Bir Öykünün Aynasında

Nokta Beylerbeyi organizasyonuyla ilk olarak Nisan ayında başladığımız buluşmalar, gösterdiğiniz ilgiyle bir yazarlık seminerleri serisine dönüştü! 

Defne Suman ile Bir Öykünün Aynasında serisinde, 27 Nisan’da Ayfer Tunç’un Evvelotel- Saklı öyküsünü ve 1 Haziran’da Füruzan’ın Parasız Yatılı: Edirne’nin Köprüleri öyküsünü incelemiş, kendi kurmacamız için gerekli unsurları yazmıştık. 

Seri, 6 Temmuz’da Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öyküsünün incelemesiyle devam edecek.

Bu “kazıdan” çıkan bulgular ışığında bir öykü yazmak istersek ona neler katarız, nasıl bir öykü yazarız konusunu tartışacağız.

Hem ilk öykümüz için gerekli araç gereci üretmek hem de “ilk cümleyi” bulmak üzerine çalışacağız.

Bu seminer bir esin kaynağı olarak öykü yazmak isteyenlere bir kapı olacaktır.

Seminerimiz 6 Temmuz Salı günü saat: 20.00 – 22.00 saatleri arasında zoom üzerinden gerçekleşecektir.

Kayıt için 0532 173 59 19 numaralı telefondan Nokta Beylerbeyi’ne ulaşınız. Seminerin içeriği hakkındaki sorularınız için buraya yorum bırakabilir ya da sumandefne@gmail.com adresinden bana yazabilirsiniz.

Seminerimiz ücretlidir. 

Görüşmek üzere…

Defne

Evden Kaçmanın Yolları!

Evlere tıkıldığımız koskoca bir yılın ardından huzurlarınızda EVDEN KAÇMANIN YOLLARI! 

Evden Kaçmanın Yolları, Doğan Kitap, Nisan 2021

Bu kitap geçen Eylül ayında aklıma düştü. Bir hayaldi. Çocukluğumda ne çok evden kaçtığımı (sadece ikinci kata kadar inebiliyordum ama özgürlüğü kanıma sızıyordu), lise yıllarında nereye gittiğini bilmediğim otobüslere binerek bile isteye şehirde kaybolduğumu, ana caddelerden hep ara sokaklara, karanlık geçitlere, aralık kalmış bir bahçe kapısından içeri sızdığımı hatırladıkça bu kitabın ilk tohumları da aklımın toprağına serpildi.

Acaba yazarlık ile bu evden kaçma tutkusu arasında bir bağ var mıydı? “Şair yitik yeri şimdi şiirinde yaratmak zorunda” ise acaba yazarlık yitirilen yerlerden mi başlar? Kaçılan evler, şehirler mi besler yazıyı yoksa kalanlarda mı saklıdır esas hikaye? Bir de kovulanlar vardır, onların hikayesini kimler anlatır?

Önce Neslihan Önderoğlu’na açıldım. Tanıdığım, beğendiğim yazar dostlarımdan birer evden kaçma/ kalma hikayesi/anısı istesem, sonra bu anlatılardan bir kitap oluştursak? Neslihan beni yüreklendirdi. Doğan Kitap her zamanki gibi arkandayız, dedi. Tüm cesaretimi toplayıp aklımdaki isimlere mektuplar döşendim. 

Ve işte o günden tam altı ay sonra bugün EVDEN KAÇMANIN YOLLARI 24 yazarın 24 evden kaçma veya kalma hikayeleri, anıları, anlatıları ile örüldü.

Üstat Orhan Pamuk ve YKY çok sevdiğim “Pencereden Bakmak” hikayesinin bu seçkide de yer alması için desteklerini benden esirgemediler. Emeği geçen herkese kaleme kağıda sarılan herkese, Doğan Kitap’a ve özellikle sevgili Hülya Balcı ile Cem Erciyes’e çok teşekkür ediyorum.

Evde bunalan herkese bir özgürlük kapısı açabildiysek, o kapıdan girip başka dünyalarda gezmeyi mümkün kılabildiysek ne mutlu bize.

EVDEN KAÇMANIN YOLLAR kitap satılan her yerde. Uğur getirsin dünyaya…

Siz Baba Evini Kaç defa terk ettiniz?

Defne Suman

Bu yazıyı geçen hafta kaleme almaya başlamıştım. Araya başka yazılar girdi. Bugün, İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya meydanlara akarken, ben de kalemimi kuşanıp bitirdim.

Mine Söğüt’ün 5 Mart günü Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan “Baba evini derhal terk edin kızlar” başlıklı yazısı ülkemizde epeyce patırtı kopardı. Söğüt “… o despot, o dayakçı, o adaletsiz, o ikiyüzlü, o sinsi, o hesapçı, o güvenilmez babaların evinden erkenden çıkın gidin kızlar,” diyordu yazısında. Çünkü onun da gayet açık ve seçik bir biçimde yazısında değindiği üzere “her baba evi öyle sanıldığı kadar güvenli değildi.” 

Söğüt’ün yazısında bahsettiği “baba evi”nin ne olduğunu, neresi olduğunu biz kadınlar anladık. Onu anlamayan (ve bence yazıyı okumayan) bir kısım erkek ve bir iki kadın (aynı kesim İstanbul Sözleşmesi’nin tek bir maddesini okumuş mudur?) ise Mine Söğüt’e saldırdı. Şaşırdık mı? Hayır. Şaşırmak yerine kendi baba evimizi terk öykülerimizi düşündük. Ben benimkini anlatmaya karar verdim. Bir de bakarsınız ilham olur bazı kızlara…

Ben baba evini terk etmeden çok önce babam bizim evi terk etti. Bunu okuyan bazı kimseler hemen “a, o zaman seninki sayılmaz” diyecektir. Boşanmış aile çocuğu olmak alnımızda damgadır ne de olsa. Mesela bir grup erkeğin tecavüzüne uğrarsınız, tecavüzcü erkeklerin avukatı boşanmış ailede büyümüş bir kız çocuğu oluşunuzu psikolojik rahatsızlığınıza, oradan da tecavüzün kurbanı değil, aksine faili olduğunuza bağlayan bir savla mahkemeye gelir. Olur olur. Olmuştur. Örneklerimizin hepsi cennet vatandan alınıp huzurlarınıza sunulmuştur. Yani diyeceğim şu ki benim baba evini terk öyküm de belki bu yüzden küme düşer. Ama olsun. Bir defa başladık, sonunu getirelim. Dedim ya bazı kadınları yüreklendirir belki. Her kadın baba evini bir değil, onlarca, yüzlerce defa terk etmelidir çünkü, fikrimce.

