ŞEHİR ALIŞKANLIKLARI

Kuraldışı Dergi‘nin Mayıs 2013 sayısında çıkan yazım:

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Dünyanın en güzel köşelerinden birinde, bungalovun önünde bir taburede oturuyorum. Önümde alçak bir sehpa var, dizüstü bilgisayarımı onun üzerine koydum, yazıyorum. Dağ, nehir, deniz ve toprağın kesiştiği bu cennet parçasında mavi kanatlı kuşlar, burnunu avucunuza sokan atlar, yeşil başlı ördekler, tavuklar, horozlar, seveyim diye karnını açan kedilerle köpeklerle beraber soluk alıp veriyorum.

Buraya tatile gelmedim. İş gezisindeyim. İstanbul’dan bir grup öğrencimle beraber yoga kursu vermeye geldim. Sabah-akşam yoga yaptığımız bir hafta geçireceğiz burada. İlk dersimiz bu sabah sekizde başladı. Ders yaptığımız kubbe Yörük çadırı şeklinde tasarlanmış. Yerleri taze ahşap kokuyor, bütün etrafı tülle kaplı. Tüllerin dışında cins cins ağaç, ot, çiçek, bitki… Biz ısınma hareketlerimize başlarken güneş sık yaprakların arasından nazlı nazlı tülleri okşuyor, doğa uykusundan çığlık çığlığa uyanıyor. Kuşlar, böcekler, köpekler, rüzgârda hışırdayan yapraklar… Yörük çadırımızın çevresine yumurta bırakan tavukların, onları korumayı kendilerine görev bilen horozların ötüşleri…

İkinci ders akşamüstü, gün batarken… Kaldığımız kampın bahçesinde yetişen organik sebze meyve ve sabah çadırımızın etrafına bırakılan yumurtalarla beslendiğimiz, balıklarla yüzüp, ormanda yürüyüş yaptığımız günün sonunda taze reçine kokulu Yörük çadırımızda yeniden buluştuk ve şehirden uzaklaşsak da bizimle gelen ve doğada yaşarken farkına vardığımız alışkanlıklarımızdan konuştuk.

Neler peki bu şehir alışkanlıkları?

Bir tanesi telaş etmek. Yetişecek bir yerimiz olmasa bile zihinlerimiz telaş etmeye programlı. Birkaç öğrencim adımlarını ağır ağır da atabileceklerini kendilerine hatırlatma ihtiyacı duyduklarını dile getirdiler. Lokmalarımızı çiğnerken, konuşurken ve hatta yoga yaparken bile telaş, alıştığımız için artık fark etmediğimiz buzdolabı hırıltısı gibi hızımızı, tavrımızı belirliyor. Şimdiyi yaşayacağımız yere bir sonraki anı tasarlamak, yetişmek için koşturmak… Bir türlü yetişememek. Sık sık geç kalmak. Geç kalmayı kanıksamak… Belki de telaşı beslemek niyeti ile günü tıklım tıkış doldurmak.

İnsan bile bile telaşı besler, gününe stres kaynağı ekler mi? Ekler tabii. Çünkü insan hem açgözlü (bir günde çok, pek çok şey yapmak istiyor) hem de alışkanlıklarının esiri bir varlık. Telaşsız bir gün birçok insana zor ve sıkıcı gelebilir. Çoğumuz mutluluk ve huzurdan çok, hayatımızda süreklilik (istikrar) arıyoruz çünkü. Sürekliliği sağlayan ve onu devam ettiren şey telaş bile olsa, onu korumanın yollarını arıyoruz. Şehir insanlarının  bu kadar çok yoğun, bu kadar çok yorgun olmalarının arkasında bence stres bağımlılığı yatıyor!

Bu yoga kampı boyunca ağırlaşmak için çaba gösterme kararı aldık. Sonra dedik, madem başladık, sadece adımlarımızı, lokmalarımızı ağırlaştırmakla bitmesin bu iş, bizi yoran, yıpratan, hayatımızdan enerjiyi ve belki de neşeyi çalan diğer şehir alışkanlıklarımızı da tanıyıp, onları da kıralım.

Çocuklara sordum, çantanızda şehirden buraya ne alışkanlıklar getirdiniz? Çantalarının içini sorduğumu sanmışlar. Saydılar hemen. Bilgisayar, telefon, kindle, şarj aletleri, bağlantı kabloları… Çantalardan “mütemadiyen iletişim içinde olma alışkanlığı” çıktı!

