Zakynthos Yazar Evi’nden Mektubunuz Var

Çok pek sevgili blog okurlarım, sadık dostlarım,

10 gündür Yunanistan’ın Zakynthos adasında bir Yazar Evi’nde kalıyorum. Yazar Evi nedir diyecek olursanız, biz kafamızı sadece yazdığımız metinlere yoralım diye dünyanın çeşitli yerlerine kurulmuş evler diye tarif ederim. Türkiye’de de var. İtalya’daki kimi yazar evleri kaleli, kuleli şatolarda. Oralarda onlarca yazar beraber kalıp akşam yemeklerini uzun masalarda yiyorlarmış (bir zamanlar) diye duymuştum. Bizim Zakynthos Author’s House ise iki odalı bir yazar evi. İki odayı birleştiren alanda açık mutfak ve oturma odası var. Oturma odasında kütüphane. Bugüne kadar buraya gelmiş, burada kalmış yazmış yazarların eserleri kütüphaneye dizilmiş ve tabi pek çok başka kitap da var.

Ben buraya bir bavul kitapla geldim. Araştırmam için gerekli diye düşündüm. Sonra da -tabi ki- o kitapların kapaklarını açmadım, kütüphaneden çektiğim başka bir kitabı okumaya daldım. Pazartesi sabahı bavula doldurup getirdiğim gibi Atina’ya geri götüreceğim.

Kahvaltı Sofrası

Yazar Evi’nde geçirilecek bir süre benim en büyük hayallerimden biriydi. Yaz başında bir gece, ruhumu daraltan günlük hayattan, yakamı bırakmayan kıstırılmışlık hissinden kurtulmak için yattığım yerde Avrupa’daki yazar evlerini araştırdım internetten. Bir de ne göreyim Yunanistan’ın Zakynthos adasında, burnumum dibi sayılacak bir mesafede (ben Almanya’ya, İsveç’e, Cebelitarık’a filan gitmeye de hazırdım) bir yazar evi. Sabaha cayarım diye hemen oracıkta, uykusuz yatağımda başvuru formunu doldurdum. Her yazar evinin kendince şartları var. Bilindik bir yayınevinden basılı en az üç kitabınız olması mesela bunlardan biriydi buraya başvururken.

Sabah uyandım bir de baktım kabul gelmiş. 31 Ağustos-13 Eylül arası seni bekliyoruz diyorlar. Cüzzi bir konaklama ücreti ödüyorsun, yol ve yemek masrafları da cebinden çıkıyor ama olsun. 18 aylık kedili kocalı bir ev yaşamından sonra iki hafta tek başıma kalacağım ve benden tek beklenen şey bu iki haftada yazmak! VAy canına dedim. Ben romanımı bile bitiririm orada iki haftada!

Kedilerin, kocanın bakımı için düzenlemeler yapıldı. Ardımda bıraktıklarımın başına dünyanın yıkılmayacağına ikna olmam biraz zaman aldı. Birkaç defa “ben gitmeyeyim en iyisi” dedim. Ama sonunda gittim. Bensiz de dünyanın döneceğine inanmam lazımdı çünkü.

Buraya vardığımda anneme telefonda dedim ki yarından tezi yok rutinimi oluşturuyorum ve her gün aynı saatte aynı şeyleri yapmak üzere kampa giriyordum. Annem de dedi ki “biraz oluruna bıraksan?”.

İlk planım şöyleydi: Sabah 5:30 kalkış. Brahma Muhurta yakalamaca. Kahve. 6’da yogaya başlama. 7:20’de güneş doğarken yogayı bitirip denize yolculuk. Sabah yüzmesi ve o plajda yazılan sabah sayfaları. 10’da eve dönüş. 11’de yazmaya oturma. 5e kadar yazma. 5te akşam yemeği ve hemen sonra akşam yüzmesi, adayı gezme, vs. Akşam eve dönünce bir saat idari işler. Dokuzda yatış.

Ne kadar masum, ne kadar kolay görünüyor değil mi?

Kaç gün bu plana sadık kaldım dersiniz?

Sıfır

Evet, sanki içimde asi bir ergen yaşıyor. Ben alarmı kurdukça o uyuyor. Ben haydi şimdi plaj saati diyorum, ona ilham geliyor, saatlerce yazıyor. Uyumadan önce yarım saat kitap okuyalım diyorum, elinden telefonu bırakmıyor. Böyle bir ben var benden içeri yani. Benden ötede değil, otuz yıl geride kalmış bir ergen.

Ama yazınca o mu yazıyor ben mi yazıyoruz bilmiyorum. Çünkü ergenimle ben bilgisayar başına geçince yazdık. Epeyce bölümü yoktan varettik. Varolan bölümlerin üzerinden geçtik, tertipledik. Küçük bir okuma grubunda yeni yazılan bölümleri test ettik, onay aldık. O halde yola devam.

Zakynthos Yunanistan ile İtalya arasındaki Adriatik denizinde bir ada. Turkuaz renginde denizi bana Büyükada’yı anımsatan çam ormanları var. Her yer zeytinlik, incir ve çam. Yazar evimiz bir köyde. Sabah yokuş yukarı vurursanız sokaklarında tavukların, ördeklerin, hindi ve hatta tavuskuşlarının gezindiği eğri büğrü yollardan geçiyorsunuz. Zeytin-incir-zeytin-incir-çam-begonvil-zeytin-incir-zeytin-incir diye düşünün ve geceden de biraz yağmur yağmış olsun, sabah güneşinde hepsi koksun. Manzaraya hakim oldunuz mu?

Yazmaktan yorulunca buraya geliyorum. Marathia Plajı

Benim buraya varmamdan iki gün sonra Mikis Theodorakis’in ölüm haberini aldım. Annem telefonda söyledi. O söyleyince arabayla adayı gezdiğim ilk günüm boyunca araba radyousunu ayarladığım ERT 2’nin (Yunanistan’ın TRT2si) neden sadece Theodorakis çaldığı da açığa kavuştu. Bu acı haberi annemden almam da manidar oldu. Beni Theodorakis ile tanıştıran annemdi. Bizim evde plakları vardı ve çok dinlenirdi. Livaneli, Faranduri, Theodorakis üçlüsü çocuk kalbimde pek kıymetli bir hazineydi. Bugün hâlâ üçünün bir araya geldiklerinde icra ettikleri müziği hiç sıkılmadan dinlerim.