Ben yasaksız ve dayaksız bir evde büyüdüm. Babam hayatında sadece bir defa, evden ilk kaçışımda avcuma bisiklet pompası ile vurdu. Sekiz yaşındaydım. Büyükada’da, denize girme izni olmayan bahçıvanın kızlarına kendi mayolarımdan, kolluk ve simitlerimden pay edip onları yüzmeye, bizim yokuşun aşağısındaki kayıkhaneden dikenli tellerle ayrılan özel plaja götürmüştüm. Bahçe masamızda, öğle yemeği servis edilirken evdeydim. Bahçıvanın eşi -yüzmeye götürdüğüm kızların annesi- durumu çakmasaydı ve aile soframızın ortasına bomba gibi düşmeseydi, günü zaferle kapatabilirdim. Ama öyle olmadı, bahçıvanın zehir gibi zeki karısı parmağıyla beni işaret ederek huzurla köfte yediğimiz taşlığa daldı. “Bu ne yapmış biliyor musunuz” diye bağırıyordu. “Bu ne yapmış biliyor musunuz? Küçücük oğlanı denize sokmuş!” (Evet, anladınız. Olay kızları denize götürmem değildi, onlara emanet oğlan kardeşi ne yapacağımızı bilemediğimiz için onu da yanımıza almış, mecburen onu da suya sokmuştuk! Kızlar değildi önemli olan. Oğlandı. Benim yüzümden oğlan boğulabilirdi!) Babam yemekten sonra beni çağırdı. Avcumu açtım. Bisiklet pompasıyla vurdu. Yuvadan beri cetvelle sıra dayağına çekilen sınıfların içinde yer aldığımdan avcuma inen pompanın acısı beni pek etkilememişti. Babamsa bu pompa dayağını hiç unutmadı. Kendini aklamak için mi artık nedense, sık sık o gün ne kadar korktuğunu, onun ne kadar korkuttuğumu anlattı durdu, yıllarca.

Diyeceğim şu, babaların terk ettiği, dayaksız ve yasaksız evlerde, melek gibi cici babalarla özgürlük içinde büyüyen, sevgi kadar saygı gören kız çocukları da o evi terk etmelidir.

Babamın korkusu bana bir dizgin olabilirdi. Bir yandan “istediğini yap, yeter ki bana doğruyu söyle” (baba evlerimin yegâne kuralı) derken bir yandan “babacığını korkutma” kartını kullanabilirdi. Başlarda birkaç defa buna niyet etse de hem işe yaramadığını gördüğünden (koskoca adama cesareti ben mi aşılayacaktım?) hem de bir zamanlar kendi baba evini terk etmiş bir oğlan çocuğu olduğundan kendi korkusuyla beni dizginlemekten vazgeçti.

Ben yine de (babamın benden önce terk ettiği) (cici) baba evimi terk ettim.

Üstelik bir defa değil.

İlk önce Cihangir’e taşındım. Yirmi beş yıl önce. En yakın arkadaşımla. İki genç kadın Cihangir’de birinci katta bir apartman dairesinde yaşadık. Ufacık balkonumuz sandalye çekip kitaplar okuduk, şarkılar söyledik, dans ettik. O evi arkadaşlarımızla tıka basa doldurduk. Orada çok güldük. Sadece gençlikte gülünecek kadar çok. Bir ağız dolusu.

Master kastır derken üniversitede okunacak her şeyi bitirdiğimde “baba evi”me dönmem bekleniyordu belki. Annemden, babamdan değilse bile toplumun diğer kesimlerden aldığım sinyal Cihangir’deki “marjinal” hayatın bitip “normal” hayatın başlaması gerektiğiydi. Yirmi sekiz yaşındaydım. Üniversitedeki araştırma görevlisi hayatım yüksek lisans tezimin teslimi ile sona ermişti. Şimdi artık bir iş bulmalı, yavaştan “hayata atılmalıydım.”

Bence hayata atılmak yaşamın yüreğine dalmaktı. O da oturduğun yerde olmazdı. Karşılığında bana ev ve temel ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar cep harçlığı sağlayan gönüllü işlere bakmaya başladım. Dünyada ne çok iş vardı. Hayvan barınaklarında çalışabilirdim, köylerde öğretmenlik yapabilirdim, elma toplamak için sadece konaklama ve yemek değil, epey iyi para da veriliyordu. Şili, Peru, Laos, Tayland, Bali, Hindistan, Nepal ve hatta adını bu araştırmalarım sırasında ilk defa duyduğum Marşal Adaları’nda bile yaşamımı rahatça ikame etmemi sağlayacak işler vardı. Yazdığım e-postaların hepsine olumlu yanıt gelmişti. İş bir pasaporta, bir de uçak biletine bakıyordu. İkisini de aldım. Pasaport on yıllıktı. Bilet tek yön. 

Ülkeden bir süreliğine ayrılmak baba evini çifte kavrulmuş kıvamda terk etmekti. Tadına doyum olmadı. Sanılanın aksine bir gün geri döndüğümde işsiz de kalmadım, kariyer sahibi yaşıtlarımın arayı açtığı filan da yoktu. Aksine yaşadıkları hayatın, istedikleri değil, onlara dayatılan bir hayat olduğunu fark eden birçok yaşıtım kırk yaş öncesinde varoluşsal bunalıma girmişlerdi. Ben henüz ne olduğu ülkemizde pek bilinmeyen yogayı öğretmek üzere meslek hayatıma yeni başlıyordum. Kendi gazozumu kendim açıyordum. Mutluydum.