Mütemadiyen iletişim içinde olma alışkanlığı şehir insanlarında artık alışkanlıktan çok bağımlılığa dönüştü. İnternet, eposta, ev telefonu, cep telefonu, kısa mesaj ve sonsuz sosyalleşmeler yüzünden bir gün içinde uyuduğumuz saatleri saymazsak, kendimizden başka biri ile iletişim için olmadığımız bir dakikamız bile yok neredeyse. Fiziksel olarak bir mekânda tek başımıza dursak bile teknoloji yolu ile her an bir diğerine bağlanacağımızın bilincindeyiz.

Burada bir süre telefonları, interneti kapatıp doğada tek başına kalma talimi yapalım dedik. Çünkü insan, tabiatı gereği tek başınalık ihtiyacında olan bir canlı. Başarılı sanatçılar ve edebiyatçılar ilham kaynağının kurumaması için her gün bir miktar tek başına vakit geçirmeleri gerektiğini asırlardır söyler dururlar. Yaratıcılık kanalları sonsuz iletişim halindeyken değil, bir başına geçirilen avare zamanlarda temizlenip açılıyor. Bakalım insanlar arası iletişimin her türlüsünden arınmış tek başınalıklardan nasıl ürünler çıkacak?

İkinci gün  öğrencilerimle niyet ettik, burada kaldığımız süre boyunca koşturmayacağız, telaşa kapılmayacağız, mümkün olduğunda tek başımıza vakit geçirip, mümkün olduğunca az ve öz konuşacağız. Bunun için birbirimizden uzak durmamıza gerek yok. İki insanın yan yana sessiz durabilmesi de mümkün. Kendimizi sessizliği kırmaya mecbur hissediyorsak eğer (ki bu da bir şehir alışkanlığı) bu kendi iç sesimizi duymaya tahammül edemediğimiz için olabilir. Varsa böyle bir sıkıntımız bunu da gözlemleyip fark etmek için iyi bir fırsat olur sessizlik anları…

Bir diğer şehir alışkanlığı da “ya hiç, ya hepçilik.” Şehirde koşturup duruyoruz ya, uzun saatler boyunca bir şey yapmak zorunluluğu bulunmayan zamanlarda hiçbir şey yapmamaya doğru gidiyoruz. Hayat iş ve tatil diye iki bölmeye ayrılmış aklımızda. Ya iş yapacağız, ya tatil. Ya her şeyi yapacağız, ya hiçbir şey. Çoğumuzun tatil anlayışı “oh bir hafta sırtüstü yatacağım ve hiçbir şey yapmayacağım” hayali ile özetleniyor. Oysa sırtüstü yatıp hiçbir şey yapmamak dünyanın en sıkıcı işi. Zamanımızı verimli bir şekilde organize edip işlerimizi, derslerimizi, görevlerimizi tatilde yapmayı başarsak, aslında tatil ve çalışma arasındaki o keskin sınır silinebilir. Çünkü gerçek hayatı iş hayatı ile bir tutan ve  tatili “hayata ara vermek” olarak algılayan bu zihniyet, çalışırken de tatildeyken de hayatlarımızdan neşeyi çalıyor.

Bir hafta sonra:

Güneş dağın ardında yitti gitti. Çimenleri sulamışlar, ortalık taze ot kokuyor. Uzaktaki köyde bir horoz boğazı yırtılırcasına ötüp duruyor. Öğrencilerim gitti. Çimenlere dağılmış, tahta masalara yayılmış yüzlerini, derslerde öğrendiklerini birbirlerine soran, tekrar eden seslerini özlüyorum. Şimdi tek başımayım. Burada yaşasam diye düşünüyorum. Her akşam şu süt liman denize karşı oturup günün dağın arkasına kayboluşunu izlesem…

Derken derken yakalıyorum kendimi… Eh, ben şimdi zaten buradayım. Şu an dışında bir hayatım yok ki. Hayat geçmişten veya gelecekten değil de şimdiden ibaret ise, ben zaten hayalini kurduğum yaşantının ta kendisine şimdi, şu anda sahibim. Kendime gülüyorum. Halihazırda yaşıyor olduğum bir hissin hayalini kurduğum ve o hayalle meşgul olurken gerçeği kaçırdığım için! Bu da bir şehir alışkanlığı olsa gerek!

“Doğada yaşamak iyi güzel tabii” dedi değerli ustam. “İyi güzel ama ağaçlar yoga öğrenmek istemiyorlar ki! Bilgini, birikimini ağaçlara değil, insanlara aktaracaksan, dağ taş dere bayırda değil, şehirde yaşamayı seçeceksin.”