Sonra annem Mete babam ile evlendi. Mete babamın arkadaşlarıyla tanıştık ve onlarla uzun otomobil yolculuklarına çıktık. Mete babamın yakın dostları Ayşın ve Atilla Yücel’di. Kızları Yasemin ile ilk görüşte birbirimizi sevmiştik. Artık havamız mı, suyumuz mu, yıldızlarımız mı, mayamız mı bilmiyorum ama bir şeyimiz tutmuştu ve bugüne kadar da hiç kopmadı o gün tutan maya. Dün telefonda hesap ettik. Tam 38 sene önce bir Eylül günü tanışmışız.

Uzun otomobil yolculuklarında biz mayası tutmuş kızları bir arabaya koyarladı. Bizim araba ya da Yücel ailesinin arabası, fark etmez. Biz Yasemin ile arkada yan yana oturduğumuz sürece kimin arabasında gittiğimizin hiç önemi yoktu. Yolları hep çok uzun hatırlıyorum. Saatlerce çam ormanlarının içinden geçerdik, kıvrılan dağ yollarında ilerlerdik. Çok güzel pansiyonlar vardı yolların sonunda. Yasemin ile beni aynı odaya koyalardı. Oysa ne küçüktük. Ne mutluyduk baş başa kaldığımız pansiyon odalarında. Sabah kahvaltıdan sonra yine yollara düşülürdü. Biz bir arabanın arka koltuğunda, dizlerimizin arkasından şıp şıp terler akarken denize gireceğimiz o bakir plajın yolunu gözlerdik.

Tüm bu yollar, yolculuklar boyunca hangi arabada giderksek gidelim Livaneli, Theodorakis, Faranduri üçlüsünün kasedi mutlaka bir defa çalardı. Biz Yasemin ile Türkçe şarkıları çoktan ezberlemiştik. Faranduri ile söyleyecek kadar Yunanca bile ezberlemiş olabiliriz.

Theodorakis’in ölümü üzerine Yunanistan üç günlük yas ilan etti. Ben çam ormanları arasından adayı gezerken ERT2 sadece Mikis’in parçalarını çaldı. Onunla beraber çalışmış müzisyenlerle röportajlar yayınladı. Yediden yetmişe bir ulusun, dört kuşağının birden yüreğinde yer etmiş çok az sanatçı vardır dünyada. İki gün önce Atina’daki tören sırasında binlerce insan yağmur çamur dememiş, içeri alınmadıkları kilisenin önünde saatlerce Mikis Theodorakis’in şarkılarını bir ağızdan söylemişler. Zülfü Livaneli de oradaymış tabii. Yanında Maria Faranduri ile beraber.

Onlar üstatı Atina’da uğurlarken ben de ERT2 eşliğinde arabamı çam ormanlarının içinden enfes renkteki denize indirirken kendimce veda ettim Theodorakis’e. Yunanistan’la ilk temasım onun müziği olmalıydı. Plak kapakları hâlâ gözümün önündedir. Tüm hayatımız boyunca yanımızda yürümüş insanların ölümü beni yalnızlaştırıyor. İçinde beraber yolculuk ettiğimiz trenden tanıdıklarım iniyor. Tanımadığım, çocukluğuma dokunmamış başkaları trene biniyor. Onlarla da anlaşıyoruz elbette ama bir arabanın arka koltuğunda Theodorakis dinlenerek geçen yolculukların hissini bilen dostlarla bağlandığımız yerden bağlanamıyoruz yenilere. Bu da dünyanın hali işte.

Üç günüm kaldı. Pazartesi sabahı Atina’ya, eve, kocaya, kedilere dönüş.

Roman ne vaziyette? İlk taslağı bitirecektik hani? Neye niyet neye kısmet. Üçte birini geride bıraktık. Hızımızı aldık ama bir defa, bundan sonrası heya mola.

Sevgilerimi yolluyorum. Siz de her neredeyseniz oradan bana kısaca yazın olur mu?

Defne.

not: Zakynthos Yazar Evi’yle ilgili bilgi de vereyim azıcık. yazar dostlarım başvurup gelmek isterler belki.

http://authors.house/

https://www.instagram.com/authorshouse/

*This blog is written during my stay at “Author’s House on Zakynthos Island”

Bu güzellik karşısında dili tutuluyor insanın

BLOG TOUR REVIEWS

Here are the reviews from the brilliant book bloggers who read my English debut The Silence of Scheherazade! I am sending you a all my gratitude from the bottom of my heart!

Dorota Galeza – http://dorotagaleza.co.uk/the-silence-of-scheherazade-by-defne-suman-is-a-fantastic-novel/

‘The Silence of Scheherazade’ is literary fiction at its best.

Blotted Ink Books – https://www.instagram.com/p/CSpCkiJIYDu/

‘The City of Smyrna is captured beautifully within its pages, the story weaving its way through time’

Laura Patricia Rose – http://www.laurapatriciarose.co.uk/2021/08/book-review-silence-of-scheherazade-by.html#.YRqQ_4hKguV

‘The writing and descriptions were simply impeccable.’

 ‘A beautiful and breathtaking read. This is a must read for historical fiction fans.’

The Thoughts of a Bibliophile – https://www.instagram.com/p/CSqyeycrskQ/ (1,650 Instagram followers)

http://thethoughtsofabibliophile.simplesite.com/449958850

‘I was submerged into the culturally rich and atmospheric city of Smyrna from the offset. This is an epic saga abundant in history and infused with love, loss and despair as each character is brought to life… Defne Suman is a true storyteller as each page, each sentence flowed with perfection making it difficult to put down.’

https://ramblingmads.com/2021/08/18/blog-tour-the-silence-of-scherazade-defne-suman/

‘Beautifully written and translated, this is a moving and richly evocative story’

My Dark Bibliophile

https://www.instagram.com/p/CSuqjHnrZKW/‘An immersive and important piece of translated historical fiction that I’m glad to have experienced.’

Nightfall Mysteries – https://www.instagram.com/p/CSwquEQIfim/

‘I fell in love with the Suman’s marvellous, evocative writing.’

‘The cultural background was a massive YES for me. I felt I could almost smell and see certain passages of this novel or even listen to the busy and the overcrowded streets here.’

Frenzy Reads – https://www.instagram.com/p/CSwtjWxoX6l/

‘In a cast of characters, the most standout for me was the historical figure of the city of Smyrna. She acts as a source of strength, beauty, and truth – a home and refuge for so many. ‘

Shelf Lyfe – https://www.instagram.com/p/CSyacVugRBF/?utm_medium=copy_link

I’d recommend The Silence of Scheherazade to fans of historical fiction, as it is an interesting and beautifully told story. (More from Shelf Lyfe)

NoBooksGiven – https://www.instagram.com/p/CSy5RxagYy1/

‘Suman’s writing is complex and beautiful’

Passports and Paperbacks – https://www.instagram.com/p/CSza_egLVm0/

‘Defne writes in such a beautiful, lyrical fashion that instantly draws me into the plot. Every sight, sound and smell is so easy to conjure in my mind which makes this book a dream to read. I adore the amount of detail that has been added to bring these characters to life – they’re all complex and whole, it’s hard not to believe that they existed!’

