Zihin Oyunları (3 Günlük bayram okuması)

 

IMG_3210
Foto: Fatoş Şafak

Üniversite son sınıftaydım. Seçmeli ders olarak felsefe bölümünden Epistemoloji almıştım. Dersi Arda Denkel veriyordu. Ben Arda Denkel’e bayılıyordum. Felsefeye de bayılıyordum. Önceki sene de seçmeli olarak aldığım Felsefeye Giriş dersinden AA ile geçmiştim. Felsefe olayını kıvırdığıma inanıyordum. Zaten dedem de koskoca felsefe profesörüydü.

İlk vizeye kadar her şey tıkırında gitti. Her derse giriyordum. Bir şeyi bildiğimi nereden biliyorum temalı epistemolojik problemlerin hepsini analitik mantık araçlarıyla çözüyordum. Vize de iyi geçmişti. Bir problemin sonunda o şeyi bildiğim değil, bilmediğim (yanlış) sonucunu çıkartmıştım ama hoca gidiş yolundan puan vermişti, notum iyiydi.

Epistemoloji gibi adı bile insanı korkutan bir dersi seçmeli olarak alan bir tek ben vardım sınıfta. Sınıfın geri kalanı felsefe bölümü öğrencilerinden oluşuyordu. Epistemoloji ikinci sınıfların zorunlu dersiydi.

Vizeden sonra bir gün hocamız geldi ve bize projelerimizin nasıl gittiğini sordu. Benim haricimde herkes ağzında bir şeyler geveledi. Ben kibirli kibirli en ön sırada oturduğum için ne projesi diye bile soramadım. Meğer kapağını dahi kaldırmadığım ders kitabımızın içindeki metinlerden birinin analizini yapacakmışız, ya da öyle bir şey. Bakın, bugün bile proje ödevin ne olduğunu hatırlamıyorum. Hatırlamıyorum çünkü hiç öğrenmedim. Tenezzül bile etmedim. Onun yerine şöyle dedim kendi kendime:

  1. Ben bu dersi seçmeli alıyorum.

2. Ben sosyoloji bölümünde okuyorum.

3. Ben dördüncü sınıf öğrencisiyim. Artık beni mezun edecek bu okul.

Vizede yaptığım hatayı burada da yaparak bu üç önermeden yanlış bir sonuç çıkartmayı başardım.

Sonuç: Benim bu proje ödevi yapmama gerek yok.

Ve fakat vize kağıdında bana gidiş yolundan puan veren hocam bu defa  salt vardığım sonuca baktı ve bana mesafeli bir sesle hayır dedi.

“Hayır Defne. Ödevi haftaya salı bekliyorum. Herkesinkini beklediğim gibi.”

Ben ayaklarımın geri geri sınıftan çıkarken ne düşünüyordum? Öyle olsun hocam! Alacağınız olsun hocam.  Ben ki şu koskoca üniversitede kimselerin adını bile telaffuz edemediği dersinizi bilerek, isteyerek, seçmeli  alıyorum, siz bana sıradan bir Felsefe Bölümü ikinci sınıf öğrencisi muamelesi çekiyorsunuz. Aşk olsun hocam.

Aklımda bu cümleleri evire çevire Temel Bilimler binasından çıktım, steplerden aşağı indim. Orta Kantin’den patatesli börek ve çay aldım. Bahar gelmişti. Ceketimi çimenlere serdim. Oturdum. Yasemin ile Ayşe derslerinden çıkıp geldiler. “Felsefeyi bıraktım,” dedim. Hadi ya, dediler. Konu kapandı. Dışarıdan. İçeride ise  ben Arda Hoca’nın not teslimi sırasında benim adımın yanına koyacağı (koymak zorunda kalacağı) F’i işaretlerken çekeceği vicdan azabını düşünüp öfkemi dindirmeye çalıştım. Ama kararım kesindi. Böreğimden ısırdığım her bir parçayı yüz defa çiğnemeye çalışırken kararımdan vazgeçemeyeceğimi biliyordum.

Hocanın bana işaret ettiği yöne gideceğime, ben hocayı bırakacaktım.

Epistemolojiyi bıraktım. Transkriptime koskoca bir F işlendi.

Arda hoca bir kaç yıl sonra beyin tümöründen öldü.

Ben bana çok şey katmış bu hocamı o son dönem ödevi konuşmasından sonra bir daha görmedim.

Pişmanlığını bu güne kadar yüreğimde taşıdım.

*

Yoganın başında, ortasında ve sonunda daima ve daima hocalarımız bizi zihin oyunları hakkında uyarırlar. Zihin oyunları bizim kendi başımıza kolaylıkla göreceğimiz direnç veya öz-sabotaj gibi bir şey değildir. Zihin oyunu, adını üzerinde, kendi kurnaz kafamızın bize oynadığı bir oyundur. Evet, bu geleneğin ilkeleri böyle, bu kursta şu şekilde hareket edeceğiz, böyle bir durum olduğunda hocamı haberdar edeceğim diye verdiğimiz kararların ve sözlerin zihin tarafından ve zihince son derece makul sebeplerle ihlal edilmesidir.

Zihin oyunları, sınırları bilgisine güvendiğimiz bir rehber tarafından çizilmiş bir dairenin dışına çıkmanın bir defalık okey olduğunu söyleyen sestir. Veya herkes dairenin içinde kalırken senin istisna olduğunu düşünmendir. Bu oyunları hepimizin zihni oynar. Bu durum çok özel, der. Hoca hepimize dairenin içinde durmamızı söyledi ama bilseydi benim halimi muhakkak ki dışarı çıkmamı hoş (hatta haklı) görürdü. Bu varsayıma dayanıp rehbere danışmadan insanın kafasının dikine gitmesine hocalarımız zihin oyunları derler.

Ve bizi uyarırlar:

Zihnin oyunlarına gelmeyin.

*

Zihin oyunları bir yoga sınıfinda  kolaylıkla gözlemlenebilir. Çok basit bir kaç talimat verirsiniz:

  • Ben hareketleri gösterirken lütfen siz yapmayın, dikkatle izleyin.
  • Derslerin tamamına gelin. Devamsızlık etmeyin.
  • Regl olduğunuz günlerde arkaya oturup dersi seyredin.
  • Regl öncesinde ve sonrasinda bir iki gün udiyana banda, mayurasana yapmayın.
  • Bir yeriniz incindiyse derse katılmayın, arkada oturup izleyin. İncinen yerinize dokunmadığını sandığınız hareketleri dahi yapmayın.
  • Beraber kaldığımız bir kampta isek yemek rutinini bozmayın.
  • Öğrendiğimiz bir asanayı gösterdiğim şekilde yapamıyorsanız yeni yöntemler icat etmeyin.

Bu talimatlar hocayı memnun etmek adına verilmez. Bunlar öğrencinin incinmemesi, sınıfın ritminin bozulmaması, geleneğin doğru aktarılması için gereklidir. Ancak tuhaf olan bu kadar basit talimatlara bile muhakkak uymayan bir iki kişi çıkar. Çünkü zihin, bu talimat benim için değil ki, der size. Siz fark etmezsiniz bile. Herkes pür dikkat hocayı dinlerken yanınızdaki arkadaşınızın kulağına eğilip bir espri patlatabilirsiniz. Sen o pür dikkat dinleyen güruhtan farklısın. Zihin öyle der. Onlar talimatları yerine getirirler, sizin vardır bir mazeretiniz. İşte o mazeretin adıdır zihin oyunları.