Şu hayatta beni yoga dersi vermek kadar tamama erdiren başka bir uğraş bulunmadığına göre ben de şehirde yaşamayı seçiyorum. Ama şehri seçiyorum sadece. Onun alışkanlıklarını değil. Telaştan, gevezelikten, koşturmacadan arınmış, bir şehir yaşantısı yaratabilir, şehire doğada kazandığım yeni alışkanlıklarımı taşıyabilirim.

İşte şimdi bu heyecanla dönüyorum baharı erguvanlara kucaklayan şehrime. Şehirlerin en güzeline…

Baharınız kutlu olsun!

 

KD © 2013 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

 

Cepheye Geç

Yok artık ben de dayanamayacağım.

Bilirsiniz, sosyoloji+yoga terbiyem sebebiyle memleket meselelerine karşı duygusuz, yargısız, ateşsiz bir yaklaşım sergilemişimdir oldum olası.

Ama artık ben de dayanamıyor ve cepheye geçiyorum.

Oysa şu yukarki resimdeki kahveden yudumlayarak iyi bir roman okuyabilirdim  bu sabah. Ya da çiçeğe, böceğe sevinip, bisikletimin pedallarına asılabilirdim pekala. Ya da size hayatın güzelliğini, insanın iyiliğini, mutluluğun resmini çizen bir blog çıkartabilirdim şapkamın altından…

Ama yapamayacağım. Kahve + roman yerine çocukluğum boyunca dinlemekten bıkıp usandığım için girmeyi hiç sevmediğim  memleket meselelerine ben de gireceğim bugün. Üstelik son otuz sekiz yıldır oturduğum her rakı masasında, annemlerin ahpablarından duya duya son derece kanıksadığım bir cümle ile gireceğim. Gözlerinizi devirmekte serbestsiniz.

Memleketin hali hiç iyiye gitmiyor.

Gözlerinizi devirdiyseniz, şimdi de “Memleket de bir şey mi, dünyanın haline baksana,” da diyebilirsiniz. Haklısınız, dünyanın hali de hiç iyiye gitmiyor.  Bizim memleket de  dünya ile doğru orantılı olarak karanlığa batıyor zaten.  İçinde bulunduğumuz global düzende memleketiniz Butan da olsa, dünyanın geri kalanından dönen entrikalardan izole edemezsiniz.  Entrika dediğime bakmayın, gizli kapaklı bir şey kalmadı artık. Yüzsüzlük ve zulm cascavalak ortada transparant (t sessiz) günümüzde.

Arlanmaz, utanmaz, kudretten kudurmuş bir takım haller bunlar. Dev şirketler ile onların kölesi devletlerin hali tavrı, on beş aydır kirasını ödemeyen ve evden (haliyle) çıkmayan bizim kiracının  tavrına dönüştü. Misyon icab ederse insanları topraklarından sürmek, sürülmeye direnen insanların köyünü  topluca yakmak, gökdelen devirmek, işkence, kitle imha hepsi hepsi okey ve artık biliyoruz ki evet orada burnumuzun dibinde bunların hepsi oluyor. Sesimiz çıksa da bir yere varmıyor. Varmadığı gibi bir de sistem rasgele seni seçti, kaldır kollarını metal dedektörle ararayacağız, oluyor.

Bu kollar havada, bacaklar aralık, üzerimizdeki likitlerden sorumlu tutulurken, kudretlerinden kudurmuş güçler bize nanik yapa yapa yanımızdan geçip gidiyorlar.

Dünyanın hali bu. Malum 2012, Kali Yuga, dünyanın sonu filan, evet bu gidişata mecburuz, adamlar piramitleri diktikleri  zamanlarda  görmüş de kehanet etmişler. İşimiz bitik. En iyisi uzak bir ülkenin dağlarına yerleşip kafayı kırmak aslında ya, neyse madem buradayız, yazalım bari.

