img_1873

Selam sana sangamu,

Yazılarınızı okudum. İçlendim. Güldüm, gülümsedim. İnsanın içini dökmesi ne şahane bir şey. İçimizi döktüğümüz kadar özgürüz, gibi bir özdeyiş uydurabilir miyim? Dökemediğimiz içimiz katılaşan kalıplarımız, kırılganlığın üzerine geçirdiğimiz maskemiz. Bizi bizden alan her şeyimiz. Maskeye dönüşmüş arkadaşlarım var. Aslında günahlarını almayayım. Onlar maskeye dönüşmediler. Aramızdaki bağ soğudu. İki insan uzaklaştıkça birbirinden, maskeler daha sıkı sarılıyor yüzlere. Üşeniyorsun içini dökmeye. Isınmak gerek çünkü. Isınma turları atmak lazım. Ayda bir, iki ayda bir, yılda bir kahve içerek değil, beraber vakit geçirerek. Eskisi gibi. Gençlikteki gibi. Sabah kalkıp arayıp, buluşup, öbür sabaha kadar beraber takıldığımız zamanlardaki gibi yakınlıklar gerek bazen insana. Sadece eşle, karıyla, kocayla değil eski dostlarla. O zaman maskeler düşüyor, bağlar yeniden ısınıp, yağlanıyor, yumuşayıp, esniyor.

Ben hiç bir dostun hayatta kaybetmeye değmediğini düşünüyorum. Aşklar öyle değil. Aşklar başlıyor, bir kimya, bir tutku sürüyor, bittiği yerde kopuyor. Aşk bir hal çünkü. Bir kafa. Kafası geçince insan uykudan uyanmış gibi oluyor. O insanla vakit geçirmek birden sıkıcı bir hale geliyor. İlişki görevini  tamamlamış oluyorlar. Dostlukların ise bitme süresi yok bence. Aşktan dostluğa evirilen ilişkiler de var tabii. Çok değil ama var. Onlar da yenilenip yenilenip derinleşebilir.

Nereden çıktı şimdi bu konu? Hayat hakkında yazacaktım ben hani? Bağlayayım: Hayat nedir? Nedir hayat? Değil mi ya? Bir hayat tutturmuşuz ama acaba benim hayattan anladığımla seninki aynı mı? Pınar bana yılbaşı hediyesi çok güzel bir edebiyat takvimi almış. Her sayfasında romanlardan parçalar, öyküler, edebi tarihimizde bugün olup bitenler, yerel ağızlarda deyişler filan var. Bayıldım. Size hayat hakkında yazmaya hazırlandığım bu gün sayfayı çevirdim ve karşıma şu alıntı çıktı:

“Oysa benim için hayat, şu andaki öfkemle biraz sonraki aldırmazlığımın arasında benim bulunmadığım bir yerde, benden uzakta olan her şey.” (Adını Unutan Adam_Mehmet Eroğlu)

Bunu okuyunca hah işte dedim, tam da şimdi hasta, hasta bakıcı, rolünde eve kapandığım günlerde düşündüğüm şey: hayat benden uzakta olan her şey. Hayat şu güneşli günde kafenin dışındaki masalarda oturmuş arkadaşlarıyla gülüşen genç kızın yaşadığı şey mesela. Ya da Artful Living sitesine röportaj veren sanatçıların üretken bir gün geçirirken yaşadıkları şey. Orhan Pamuk’un hayatı hayat, orası kesin. Turist otobüsü ile önümden geçen kırmızı yüzlü çiftlerinki de hayat. Bir zamanlar hoşlandığım erkeğin sevgilisi ile Beşiktaş’ta bira içerken yaşadığı şey, Tayland’ın çok istediğim halde bir türlü gidemediğim bir adasında iki çocuğu ve kocasıyla tatil yapan arkadaşımınki de hayat.

Anladınız yani.

Herkesinki hayat, bir benimki değil.

Benimki neden değil? Benimki neden değil? Benimki beklemede. Benim hayatım henüz başlamadı. Büyüyünce başlayacak.

Tanıdık geliyor mu böyle bir düşünce size? Yoksa bir ben miyim çocukluğun bir türlü başlamayan hayatına sıkışmış olan? Hep başlamasını beklediğimiz şey değil mi hayat? Hayatta ne olmak istiyorsun? Hayatını nerede, kiminle, hangi iş ile iştigal ederek geçirmek istiyorsun? Ben bunlara cevap verene kadar geçivermiş hayat. Bak, en iyimser tahmin ile yarısına gelmişiz. Daha hâlâ başlayacak bu film.

Günler ile hayatı bir türlü eşitleyemiyorum ben. Günler hayattan sayılır mı? Her gün hayattan sayılır mı? Oysa günler nasıl geçiyorsa hayat da öyle geçiyor. Günler sıradan, günler banal, günler hayat olamayacak kadar yüzeysel uğraşların peşinde, FaceBook’a, insta’ya bakarak geçiyor. Hayat bu derinliksiz ve anlamsız uğraşların doluştuğu o zaman dilimi (gün) ile eşitlenemez, eşitlenmemeli.

Diyor içimden bir ses.

Ama işte Ömür Diyorlar Buna. (Ayfer Tunç’un süper kitaplarından biri.) Artık kabullenmeli de hayat günlerden ibaret biz zaman akışıdır. Ondan olduğundan fazlasını beklerken  mükemmel Arda Bujanga asananın hayali ile elimizdeki (altımızdaki) Arda Bujanga’ya bakmadan geçecek miyiz? Bu sayılmaz. Çünkü yeterinde inemiyorum henüz. Dizim acıyor ve arka bacağım düzleşmiyor. Onu dikkate almayacağım. Fotoğrafını çekmeyin. Benim arda bujangam olmadı henüz. Fotoğrafını çekmeyin. Hayatım henüz rayına oturmadı. Bir otursun ben sizi arayacağım.