Bir önceki gün arkada regl olan kadınlar köşesinde (kırmızı çadır) oturan bir öğrencinize bir bakarsınız mayurasana’ya kalmaya çabalamaktır. Telaşınızı çaktırmamaya çalışarak “Ne yapıyorsun filanca” diye seslenirsiniz durduğunuz yerden. A, benim bitti ama der. Yahu, dün daha arkada oturacak kadar kanıyordun? Biz kadın değil miyiz, bilmez miyiz bu kanın evrelerini? Damla damla reglin bitişini? “Ya, ama ben rahatsızlık duymuyorum,” diye yanıtlar zihin oyunları ve öğrenci.

Geleneğe güven ve saygı o noktada zihin oyunları tarafından tuzla buz edilir. Geleneğin ve onu aktarmaya gönül vermiş, sizin de güvenerek derslerine gittiğiniz rehberin karşısında zihninizi koyarsınız. Eğer zihin, hocanın geleneği sürdürmek konusundaki ısrarını beğenmezse sonunda çeker gidersiniz. Ta ki bir kez daha aynı duvara toslayana kadar.

Yoga, düşünce kalıpları kadar davranışları da değiştirme niyetini taşır. Bir rehberin varlığı da bu yüzden çok önemlidir. İnsan kendini en çok kısıtlayan davranışlarını veya huylarını tek başına göremez. Kör noktasına düşer. İyi bir eş, ana-baba, açık sözlü bir dost da bunları size söyleyebilir. Hoşunuza gitmez belki. İtiraz edersiniz ve aslında öyle olmadığınıza karşınızdakini ikna etmeye girişirsiniz. Hocanızla ilişkiniz benzer bir hal alır. Kendini açıklama paragrafları sürer de sürer. Tema hep aynıdır: Sen (siz) beni yanlış anladın(ız). Ben aslında şöyle bir insanım.

Hayatımdaki en büyük dönüşümü kendimi hocama açıklamaya çalışmayı bırakıp, onun söylediği şeyde acaba doğruluk payı var mı diye düşünmeye başladığımda yaşadım. Beraber geçirdiğimiz yıllar içinde hocam bana çok şey söyledi. Mesela, ilgi meraklısısın dedi. Ciddiyetsizsin. Dikbaşlısın. Bir defa sınıfın içinde kükreyerek yalancısın diye bağırdı. O gün onun yolundan ayrılmayı ilk defa ciddi ciddi düşündüm. Ama sonra, ya öyleysem dedim? Ya ben yalancı, ilgi meraklısı, ciddiyetsiz ve dik başlı isem? Ve bunları görmüyorsam? Değilim diye inat etmek bana acı vereceğine göre bir de diğer pencereden bakayım kendime.

O zaman işte değişmeye başladım. Hocaya kızıp da beni hiç anlamadı, demekle bir yere gidemeyeceğimi her nasılsa anlamıştım. O günden beri beni hangi konuda uyarırsa ben ortada ne büyük bir yanlış anlama bulunduğunu anlatmak yerine olabilir, diyorum. Ben şimdi bir süre kendimi izleyeyim. Hocama güveniyorum çünkü. Beni incitmeyeceğini biliyorum. Hoşuma gitmeyeceğini bile bile kör noktama düşen bir tarafımı işaret ettiğinde benim iyiliğimi istediğini de biliyorum.

Biliyorum çünkü ben de hocayım. Öğrencilerimi sahipleniyorum. Seviyorum. Büyümeleri, gelişmeleri, mutluluğu, özgürlüğü, hayallerini onlardan çalan zihin oyunlarına gelmemeleri için deliler gibi çabalıyorum. Genç bir hoca olduğum için belki biraz çok çabalıyorum. Daha kolay hayal kırıklığına uğruyorum. Daha çabuk heyecanlanıyorum. Yıllar içinde sakinleşeceğim.

Öğrenciyle hoca belli bir süreyi (diyelim bir yıl) beraber yoga ekseninde geçirdikten sonra hoca artık o öğrencinin kör noktasına düşen davranışlarını tıpkı vücudundaki tıkanıkları görür gibi görüyor. Ayak bileklerinin esnek olmayışını bir bakışta anladığımız gibi bir öğrencinin tembelliğini de fark ediyoruz. Kuyruk sokumunda, sakrumda prana akmadığını vücut gösteriyor veya omuzların sıkışıklığını. Aynı şekilde başkasının onayına duyulan ihtiyacı veya inatçı karakteri ve obsesif/agresif tarafları da vücut, duruş, bakışlar, sorular ve tavırlar gösteriyor. Görüyoruz. Bu nihayetinde bizim işimiz. Hocamız bizi bunları görelim diye yetiştiriyor.

Öğrenciler ayak bileklerinin yeterince esnek olmadığını nispeten daha kolay kabulleniyorlar da  iş onlara karakterlerindeki  inadı, açgözlülüğü, tembelliği göstermeye gelince kulaklarını tıkıyorlar. Muhakkak bir yanlış anlama olmalı. Sanki vücut değişir, karakter değişmez. Sanki zihin ve beden arasında büyük bir fark var. Sanki ben onları ayak bilekleri esnek olsalar da  severim ama inatçılık ederlerse silerim.

Oysa ben zihnin de vücut gibi yogaya yanıt verdiğini, düzenli çalışıldığı takdirde her ikisinin de yumuşayıp dönüştüğünü, tıkanıkların çözüldüğünü biliyorum. Ha, inat ha ayak bileği aslında.

Beni onları yanlış tanıdığıma ikna edemeyenlerin  bir kısmı ayaklarını geri geri sürüyerek sınıftan çıkıyor ve bir daha da dönmüyorlar. Kim bilir belki de bir bardak çay, bir de patatesli börek alıp benimle çalışmayı bıraktıklarını söylüyorlardır arkadaşlarına. Benim onların yerinde açılan boşluğu gördüğümde içimin cız edeceğini düşünerek.

Benim içim gerçekten de cız ediyor. Hazır olmadığı halde, hoşlanmadığı bir şeyi duyduğu için giden her öğrencinin ardından açılan boşlukta. Ama terk edilmenin acısı değil bu. Yoganın derinine inmek için öğrencimin karşısına çıkan altın fırsatı kaçırmış olduğunu bilmenin cızı.  Bir yerlerde yeniden başlayıp yine aynı duvara çarpınca beni hatırlayacağını ve belki de gururundan geri dönemeyeceğini bilmenin cızı.

Tıpkı rahmetli Arda Denkel hocamı düşünürken duyduğum cız gibi bir şey.

 

 

 

Annemin Yaş Günü

 

Scan 14
Annemle ikimiz bir yaz günü

 

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin* dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiç bir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleten unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiç bir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü zannetmiyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. 1 Mayıs 1 Mayıs İşçinin Emekçinin bayramı. Ben el çırparım ve bir de annemin ve annemin bayramı. Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’yu, Aldırma Gönül’ü, 1 Mayıs’ı.

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğumgünü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Gönül koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin”, dedi. Bunu duyunca ateş kulaklarıma çıktı. Sonra dedi ki,

“Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem ile oturuyordum oysa ki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko -herhalde Türk filmlerinin etkisinden olacak- benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği ennnn berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç, vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander kitapevine götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini bir sadece bir anne’ye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer kitaplar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

(Edersin biliyorum çünkü bağışlamanın dünyanın en kolay ve ruhu en hafifleten şeyi olduğunu da sen öğrettin. Kırk yıllık hırçınlık krizlerim sırasında antika aynandan, hasır sandalyeye ve güzel kalbine kadar kırdığım her şeyi bağışlayarak sen öğrettin bana.)

İyi ki doğdun!

Kızın,

Defnoş.