Baba evi bir defa terk edilmez. Periyodik bir eylemdir. Kaş aldırmaya benzer. Yay gibi alırsınız kaşlarınızı. İki hafta sonra şeklini bozacak tüyler alttan üstten çıkar. Elde cımbız ve ip yeniden işe koyulursunuz. Baba evi de öyledir. Tam çıktım artık derken, birden bakarsınız yine içeridesiniz. Tekrar tekrar terk etmek gerekir.

Evlendiğimde baba evini bir kez daha terk ettim. Düğünden sonra babam beni bir kenara çekip, “sen ciddi misin”, diye sordu. “Evet, dedim dün evlendik ya, oyun gibi mi geldi sana?”

Oyun gibi gelmişti babama. Çünkü kocam hastaydı. Yürüme engelliydi. Bir baba evinde hayal edilen damat özelliklerine sahip değildi. Çalışmıyordu. Çalışmayacaktı. Çalışamayacaktı. Ben bu adamı sevmiştim. Ve yan yana uzanıp, uzun uzun gülebildiğimiz için onunla evleniyordum. En sevdiğimiz kitap birdi. (Küçük Şeylerin Tanrısı) Ve aynı şarkıda birbirimizi susturuyorduk. (Famous Blue Raincoat). Aşık olmak için bu kadarı yeterdi ya, bu adamda dahası da vardı. Bana bakacak bir koca değildi bu erkek. Çocuk istemiyorduk. Kedi seviyorduk. Altı ay dünyanın o yanında, bir bu yanında yaşamak niyetindeydik. Ben uzun yollara tek başıma çıkacaktım yine. O beni evde bekleyecekti.

Aradan on sene daha geçti. Baba evi, sevdiğim erkekle kurduğumuz evimizin pencerelerinden de içeri sızdı. Camları, pencereleri macunla kapladım. İçimi acıtan bir anımı anlatırken espri yapmaya çalışan kocamı uyardım. “En sevdiğim mevsim sonbahardır” dediğimde, “ben ilkbaharı severim,” diye yanıt verir ve bana ilkbaharın güzelliklerini anlatmaya kalkışırsa, ona konumuzun sonbahar olduğunu hatırlattım. (Örnek Shirley Valentine’dan) Dilimizi kadınları aşağılayan küfürlerden temizledik. Ben ev işi yapmayı reddettim. Canım çekmedikçe yemek pişirmeyi de. Anne olmayı da. Kendi paramı kazandım ve ayrı bir hesapta tuttum. Yapmak istemediğim işleri yapabilecek hünerli kadınları işe aldım, onlara hak ettikleri ücreti hiç sektirmeden ödedim. Hayatın hedefine mutluluğu koydum. Özgürlüğüme sahip çıktım, bedenime, heveslerime. Bir erkek yazarın sahip olduğu tüm koşulları hayata geçirmek için yılmadan, yıkılmadan kendime ait odanın kapısını kapattım ve dışarıda olup bitenleri orada, dışarıda bıraktım. Dünya bensiz de pekâlâ dönerken ben kitaplar yazdım. Gururum incecik sardığım yaprak dolmalar değil, rafa inci gibi dizdiğim kitaplarımdır.

Güvenli de olsa baba evini terk ettiğim için, sokaklarda özgürce dolandığım için, ağız dolusu gülüp, hazla, arzuyla seviştiğim için “yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim. Diyorum. Hâlâ. Ve hâlâ. Her adımda, her yazımda baba evini biraz daha terk ediyorum.

Son olarak, devlet babanın bir imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçilmez. O kadar kolay olmaz. Kadınlardan bir duvar ördük. Her gün yükseliyoruz, genişliyoruz. Çin seddi gibi sınır tanımaz bir biçimde uzayıp gidiyoruz. Baba evini terk eden kadınlar el eleyiz.

Sokaklardayız ve asla yalnız yürümüyoruz.

ŞUNU DA UNUTMAYALIM! YAYALIM.

Aklımda Boğaziçi

Dün gece uyuyamadım. Polislerin Boğaziçi Üniversitesi’ne, okuluma, on yılımı geçirdiğim eğitim yuvama dalıp atanan kayyum rektöre karşı direnen öğrencileri sürükleyerek göz altına aldıklarını duyunca uykum kaçtı. Twitter’dan biraz video izledim. Polis buyruklarını, öğrenci feryatlarını duydum. Karanlık videolarda bir belirip bir kaybolan TB binasının ışıklarına baktım. Göz altına alınan çocuklardan biri bir arkadaşımın oğlu. Oğlanı ve arkadaşımı düşündüm. Hashtaglari paylaştım. Bir şey yaptım sanmakla, hiçbir şey yapmamış, yapamamış, göz altına alınmadan önce kampüse kıstırılan öğrenciler gibi çaresiz hissettim kendimi. Yatakta döndüm durdum. Sabah 6’da yoga dersim vardı üstelik. Alarmı 5’e kurmuştum. Kendi yogamı yapmaya ve bir kahveye vaktim kalsın diye. Uyuyamadıkça uykusuz vereceğim dersin ve sonrasında hayalet gibi geçecek günün stresi de bindi. Nihayet saat 2 gibi öğrencilere bir eposta yazarak dersi iptal ettim. Sonra kalkıp bir tost ekmeğinin üzerine domates dizip yedim. Nihayet uyuduğumda ay o kadar alçalmıştı ki odamın parkelerine ışığı düşmüştü.