Mylittlebookhome – https://www.instagram.com/p/CS1NfnTLi6M/

Littleliterarylife – https://www.instagram.com/p/CS1Ac19gUVC/

‘Throughout the novel there is an underlying tension – as the reader you know what is coming, yet when the devastating tragedy arrives it’s written so powerfully that there are moments that genuinely take your breath away. But there are also real moments of beauty, like the epilogue which tied everything off perfectly for me.’

Jodie_reads_books – https://www.instagram.com/p/CS4wOHRAPyt/

Gee.booksandlife – https://www.instagram.com/p/CS4Huj1ABV9/

It explores so many important themes and really dives into the relationships and loyalty between the families. I’d recommend this if it intrigues you! ⠀

Wxrldwalker – https://www.instagram.com/p/CS47uFaLoLs/

 ‘this is one of the most beautifully written books I’ve ever read.’

‘There is something so unique about the way that history is told through the pages, that made this to be a very compelling read. During some chapters I had to stop and take a breath because there was so much beauty delivered only through a few words that blew my mind.’

Leyla’s Blog – https://leylasblog4.wordpress.com/2021/08/23/book-review-for-blog-tour-the-silence-of-scheherazade-by-defne-suman/ 

‘Suman is a wonderful storyteller and plot crafter.’

NikNakReads – https://www.instagram.com/p/CS6lxsMADJY/

‘I was gripped with curiosity about this cast of compelling characters and this story of grand scale, all set at the heart of the Ottoman empire. Suman tells this epic with languishing, exquisite, stark, tragic and careful details.

Books and Lovely Things – https://www.instagram.com/p/CS64t-JoLz_/

‘I was blown away by the lush atmospheric writing and the beautiful prose.’

Annies Book Thoughts – https://www.instagram.com/p/CS8kWAID0fh/ (

‘This is one of the most heartbreaking, poetic family sagas I’ve ever read.’

Wildflower Library – http://wildflowerlibrary.net/?ltclid=796abfef-08df-4349-a5dd-1af422eaf304

‘The Silence of Scheherazade is a wonderfully crafted and hard-hitting read that’s most definitely one to look out for for fans of historical fiction and the nature of storytelling. Highly recommended!’

E. F. Paterson – https://www.instagram.com/p/CTASsXtIdCH/

‘I must say that while I’ve not read the original text of this story, I think the translation of this book has been done brilliantly as you really can’t tell that it’s transitioned from another language. The prose and dialogue flow naturally…’

Livs Little Reads –  https://www.instagram.com/p/CTB4nbYLR8C/

‘The Silence of Scheherazade is a beautifully and poetically written novel.’

Sharon Choe Writes – https://www.instagram.com/p/CTCMmtpgxFm/

‘breathtaking in scope, style, & content.‘

Tilly Loves Books – https://www.instagram.com/p/CTChpYuIAuI/

‘this was a beautiful, sweeping novel which devastated me but also moved me’

Agirlandabook85 – https://www.instagram.com/p/CTBxFragld6/

‘it was immersive story telling at its finest.’

Lisa.Loves.Literature – https://www.instagram.com/p/CTEwaEDLYXd/

‘This is a beautiful but deeply moving account of one of history’s tragic moments. Sweeping, epic and thought-provoking; it is a book to be savoured.’

Twisted In Pages – https://www.instagram.com/p/CTHbGvxAM6W/

‘It is beautifully written, culturally rich and it has a gorgeous poetic writing style. The book has its own unique atmosphere which is evident from the very first page.’

Olivianess_books – https://www.instagram.com/p/CTH8I4qjo5d/

To.read.or.to.roam – https://www.instagram.com/p/CTJ8rvUrhhG/

‘I devoured this book and found myself utterly lost to the tantalising descriptions of the exotic surroundings.’

Inoirita – https://www.instagram.com/p/CTKVBx2hubE/ (

‘This novel is like an amalgamation of people from different cultures and the result is astoundingly beautiful.’

Pageturnersnook – https://www.instagram.com/p/CTMx7cAjEsB/

‘Breathtaking, historical, emotional, delicate, educational, engaging, dark and complex but beautifully written and just altogether a pure genius of a masterpiece and that’s just a few descriptive words I can give to you.’

Venusinbooks – https://www.instagram.com/p/CTPUMRcI-AA/

‘I got very emotional reading about such an important time in history that seems to be forgotten.’

A Beautiful Review for “The Silence of Scheherazade”

This review was too beautiful to be left in social media so i wanted to make it immortal here!

Thanks a million to Hayley (shelflyfe) for putting her heart out there. Here is how it goes:

https://www.instagram.com/shelflyfe/

Today is my stop on the blogtour for 𝗧𝗛𝗘 𝗦𝗜𝗟𝗘𝗡𝗖𝗘 𝗢𝗙 𝗦𝗖𝗛𝗘𝗛𝗘𝗥𝗔𝗭𝗔𝗗𝗘 by Defne Suman. Thank you to Jade at House of Zeus for having me along on the tour, and for sending me a proof copy of the book.

𝗪𝗵𝗲𝗻 𝗜 𝗲𝗺𝗲𝗿𝗴𝗲𝗱 𝗳𝗿𝗼𝗺 𝘁𝗵𝗲 𝗮𝘀𝗵𝗲𝘀 𝗼𝗳 𝘁𝗵𝗲 𝗽𝗮𝗿𝗮𝗱𝗶𝘀𝗲 𝗹𝗼𝘀𝘁
𝗧𝗵𝗲𝘆 𝘀𝗮𝗶𝗱 𝗺𝘆 𝗻𝗮𝗺𝗲 𝘄𝗮𝘀 𝗦𝗰𝗵𝗲𝗵𝗲𝗿𝗮𝘇𝗮𝗱𝗲.
𝗢𝗻𝗲 𝗵𝘂𝗻𝗱𝗿𝗲𝗱 𝘆𝗲𝗮𝗿𝘀 𝗵𝗮𝘃𝗲 𝗽𝗮𝘀𝘀𝗲𝗱 𝘀𝗶𝗻𝗰𝗲 𝗺𝘆 𝗯𝗶𝗿𝘁𝗵
𝗕𝘂𝘁 𝘁𝗵𝗲 𝗲𝗻𝗱 𝗼𝗳 𝗺𝘆 𝘀𝗶𝗹𝗲𝗻𝗰𝗲
𝗛𝗮𝘀 𝗻𝗼𝘁 𝗰𝗼𝗺𝗲.