*Şair Edip Cansever’dir ve Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup adlı şiirinde şöyle der:

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

Hiç bir yere gitmiyor.

(ki Türkçe yazan, yazmayı düşünen, isteyen, bir türlü yazamayan herkesin bu şiiri okumasını öğütlerim)

 

 

 

 

 

Mavi Orman Yeniden

İlk gözağrım Mavi Orman Doğan Novus etiketiyle yeniden basıldı. Bugüne kadar bana pek çok kıymeti öğrenciyi, okuru, dostu kazandırmış olan bu ilk kitabımla yeniden buluşacağımız için mutluyum. Sizlere Giriş bölümünü okumak istiyorum. Yazıyla ilişkimi değiştiren, okurla beni tanıştıran bu ilk adımı atarken duyduğum kuşkuların yatıştığını ve içsel huzursuzluğun dindiğini zannetmeyin. Yazmak meğerse böyle bir işmiş. 

 

Büyüklüğüme Mektuplar

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak onun beni de görmesini isterdi. Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adımını atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı öylece dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamım- da izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyamak atmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. İşte o zaman gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masamdaki tükenmez kalemle çiziktirilmiş saman kâğıtların kayardı.

Zaruri ziyaretini noktalamak için fırsattı anneme seslenmesi belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer, yazar olacak bu senin kızın!” ya da; “Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere… Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”

Canım sıkılırdı bu yorumlara. Hem de pek fena. Sinir olur- dum! Yazmadan duramıyordum ve bütün oyunlar evetokulculu- ğa dönüşüyordu en nihayetinde ama büyüyünce ne yazar ne de öğretmenolmakistiyordum.Bunlarzatenbildiğimişlerdi.Bilmediğim sulara yelken açacaktım ben büyüyünce. Mesela astronotolacaktım. Olmadı uzaybilim ile ilgili bir iş. O da(matematik gerektiğinden) olmazsa, oyunculuk vardı istikbalimde.Yazarlık ve hocalık değil ama!

Şimdi hayatıma bakıyorum da, annemin odamda kıvranan ahbaplarına tek tek selam göndermekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimi içimle harmanlayıp kâğıda dökmek… Bildiğimi içimle harmanlayıp öğretmek…

Kendimi doğru yerde, eksiksiz, tastamam hissettiğim iki eylem, iki evim!

Bütün direncime rağmen ikisi de her yaşımda benimle birlikte geldi. Tatmin bulamadığım işler peşinde koşarken onlar bir köşede sıralarını bekledi.Şimdi hayatımın üçköşesinin ikisini onlar tutuyor. Yazmak ve öğretmek… Üçüncü köşe ise yoga. Üçgenin üçköşesibirbirlerinitamamlayarakkendimi, diğerini, insanı, varoluşu, kâinatı, Yaradan’ı keşfetmeye doğru götürüyor beni.

Zen Budistlerin inancına göre, gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Hayallerimi gerçekleştirecek tek bir insan vardı. Ne annem, ne babam… Büyüklüğüm benim tek kahramanımdı. Ona kendimi anlatmakla başladım işe. Yazmayı öğrendiğim gün annemin hediye ettiği hatıra defteri kısa zamanda bir kendimi deşme-ve belki de yaratma- arenasına dönüştü.

İşte ta o zamanlardan beri yazmak beni içime çevirir durur. Yazılarımı büyüklüğümden başkası okusun diye yazmadım hiç.

Yazamadım.Sayfa sayfa hikâyeler, romanlar yazarken dışarı açılmayı değil, kendime kaçmayı amaçlıyordum. Ve hep devam etti yazı. Defterlerim yanımda gezdi memleket memleket, mahalle mahalle, ev ev. Kafelerde, restoranlarda, çay bahçelerinde hep çantalarımda dolaştı.

Şimdi kendimi ifşa etmek utandırıyor beni. Sonra kendimden utandığım için utanıyorum. Sonra da kendimden utandığım için utandığıma utanıyorum. Böyle gidiyor işte utanç… Halka halka. Bu yüzden ilkgünden beri kilitli günlükleri çekmecelerin gizli bölme- lerinde sakladım. Gizli saklı bir şey yaptığımdanda değil. Binlerce sayfanın arasına sakladığım esas benliğimidi.Kimseler bilmesin istedim içeride olup biteni. Bu yüzden en yakınıma bile açamadım günlüklerinkilidiniyıllarca.Bir maskenin ardında gizledim yüzümü.

Bu yazılar hayatımda yeni bir adım. Kilitli günlüklerimi açıyorum.

Aklımda bin bir soru…

Kendini kendine anlatmak bile zor işken, bir diğerine anlat- mak nasıl olur? Süzerek, oynayarak değil, soyunarak anlatmak. Kilidini kırıp günlüğünü uzatmak, “Al oku” demek bir dosta nasıl olur? Peki, kişinin kendini tanımadığı insanlara açması, onla- rın önünde ağır ağır soyunması neleri getirir beraberinde? Düşüncesiyle bile yanaklarıma al basıyor.

İşte bu yüzden, al bastığı için yani, günlüklerimi size yüksek sesle okuyacağım. İçimi dışarı çevirmek, çevirirken dışarı dökü- lenleri, öfkeleri, üzüntüleri, sıkıntıları, al bastıran utanmaları, si- nirli kahkahaları, sonu gelmez gözyaşlarını toparlayıp bağrıma basmak nereye götürecek beni?

Merakım kabarıyor. O yüzden yazıyorum.

 

MaviOrman_o

Geleneksel Hint yoga eğitiminin üç temel direği Guru, Şastra ve Sadhu Sangha. (Aynı üçlü, temel Budizm’de Buda, Dharma ve Sangha olarak geçer) Guru, usta ya da hocadır. Öğrenciyi kendi kendisi ileyüzleştirmenin inceliklerini bilen, onuelinden tutup en derinine giden yola sokan, kendisi de bu yolda yürümüş ve hayatın değişkenliği karşında sağlam durmayı başarmış bir üstat; Guru.

İkinci temel direk Şastra, yani yazılı metinler. Hem tarihi ya-zıtlar hem de günümüzde yazılmış kitaplar eğitimin şüphesiz önemli parçaları.

Üçüncü temel direk Sadhu Sangha ise öğrencinin birlikte bü- yüdüğü diğer öğrenciler cemaatini anlatır. Sadhu’nun kelimeanlamı “kutsalkişi”dir. Sadhusangha’yı bir tekkenin dervişleri gibi dedüşünebilirsiniz. Sadhusangha aynı yola başkoymuş ve genelde aynı hocanın öğrencisi olan veya aynı öğretiyi benimsemiş (ama seviyeleri farklı) insanlardan oluşur.Yoga eğitimi sürerken sadhu sangha ile çevrelenmiş olmak, iyi bir hocaya sahip olmak kadar önemlidir.

Ortak paydası yoga olan dost cemaati yani sadhu sangha karşısında kendini anlatmak derviş yolunun olduğu gibi yoga yolunun bir parçası. Sadhusangha karşısında soyunan öğrenci, her bir dostun gönül gözünden kendini bir kez daha görme şansını elde eder.Her bir dost gözü bir katman daha derinine çeker kişiyi. Oradan yukarı utançla, öfkeyle, gözyaşı ve bazen kahkahayla çıkar belki, ama nasıl çıkarsa çıksın, dost gözünün gücü yargıyı un ufak etmeye yeter.

Günlüklerimi benimle okuyan tüm dostlar bu yolda benimle yürüyen sadhu sanga’nın ta kendisi. Tanışmasak da yolumuzbir.