1998 Bahar. Boğaziçi Üniversitesi

Sabah 8’de uyandım. Yogayı boş verip sokağa çıktım. Evimizin önünde büyük ve güzel bir park var. 90 dakikalık spor izni kullanan Atinalılar ile beraber parkımızı dönen çemberde yürümeye koyuldum. Hava sıcaklığı 16 derece. Atina için bile yüksek bir rakam. Dün Açık Radyo’da duydum. Gezegen son bilmem kaç bin yılın en sıcak yılını yaşıyormuş. Çorap giymeye bile hasret kaldık. Parkımızın dönen çemberde köpek gezdiren, koşan, yürüyen, bacak esneten insanlar şortlu tişörtlü. Kuşlar ötüyor. Serviler, okaliptüs ağaçları, çamlar ve adını bilmediğim muhtelif bitki tatlı tatlı hışırdıyordu. Yürürken sesli kitap dinlemeye bayılıyorum ama bu defa kulağıma kulaklık takmak içimden gelmedi. Oysa kulağımda birisi bana kitap okurken (bu aralar Storytel’den Eve Dönmenin Yolları ile Audible’dan Benim Hüzünlü Orospularım’ı -ingilizce- dinliyorum. Alice Munro’nun öyküleri ise daima cepte. Yürüyüş yaparken roman değil öykü dinlemeyi tercih ediyorum aslında.  Yürüyüşün süresini bir öykü kadar tutuyorum. Başı sonu belli oluyor. O öyküyü bir daha duyarsam ya da okursam, yürüdüğüm zamanın ayrıntıları, havası, renkleri, sesleri, yanımdan geçen, karşıdan gelen insanların yüzlerinin anısı geri geliyor. Belleğe ses yoluyla yerleşen öykü koku gibi bir şey. Hafızayı tetikliyor.

Yürürken öykü ya da roman dinlemenin sevdiğim taraflarından biri de insan kendini bir roman karakteri gibi hissediyor. Hani nasıl müzik dinlerken koşarsanız, ya da bisiklet üzerinde, direksiyonda iseniz bir filmde sanırsınız kendini, yürürken hikâye dinleyince de yaşam denen şu kitabın içindeki karakterlerden biriyim hissi geliyor insana. (en azından bana) Daha dikkatle bakıyorum etrafıma. Bir roman karakterinin yapacağı gibi, o anın ayrıntılarını pür dikkat aklıma not ediyorum. Yapraklara düşen ışık, havadaki nereden geldiğini çözemediğim poğaça kokusu, evsiz kadın Maria Teyze ile siyah köpeği Mavrula’nın bir bankta soluklanırken yüzlerini güneşe vermeleri… Bir yandan bir başkasının hikayesini dinlerken bir yandan da aklım bunları not ediyor. Bir yandan da gördüğüm sahneleri, içimi tırmalayan imgeleri, yükselen bir takım duyguları, aklıma bir duman gibi sızan atmosferi bunlar neyin metaforu ola ki diye düşünmeye başladım. (Hayata bir Beliz Güçbilmez dokunuşu, Tersine Mühendislik tılsımı.)

Bu arada, bu dediğim sadece sesli kitap dinlerken oluyor. Sesli kitap dinlemediğim zamanlarda ise kendi düşüncelerimde, o sıkıcı, bildik zihin dalgalarında, ayağımın bastığı yeri bile ayırt etmeksizin yürüyüp gidiyorum.

Bugün öyle olmadı ama. Bugün aklımda Boğaziçi Üniversitesi’yle yürüdüm. Beni ben yapan unsurların, bilgimin, kültürümün, soyut düşünce yeteneğimin, entelektüel birikimimin ve anılarımın, ve aşklarımın, çimenlerde, Orta Kantin’deki, manzarada, kütüphanede geçen gençliğimin yuvası okulumu düşünerek yürüdüm. Nostaljik bir hüzünden çok gece yatağımda dönüp dururken hissettiğime benzer bir çaresizlikle. Şimdi, burada uzaktayım, İstanbul’da, Türkiye’de bile değilim. Olsam ne yaparım ki zaten? Boğaziçi’ne gitsem, güney kampüse insem, öğrencilerle beraber otursam ne değişir ki? Bunun çaresizliği idi beni saran. İyiliğe ve erdeme inanan açık fikirli, zeki, bir ulusun, bir dinin, bir coğrafyanın sınırlarından kendini sıyırmış insanların barınmaya çabaladığı alanları bin kollu bir canavar gibi kuşatan şu yeni dünya düzeni karşısındaki çaresizlikti hissettiğim. Ne benim üniversiteme ne de benim ülkeme has, tüm dünyayı kasıp kavuran ataerkil, kabadayı, fanatik ve sığ zihinlerin elinde boğazı sıkılan, nefesi sıkışan, nereye dönse o canavarın kollarının oraya da yetiştiğini gören insanın yapacak bir şey kalmadığını anlamasının çaresizliği içinde yürüdüm.

Azizlerden birinin yortusu olsa gerek bugün. Parkımızın içindeki iki kilisede de ayin vardı. İçeride oturalamadığı için hoparlörleri dışarı koymuşlar. Yaşlı, siyah giysili, beyaz saçları ensede topuz ufacık kadınlar ile kocaları kilisenin dışına konmuş tahta sandalyelerde oturmuş, hoparlörden yayılan papazın melankolik ezgisini dinliyorlardı. Kilisenin mermer basamaklarına oturdum. İster kilise, ister cami, isterse Hindu ya da Budist tapınağı, isterse benim yoga köşem olsun beni tanrı(lar)a yaklaştıran tüm sesler ve kubbelerin altında huşuya kapılıyorum. Yine öyle oldum. Tüm zamanlarımın biricik romanı Küçük Şeylerin Tanrısı’nda bu sabah okuduğum satıları düşündüm. (3 Martta bu kitabı okuyacak bir grup hevesliye «okuma öncesi bilinmesi iyi olacak şeyler» sunumu yapacağım için kitabı tekrar -yirminci kez?- okuyorum):

“Bizim bildiğimiz kadarıyla insanlık tarihi Dünya Kadın’ın (Gezegeni şu sıraları 46 yaşını süren bir kadın olarak düşündüğümüzde) hayatında ancak iki saat  önce başladı… Çağımızın tarihinin tamamının, dünya savaşlarının, düşler savaşının, Ayda Yürüyen İnsan’ın, bilim, edebiyat, felsefe, öğrenme tutkusunun, Dünya Kadın’ın gözünü açıp kapaması kadar bir zaman içinde olup bittiğini düşünmek, huşu verici ve kibir kırıcı bir düşünce…”

Bir bakıma öyle… Yine de… Sayfayı çevirdiğimde karşıma çıkan cümle:

“Olup bitenlerin jeolojik zaman açıısndan önemsiz bir şey olduğuna kendilerini inandırmaya çalışacaklardı. Dünya Kadın’ın gözünü kırpması yalnızca, diyeceklerdi. Daha da kötü şeylerin olup bitmiş olduğunu söyleyeceklerdi. Hâlâ da oluyor diyeceklerdi. Ama bu düşünce onları rahatlatmadı.”