Şimdi dünyanın halinin  memleketteki izdüşümüne göz atalım. Hızlı bir zzzzzum ile alçalıp, şöyle kuş bakışı tepesinden uçalım. Bakalım ne görüyoruz? Kızını diri diri toprağa gömen bir baba, kız arkadaşını elektrikli testere ile kesen bir oğlan çocuğu, silahsız savunmasız insanların bulunduğu binayı ateşe verenlerin,”gazamz mübarek olsun, yine gelin, yine yakalım” diye diye serbestçe yürüdükleri sokaklar, önce boşaltılmış sonra da yakılmış köyler, yakılmış köylerden kurtulanlarla şiştikçe şişen, şiştikçe çirkinleşen bir şehir, sularında daha ilk yumurtasını bile bırakamadan yakalanıp tavaya atılan lüfer yavruları, sokaklarında zehirlenip ölen kedi yavruları, vücuduna devlet tarafından el konan kadınlar, kadın olmak istiyorlar diye oracıkta katledilen erkekler, bira içmek istiyorlar diye eli sopalı gözü dönmüşler tarafından çembere alınan gençler.

Hayır memleketin hali hiç iyiye gitmiyor.

Bu saydıklarıma bakıp da birilerinden nefret etmemek mümkün mü? Dün akşamdan beri bunu düşünüyorum. Ülkede bütün bunlar olurken birilerinden nefret etmemek mümkün mü? Çünkü başta dedim ya, ben sosyoloji+yoga terbiyem sebebi ile toplumun bütün kesimlerine duygusuzca, yargısızca yaklaşmayı alışkanlık edilmiş bir bireyim. Futbol takımı bile olsa tuttukları şey, ben taraf tutanlardan kendimi uzak tutarım. Allahın sopasına canı gönülden inanır, insanın insanı cezalandırmasını da yersiz bulurum.

Ama bugün artık ben de dedim ki: Yeter. Ben de bir taraf olacağım.

Eski bir yazımda, Angut’dan  Ermiş’e uzanan bir “İnsanın Evrimi” skalasından bahsetmiştim. Skalanın mutsuz ucundaki Angut , kendini diğerinden tamamen ayrı gören, ve hatta kendinden olmayanın ölmesini isteyen insan tipine verdiğimiz isim. (konuyu irdelemek için bkz  şu şahane yazı). Bu tipteki insan kümelerini,  Haçlı seferlerinden, Ermeni katliamına, Hitlerden, Suriye’ye, Rwanda’dan, Jammu Kaşmir bölgesine kadar her yerde ve tarihin her diliminde bulabilirsiniz.

Skalanın Angut ucu en korkak ve en mutsuz insan tipleri tarafından tutulur. Entrikacı devlerin işine en çok bunlar yarar. Bir de yine çok mutsuz ve korkak oldukları için bol bol alışveriş yaparlar ki zaten sistemin kulundan istediği tek şey de uslu uslu alışveriş yapması (kredi kartı ile) ve limitini aşmasıdır.  Alışveriş yaparak kendini avutamayacak kadar  fukara olan angutları, alışveriş yapabilenlere karşı kışkırtmak da çok kolaydır. “Alışveriş edemeyeceksek nefret edelim, ” formülü bu gruba çok kolay uygulanır. Çünkü zaten benden öteye bir ben yoktur, ve benden öteye sadece bir öteki vardır, ve olmasa aslında daha iyi olur. Bu grup kendinden olmayanın ölmesini tercih eder.

“İnsanın Evrimi” skalasına da Ermiş tipini koymuştum hatırlarsanız.  Angut kendinden olmayanın ölmesini dilerken, Ermiş kendinden olmayan diye bir şey tanımaz. Sahiden ermiştir yani. Bebekleri ağaçlara vura vura öldüren askerlerde bile kendinden bir şeyler görür. Öyle bir tip. Bütün dinlerin ve ruhani sistemlerin mistik çekirdeğindeki ideal varoluş biçimidir Ermiş.

Bunlardan pek bulunmaz. Hayatlarından memnundurlar. Medyada boy göstermez, alışveriş de yapmazlar. Bulursanız hocanız olmasını isteyebilirsiniz. Korkusuz ve mutlu insanlardır. Devlerin hiç işlerine yaramadıkları gibi Ermiş’den ilham alan öğrencilerin de alışverişi, kredi kartını filan bırakması tehlikeli bir durumdur. O yüzden ermişler de internete özendirilir, icabında takibi kolay olsun diye. Angut’un Ermiş’e karşı kışkırtılması da Devlerin gözündeki Ermiş problemine kolay bir çözüm olarak karşımıza çıkar.

Biz de işte bu skalanın bir yerlerine serpiştirilmişiz diye yazmıştım. Ermişe yakın duranlar daha tatminkar ve mesud, diğerleri huzursuz ve kızgın. Ne yapsan hayat yüzlerine gülmüyor.