Dost cemaate konuşmak keşiflerin en derinine götürebilir bizi. Ben de bu yüzden kırıyorum günlüklerimin kilitli kapısını. Büyüdüm büyümesine de, gelecekteki bana yazmaktan vazgeçmedim. Hayallerimdeki okur, hâlâ büyüklüğüm. Geçmişten şimdiki bana yazan çocuğa gelince… Ona sözüm var. Hayallerini gerçekleştireceğim. İşte o yolda yürürken tecrübe ettiklerim, öğrendiklerim, öfkelerim, kafamda fink atan fikirlerim, sonu gelmez yolculuklarım, aşklarım ve bütün merakım ile yogalı günlerim…

Dilim sürçer ise şimdiden affola!

İSTANBUL’DA İÇE DÖNMEK

16Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Kokia’nın Atina’daki tedavisi aylar sürebilirmiş. Bu yüzden ben de İstanbul’a dönüp yeniden iş güç bakmaya, bir kez daha yerleşmeye giriştim. Ayda bir Atina’ya bir haftalık ziyaretlerimi gerçekleştireceğim. Burada huzursuzum. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Yerleşik hayata geçecektim bir başka memlekette, yine kürkçü dükkanında buldum kendimi. Yatak,araba ve bir yıllık telefon kontratı kaldı dünyanın öte yanında.

Bazen konuşma esnasında bir dostun ağzından çıkan bir söz -basit bir ayrıntı, esas hikâyenin kenar süsü mahiyetinde bir kelime- ne zamandır arayıp durduğumuz o cevabı şak diye yapıştırabiliyor.

Geçen sabah, dersten sonra, bir arkadaşımla konuşurken mesela İstanbul’a döndüğümden beri duyduğum huzursuzluğumun çaresi dökülüverdi ortaya. Anlatıyordu, bir ara cep telefonunu kaybetmiş ve yeni bir tane daha almamış, ev telefonu ile idare etmiş, ah ne rahatmış o zamanlar, şimdi yine bir proje için biraz içe dönmek istiyormuş işte o yüzden facebook’unu bir süreliğine askıya almış.

Konuşmaya devam ediyoruz ama kafam beni durmadan konuşmanın önceki aşamalarından birine çekiyor. Sanki duyuramayan çığlık çıkacak delik buldu, ya da yüzeye yaklaştı, dikkatimi çekmeye çalışıyor, artık duyayım diye. Sabah trafiği bir yanımda Karaköy’e doğru yürürken Şebnem’le konuşmamızı kafamdan geçiriyorum. Ve çıkıyor çığlık. İçim bağırıyor: İçine -bana- Dönmeye İhtiyacın Var!

Atina’dan döndüğümden beri İstanbul’da gün be gün artan huzursuzluğuma çareler araken dinlenmeye, sakin bir ortama ve tek başıma kalmaya ihtiyacım olduğunu düşünüyor ama bütün bu saydıklarımı yerine getirdiğim halde huzursuzluğumdan bir türlü kurtulamıyorum. Esas ihtiyacımın içime dönmek olduğunu keşfettiğim anda herşey yerli yerine oturdu. Çünkü içe dönmenin önemli bir özelliği var: kısa bir süreliğine de olsa diğer insanlarla ilişkinin askıya alınması. Dışa açılmanın tam tersi hareket.

İçe kapanma sandığımın aksine eve kapanmayı da gerektirmiyor. Hatta bazen eve kapanmak içe kapanmaya engel olabiliyor. E-postalara cevap, faturaların ödenmesi, uçak bileti araştırmaları arasında uğrayıp durmaktan kendimi alamadığım facebook meydanında laf attığım, muhabbete daldığım, derken her neye odaklanıyorsam oradan kopup gittiğim, iyicene dağıldığım -sözde- “evde tek başıma” zaman dilimi, içe dönme ihtiyacımı tatmin etmiyor tabii. Dışarı çıktığımda beyin dalgaları hızlı, bedenim hiç dinlenmemiş, kafam kazan gibi, duygularım karmakarışık bir yumak. Değil çözmeye, o yumağı elime almaya bile cesaretim yok. Ne oldu? Sözde tekbaşına kaldım da dinlendim evde! Dolayısıyla dışarıda, bir dostla buluştuğumda mesela, aradan iki saat geçmeden eski bir dostaumun tabiri ile “kurtlanmam”, bir an önce eve dönüp bir başıma kalma isteği ile yanıp tutuşur hale gelmem hep bu içe dönme ihtiyacını hakkıyla tatmin edemememden elbet! İçe dönüş sürecinde telefon, gevezelik, boş internet gezintileri, kısaca dikkati içeriden dışarı taşıyacak şeyler askıya alınıyor. Dünyanın pek çok yerinde düzenlenen Vippasana mediyasyon kursları içe dönüşün on güne yayıldığı süreçler mesela. On gün boyunca kalacağınız Vippasana merkezine girişte cep telefonu ve bilgisayarların yanısıra, yanınızdaki kitap ve defterleri de idareye teslim etmeniz bekleniyor. Orada kaldığınız sonraki on gün dış dünya ile bağlantınız (acil bir durum olmadığı takdirde) kesililyor. Gerçek hayat dediğimiz dış dünyadaki pek mühim meselelerimizden uzaklaştığımızda bizden geriye ne kaldığını görebilelim diye.

Hiç konuşmadan geçen on gün boyunca yoğun bir meditasyon eğitimi, doğanın ritmine dayalı günlük düzende devam ediyor. Günde iki öğün yenen hafif ama çok lezzetli vejeterjan yemekler, önce dış, sonra yavaş yavaş yayılan iç sessizlik kişiyi benliğinin hiç tanımadığı bilmediği boyutlarını keşfetmeye götürebiliyor. Ben Tayland’daki Vippasana merkezindeki 10 günümü tamamlamış eve dönerken otobüste “her insan bu dünyadan göçmeden önce kendi içinde barındırdığı bu zevki, bu olağanüstü tecrübeyi bir defa da olsa tatmalı, yoksa yazık!” diye tekrarlayıp durduğumu hatırlıyorum.

Neyse şimdi burada, İstanbul’da ihtiyacım olan içe dönüş öyle Vippasana tarzı bir şey değil. İsteğim hergün bir (belki iki) saat “gerçek” hayatımdan kopmak. Nasıl yapmalı? Plaja gidebilirim. Karadeniz’e doğru araba kullanmak da, Gümüşdere plajında yürümek de içime dönmemi sağlardı eskiden. Arabam yakınlarda değil ama. Baktım Karaköy iskelesinde vapur. Sanki daha önce kalkacakmış da beni beklemiş gibi bir hali de var. Telefonu sabahtan evde bırakmıştım, yanımda bir defter, bir cüzdan, bir de akbil. Güneşli ve kuru şubat günlerinden biri. Soğuk ama açıkta oturmaya engel olacak kadar değil. Hem artık vapurların açığında da sigara içilmiyormuş, dumana/rüzgara göre hop hop yer değiştirmem de gerekmiyor. Simit var, çay var. Günümü bölen, beni dışarı “gerçek” hayata açılmaya mecbur edecek bir programım yok. Ufuk mavi ve sonsuz. Mavi pırıl pırıl. Adaya mı gitseydim? Gece adadaki evimizde kalır, sabah erken bir vapurla yine dersime gelirim. Belki giderim, belki de gitmem. Şimdi bir Kadıköy çarşıya yürüyeyim bakalım.