The Silence of Scheherazade tells the story of four families – a Levantine, a Greek, A Turkish, and an Armenian family – in the ancient city of Smyrna, in the wake of World War 1.

𝗔 𝘀𝘁𝗼𝗿𝘆 𝗶𝘀 𝗻𝗼𝘁 𝘁𝗼𝗹𝗱 𝘄𝗶𝘁𝗵 𝘄𝗼𝗿𝗱𝘀 𝗮𝗹𝗼𝗻𝗲. 𝗗𝗼𝘇𝗲𝗻𝘀, 𝗵𝘂𝗻𝗱𝗿𝗲𝗱𝘀 𝗼𝗳 𝗺𝗶𝗻𝘂𝘁𝗲 𝗱𝗲𝘁𝗮𝗶𝗹𝘀 𝗰𝗼𝗺𝗽𝗹𝗲𝗺𝗲𝗻𝘁 𝘁𝗵𝗲 𝘄𝗼𝗿𝗱𝘀. 𝗢𝗻𝗹𝘆 𝘀𝗼𝗺𝗲𝗼𝗻𝗲 𝗹𝗶𝗸𝗲 𝗺𝗲, 𝘄𝗵𝗼 𝗵𝗮𝘀 𝗴𝗶𝘃𝗲𝗻 𝘂𝗽 𝘄𝗼𝗿𝗱𝘀, 𝗰𝗮𝗻 𝗸𝗻𝗼𝘄 𝘁𝗵𝗶𝘀.The story opens in September 1905, at a moment that impacts all four families, and sets them on a trajectory, sealing their fate:
Scheherazade is born, from a Mother who is high on opium, and at the same time an Indian spy arrives, sent on a secret mission by the British Empire – not that he seems to be a very good spy!

𝗜𝘁 𝘄𝗮𝘀 𝘁𝗵𝗲 𝗺𝗼𝗻𝘁𝗵 𝗼𝗳 𝗦𝗲𝗽𝘁𝗲𝗺𝗯𝗲𝗿.
𝗕𝘂𝘁 𝘁𝗵𝗮𝘁 𝘄𝗮𝘀 𝗮 𝘃𝗲𝗿𝘆 𝗱𝗶𝗳𝗳𝗲𝗿𝗲𝗻𝘁 𝗦𝗲𝗽𝘁𝗲𝗺𝗯𝗲𝗿.
𝗜𝘁 𝘄𝗮𝘀 𝗱𝗶𝗳𝗳𝗲𝗿𝗲𝗻𝘁 𝗯𝗲𝗰𝗮𝘂𝘀𝗲, 𝗼𝗻 𝘁𝗵𝗲 𝗻𝗶𝗴𝗵𝘁 𝗜 𝘄𝗮𝘀 𝗯𝗼𝗿𝗻, 𝘁𝗵𝗲 𝗰𝗶𝘁𝘆’𝘀 𝗱𝗼𝗺𝗲𝘀, 𝗺𝗶𝗻𝗮𝗿𝗲𝘁𝘀, 𝗮𝗻𝗱 𝘁𝗶𝗻𝘆 𝗵𝗼𝘂𝘀𝗲𝘀 𝘄𝗶𝘁𝗵 𝗰𝗲𝗿𝗮𝗺𝗶𝗰-𝘁𝗶𝗹𝗲𝗱 𝗿𝗼𝗼𝗳𝘀 𝘀𝗵𝗼𝗻𝗲 𝗹𝗶𝗸𝗲 𝗴𝗼𝗹𝗱. 𝗦𝗲𝘃𝗲𝗻𝘁𝗲𝗲𝗻 𝘆𝗲𝗮𝗿𝘀 𝗹𝗮𝘁𝗲𝗿, 𝘁𝗵𝗲 𝗰𝗶𝘁𝘆 𝘄𝗼𝘂𝗹𝗱 𝗯𝗲 𝘃𝗼𝗺𝗶𝘁𝗶𝗻𝗴 𝗳𝗹𝗮𝗺𝗲𝘀 𝗹𝗶𝗸𝗲 𝗮𝗻 𝗮𝗻𝗴𝗿𝘆 𝗺𝗼𝗻𝘀𝘁𝗲𝗿.

The story itself is a great historical fiction tale, and it is clear that Suman has put a lot of research and passion into The Silence of Scheherazade.I especially liked the depiction of the family units, and the culture and customs that surround them. I always love hearing and learning about other customs, and this really added to the characterisation and immersion for me. It made the families seem very real.

𝗗𝘂𝗿𝗶𝗻𝗴 𝘁𝗵𝗲 𝗳𝘂𝗻𝗲𝗿𝗮𝗹 𝗿𝗶𝘁𝗲𝘀 𝗮𝘁 𝘁𝗵𝗲 𝗰𝗵𝘂𝗿𝗰𝗵, 𝗵𝗲𝗿 𝗳𝗮𝘁𝗵𝗲𝗿 𝗵𝗮𝗱 𝘀𝘁𝗼𝗼𝗱 𝗴𝘂𝗮𝗿𝗱 𝗼𝗻 𝘁𝗵𝗲𝗶𝗿 𝗱𝗼𝗼𝗿𝘀𝘁𝗲𝗽 𝘀𝗼 𝘁𝗵𝗮𝘁 𝗵𝗲𝗿 𝗯𝗿𝗼𝘁𝗵𝗲𝗿𝘀’ 𝘀𝗼𝘂𝗹𝘀 𝗰𝗼𝘂𝗹𝗱𝗻’𝘁 𝗰𝗼𝗺𝗲 𝗶𝗻, 𝗯𝘂𝘁 𝘄𝗵𝗮𝘁 𝗴𝗼𝗼𝗱 𝗵𝗮𝗱 𝘁𝗵𝗮𝘁 𝗱𝗼𝗻𝗲? 𝗧𝗵𝗲 𝗴𝗵𝗼𝘀𝘁𝘀 𝗼𝗳 𝗞𝗼𝘀𝘁𝗮 𝗮𝗻𝗱 𝗠𝗮𝗻𝗼𝗹𝗶 𝗵𝗮𝗱 𝗰𝗼𝗻𝘁𝗶𝗻𝘂𝗲𝗱 𝘁𝗼 𝗵𝗮𝘂𝗻𝘁 𝗲𝘃𝗲𝗿𝘆 𝗻𝗼𝗼𝗸 𝗮𝗻𝗱 𝗰𝗿𝗮𝗻𝗻𝘆 𝗼𝗳 𝘁𝗵𝗲 𝗵𝗼𝘂𝘀𝗲 𝗳𝗼𝗿 𝘁𝗵𝗿𝗲𝗲 𝗮𝗻𝗱 𝗮 𝗵𝗮𝗹𝗳 𝘆𝗲𝗮𝗿𝘀.