Bir bakıma da böyle… Hem de tastamam.

Parkı çevreleyen çemberi tersten yürüyerek eve döndüm. Park ilk defa gördüğüm bir yere benzedi tersinden yürüyünce.

Bu neyin metaforu ola ki diye düşüne düşüne merdivenleri çıktım.  

Blog değil, şiir sanki bu yazdıklarım. Ayda yılda bir defa geliyor, iniyor. Vakit kaybetmeden daktilo başına geçmek lazımdı. Geçtim.

Aklımda Boğaziçi.

1998 Boğaziçi Üniversitesi

#AsağıyaBakmayacağız #BogaziciSusmayacak #BogaziciDireniyor

Hayırlar

Hiç fena gitmiyordum. Akıllı uslu bir karınca gibi günün işlerini tamamlıyor, mecburiyetlere göğüs geriyor, hayalimdeki rutini bir ucundan yakalamamın mutluluğa yeteceğini kendime tekrarlıyordum. Sabah erken, yogadan hemen sonra kağıda yazdığım iş listesinden bir işin üzerini silebiliyorsam akşam, kendimle gurur duyuyordum. Listenin yarısını hafta biterken çizebildiysem verimli bir hafta geçirdiğime ikna ediyordum kendimi. Neden bu kadar çok işim olduğunu, nerede hata yaptığımı sorgulamayı bırakmıştım. Karınca kararınca yaşıyordum. Eskiden, pre-covid çağında İstanbul’da geçirdiğim dokuz günde koştur koştur yaptığım işlerin hepsi aynı yoğunlukta tüm ay, oradan aylara, mevsimlere yayılmıştı. Yayılırken seyrelmemiş, sıkışmış dokusunu korumuştu. Dersler, kitap sohbetleri, kitap tanıtımları, radyo söyleşileri, sosyal medya takibi, özel seanslar, excele geçirilen hesaplar, banka kontrolleri, ders kayıtları, öğrencilere duyurular tam gaz devam ediyordu. Eski güzel günlerde tüm bunlar ayın dokuz gününü alırdı. Bilemedim on, on iki. Sonra Atina’daki eve dönerdim ve yazı odama kapanırdım. Okurdum ve yazardım. Dışa dönük etkinliklerin bir sonu, son kullanma tarihi vardı. Ülkeden çıkış damgası ile ben de unuturdum arkamda bıraktığım meşgul kişiliğimi. İçe kapanık bir yazar olurdum. Ya da şimdi buradan maziye baktığımda öyle görünüyordur. Bilmiyorum.

Herşeyi kabullenmiştim. Ümitli çoğunluğun aksine bu günlerin biteceğini de düşünmüyordum. (Hâlâ da düşünmüyorum.) Böyle sürecekti hayat. Hayır, hayat böyle bir şeydi. Hasretini çektiğimiz her şeyi, kahvelerde buluşmayı, dostlarla oturulan uzun bir masada tokuşan kadehleri, uçak koltuğundaki emniyet kemerinin kapanırken çıkardığı çelik şıkırtıyı, kitapçı raflarında gezinen elleri, dağlara çıkmayı, tatile gitmeyi, seyahati hayal edebilmeyi filan bir yana bırakırsak, hepimiz hayatlarımıza hapis ettik kendimizi. Herkes bir şeyler seçti. İş kurdu, kariyer yaptı, çocuk doğurdu ev aldı, mortgage’a girdi, dünya evine girdi, altına, dolara, evliliğe yatırım yaptı. Çıkılmaz bir çilenin içine takıldık kaldık. O hasretini çektiğimiz şeylere kavuşsak bile özgürlüğü doya doya yaşayamayacağımızı anladık. Herkes kendi hayatına hapsolmuş meğer, bunu anladık.

Ben bunu da mütehammül bir tavırla kabullenmiştim. Atina’da, MSli kocama baktığım bu hayat benim hayatım. Ben buradan çıkamam. Küçük kaçamaklar, kaçışlar yaşasam da dönüp geleceğim yer burasıdır, şu evde, bu insanla süren hayattır. Nereye gitsen peşinde gelecektir. Karmadır. Kaderdir. Dharmadır. Kabullenmiştim. Fena değildim. Etrafımdaki bunalan, şikayet eden, eskiye dönmek isteyen, geçecek geçecek avuntusuna sığınan ve o avuntuya sığamayan, sıkışan, çaresiz kalabalıklardan iyi durumda olduğumu düşünüyordum. Ne de olsa biz pre-covid zamanlarımızda da evden pek çıkmadan yaşardık. Kahve, kedi, koca üçlüsüne bir de kovid eklensin ben üstesinden kaplan gibi gelirdim.