Kadıköy, Beyoğlu-Cihangir-Galata gibi adım başı raslayacağım bir tanıdığın beni dışarı açılmaya mecbur kılacağı bir muhit değil. Yeni bir şehre gelmişcesine (Atina’ya mı benziyor Kadıköy?) hür, hafif, pür neşe çarşıda yürüyorum. Her adımda size yazdığım bu satırlar ve dahi ileride yazacağım yazıların satıları sapır sapır akıyorlar içimden. İçe döndükçe yaratıcı kanallar açılıyor. Şebnem’in sabah söylediği de buydu zaten. Üzerinde çalışacağı yaratıcı bir projeye odaklanmak için içe dönmek istiyordu. Benim de attığım her adımda bir buluşmadan diğerine koşturup durmaktan, ders vermekten, dert dinlemekten, laf yetiştirip, bir sonraki olaya yetişmekten yorgun düşmüş ve ona dönmeye bir türlü niyet etmediğim için de bir türlü dinlenenemiş içim besleniyor, canlanıyor, yaratıcılık kanalları açılıyor.

Rasgele sokaklara girip çıkıyorum. Çiya’da yemek yedim gelmişken. Ne çok kitapçı var! Akmar pasajı bile kitapçı dolmuş. Lisedeyken plaklardan karışık kaset çektirmeye gelirdim ben buraya. Kadıköy’de gerçek bir turist olduğumdan Baylan pastanesinin önüne çıktığımda hala durduğuna sevinerek içeri dalıyorum. Bu Baylan’a ikinci gelişim. On yedi yıl önceki ilk seferimde yediğim ve damak hafızamdan hiç silinmeyen kup griye var mıdır acaba?

İşte şimdi Baylan’da, geçen yıllar içinde nasıl olmuşsa hiç değişmemiş Baylan pastanesinde, kup griyemi ona hasret damağımda erite erite yazıyorum. Vapur sefası ile başlayan içe dönme harekâtı sona ermek üzere. Lacivert akşam ışıklarını bürünmüş istanbul’a karışarak eve döneyim. Yoldan bir de film edineyim. Işıltılı geceye karşı dairemde, şişlerimi, yünümü elime alıp karşısına otururum. Bu tatminle yatarsam tahminim yarın sabah insan içine karışmaya, dost sohbetlerine, beni arayanları cevaplamaya, dış dünyaya açılmaya hazır kıvamda uyanacağım. Denge kendiliğinden kuruluyor.

Akıllıca tasarlanmış bir yogasana serisinde her öne katlanma onu takip eden bir arkaya katlanma ile dengeleniyor. Paşçimottanasana’yı purvottanasana izliyor. Biraz içe, sonra dışa, sonra içe, sonra dışa.

Ne demişler?

Kainatın her katmanında hareket durağanlığa, durağanlık da harekete hayat verir, alem böyle döner durur.

 

MENSTRÜASYON_1. Bölüm

Yoga, kadınlar, adet dönemi ve dahası… Meslekdaşım, sınıf arkadaşım, Shadow Yoga öğretmeni Radhasri’nin yazdığı bu makaleyi paylaşmak istedim.

YAZAR: Radhasri (Rhonda Fogel)

İngilizce orijinalinden Türkçeye çeviren: Biray Anıl Birer

Mens 1
Seafolly swimwear. Photo : Pinterest

Ergenlik yıllarımda televizyonda izlediğim bir tampon reklamı bende kalıcı etki bırakmıştı. Beyaz bikini giymiş, karnı dümdüz bir süper model uzun sarı saçlarını savurarak beyaz bir atın üstünde dört nala koşuyordu. Kendi kendime “Bu kadın hangi gezegende yaşıyor?” diye sormuş ve yaptığı şeyin riskli olup olmadığını düşünmüştüm. Tampon tamamen içine girip ipi elinden düşürene kadar kaç tur atması gerekiyordu? En sonunda kendimi suçlamaya başladım. Sorunum neydi benim? Neden kanamam varken ata binesim gelmiyordu?

Her ay aynada gördüğüm resim, olmam gerektiği söylenen çılgın ve özgür savaşçı tanrıçadan epey uzak. Gördüğüm şey, daha ziyade, bol eşofman ve penyeyle daha rahat eden yağlı saçlı, şişkin ve soluk bir resim. Kendimi nasıl hissediyorum? Tek istediğim şey biraz kestirmek. Sıcak bir plajda neredeyse çıplak bir halde piyasa yapmak aklımdaki son şey oluyor genelde.

Kanama zamanlarında enerjinin düşmesi ve içedönük hissetmenin kötü ve zayıf bir şey olduğuna ve bütün bunlara izin verilmemesi gerektiğine dair bütün kadınları ne zaman, neden ve nasıl ikna ettik?

Bu ‘aylık lanet’ insanlığın var oluşunu sürdürüyor. Ona daha fazla saygı duymamız ve onu daha ciddiye almamız gerekmiyor mu?

mens 2
Foto: interest

İlk âdetim epey erken bir yaşta, 12 yaşımda başladı. Annem beni hiç uyarmadan, kadınlığa giriş töreni olarak, yüzüme sert bir tokat attı. Yaşadığım şok ve gözyaşlarım dinince, bana bu dinî batıl inancı açıkladılar: Adet gören kızın kan dolaşımı hayatı boyunca düzgün olsun diye tokatlanırmış. İnanın bana, tokat atmak yerine, bu aylık hadiseye nasıl saygı duyacağım ve sistemimi nasıl yenileyeceğim konusunda biraz yol gösterseler çok daha iyi olurdu. Tokat işe yaramadı. Erkenden tükendim ve 30’larıma gelene kadar sorunumu anlamadım.

Lisede beden eğitimi derslerini sık sık asardım; gerçi beden eğitimi dersini fazla sevmediğim için her zaman olabilirdi bu. Adet dönemimi bahane olarak kullanırdım ama beden eğitimi öğretmeni bir hafta önce de aynı cümleyi kullandığımı hatırlayınca nihayet yakalandım. Adet gördüğümde hiç dışarı çıkmak, aktif veya sosyal olmak istemiyordum ama elbette zorundaydım. 17 yaşıma geldiğimde bu bana bir lanet, mücadele edilmesi ve olabildiğince uzak durulması gereken bir şey olarak görünüyordu. Sadece unutmaya uğraş, çalışarak üstesinden gel, egzersizle atlat ve bir şey yokmuş gibi devam et.  Adetinin seni aşağı çekmesine izin verme, dışarıya çıkıp normal olabilmek için bastır onu. Hiçbir şeyin değişmesine gerek yok.

24 yaşıma gelip de vejetaryen olmaya heveslendiğimde, düşük tansiyon ve baş dönmesi krizleri normal şeyler haline gelmişti. Bunlarla yaşamayı öğrendim ve bunu ‘benim bir parçam’ olarak gördüm. Doktorum kansızlık sınırında olduğum için beni doğum kontrol hapını ve et yemeyi bırakmamam konusunda uyardı. Ama yine de bunları yaptım. Dört yıl sonra bunun bedelini ödüyordum. Adet dönemimde her şey çok daha kötü bir hale geliyordu. Ne kadar demir hapı ve B12 takviyesi alırsam alayım, bir biftek veya bir parça ciğerin yerini tutmuyordu. Yoga eğitmenlerimin yanında Ayurvedik hekimim de bana et yemem gerektiğini ve bedenimin bunu bildiğini söylüyordu.

Tüm yoga eğitmenlerim kadındı ve yıllar boyunca hiçbiri adet döngüm sırasında baş aşağı hareketleri yapmamam için beni uyarmadı. Derslere girmeme izin veriliyordu ve uygulamada herhangi bir değişiklik yapılmıyordu. Dinlenmek için bir ya da iki dersi kaçırmışımdır ama tamponların yardımıyla her hareketi yapıyordum.