Evet, bende böyle bir beklenti var. Başladı, başlayacak. Bir türlü başlamadı. Ne zannediyorsam şu hayatı? Yoga çevrelerinde şöyle bir inanış vardır: Çocuklar anı yaşarlar. Bunu söyleyen her kimse hiç çocuk olmamış bence. Ben çocukken anı filan yaşamazdım. Çocukluğun geçici bir hapis süreci olduğunu düşünerek sürekli büyüklüğümü hayal ederdim. Her anıma eşlik eden his de tüm bunlar geçecek Defne, dayan, büyüyeceksin ve hayat başlayacaktı.

Tabii şimdi teorik olarak biliyorum. Ömür diyorlar buna. Neye? İşte geçen günlerimize. Ömür bu kadarcık bir şey. Ben çocukken çok abartmışım. Büyük bir beklenti içine girmişim galiba. Muhteşem hislerin beni bir dakika bile yalnız bırakmayacakları bir şenlik olacaktı hayat. Bu sıradan şey değil.

Şaka şaka. Hayatın sıradanlığı şaka yani. Yani değil de, işte bardağın yarısı dolu mu, boş mu? Perspektif meselesi. Günler birbirinin ardına dizilmiş sıradan zaman dilimcikleri gibi de görülebilir. Her bir saniyesinde mucizelerin vuku bulduğu hayat kesitleri olarak da. Ayça’nın yaş günü fotoğrafına baktığım zaman ben sadece güler yüzlü nefis insanlar görmüyorum. Ben orada muhteşem bir şekilde dokunmuş bir battaniye görüyorum. Her bir ilmeğinde anlam ve sevgi olan. O battaniyeyi örmeye başladım. Siz devamını getirdiniz. Benim vesilem ile birbirine bağlanan insanlara baktığımda bir mucizeye tanıklık ediyormuşum gibi geliyor. İster kibir deyin, ister bizim hoca tanrıcılık oynuyor deyin sizin dostluğunuza bakınca bu dünyaya işte bunun için gelmişim diyorum. Benim çocuğum da bu dostluklar ağı. (Sanga mu, yavrum, ben senin annenim.)

Bağlayacaktım ya… Hayat ilişkiler ağıdır bence. Günlerden çok bağlardır. Battaniyedir. Halıdır. Dokunur ve dokunur. İnce ince, desen desen dokunur ve yüreklere dokunur.

Bir de yazılarınızı okurken aynı şeyi hissediyorum. Evrene yazılmış her bir satır insanlığı olduğu yerden başka bir yere taşıyacak vasıtadır bence. Beraberce inşa ettiğimiz bu yazı çatısı altında buluştuğumuzda, satırlar, cümleler kurulup karşılıklı gidip geldikçe ben yine işte bu, diyourm. İşte bunun için geldim bu dünyaya. İnsanlığa ne katkı sağladın ey kul derlerse bana Sırat köprüsünde diyebilirim ki Alper’in, Tansel’in, Ali’nin, Aylin’in, Pınar’ın, Begüm’ün, diğer Pınar’ın, Fatma’nın, Fatoşu’un ve U.Pınar ile Serap’ın yazılarıdır benim insanlığa katkım. Her bir yazı çünkü kanatlanıp onlara, onlar yüzlere, yüzler binlere ulaşır. Afrika’daki kelebek meselesi.

Son olarak bence hayat bir bilgisayar oyundur. Herkesin sonunda çözmesi gereken bir bulmacası vardır. Baştan bilmeyiz ama onu. Ancak geriye bakarak bulmacanın kendisi bilinebilir. Bu bilgisayar oyunu süresince karşımıza çıkan herkes ve başımıza gelen her şey, belki lazım olur diye çantamıza attığımız nesneler, bileğimize taktığımız altın bilezikler oyunu tam da olması gerektiği yere götürmektedir. Hiç bir ilişki boşa yaşanmamıştır. En boş ve beyhude görüneni bile. Benim yıllar önce eve getirdiğim bir çocuk vardı. Adını hatırlamıyorum. Kıvırcık uzun saçlıydı. -ama o zamanki erkeklerin yüzde altmış beşi kıvırcık uzun saçlıydı- bizim salonun kanepesinde yan yana oturmuştuk, ikimiz de neden bir arada olduğumuzu anlamadan. Sonra o gitmişti. Giderken merdivende Yasemin’e rastgelmişti. Yasemin niye böyle tanımadığımız insanları eve getirirsin ki diye hafif söylenmişti. O çocuğun bile bir rolü vardı benim hayatımda. Bu satırlara girdi işte. Her bir olay ve bağ, dokularımızı, hücrelerimizi, dev sistemimizin minicik yapıtaşlarını, yani uzun lafın kısası eşsiz varlığımızı belirliyor.

Tanpınar’ın çok sevdiğim şu sözü ile bitireyim hayat hakkındaki gevezeliklerimi:

“Istırap insanoğlu için gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi.
Asıl dava, derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek,
ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermekti”

Hepinize şahsi çeşninizin tadından yenmez güzel günler dilerim.

Hayatı onlarla dokuyunuz. Hayata onlarla dokununuz.

Not: Biz çok daha iyiyiz. Kokia’nın ateşi düştü ve dik oturabiliyor. Elleri de açıldı. Onu düşünen, dua eden, sevgilerini yollayan herkesi kucaklıyor.

Hayat Bir Çeşnidir” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s