Vatan hasretinden kendimi süzme mercimek çorbası ve kısır yapmaya verdiğim bu döngünün bir noktasında, tam olarak dün sabah bir telefon bütün dengemi bozdu. Haftaya iyi başlamıştım oysa ki. Bol bol ders verdiğim, öğrencilerimle görüştüğüm hafta sonunun ardından yorgun değil güçlüydüm. Masa başına listemi yapmak üzere şevkle oturdum. Eşim tam o anda, benim masaya oturduğumu görmüş olacak ki tuvalete gitmek istediğini söyledi. Yarım saat müsaade istedim. Haftanın işlerini yazacaktım. Tam o sırada telefon çaldı. Bilmediğim bir numara. Açtım. Cosmote’den bayan Silly iyi yıllar, iyi haftalar, iyi günler dilekleriyle karşımda, kulağımda. Cosmote Yunanistan’ın en büyük GSM şirketi. Bana bir teklifleri varmış, bunca yıllar müşterileri olduğum için bir şeyler bir şeyler… Ben çok memnunum kendi “paketo”mdan filan anlatmaya çalışıyorum. Dinler mi, motor takmış gibi anlatıyor. Kulağım yanıyor. Duyduğum sayıları telaşla önümdeki kağıda yazıyorum. Ayda 20 euro, 3GB, yanında bir cihaz hediye vs vs vs. Zaten makineli tüfek döktürdüğü Yunancayı anlamakta zorlanıyorum, bir de üzerine sayılar. Eskiden iki dili de sular seller gibi konuşan casusları sayılarla sınarlarmış. Çünkü insan bir yabancı dili ne kadar iyi konuşursa konuşsun sayılarda çuvallarmış. Kulağım yandı. Yandı. Bir hayır diyemedim. Hayır ya, ilgilenmiyorum. Hayır ya, kapatın aramayın beni. Diyemiyorum. Yaş 47 hala diyemiyorum. 22 yaşındayken ilk defa kendi evime çıktığımda, kapıma gelip bana içi teflon dışı koyu yeşil tencere seti satmaya çalışan adama hayır diyemeyişim gibi, on parçalı o seti iki kuruşluk ar-gör maaşımla ödemeye çalışmam gibi, Cosmote çalışanı Bayan Sily’ye bir sus yahu, içim şişti diyemiyorum.

Bunu fark ettiğim an bana bir şey oldu. O sakin, kabullenir halim uçtu gitti. İÇimde bir isyankar bayrağı açtı. Sily’ye, tencere satan adama ve benzeri herkese diyemediğim hayırlar bir bir döküldü. Göğsüm sıkıştı. Ağlamaklı oldum. Seni tuvalete götürmek istemiyorum diye sızlandım eşime. O zaman bir bakıcı tutalım, ben tek başıma tuvalete gidemem ki biliyorsun dedi. Elin adamını da evde istemiyorum. Hayır. Herşeye hayır demek istiyorum. Makul bir tarafı yok. Ama öyle bir hal geldi. Bayan Sily içimdeki yenilgi hissini su yüzüne çıkardı. Neye yenildik, bizi kim yedi, yendi bilmiyorum. Sanki hepimiz yenildik gibi geliyor. Ya da yenik sayıldık. Topluca kaybettik. Hayatı. Hapsettik kendimizi hayatlarımıza. Çıkamıyoruz. Öyle bir hisse kapıldım. O hissin dalgasına bırakırsam kendimi… Ne olur? Ne olur o hissin dalgasına bırakırsam kendimi. Bilmiyorum. Delice bir şeyler yapmak geldi içimden. Sevdiğim herkesi ve her şeyi terk edip gitmek filan. Bunu daha önce yapmamış olsam, iyi bir hayal olabilirdi. Ama ben bunu zaten yaptım. O şehir hep peşimden geldi. Ben yine aynı sokaklarda dolaştım. Bu mahallede kocayacağım anladım. Hayat böyle karantina gibi bir şey. Geçsin diye beklerken bir bakıyorsun ömrün tükenmiş.

Bu uyanıştan sonra kısırı ve mercimek çorbasını mutfak masasına bırakıp kendimi çalışma odama attım. Mutfak dolapları, çekmeceleri ve biber salçasının kapağını açık bıraktım. Telefonu kapattım. Kapıyı aralayıp benden birşey isterlerse yüzümü kitapla örtüyorum.

Hayırlara vesile ola.

Siz peki? Siz nasılsınız?

WordPress illa ki yazıma fotoğraf koymamı istiyor. Ona da hayır. Bıktım durmadan fotoğraflarımla varolmaktan. Foto yerine şiir koyacağım ben bugün bloğa. Buyurun.

ŞEHİR 
   "Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,  
"bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.  
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;  - bir ceset gibi - gömülü kalbim.  
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?  
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,  kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,  boşuna bunca yılı tükettiğim bu ülkede."  

Yeni bir ülke bulamazsın,
başka bir deniz bulamazsın. 
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede kocayacaksın; 
aynı evlerde kır düşecek saçlarına. 
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka  bir şey umma -
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok. 
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte, 
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde de. 

Konstantinos Kavafis
Tercüme: Cevat Çapan 

HAydi yarın Açık Radyo’ya

Yarın (5 Ocak 2021) Açık Radyo’daki Dünya Mirasi Adalar programına konuk olarak katılacağım. Açık Radyo benim yurdum oldu. Yurtdışında yaşayan herkes gibi ben de nitelikli Türkçe program dinlemek için her sabah internet sitemi Açık Radyo’ya ayarlıyorum. Bu programlar içinde en beğendiklerimden Dünya Mirası Adalar’ın programına davet edilince kıvanç duydum. Programı Gündüz Vassaf, Fahri Aral ve Derya Tolgay hazırlıyorlar. Benim Büyükada’da geçen romanlarımı konuşacağız.

Onlar da şöyle demişler:

“Yeni yılın ilk DMA radyo programını ise Adalı yazar Defne Suman‘ın “Kahvaltı Sofrası” ile açıyoruz. Oradan günümüz gerçekliğine yakın bir romana geçiyoruz. Her gün biraz daha gerçeğe dönüşen bir salgın distopyasını anlatıyor “Yağmur’dan Sonra”.

“Kahvaltı Sofrası” ve “Yağmur’dan Sonra”, Defne Suman’nın yazdığı son iki roman.

Romanların ikisi de Büyükada’da geçiyor. Adalıların hemen tanıyacağı köşeler, kokular ve simalarla bezeli bu kitaplar. Her iki romanda da Ada bir karakter gibi karşımıza çıkıyor.”

5 Ocak Salı TR saatileyle 14:00’de 95.00 Açık Radyo’da görüşmek üzere!

Defne.