Şimdiki yoga öğretmenim adet dönemimde bedenimde olup biten her şeyi hissetmem için bana izin verdiğinde ve bunu kabul etmenin ne kadar önemli olduğunu bana öğrettiğinde 33 yaşındaydım. Bu eğitmenle birlikte çalışmak için okyanusun öteki tarafına geçmiştim ve daha ilk seansta 3-4 günlük kanamam olduğu için derse katılmama izin verilmemişti. Bir kenarda oturup onları izlemek zorundaydım.

Bu ADAMDAN kadın olmak hakkında o kadar çok şey öğrendim ki!

Harcayacak çok az enerjimin olduğu bir dönemde kendimi zorlamak durumunda kalmamak beni o kadar rahatlatmıştı ki… Fiziksel olarak uygulamak zorunda kalmadan dersleri izleyerek ve bütün bilgiyi yalayıp yutarak da çok şey öğrendim. Başkalarının hareket etmesini gözlemledim; eve döndüğümde derse katılan diğer öğrenciler kadar öğrenmiştim. Yorgunluktan tükenmemiştim ve hayatta kalma mücadelesi vermek yerine dinlenme halinde çok daha fazla bilgi edinebilmiştim. Aylık adet dönemimi bir lanet olarak reddetmek yerine onun işaretlerine saygı göstermek ve aldığım bu molayı kendine bir hediye olarak kabul etmek öğretiliyordu bana. Üç gün boyunca yogayı uygulamamak ve rutini akıntıya göre birkaç gün önceden ve birkaç gün sonradan değiştirmek oldukça yerine hissettirdi. O zamandan beri beni besleyen yeni bir öz bakım ritmini doğal olarak tutturdum.

 

 

mens 3
Sanatçı: Cendrine Rovini. Foto : Pinterest

Çoğu zaman kadınlar bir şeyleri kaçırdıklarına inanmak, ‘yapmadıkları’ sürece ‘anlayamayacaklarını’ düşünmek gibi bir hataya düşüyor. Konu yoga ve anlamak olduğunda daha azı daha çok demektir, özellikle de kanama halindeyken. Bilgi farklı şekillerde, farklı kaynaklardan gelir. Fiziksel olarak eyleme geçmek için ayrı bir zaman; kavramak ve hazmetmek için de ayrı bir zaman olacaktır. Genişleme ve kasılma, soluk alma ve verme, ayın yaklaşması ve uzaklaşması döngüleri vardır. Sadece genişlemeden ibaret bir yaşamı sürdürmek doğal değildir ve bu en nihayetinde gelecekteki bir kırılma noktasında çok daha büyük bir kasılmaya yol açacaktır. Bununla aylık olarak ilgilenmek ve riski azaltmak daha iyi olacaktır. Doğa sizin sınırlı programınızdan çok daha büyük bir plana sahiptir, bu nedenle onunkine ayak uydurmak en iyisi olacaktır.

354 kan kaybı döngüsünden sonra, 41 yaşındayken bir Çin tıbbı doktoru için çalışmaya başladım ve kan seviyelerimi, kas dokularımı ve genel olarak canlılığımı değiştiren bitkisel bir formülü keşfettim. Keşke Si Wu Tang ile kadınlığımın çok daha erken bir safhasında tanışsaydım. Sanırım bana hayatta sert bir tokattan çok daha büyük bir faydası olabilirdi. Her aylık kanamanın ardından kaybedilen kanı tazelemek ve sistemi takviye etmek o kadar önemli ki. Bunları yapmak kadınların çektiği acıları rahatlatmaya yardımcı olabiliyor. Gıda saflığında formüle edilmiş bitki özlü bir ilacı bile kullanmadan önce nitelikli bir doktorun tavsiyesini almak daha uygun olacaktır.

mens 4
Ay 2007 Mexico. Foto : Radhasri

Kadınlar bu sakınılmaz ve kaçınılmaz aylık dönem hakkında düzgün şekilde eğitilmiyor ve bu konuda herhangi bir rehberlik almıyorlar. Kadının bu döngüyle nasıl başa çıktığı, kendine nasıl baktığı ve kendini nasıl tazelediği hayat ışığını ve tüm yaşamını etkileyebilir!

Kocam ‘yakında kanama başlayacak’ sinyallerinin yanında ruh halimdeki değişim işaretlerini de anlıyor ve tanıyor. Hatta bazılarını benimle birlikte yaşıyor. Yorgun düşüyor ve normalden daha uzun süre uyuyor veya bacakları ona daha ağır geliyor. Çadıra benimle birlikte girecek diye onunla dalga geçiyorum, o da homurdanıyor ama benimle aynı fikirde. Erkeklerin de ritimleri ve döngüleri var.

HEPİMİZ ay döngüsünden etkileniyoruz. Bunun inkar etmek evrenin tasarımına ters düşer ve kendi doğamızın reddidir. Ne yazık ki, yapay elektrikli ışıkların hayatımıza girmesiyle birlikte bu ay döngüleri ile bağlantı kurmak epey zor hale geldi. Bizi çevreleyen beton duvarlar arasında gökyüzü manzaramız büyük ölçüde daraldı. Gündüz ve gece ile dolunay ve yeni ay arasındaki fark daha az fark edilebilir oldu.

mens 5
Foto : Radhasri

Söylemem gereken tek şey çadıra gideceğim oluyor; kocam da bu işin nasıl ilerleyeceğini biliyor. Gelecek haftanın ‘kadın tatilinin’ hazırlığı temizlik ve toparlama ile başlıyor, ev ve erzak alışverişleri yapılıyor, belki önceden biraz yemek de pişiriliyor. Kanamamın ilk üç gününde hiçbir şey yapmamak üzere en iyi şekilde hazırlık yapıyorum. Pratik yok, ev işi yok, mutlaka gerekmedikçe dışarı çıkmak yok. Benim kraliçe rolünü kaptığım aylık bir kentsel inziva.

Elbette bu her zaman mümkün olmuyor. Hayat üzerimize kendi istediklerini boca ediyor. Acil durumlar, cenazeler, toplantılar, düğünler, binilecek uçaklar, öğretilecek atölyeler ve yıllar boyunca pek çok şey girdi araya. Tüm olayları kontrol edemeyiz. Ama gerekli önlemleri alabiliriz ve seçim şansı olduğunda bilgece karar verebiliriz.

Yani mücadele edip üstesinden gelmeniz gerektiğine inanıp o bikiniyi giymek ve o ata binmek yerine, doğanın çağrısını dinlediğinizde ne olacağına bakın ve yatağınıza uzanın. Pişman olmayacağınıza eminim.

Yazarı takip etmek isterseniz: https://www.instagram.com/hathayogashalamontreal/

Yazının orjinali için:

View story at Medium.com

 

View story at Medium.com

 

Aidiyet, Boşluk, Mart, Yeni Yaş

IMG_5189Mart seferi de bitti. Biraz önce Atina’daki evime vardım. Kedilerime, kocama ve çalışma masama kavuştum.

Mart seferi de ne demek derseniz, açıklayayım: Ben eş durumunda Atina’da yaşıyorum. Ama hali hazırda devam eden yoga kurslarım için her ay İstanbul’a gidip, orada dokuz gün kalıyorum. Bu dokuz gün içinde üç ayrı seviyeden oluşan sınıflarım ile özel ders alan öğrencilerime sayısını bilmediğim kadar çok ders veriyorum. Bu düzen Ekim ayı ile Haziran arasında bu şekilde sürüyor.