The scenery and settings are also beautifully portrayed by Suman, and give a real sense of time and place.
The atmosphere that these descriptions add feels tangible, and really contributes to the reader’s engrossment in the story.𝗜𝗻 𝘁𝗵𝗲 𝗺𝘂𝗴𝗴𝘆 𝗽𝗼𝗼𝗹𝘀 𝗼𝗳 𝘁𝗵𝗲 𝗻𝗲𝗶𝗴𝗵𝗯𝗼𝘂𝗿𝗶𝗻𝗴 𝗴𝗮𝗿𝗱𝗲𝗻𝘀 𝗳𝗿𝗼𝗴𝘀 𝗵𝗮𝗱 𝗹𝗼𝗻𝗴 𝘀𝗶𝗻𝗰𝗲 𝗮𝘄𝗮𝗸𝗲𝗻𝗲𝗱 𝗮𝗻𝗱 𝗯𝗲𝗴𝘂𝗻 𝘁𝗼 𝗰𝗿𝗼𝗮𝗸. 𝗚𝗿𝗲𝘆 𝗰𝗹𝗼𝘂𝗱𝘀, 𝗵𝗮𝘃𝗶𝗻𝗴 𝗱𝗿𝗮𝘄𝗻 𝘁𝗵𝗲𝗶𝗿 𝗹𝗼𝗮𝗱𝘀 𝗳𝗿𝗼𝗺 𝘁𝗵𝗲 𝘀𝗲𝗮, 𝘄𝗲𝗿𝗲 𝘀𝗰𝘂𝗱𝗱𝗶𝗻𝗴 𝘁𝗼𝘄𝗮𝗿𝗱𝘀 𝘁𝗵𝗲 𝗺𝗼𝘂𝗻𝘁𝗮𝗶𝗻𝘀, 𝗯𝗮𝘁𝗵𝗶𝗻𝗴 𝘁𝗵𝗲 𝗰𝗶𝘁𝘆 𝗶𝗻 𝗮𝗻 𝘂𝗻𝘂𝘀𝘂𝗮𝗹 𝗹𝗲𝗮𝗱𝗲𝗻 𝗹𝗶𝗴𝗵𝘁.

The tension and heightened anxiety of a city and community on the cusp of World War 1 are well captured by Suman.
There is a sense that there is turmoil throughout Smyrna, but also further abroad, and that some big changes are coming.
This sentiment feels like it is forever present, as there is still discontent the world over, from both the young and the old.𝗜𝘁 𝗶𝘀𝗻’𝘁 𝗼𝗻𝗹𝘆 𝗵𝗲𝗿𝗲 𝘁𝗵𝗮𝘁 𝗶𝘀 𝗮𝗳𝗶𝗿𝗲, 𝗯𝘂𝘁 𝘁𝗵𝗲 𝘄𝗵𝗼𝗹𝗲 𝘄𝗼𝗿𝗹𝗱. 𝗦𝘂𝗹𝘁𝗮𝗻𝘀 𝗮𝗻𝗱 𝗸𝗶𝗻𝗴𝘀 𝗰𝗮𝗻𝗻𝗼𝘁 𝗵𝗼𝗹𝗱 𝗼𝗻𝘁𝗼 𝘁𝗵𝗲𝗶𝗿 𝗽𝗼𝘀𝗶𝘁𝗶𝗼𝗻𝘀. 𝗧𝗵𝗲 𝘆𝗼𝘂𝗻𝗴 𝗮𝗿𝗲 𝗱𝗶𝘀𝗰𝗼𝗻𝘁𝗲𝗻𝘁𝗲𝗱 𝗲𝘃𝗲𝗿𝘆𝘄𝗵𝗲𝗿𝗲. 𝗪𝗶𝘁𝗵𝗼𝘂𝘁 𝗰𝗵𝗮𝗻𝗴𝗲, 𝗳𝗼𝗿𝘁𝘂𝗻𝗲’𝘀 𝘄𝗵𝗲𝗲𝗹 𝗰𝗮𝗻𝗻𝗼𝘁 𝘁𝘂𝗿𝗻.

Scheherazade herself is a very interesting character. She is a mute, and grows up as a witness to the grief, death and destruction that is enacted on her city.
In a similar way to her namesake (the narrator of One Thousand and One Nights), she presents her story to us, so that we too can bear witness to the destruction of her city.

𝗔𝗵, 𝗵𝗼𝘄 𝘁𝗵𝗲 𝗧𝘂𝗿𝗸𝘀 𝘄𝗼𝗿𝘀𝗵𝗶𝗽 𝗘𝘂𝗿𝗼𝗽𝗲. 𝗘𝘂𝗿𝗼𝗽𝗲 𝘀𝘂𝗰𝗸𝘀 𝘁𝗵𝗲 𝗺𝗮𝗿𝗿𝗼𝘄 𝗳𝗿𝗼𝗺 𝘁𝗵𝗲𝗶𝗿 𝗯𝗼𝗻𝗲𝘀 𝗮𝗻𝗱 𝘀𝘁𝗶𝗹𝗹 𝘁𝗵𝗲𝘆 𝗰𝗿𝘆 𝗳𝗼𝗿 𝗘𝘂𝗿𝗼𝗽𝗲. 𝗟𝗼𝗼𝗸 𝗮𝘁 𝘁𝗵𝗲 𝗽𝗶𝘁𝗶𝗳𝘂𝗹 𝘀𝘁𝗮𝘁𝗲 𝗼𝗳 𝘁𝗵𝗲 𝗴𝗿𝗲𝗮𝘁 𝗢𝘁𝘁𝗼𝗺𝗮𝗻 𝗘𝗺𝗽𝗶𝗿𝗲. 𝗪𝗵𝗮𝘁 𝗮 𝘀𝗵𝗮𝗺𝗲.I’d recommend The Silence of Scheherazade to fans of historical fiction, as it is an interesting and beautifully told story.

Book Launch Event!