Kış Uykusu

Sevgili Okurlar,

Ben kış uykusu gibi bir şeye yattım galiba. Yeni yıl niyetlerimden biri bu uykudan silkinip size düzenli olarak yazmak. Yeniden sizlerin varlığını hayatımda, günümde hissetmek. Bu blog benim yuvam. Kitaplarımdan önce sizi bulduğum, buluştuğumuz yer. Lütfen ne okumak isterseniz, ne duymak istersiniz bana yazın.

Yeni yılınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Beraber üreteceğimiz, yüzeyselin yerine derini, geçicinin yerine kalıcıyı, korkunun yerine sevgiyi koyacağımız bir sene olsun. Bir trene bindik, beraber gidiyoruz, son durağa kadar beraberiz. O halde bağları sıkı tutalım. Başka neyimiz var ki?

Sevgiler,

Defne.

Kızını koruma oğlunu eğit ama nasıl?

Feminist Protesto Yürüyüşüİki gündür aklım sürekli yazıyor, parmaklarım bir türlü klavyeye varmıyor. Pınar Gültekin ölü bulundu. Ben iki sabah önce uyandığımda bu haberi aldım. O andan beri sözcükler, cümleler, zulümler, cinayet haberleri, anılar, yazılar aklımın, vücudumun içinde dolanıyor. Bir tarafım yaz diyor. Yaz ve hepsini okura ulaştır. Diğer tarafım ise ümitsiz. Dünya liderlerine bir bak diyor. Dünyanın gittiği yöne bak, neresi düzgün ki, insainsan olmasını bekleyelim? Hem ne demek “insan olmak”? Kadına, erkeğe, trans kişiye, çocuğa, hayvana, doğaya saygı gösterecek bir çoğunluk insan nüfusu içinden çıkacak mı? İnsan bunu kendi içinden çıkartabilecek mi? İçime soruyorum.

İçim tükenmiş. Yapacak bir şey kalmadı diyor. Ne yaparsan yap bir fark yaratamayacaksın. Çünkü insanın kötülüğü başlara taç edildi. Zulüm meşru. Zulüm cezasız. Zulmün daima bir mazereti, bir “hak edeni” var. İktidarın (sadece siyasi iktidardan bahsetmiyorum) elinde zulüm bir oyuncak. Onu tutan yok. İçindeki kötülüğü frenlemene gerek yok insan evladı. Çünkü kötülük artık serbest. Küfret, aşağıla, ayır ve hor gör, suiistimal et, kabadayılık et, zorbalık et, kendini üstün gör, üstünlüğünü ilan et, ez ve geç. Yeni dünya düzeninde bunların hepsi seni daha da beğenilir ve sayılır konumlara getirecektir. Bunlar liderlik vasıflarıdır artık. O karı kılıklı eski düşünürlerinin etik ahlak saygı fraternite egalite liberte (ne biçim laflar bunlar zaten? Kesin içinde ahlaksızlık var) kavramlarını da at çöpe. Hayır varile koy ve yak. Üzerine beton dek. Erdem neydi? Emin değilsin. Cevap şıklarını görebilir misin? Gerek yok. Yeniden tanımla. İçinde zulüm olsun. Erdemli kişi öteki olarak tanımladığı herkesi ezme hakkına sahip olsun mesela. Öyle bir düzen. Neden olmasın? Her şey mümkün artık bu dünyada. Sky is the limit.

Evli bir erkek, artık onunla birlikte olmak istemediğini söyleyen bir kadını öldürüyor. Yetmiyor. Yakıyor. Yetmiyor gömüyor. Üzerine beton döküyor. Sonra evine mi dönüyor artık ne yapıyor bilmiyorum. Belki akşam sofraya oturuyor. Ne hissediyor? Kendinden memnun mu? Güçlü mü hissediyor kendini? İnsan bir diğer insanı ne kazanmak için öldürür? Bunu düşünmeden edemiyorum. Ruh hastası, sapık, cani diye bu Pınar Gültekin’in katilini ötekileştirmek istemiyorum. Oraya girdiğimde çünkü bu pisliğin merkezine gidemeyeceğim. Bu pisliğin merkezine gitmeyi pek çoğumuz istemiyoruz. Çünkü biraz kazıdık mı o pisliğin merkezindeki kesif kokunun çok yakınımızdan, kendi evimizden geldiğini fark edebiliriz. Hatta belki tam olarak kendi içimizden.

O yüzden diyorum ki, ötekileştirme bu katili. Gözlerinde yaşamın tüm ışıltısını taşıyan bir genç kadını boğan, yakan, gömen, üzerine beton döken bu adamın o akşam evinde ya da kaçtığı otel odasında ya da her neredeyse (Hikâyenin o kısmına önem atfederek büyütmek istemiyorum. Pınar’ın dostları günlerce kayıp ilanı verdiklerine göre adam polise gitmemiş, bu kadarı benim için yeter) ne hissediyor? Ağlamaklı bir biçimde, ellerini avuçları arasına almış, neden beni buna zorladın, diye Pınar’ı mı suçluyor? Gül gibi geçinir giderdik. Metresim olurdun. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Kimse beni reddetmez. Reddederse işte böyle olur. Rahatladı mı? Bir kadının seni istemiyorum, demesinin benliğinde açtığı yarık kapandı mı? Tam bir insan oldun mu yine? Adam oldun mu? Erkek misin tekrar? Nedir o anda hissettiğin? Onu bir anlarsam, ona benzer bir şeyi kendi evimde, kendi içimde yakalarsam, sanki değişimi oradan başlatabileceğim. Bir taş oradan oynayacak.