Bu defaki İstanbul, her zamankinden farklı idi. O da dersler haftasının doğumgünüme denk gelmesinden. Ne kutladık, ne kutladık yaş günümü! Öğrencilerim ve annemin hazırladığı glutensiz pastalar üzerine dikilmiş mumları üfledim durdum, günler, geceler boyunca. Öğrencilerim benim için bir film hazırlamışlar. Her biri benim, onların iç dünyasında çağrıştırdığım kelimeyi kameraya söylüyor. Bu filmcik, akşam grubunun Salı dersi önceside sürpriz bir tören ile bana takdim edildi. Göz yaşlarımı tutamadım. Hayatımda bana hiç böylesine içten bir hediye almamıştım sanırım.

Son gün (Cumartesi) yeni ay olduğu için sabah grubuyla yogasana çalışması yapmadık. Onun yerine iki saat boyunca yoganın temek kavramları ve ilkelerinden konuştuk. Bazen bize (bana ve öğrencilerime) son derece doğal gelen şeylerin, mesela cumartesi sabahı 7:30’da yoga dersine gelip, kahvesiz, krakersiz, yerde bağdaş kurarak yoga felsefesi dinlemenin aslında ne denli sıradışı bir durum olduğunu hatırlıyorum. Ve öğrencilerim açısından ne kadar talihli olduğumu bir kez daha fark ediyorum. Bazıları akşam dokuzda benimle yaptıkları dersi bitirip, Gayrettepe’den Anadolu yakasının uzak bir ucundaki evlerine dönüyor, küçük çocuklarını yatırıp sabah yine 7:00 dersine yetişmek üzere o uzak evlerinden çıkıp Gayrettepe’ye dönüyorlar. Ve bunu biri, ikisi değil, neredeyse yirmi beş tanesi yapıyor. Seviyorum onları. Şüpheleri olmasın. (Alt kattaki yataklarından kalkıp derse gelseler de seviyorum. Yaptıkları yüzünden değil, oldukları şey yüzünden seviyorum zaten)

Bu seferki İstanbul seyahatini öncekilerden farklı kılan bir diğer etkinlik de 10 Mart günü verdiğim Shadow Yoga’nın Esasları idi. Bu küçük workshop’u hocam Emma Balnaves’in Hatha Yoga’nın kökenleri ve geleneği hakkında çektiği kapsamlı belgesele destek olmak için düzenledim. Bu sayede de yirmi beş yeni öğrenci ile tanıştım. Onlara tadımlık da olsa biraz Shadow Yoga serilerinden gösterdim.

Tüm hafta boyunca dönüp dolaşıp bizi bulan iki konu boşluk ve aidiyet oldu. Bu ikisi arasında biraz yumurta tavuk ilişkisi var. Aidiyet hissedemediğimiz için mi içimizde bir boşluk var, yoksa içimizdeki boşluk yüzünden mi kendimizi bir yere ait hissedemiyoruz? Derin soru. Yoganın temel meselesine işaret ediyor aslında. Aidiyet. Yoga- birleşme anlamına geliyor. Kopan iki ucun bağlanması, buluşması, kavuşması. Bu iki uç insan ile evren. İnsan evrenin bir parçası olduğunu unutmuş. Hatha Yoga metinleri bu unutuşu  yeni doğan bebeğin ilk nefes verişi ile sisteme giren apana vayu’ya bağlıyorlar. Tasavvufa kulak verecek olursanız, dünyaya zaten tekamül için geliyoruz. Başka bir varlık sebebimiz yok. Nefsi aşıp, varlığın üst kademelerine varmak üzere… O kademeler orada, ama biz oradan yaşamayı unutmuşuz. Bir hatırlasak hem nereye ait olduğumuzu tüm hücrelerimizle bileceğiz, hem de içimizdeki boşluk saf varoluşun huzuru ile dolacak. Tasavvuf gibi yoga da bu amaç için dünyaya geldiğimizi söylüyor. Evrenin biricik ve vazgeçilmez  bir zerresi olduğumuz bilgisi içimizde kayıtlı. Biz sadece bu kayıtlara ulaşamıyoruz. Veya, kısa bir süre ulaşsak da hayat, alışkanlıklar, kaygılar ve içine sıkışıp kaldığımız ilişki kalıpları kıyıya vuran bir dalga kumda beliren o kıymetli bilgiyi silip götürüyor. Dalga geri çekilirken geriye koca bir boşluk bırakıyor.

Ayfer Tunç da Boğaziçi Üniversite’sindeki konuşmasında söylemiş. (Ben gidemedim, yerime Alper gitti, ondan dinledim) Her insanın içinde boşluk vardır. Kimisi bunu bilir, kimisi hisseder, kimisi de varlığını yadsımak için onu işle, eşle, sosyal medyada like toplama derdiyle, yemekle, seksle, hırsla, dramla, şikayetle, seyahatle, hep planlar planlar yapmakla doldurur. O, aidiyeti unutmanın boşluğu olduğundan tüm bu dolum çalışmaları bir yere kadar gider, sonra tatminsizlik yine kenarından köşesinden kendimizi kaptırdığımız eylemi kemirmeye başlar.

Bu hali de en güzel romanlar anlatır.

O yüzden yoga hocası yoga kitabı değil, bol bol roman, öykü, şiir okumalıdır bence. Aktaracağı varoluşsal bir bilgi varsa, o bilgi edebiyatta mevcuttur.

Edebiyat aidiyetsizliğini fark etmiş insanların bağlarını aradıkları ve bu arayış sırasında başlarından geçenleri anlattıkları bir alandır. Bu yüzden de aslında yogadır. Yoga hocanızı seçerken hangi eğitimleri aldığını değil, hangi yazarları sevdiğini sormanız şiddetle tavsiye olunur.

Madem edebiyata geçtik, İstanbul Mart seferim sırasında bana eşlik eden bir romandan okuduğum iki parça ile bitireyim. Kitabın adı Hepsi Bu. Ayrıntı’dan çıktı. Bazı bölümlerinin yazılışına tanık olmuştum. Yazarı Ayşen Melik Bayazıt yazarlık atölyesinden sınıf arkadaşım. Tamamını okumak bambaşka.

Geçen pazartesi akşamından beri günlerime ve uykudan önce saatlerime Hepsi Bu eşlik ediyor. Sade ve içten bir dille yazılmış, yüreğimizi yakan ve yakalayan konuların hepsine üşenmeden değinmiş, komik, hüzünlü, gerçekçi ve sürükleyici bir roman. İçinde aşk, yas, evlilik, “vatan”, kadınlık, yaşlanmak, aile ve hiç çekinmeden selam çakılmış bir sürü yazar ve eserden vurulmuş dem var. Sevdiğim, kahkaha attığım, ulan bunu ben nasıl yazmayı akıl edemedim dediğim çok yeri oldu ama bu yazıdaki temalarımızla uyumlu olsun diye şu parçayı size sunacağım:

“Aslnda bu konuda ikimiz de aynıydık. İkimiz de gerçeğin peşindeydik. Ben de tıpkı onun gibiydim. Okuyup okuyup hisleniyordum. ‘Allahım’ diyordum, ‘anladım; işte Bianca, işte Meursoult, işte Gregor, işte Anna, işte insan bu’ diyordum, anlamaktan gözlerim doluyordu… O, yabancı dilde yazılmış gazeteler, dergiler ve bilimsel kitaplarla, ben romanlarımla bir sayı doğrusunda iki zıt sonsuza gider gibi, gidip geliyorduk.”

Durun, ayrılmadan bir de şu parça.  Sevdim çünkü. Neden esirgeyeyim sizden?