Bugün bu teorimden vazgeçtim. Ya da şöyle diyeyim, Felfesefe 101 dersinde yapardık. Teorime küçük bir ekleme yapıyorum. Benim skala ikiye ayrıldı. Orta  yerinden değil, ermiş tarafından çıt dedi gitti. Angut tarafı ağır bastı. Öteki tarafta kalan bizler de ne yapacağımızı şaşırdık, çünkü hesapta ayrım, sen, ben o yoktu.

Dünyayı, kendinden olmayanı yok etmek isteyenler (çoğunluk) ve kendinden olmayan diye bir şey tanımayanlar (azınlık) olarak ikiye bölebilir miyiz?

Hadi böldük diyelim, kendinden olmayan diye bir şey tanımayan azınlıklar da için için kendinden olmayanı yok etmek isteyen çoğunluğun yok olmasını dilemezler mi? Dünya mutlu, huzurlu, özgür bir yer olmaz mı o zaman? Dilerler. Ben dilerim en azından.

İşte bu sebeple ben de artık bir tarafta yer almaya karar verdim. Evet biliyorum, bu da bir tuzak, çünkü taraf tuttuğum an öteki tarafın varolmadığı bir dünyanın daha İYİ bir yer olacağına, dolayısıyla benim düşünme tarzımının daha ÜSTÜN olduğunu varsayıyorum ve hop skalanın öbür (Angutu bol) tarafına kayırıyorum.

Varsın, varsayayım ve de varsın kayayım. Ben şimdi oraya takılmayacağım. Çünkü ben kendi dünya görüşümle dünyanın kendisini daha adil, üzerinde yaşayanları da daha vicdanlı, özgür ve mutlu kılacağıma inanıyorum.

Şimdi memlekette şöyle bir bölünme oldu bana sorarsanız:

1. Grup: Kendinden olmayanların ölmesini  isteyenler. (Kafalar net, misyon belli)

2. Grup: Kendisinin ölmesini isteyen 1. grubun ölmesini istemeyen ama yine de özgürce yaşamak isteyenler (Kafalar karışık -ve belki iyi-, hareket planı belirsiz)

Birinci grupta iseniz, zaten buraya kadar okumamışsınızdır bu yazıyı. Ermeni lafının geçtiği yerde takılmış, hala şikayet butonu nerede diye bakınıyorsunuzdur.

İkinci grupta iseniz hala benimlesiniz demektir. Bütün etiketlerden bıkmışsınız. Hareket planını benden bekliyorsanız, size mikro mücadeleyi öneriyorum. (Uzak ülkenin dağlarına çıkabiliyorsanız, hiç durmayın gazlayın. Sular yükselince, bir tek yükseklerdekiler kurtulacak çünkü.) Mikro mücadele, yani günlük hayattaki haksızlıklara göz açmak, açtırmak, kanıksamamak, düşünmek, sadece kendini değil, öteki grubu da, korkarak değil, yokolmalarını dileyerek değil, başka türlü düşünmek…Hareket planı bu.

Ben de bu arada kendi mikro mücadeleme kendi bedenimden başlayayım. Soyunup da poz veremedik madem, bunu da yazarak geçiştirelim:

11 yaşındayken otobüste kıçımı mıncıklayan herif: O kıç benimdir, senin elini dokundurup dokundurmayacağına BEN karar veririm.

Açtığım bağrımı bluzumla örtmeye çalışan neneciğim ve alçak belli pantolomu yukarı çekmeye çalışan erkek kardeşim: O bağır da bel de benimdir, mesele de örtmek veya örtmemek değildir.

Başıma bağladığım yemeniye, kutsal bir alana girerken örtmeyi sevdiğim başıma, koluma, bacaklarıma laf etmeye hazırlanan Atatürk rozetli teyze, (kendi teyzem değil, öylesine bir teyze) kıçım olduğu gibi başım da benimdir, ona göre.

Kilisede düğün yapmak istedim diye, “Macit Bey bu istediğini duysa ne kadar üzülürdü” diye beni yaralayan aile ferdi:  Kızlarınızın bedenini de, düğününü de kendi egonuzun bir uzantısı olarak  görmekten vazgeçin. Beden de benim, düğün de.

Ve son olarak sayın Sayın Otorite:

Yumurtalıklarımdaki yumurta da benimdir, bir tanesini kazara dölleyen sperm de bana verilmiştir. Birleşimi olan hücreyi içimde tutmak ya da tutmamak, yine benim meselemdir.

Bu da böyle biline.