
İki haftadır İsveç’in Gotland adasındaki Baltic Center for Writers and Translators adlı bir yazar evinde kalıyorum. Buranın adını geçen yaz Yunanlı bir yazar arkadaşımdan duydum. Yazar evindeki yaşantısını bana tarif etti
“Stockholm’un üç saat uzağında, boş, soğuk ve karanlık bir adada iki hafta kaldım ve yazdım.”
Bu imge günler, haftalar ve aylar boyunca peşimden ayrılmadı. Hayalet gibi musallat olmuştu bana. Nihayet 50. yaş günü hediyem aile içinde konuşulmaya başlandığında masaya bu hayali koydum. Ellinci yaşımı nasıl kutlamak istiyordum? Tam da böyle. Soğuk ve karanlık bir adada, iki haftalık tek başınalık içinde.
Bugün Gotland adasındaki 11. günüm de sona erdi. İki gün sonra buradan ayrılıyorum. Ayrılmak zor olacak. Nordik ritme girmiş, romanı da bir düzene oturtmuştum. O halde şunu kenara not edelim: bir dahaki sefere en az 28 gün kalacak şekilde buraya gelinecek.
Buradaki günlük rutinim son derece sade ve basitti. Aslında her yıl (bazen birkaç defa) gittiğimiz yoga kurslarındaki rutinden görünüşte büyük bir farkı yoktu. Görünüşte diyorum çünkü hocalarımla çalışmaya gittiğim yoga kursları sırasında iç dünyam öyle bir çalkalanır ki iki haftayı fırtınalı bir denizde geçirmiş gibi olurum. Burası öyle değil. Başka belki biraz kaygılıydım. Yazabilecek miyim? Yeni bir roman var mı içimde?
Ağustos ayından beri tasarlayıp notlarını aldığım ama bir türlü “sesi” bulamadığım bir hikayem var. Bir romanın karakterleriyle tanışmış olabilirsiniz, kurguyu, olay örgüsünü aşağı yukarı biliyor olabilirsiniz ama “ses”ini bulamadıysanız elinizde hiç bir şey yoktur. “Ses” için korkusuzca suya girmek, denemek, dinlemek gerekir. Bunun için de çok zaman lazımdır. Arka arkaya örülmüş saatler, yüksek sesle okunan paragraflar… Bir de buradan deneyelim, bir de şuradan anlatalım, geçmişten, gelecekten, şimdiden, ben’den, sen’den, o’ndan… seçenekler sonsuz ama şifreli kasayı açacak tek bir “ses” var. Bazen kulağınıza konuşuverir. Çember Apartmanı’danki Bay Periklis kısa süreli bir “ses” araştırmasından sonra kendini bana duyurmuştu. Bazen o kadar şanslı olmaz yazar kişi.
Kaygının hareketle -ancak ve ancak hareketle- geçtiğini, geçmese bile başka bir şeye evrildiğini hem teorik olarak biliyorum hem de defalarca yaşadım. Kaygı (yazabilecek miyim?) yanıtı bulduğunda çözülecek bir duygu değil. Her şeyden şikayet eden arkadaşlar vardır. Onlara sunduğunuz çareleri ve alnernatifleri çürütme konusunda hünerlidirler. İç dünyamı elen geçiren kaygıyı onlara benzetiyorum. Ne desem kaybolmuyor, erimiyor. Ancak hareketle. Benden bir roman daha çıkacak mı? Yoksa anlatacak bir hikayem kalmadı mı? Her gün defterin, bilgisayarın başına geçip cümleleri kurmadıkça, cümleleri birbirinin arkasına dizmedikçe bunu bilemezsin. Her yeni romanda sanki daha önce hiç bir şey yazmamışsın gibi bir boşluğun içine düşmek sadece bana özgü değil neyse ki. Bunu bilecek kadar çok kitap okudum.
O halde günlük rutin. Kalk, kahve, kitap, örgü, yaz. Kalk, yoga, otur yaz. Kalk alışveriş, öğle yemeği, yürüyüş, kahve, odaya dön, yaz, örgü, oku, yaz.
Bu rutinin örgü-oku bölümünde Ursula K. Le Guin bana eşlik etti. Stockholm’daki iki günümde gittiğim English Booksop’tan aldığım Space Crone (2023 Basımı), The Wave in the Mind, No time to Spare ve bir de Gotland’daki halk kütüphanesinden aldığım The Word for world is Forest adlı kısa roman. Bunların bir kısmı sesli kitap olarak mevcuttu. Onları dinleyerek örgü ördüm. Kitap dinlemek okumaktan zor. Daha ciddi bir odak istiyor, o kesin. Kurgu kitapları eğer daha önce okumamışsam dinleyerek başlayamıyorum ama kurgu dışı olanları dinleme konusunda epey yol katettim. (Örgü örmek de dikkati keskinleştiriyor.) Belki de burada kendimi hiç yalnız hissetmeyişimin bir nedeni kulağımda devamlı olarak Ursula’nın sesini taşıyor olmamdı.
Hava erkende aydınlandı ve makul bir saatte güneş battı. Hayalimdeki gibi karanlık yoktu. Ama soğuk, evet o vardı. Kuru, keskin, pırıl pırıl bir soğuktu her dışarı çıktığımda. Sabahları Gotland’ın masallardan çıkmış renk renk evlerinin arasında dolandım. Bir saate kadar dışarıda dolaşmanızın mümkün olduğu güzel güneşli günler yakaladım.
Ursula LeGuin’in No Time to Spare adlı kitabı (dinlediklerimden biri) onun bloglarından derlenmiş bir eser. Ben de bloğuma dönmeye karar verdim. Telefonun ekranı, instagram’ın sözcük kısıtlaması ve fotoğraf zorunluluğu (çünkü her şey bir alt yazı instagram’da, “altyazınız çok uzun”) beni yıllardır yıldırıyor. Siz hâlâ burada mısınız? On beş yıl olmuş ben burayı açalı… Sonra artık yeni bir nesil mi var internet kablolarının diğer ucunda bilmiyorum. Ama bir şeyler paylaşmak istediğimde veya yazarak bir fikri irdelemek gerektiğinde ben buraya geleceğim. Aklınızda olsun.
Defne.
9-3-2024 Visby, Gotland.
Yorum bırakın