyen sperm de bana verilmiştir. Birleşimi olan hücreyi içimde tutmak ya da tutmamak, yine benim meselemdir.

Bu da böyle biline.

Boş Ders

Bu sabah dersime kimse gelmedi.

Ben kendi yogamı yapıyordum, keyfim de yerindeydi. Bazı sabahlar insan bedenen güçlü ve esnek, zihnen de sakin uyanıyor. Bunun esrarı, sırrı nedir bilmiyorum. Bazı sabahlar ise yataktan çıkmasına imkan yok, çıktı diyelim ayakta durup hareket etmesine imkan yok. Hadi ayakta durdu biraz hareket etti diyelim, nefesini, kafasını toplamasına imkan yok. Neyse, uzatmayayım.

Zaten bugün öyle bir gün değil bugün. Esnek, dinamik, sakin, neşeli bir gün bu. Öyle bir keyifle açılmış, yoga sularında yüzüyorum. Hatta kendi kendime diyorum ki, “aaa ne güzel bugün erkenden başlamışım, öğrenciler gelmeden herşeyi yaptım bitirdim, şimdi kalkıp tuvalete bile gidebilirim”. Warm down da bitince, döndüm de saati o zaman gördüm. 6:25 (sabah). Dersin başlama saati 6:15. Derhal anladım, gelmeyecekler. bir tanesi bile. Çünkü burada, Amerika’nın nezih Portland kentinde insanların geç kalmak gibi bir alışkanlıkları yok. Fazla bahaneleri de yok. (Trafik yok, uzun mesafeler yok, köprüler çok, herkesin evine yürüme mesafesinden en azından dört yoga stüdyosu var vs.) Gelmeyeceklerini anladım ama yine de yerleri süpürdüm, battaniyeleri düzelttim, altardaki baygın çiçekleri attım.

Çıktım, bizim kahveye geldim. Albina Press. Şükür, 6’da açılıyor. Kahvemi yapan güçlü kuvvetli genç kahvenin de çok yavaş bir sabah geçirdiğini bildirdi. Bugün “öyle” bir günmüş. Kimse yatağından çıkmamış. Ne yoga için, ne de kahve için. Ay haline yorduk. Ayın yüzde 3’ü kalmış. Ucunun ucu yani. Onu da sabaha karşı şansa yakalarsanız ne ala. Göklerde toplasan yarım saat takılıp kaybolup gidiyor. Yarından tezi yok, karanlık geceler. Yeni ay, kara ay. Ne derseniz desin. Aysız geceler. (Bodrum sahillerinde şahane yakamoz olur.)

Yakamozuna doyum olmaz ya, esasında bu kara ay da dolunay gibi musibet bir ay hali. Benim öğrenciler bilirler, hep insan ayaklarını yaralar bu yeni ay günlerinde. Ayak parmağını kıranlar, bileğini burkanlar, cama basıp ayağını kesenler…Kara ay gününde ay bütün gücüyle ayak baş parmağımıza bastırıyor da ondan. Hatha Yoga metinlerine bakacak olursanız, ay her gün bedenin başka bir yerine vuruyor. Dolunay günü başın tepesi, kara ay günü de ayak başparmağı. Aradaki günler de aradaki noktalardan sırayla aşağı yukarı iniyor, çıkıyor.

Neyse işte ayın bu musibet halleri yüzünden, Hatha Yoga metinleri dolunay ve kara ay günlerinde yogadan uzak durun derler. Hassasiyet had safhaya vardığından.

Aldım, kahvemi oturdum masaya. Hani hoca gelmezdi de ders boş geçerdi okuldayken. Bazen yedek hoca gönderirlerdi, başımızda dururdu bir şey öğretmeden. Ödevlerinizi yapın derdi, konuşturmazdı ama roman okumamıza da ses etmezdi. O da güzeldi gerçi ama daha iyisi bazen bizi okulun bir ucunda unuturlardı. 7E’de okurken mesela, bizim sınıf okulun kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesindeydi. Hoca herhangi bir sebepten derse gelemezse, biz önce soluklarımızı tutup beklerdik ki kimselere başı boş kaldığımızı anlamasın. Aradan on beş dakika geçip de unutulduğumuz kesinleşince, kapıyı sımsıkı kapatır bayram ederdik. Hemen herkes yer değiştirirdi bir kere. Sanki bütün derdimiz boy sırasıymış gibi. Sonra fularlar kravatlar çözülürdü. Sokaktan mısırcı geçiyorsa, o fularlar ve kravatlar birbirine bağlanıp ucunda bir adet torba ile sokağa sarkıtılır, bütün sınıfa süt mısır alınırdı.

İşte şimdi içimde benim de öyle bir neşe. Sanki boş geçen dersin hocası değil de öğrencisiyim ben.

Geldim kahveye, dedim ben şu Türkçe konuşan okurlarıma bir mektup yazayım. Kaç zaman oldu sesim soluğum kesildi. Nasıllar, niceler bir soruşturayım. Günler ne kadar kısaldı fark ettiniz mi? Ben bile neredeyse gökyüzünde yıldızları görecek hale geleceğim. İstanbul çok sıcakmış, duyuyorum, bizim burada hava limonata gibi ayıptır söylemesi, bir atlayıp gelirseniz, size burada kahve ikram ederim.

Hadi şimdilik bu kadar, kalın sağlıcakla, ben yine yazarım!

Defne