Bu akşam Atina’da Türk ve Yunan kadınlar bir araya gelip elimizde pankartlarla yürüyeceğiz. Bu, bir şeyleri değiştirir mi? Bu yazı bir şeyleri değiştirir mi? Topladığımız imzalar, savunduğumuz İstanbul Sözleşmesi, kadınlar dayanışması? Bunlar bir şeyleri değiştirir mi? Doğruya doğru pek ümidim yok. Kendi hayat dilimimde, erk iktidar karşısında bağımsız ve özgün bir biçimde dikilmek isteyene söz (ve yaşam) hakkı tanınacağına dair umudum benim yok. Ama yazıyorum. Ama akşama meydanlarda yürüyeceğim, pankart taşıyıp, slogan atacağım. Çünkü evrenin bir noktasına bir yerde bir taş yerinden oynayacaktır. Sonu ve sonucu nereye varacak olursa olsun benim atacağım, atmaya mecbur olduğum adım budur. Atacağım. Yazacağım. İktidarın benim içimde ördüğü zulüm şemasını bir yerinden çatlatacağım.

Bu akşamki protesto yürüyüşünün planı yapılırken, arkadaşlarımdan biri şunu sordu: Yürüyüşe erkekler de katılacak mı? Naifçe diyebilirsiniz ki, elbette kadın erkek beraber, dayanışma içinde erk iktidarın zulmüne karşı duralım. Erkekler de bu zulme bir dur demek istiyorsa, buyursunlar. Birleşe birleşe kazacağız nihayetinde. Değil işte işin astarı öyle. Bu soruyu soran arkadaşım da naif yanıtlara karşı gerekçesini derhal sorusuna iliştirmiş. Çünkü bu olay özelinde vahşeti ve şiddeti kınamak isteyen erkekler, iyi niyetli, hayatında kimseye el kaldırmamış, dövüşmemiş, kavgaya karışmamış dost canlısı erkekler(imiz), lanetlediğimiz zulmün bir parçası olduklarını, onu bilmeden etmeden yeniden nasıl tekrar tekrar ürettiklerini bilmiyorlar. Onlar Pınar Gültekin’in katilini içlerinde, vücutlarında, akıllarında, dillerinde yaşattıklarının farkında değiller. Üstelik bu ve benzeri protesto yürüyüşleri, katledilen kadının ismini neşreden heştegli postlar, tvitler ile kadın cinayetlerine karşı bir şeyler yaptıklarına inanarak vicdanlarını da rahatlatıyorlar. Böylece de erkek zulmünüm kalbinde yatan o çekirdek kalıbı yeniden üreten dil, düşünce ve davranış pratiklerini bırakıp dönüştürmeyi, onlara eleştirel bir gözle bakmayı dahi akıllarından geçirmiyorlar. Buna benim eşim de dahil. Gözünü bu gerçeğe her açtığımda hayret ediyor. Vay be ne şovenistmişim ben. Ama hiç fark etmemiştim.

Katili düşünürken herkes kendi içine, kendi evine baksın diye düşünüyordum. Kötülük ve iyilik insanın içinde yan yana durur çünkü. Yaşam bize her anıyla bir seçenek sunar. Manav paranın üstünü fazla verir. Dürüstlüğü mü seçeceksin kârı mı? Kedin eve ağzında canlı bir çekirgeyle girer. Yaşamı mı seçeceksin yoksa apartmanda yaşamaktan içi geçmiş kedinin kısacık da olsa özüne dönüp eğlenmesinin sende uyandıracağı hazzı mı? Her anımız bir seçimdir. En basitine indirdiğinde, iyilikten ya da kötülükten, hakikatten ya da yalandan, yaşamdan ya da ölümden yana bir seçim yapmamızı bekler hayat bizden. O katil kötülüğü seçmiştir. Kötülüğün bunca yüceltildiği bir dünyada kötülüğü seçmese erkekten sayılamaz zaten.

Kadın olmak çok zor, diye yazıldı çizildi son günlerde. Bu ülkede kadın olmayacaksın. Doğru. Ama bu ülkede erdemli bir erkek olarak yaşamını sürdürmeye çalışmak da çok zor. Önünde iki seçenek belirdiğinde, iyiliğin yoluna sapmak da zor. Seni oraya doğru sevk eden hiçbir değer yüceltilmediyse, bilicine işlenmediyse özellikle. “Kızını koruma, oğlunu eğit” sloganını beğeniyorum. Oğlunu eğit. Doğru. Ama nasıl? Kadına saygı gösterecek şekilde mi? Ne demek kadına saygı? Saygı nedir bilen bir toplum muyuz ki kadına saygıyı öğretelim oğullarımıza? Hayır, önce kendine saygı duy. Seni dışarıdan hiçbir kuvvet tamamlayamaz oğlum. Ne bir futbol takımı ne bir din, ne bir millet ne de bu aile, bu soy, bu soyadı seni sen yapamaz. Bu ailenin/milletin/cemaatin/tuttuğun takımın bir parçası olduğun için değil, sen, sen olduğun için tamamsın.

Evet, bence buradan başlamak gerek oğlanları eğitmeye. Sen her ne kadar kendi içinde bir bütünsen, annen de öyle, kız kardeşin de öyle. Onlara da neyi nasıl yapmaları gerektiğini sen söyleyemezsin. Her bir birey bütünlük içinde kendi kararlarını verebilir. Bu gerçeği en yalın haliyle görebilmelisin. Bir başkasının kendi vücudu veya hayatı hakkında vereceği kararlar senin bütünlüğünü, bozmaz. Bunlar sana karşı alınmış kararlar değildir. Bunlar senin bütünlüğüne karşı tehdit unsuru değildir. Annen, kız kardeşin, kız arkadaşların, trans komşun, eşcinsel akrabamız aynı senin gibi otonom varlıklardır. Onlar da senin gibi öznedir. Kendi eksenleri etrafında dönerler. Sana karşı bir tehdit unsuru değillerdir. Sen etrafına değil, içine bak. Oradan büyü, oradan yaşa. İyilik senin içinde. Onu seç. Denmeli bence. Bunu da babalar demeli. En çok babalar. Dayılar. Amcalar. Enişteler. Dedeler.

Aklımda daha çok şey var yazacak. Zulmün çekirdeğinde yatan iktidar söyleminin ve pratiğin günlük hayattaki muhtelif yansımalarına dair… Onları da yazacağım.  Yarın devam ederim. Şimdi yürüyüş için hazırlanmalıyım.