This is a very meaningful and a happy event for me. We are celebration the launch of my first English book “The Silence of Scheherazade” with an online event organized by one and only Powell’s Books in Portland Oregon. (one of my hometown).

Maureen Freely, an author and translator that i admire very much will be chatting with me about the book. Oh what an honor!

Please join us. It means a lot to me seeing your faces on this BIG event!

Thanks!

For registering please follow the link:


https://www.powells.com/events-update
https://us06web.zoom.us/webinar/register/4016279249652/WN_DsqllM00T0eyNkk4rmvrxw

It is Publication Day!

http://www.defnesuman.com

Publishing Day Speech

Today is the big day! My English debut novel The Silence of Scheherazade is out in the UK (in a month time it will be available in the US) and I have so much to say for this huge step in my life.

I started writing The Silence of Scheherazade exactly seven years ago after a traumatic miscarriage. Even though doctors and dear friends kept telling me that I was still young and could get pregnant again, deep down I knew I was not going to. So, I poured all my creative energy into my writing, into writing The Silence of Scheherazade. No wonder the story opens with a birth scene! Not just any birth but the birth of our narrator, of Scheherazade. She is not just any narrator but THE narrator of the tales, she is the one who should continue telling stories in order to stay alive. For those of who grew up in the Mediterranean coast and in the Middle East she is a familiar voice, the Scheherazade of the 1001 Nights.

My Scheherazade however is a mute one. Thus, the title The Silence of Scheherazade. In my post miscarriage days of grief I wanted to give voice to those whose history was silenced by politics, governments and by the ones who hold the positions of power such as official history makers. I wanted to tell the story of the women and children of Smyrna in 1922. To break the silence of HIStory.

Both Turkish and Greek history books talk about what happened in September 1922. The narratives of the ones who had won the war and the ones who lost it weave the two opposing ends of the same history but neither tells a story but just his-story. Women of Smyrna in September 1922, regardless of their religion or ethnicity, Greeks, Armenians, Levantines and Turks all lost their beautiful town to the flames. After burning one week continuously, once the Great Fire of Smyrna was finally put down, what was left was just the ruins and the ghost of a once rich, joyful, cosmopolitan city.

I dedicated this book to those who have been exiled from their homeland. I put Greek poet Seferis’ poem Jasmine on the first page knowing that Seferis was a refugee from Smyrna himself.

The Silence of Scheherazade is a story of losing home. I find it auspiciously meaningful that the release date of its English debut coincides with these very days of history when the refugee crisis in the world is at its peak. As my book is about to reach its global readers everywhere on the planet, people are being uprooted from their homeland and forced to move to foreign places away from home.

The refugee crises that we are facing today have started late 19th century, continued throughout the 20th century, and is now peaking in the first quarter of the 21st century. My grandparents from both sides were uprooted from their homelands because of war and ethnic cleansing policies of the countries that they had lived and loved as their own once upon a time. They ended up in Turkey and started from the very beginning in a new land where nothing was familiar. They were not necessarily welcome in their new home, and I can easily presume by looking at the way in which refugees are treated in today’s Turkey that in my great grandparents’ time as well there was an expectation for them to return to where they came from once the war was over. Yet there was nowhere to return to.

Having carried these stories of my ancestors in my genes and in my consciousness combined with the loss of a potential life that I carried inside my body led me to formulate the story of The Silence of Scheherazade in such a way that the readers can immerse themselves in Smyrna and get to know the characters as they know some family members or friends. In order to recreate a lost time and space I needed a lot of details. Street names, maps, political climate, newspapers, fashion magazines, diaries as well how it smelled there and what colour was the sky when the sunset and how strong really was the famous Smyrna wind (imbat in Turkish and meltemi in Greek).  Because when you must flee from your hometown, when you are forced to leave your country or if you are kicked out of your land what you are to leave behind is much more than your home and your possessions.   

I hope that when the readers are turning the pages of The Silence of Scheherazade, they realise that they are not only taking a stroll in the past but they are reading a story that is happening right now, right here in the present day world of ours.

 One final word about saving lives: Every day we are seeing thousands of lives in danger. Women and children suffering under the rule of totalitarian regimes, ethnic/ religious minorities under the threat of massacrers, Covid19, animals trapped in the wildfires, fish poisoned by the toxic waste…  It is overwhelming to think of the many lives are being wasted with every second. It is so overwhelming that we might feel the need to shut down and disconnect from the rest of the world. But the other side of the coin is that we can save lives. Maybe not so many but most of us can save a life. One life. It might not make a big change in the world, but as Turkish colonel Hilmi Rahmi says to himself in The Silence of Scheherazade, that life is worth a world to the one who is living it.

I am thrilled that my The Silence of Scheherazade will reach to distant corners of the world and I hope it will help to break the silence and the silenced people one by one.

Special thanks to my publisher Head of Zeus and Kalem Literature Agency, to my lovely translator Betsy Göksel who cried over the pages which she translated because she was so touched by the story, to my Turkish publisher Doğan Kitap, to my Smyrna guru and dear friend George Poulimenos and to all my readers around the globe. If half of this book is written by me, the other half will find life in your imagination.

Defne Suman 19 August 2021

Athens

Evden Kaçmanın Yolları!

Evlere tıkıldığımız koskoca bir yılın ardından huzurlarınızda EVDEN KAÇMANIN YOLLARI! 

Evden Kaçmanın Yolları, Doğan Kitap, Nisan 2021

Bu kitap geçen Eylül ayında aklıma düştü. Bir hayaldi. Çocukluğumda ne çok evden kaçtığımı (sadece ikinci kata kadar inebiliyordum ama özgürlüğü kanıma sızıyordu), lise yıllarında nereye gittiğini bilmediğim otobüslere binerek bile isteye şehirde kaybolduğumu, ana caddelerden hep ara sokaklara, karanlık geçitlere, aralık kalmış bir bahçe kapısından içeri sızdığımı hatırladıkça bu kitabın ilk tohumları da aklımın toprağına serpildi.

Acaba yazarlık ile bu evden kaçma tutkusu arasında bir bağ var mıydı? “Şair yitik yeri şimdi şiirinde yaratmak zorunda” ise acaba yazarlık yitirilen yerlerden mi başlar? Kaçılan evler, şehirler mi besler yazıyı yoksa kalanlarda mı saklıdır esas hikaye? Bir de kovulanlar vardır, onların hikayesini kimler anlatır?

Önce Neslihan Önderoğlu’na açıldım. Tanıdığım, beğendiğim yazar dostlarımdan birer evden kaçma/ kalma hikayesi/anısı istesem, sonra bu anlatılardan bir kitap oluştursak? Neslihan beni yüreklendirdi. Doğan Kitap her zamanki gibi arkandayız, dedi. Tüm cesaretimi toplayıp aklımdaki isimlere mektuplar döşendim. 

Ve işte o günden tam altı ay sonra bugün EVDEN KAÇMANIN YOLLARI 24 yazarın 24 evden kaçma veya kalma hikayeleri, anıları, anlatıları ile örüldü.

Üstat Orhan Pamuk ve YKY çok sevdiğim “Pencereden Bakmak” hikayesinin bu seçkide de yer alması için desteklerini benden esirgemediler. Emeği geçen herkese kaleme kağıda sarılan herkese, Doğan Kitap’a ve özellikle sevgili Hülya Balcı ile Cem Erciyes’e çok teşekkür ediyorum.

Evde bunalan herkese bir özgürlük kapısı açabildiysek, o kapıdan girip başka dünyalarda gezmeyi mümkün kılabildiysek ne mutlu bize.

EVDEN KAÇMANIN YOLLAR kitap satılan her yerde. Uğur getirsin dünyaya…

Siz Baba Evini Kaç defa terk ettiniz?

Defne Suman

Bu yazıyı geçen hafta kaleme almaya başlamıştım. Araya başka yazılar girdi. Bugün, İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya meydanlara akarken, ben de kalemimi kuşanıp bitirdim.

Mine Söğüt’ün 5 Mart günü Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan “Baba evini derhal terk edin kızlar” başlıklı yazısı ülkemizde epeyce patırtı kopardı. Söğüt “… o despot, o dayakçı, o adaletsiz, o ikiyüzlü, o sinsi, o hesapçı, o güvenilmez babaların evinden erkenden çıkın gidin kızlar,” diyordu yazısında. Çünkü onun da gayet açık ve seçik bir biçimde yazısında değindiği üzere “her baba evi öyle sanıldığı kadar güvenli değildi.” 

Söğüt’ün yazısında bahsettiği “baba evi”nin ne olduğunu, neresi olduğunu biz kadınlar anladık. Onu anlamayan (ve bence yazıyı okumayan) bir kısım erkek ve bir iki kadın (aynı kesim İstanbul Sözleşmesi’nin tek bir maddesini okumuş mudur?) ise Mine Söğüt’e saldırdı. Şaşırdık mı? Hayır. Şaşırmak yerine kendi baba evimizi terk öykülerimizi düşündük. Ben benimkini anlatmaya karar verdim. Bir de bakarsınız ilham olur bazı kızlara…

Ben baba evini terk etmeden çok önce babam bizim evi terk etti. Bunu okuyan bazı kimseler hemen “a, o zaman seninki sayılmaz” diyecektir. Boşanmış aile çocuğu olmak alnımızda damgadır ne de olsa. Mesela bir grup erkeğin tecavüzüne uğrarsınız, tecavüzcü erkeklerin avukatı boşanmış ailede büyümüş bir kız çocuğu oluşunuzu psikolojik rahatsızlığınıza, oradan da tecavüzün kurbanı değil, aksine faili olduğunuza bağlayan bir savla mahkemeye gelir. Olur olur. Olmuştur. Örneklerimizin hepsi cennet vatandan alınıp huzurlarınıza sunulmuştur. Yani diyeceğim şu ki benim baba evini terk öyküm de belki bu yüzden küme düşer. Ama olsun. Bir defa başladık, sonunu getirelim. Dedim ya bazı kadınları yüreklendirir belki. Her kadın baba evini bir değil, onlarca, yüzlerce defa terk etmelidir çünkü, fikrimce.

Ben yasaksız ve dayaksız bir evde büyüdüm. Babam hayatında sadece bir defa, evden ilk kaçışımda avcuma bisiklet pompası ile vurdu. Sekiz yaşındaydım. Büyükada’da, denize girme izni olmayan bahçıvanın kızlarına kendi mayolarımdan, kolluk ve simitlerimden pay edip onları yüzmeye, bizim yokuşun aşağısındaki kayıkhaneden dikenli tellerle ayrılan özel plaja götürmüştüm. Bahçe masamızda, öğle yemeği servis edilirken evdeydim. Bahçıvanın eşi -yüzmeye götürdüğüm kızların annesi- durumu çakmasaydı ve aile soframızın ortasına bomba gibi düşmeseydi, günü zaferle kapatabilirdim. Ama öyle olmadı, bahçıvanın zehir gibi zeki karısı parmağıyla beni işaret ederek huzurla köfte yediğimiz taşlığa daldı. “Bu ne yapmış biliyor musunuz” diye bağırıyordu. “Bu ne yapmış biliyor musunuz? Küçücük oğlanı denize sokmuş!” (Evet, anladınız. Olay kızları denize götürmem değildi, onlara emanet oğlan kardeşi ne yapacağımızı bilemediğimiz için onu da yanımıza almış, mecburen onu da suya sokmuştuk! Kızlar değildi önemli olan. Oğlandı. Benim yüzümden oğlan boğulabilirdi!) Babam yemekten sonra beni çağırdı. Avcumu açtım. Bisiklet pompasıyla vurdu. Yuvadan beri cetvelle sıra dayağına çekilen sınıfların içinde yer aldığımdan avcuma inen pompanın acısı beni pek etkilememişti. Babamsa bu pompa dayağını hiç unutmadı. Kendini aklamak için mi artık nedense, sık sık o gün ne kadar korktuğunu, onun ne kadar korkuttuğumu anlattı durdu, yıllarca.

Diyeceğim şu, babaların terk ettiği, dayaksız ve yasaksız evlerde, melek gibi cici babalarla özgürlük içinde büyüyen, sevgi kadar saygı gören kız çocukları da o evi terk etmelidir.

Babamın korkusu bana bir dizgin olabilirdi. Bir yandan “istediğini yap, yeter ki bana doğruyu söyle” (baba evlerimin yegâne kuralı) derken bir yandan “babacığını korkutma” kartını kullanabilirdi. Başlarda birkaç defa buna niyet etse de hem işe yaramadığını gördüğünden (koskoca adama cesareti ben mi aşılayacaktım?) hem de bir zamanlar kendi baba evini terk etmiş bir oğlan çocuğu olduğundan kendi korkusuyla beni dizginlemekten vazgeçti.

Ben yine de (babamın benden önce terk ettiği) (cici) baba evimi terk ettim.

Üstelik bir defa değil.

İlk önce Cihangir’e taşındım. Yirmi beş yıl önce. En yakın arkadaşımla. İki genç kadın Cihangir’de birinci katta bir apartman dairesinde yaşadık. Ufacık balkonumuz sandalye çekip kitaplar okuduk, şarkılar söyledik, dans ettik. O evi arkadaşlarımızla tıka basa doldurduk. Orada çok güldük. Sadece gençlikte gülünecek kadar çok. Bir ağız dolusu.

Master kastır derken üniversitede okunacak her şeyi bitirdiğimde “baba evi”me dönmem bekleniyordu belki. Annemden, babamdan değilse bile toplumun diğer kesimlerden aldığım sinyal Cihangir’deki “marjinal” hayatın bitip “normal” hayatın başlaması gerektiğiydi. Yirmi sekiz yaşındaydım. Üniversitedeki araştırma görevlisi hayatım yüksek lisans tezimin teslimi ile sona ermişti. Şimdi artık bir iş bulmalı, yavaştan “hayata atılmalıydım.”

Bence hayata atılmak yaşamın yüreğine dalmaktı. O da oturduğun yerde olmazdı. Karşılığında bana ev ve temel ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar cep harçlığı sağlayan gönüllü işlere bakmaya başladım. Dünyada ne çok iş vardı. Hayvan barınaklarında çalışabilirdim, köylerde öğretmenlik yapabilirdim, elma toplamak için sadece konaklama ve yemek değil, epey iyi para da veriliyordu. Şili, Peru, Laos, Tayland, Bali, Hindistan, Nepal ve hatta adını bu araştırmalarım sırasında ilk defa duyduğum Marşal Adaları’nda bile yaşamımı rahatça ikame etmemi sağlayacak işler vardı. Yazdığım e-postaların hepsine olumlu yanıt gelmişti. İş bir pasaporta, bir de uçak biletine bakıyordu. İkisini de aldım. Pasaport on yıllıktı. Bilet tek yön. 

Ülkeden bir süreliğine ayrılmak baba evini çifte kavrulmuş kıvamda terk etmekti. Tadına doyum olmadı. Sanılanın aksine bir gün geri döndüğümde işsiz de kalmadım, kariyer sahibi yaşıtlarımın arayı açtığı filan da yoktu. Aksine yaşadıkları hayatın, istedikleri değil, onlara dayatılan bir hayat olduğunu fark eden birçok yaşıtım kırk yaş öncesinde varoluşsal bunalıma girmişlerdi. Ben henüz ne olduğu ülkemizde pek bilinmeyen yogayı öğretmek üzere meslek hayatıma yeni başlıyordum. Kendi gazozumu kendim açıyordum. Mutluydum.

Baba evi bir defa terk edilmez. Periyodik bir eylemdir. Kaş aldırmaya benzer. Yay gibi alırsınız kaşlarınızı. İki hafta sonra şeklini bozacak tüyler alttan üstten çıkar. Elde cımbız ve ip yeniden işe koyulursunuz. Baba evi de öyledir. Tam çıktım artık derken, birden bakarsınız yine içeridesiniz. Tekrar tekrar terk etmek gerekir.

Evlendiğimde baba evini bir kez daha terk ettim. Düğünden sonra babam beni bir kenara çekip, “sen ciddi misin”, diye sordu. “Evet, dedim dün evlendik ya, oyun gibi mi geldi sana?”

Oyun gibi gelmişti babama. Çünkü kocam hastaydı. Yürüme engelliydi. Bir baba evinde hayal edilen damat özelliklerine sahip değildi. Çalışmıyordu. Çalışmayacaktı. Çalışamayacaktı. Ben bu adamı sevmiştim. Ve yan yana uzanıp, uzun uzun gülebildiğimiz için onunla evleniyordum. En sevdiğimiz kitap birdi. (Küçük Şeylerin Tanrısı) Ve aynı şarkıda birbirimizi susturuyorduk. (Famous Blue Raincoat). Aşık olmak için bu kadarı yeterdi ya, bu adamda dahası da vardı. Bana bakacak bir koca değildi bu erkek. Çocuk istemiyorduk. Kedi seviyorduk. Altı ay dünyanın o yanında, bir bu yanında yaşamak niyetindeydik. Ben uzun yollara tek başıma çıkacaktım yine. O beni evde bekleyecekti.

Aradan on sene daha geçti. Baba evi, sevdiğim erkekle kurduğumuz evimizin pencerelerinden de içeri sızdı. Camları, pencereleri macunla kapladım. İçimi acıtan bir anımı anlatırken espri yapmaya çalışan kocamı uyardım. “En sevdiğim mevsim sonbahardır” dediğimde, “ben ilkbaharı severim,” diye yanıt verir ve bana ilkbaharın güzelliklerini anlatmaya kalkışırsa, ona konumuzun sonbahar olduğunu hatırlattım. (Örnek Shirley Valentine’dan) Dilimizi kadınları aşağılayan küfürlerden temizledik. Ben ev işi yapmayı reddettim. Canım çekmedikçe yemek pişirmeyi de. Anne olmayı da. Kendi paramı kazandım ve ayrı bir hesapta tuttum. Yapmak istemediğim işleri yapabilecek hünerli kadınları işe aldım, onlara hak ettikleri ücreti hiç sektirmeden ödedim. Hayatın hedefine mutluluğu koydum. Özgürlüğüme sahip çıktım, bedenime, heveslerime. Bir erkek yazarın sahip olduğu tüm koşulları hayata geçirmek için yılmadan, yıkılmadan kendime ait odanın kapısını kapattım ve dışarıda olup bitenleri orada, dışarıda bıraktım. Dünya bensiz de pekâlâ dönerken ben kitaplar yazdım. Gururum incecik sardığım yaprak dolmalar değil, rafa inci gibi dizdiğim kitaplarımdır.

Güvenli de olsa baba evini terk ettiğim için, sokaklarda özgürce dolandığım için, ağız dolusu gülüp, hazla, arzuyla seviştiğim için “yaşamak güzel şey be kardeşim” dedim. Diyorum. Hâlâ. Ve hâlâ. Her adımda, her yazımda baba evini biraz daha terk ediyorum.

Son olarak, devlet babanın bir imzasıyla İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçilmez. O kadar kolay olmaz. Kadınlardan bir duvar ördük. Her gün yükseliyoruz, genişliyoruz. Çin seddi gibi sınır tanımaz bir biçimde uzayıp gidiyoruz. Baba evini terk eden kadınlar el eleyiz.

Sokaklardayız ve asla yalnız yürümüyoruz.

ŞUNU DA UNUTMAYALIM! YAYALIM.