“Ne olduysa o yalan yüzünden, o yalana kanmamız yüzünden oldu. Hepimiz, kendimizi, en  güzel kendimiz sevebiliriz yalanını ortaya atıp sonra da buna inandıktan sonra oldu tüm bunlar. Umursamaz olduk; kendimizi sevdirmek için kılımızı bile kıpırdatmak gelmedi içimizden. Aslında bu bir kuyruklu yalandı, insan kendini hiç de başkasının sevdiği gibi güzel sevemezdi.”

Oh yani! Birisi nihayet bize bunu söyledi. Diyorum işte, ne varsa edebiyatta var.

Evrenin biricik ve vazgeçilmez zerreleriyiz her birimiz. İşimiz bu gerçeğe uyanmak. Hayat apana vayunun unutturduğu hakikati hatırlama uğraşı.

Bolca sevip, sevildiğiniz, içinizdeki boşluğu romanlar, yoga ve diğer varoluşsal hazlarla doldurduğunuz bir hafta dilerim.

Screen Shot 2018-03-18 at 6.53.09 PM

 

 

 

 

 

 

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Doğumgünü eğlencelerimden dönüp de dişlerimi bile fırçalamadan İstanbul’daki yatağıma serildiğim geçen gece bir rüya gördüm. Aynı gecenin devamında kapı çalınıyor, açıyorum, karşımda lise sevgilim. “Ben şahsen kutlamak istedim” diyor. “Yorgunum, uykum var” filan diye ağzımda bir şeyler geveliyorum ama yıllar olmuş biz görüşmeyeli, hoşuma da gidiyor o günü de, evin yolunu da hatırlıyor olması. Özlemişim herhalde oturup konuşmak istiyor canım. Böylece yanyana kanepeye yerleşiyoruz ve günün ilk ışıklarına kadar sohbet ediyoruz. Konuşacak çok şeyimiz varmış.

Uyandığımda içimde bir sıkıntı. Hem tanıdık, hem uzak. Ilık ılık güneş Marmara denizi açıklarında dans ediyor. Bu sabah ne yapsam acaba diye içimi yokluyorum. Tanıdık ama uzak sıkıntıdan başka sinyal gelmiyor. Hava, içime taş çıkarırcasına işveli ve güzel. Kimselere raslamak, konuşmak, sosyalleşmek zorunda kalmasam…Ne yapsam?

Dalgın dalgın arabama biniyorum. On beş yıldır aynı arabayı kullanıyorum. Türkiye’de olmadığım zamanlarda köşesinde yatıp beni bekleyen canım atım, Daihatsu Ferozamın her mevsim içi bir başka kokar. Direksiyonun başına geçtiğimde kokusu ile bana nereye gideceğimi bildiriyor.

Boğaziçi Üniversitesi’ne.

Sahiden mi?

Yedi yıldır uğramadım yurduma ama?

Bir gören olur, nasıl da gittin insafsız, böyle bırakılmaz ki derlerse?

Ben okula değil de Bebek’e gitsem? “Yok” diyor koku, “Boğaziçi’ne gitmen lazım”. Sonra zaten Gayrettepe’den Boğaziçi’ne giden yolu otomatik pilotta gidiyor. O kadar alışık. Üniversiteden içeri bile giriyor. Bekçiler beni değil camdaki eski amblemi tanıyorlar. Mühendisliğin önüne park edip, seke seke çimenlere iniyorum. Ortalığın tenhalığından saatime bakmadan 10 dersinin biraz önce başladığını biliyorum. Bir banka kurulup derin bir soluk alıyorum.

İçimdeki sıkıntıyı nereden tanıdığımı çıkardım. Eski Ben’e ait bir sıkıntı bu. Buraya neden geldiğimi de biliyorum şimdi. Eski Ben çağırdı yedi yıl öncesinden. “Büyüdün sanıyorsun ya, öyle kolay değil beni bırakıp

Çünkü yakın zamanlarda bir havalara girmiştim. Dünkü resmi yaşgünümden daha mühim bir gün, 20 Şubat 2010 Yeni Ben’in yedinci yaşgünüydü. Yani ilk yoga dersimin yedinci yıl dönümü. Nereden duyduysam artık, insanın hücrelerinin tamamının yedi yılda yenilendiğini biliyordum. Hatta rahmetli felsefe hocam Arda Denkel’den kalma ontoloji kırıntılarıyla “Yedi yıl önceki ben ile şimdiki beni aynı insan yapan şey nedir?” sorusuna cevap aradığım bir kaç defter sayfası bile doldurmuştum. Bedenimdeki bütün hücreler yenilendiğine göre yedi yıl önceki 20 Şubat gününde yogaya başlayan insan ile benim aramda ortak bir şey kaldı mı, yoksa kendimi bir devamlılık harikası sanmam zihnin binbir yanılsamasından bir diğeri mi?

Üniversitenin yemyeşil meydanına karşı otururken cep telefonumu kapattım. Boğaz’dan gelip New England tarzı taş binaların arasından süzülen eşsiz ışığa bakarken, yeni hayatımdan kimsenin beni o anda aramasını istemediğimi fark ettim. Hoşuma giden bir şeyler gördüğümde, hissettiğimde, Kokia’yı oraya götürmeyi hayal ederim. Şimdi ise bir sevgilim olduğunu hatırlamak bile istemiyorum. Aklım, bugüne dair sevdiğim/sevmediğim herşeyi iptal ediyor. Son yedi yılın yarattığı duygu, düşünce, davranış, anlayış, his kalıpları The Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi hafızamdan birer birer siliniyorlar. Canım kumpir çekiyor ve gidip çamurdan heykel yapmak. Arkadaşlarım derslerinden çıkıp çimenlere gelsinler, onlar gelene kadar soyut- teori bir makaleyi anlamayı bir daha deneyeyim, daha niyet ederken aklım çiçeğe böceğe kaçsın, boşvereyim.

İkinci ders biterken öğrenciler çimenlere yayılmaya başlıyorlar. Boğaziçi’nde zaman duruyor mu? Hafif çamurlu çimenler ile popolarının arasına kitaplarını koyup yere oturan öğrenciler, bıraktığım yerde hala kağıt bardaktan berbat çay içip, zavallı tostlar yiyorlar. Ceketlerini, kazaklarını çıkarıp tenlerini güneşe bırakan kızlar nedensiz gülüşüyor, tostların kokusunu duyup da koca göbeklerini sallaya sallaya gelen üç renk kedilere kucak açmak ve kışkışlamak arasında kararsız kalıyorlar.

Ben de çimenlere yayılıyorum. Tam on yıl geçirdim bu okulda. Nilüfer Göle, “ana rahmine çevirdin burayı” derdi. Bir türlü çıkıp hayata atılamadığımdan. Doktora başvurusu için referans yazan hocalarımdan biri de “Defne şöyledir, böyledir ve artık hayatında bir değişiklik yapmasının vakti gelmiştir” diye yazmıştı. Şimdi olduğu gibi o zamanlarda da Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü öyle sakin, öyle yeşil, dışarıdaki hayattan öyle uzak ve korunaklı idi ki mezuniyet günü geciksin diye elimizden geleni yapardık. Kalenin surları içinde kalan herkesin zekası kıvrak, derslerden akan bilgi kaliteli, yaratıcı enerjimizin akacağı kanalların sayısı sonsuz idi.

Bu surlar içinde ilham perileri tarafından sarmalanmış hissederken kendimi, okul dışına çıkınca paramparça olurdum doğru. Bugün ruhumu sıkıştıran sıkıntı, ilk gençliğimde sık sık ziyaretime gelirdi. Hayatın Boğaziçi vahasından büyük, çok daha büyük olduğunu hatırlayıp o büyüklüğü keşfetmek için parmağımı oynatmaya dahi takaati (belki de cesareti) olmayan içi boş bir cevizdim o anlarda. Mutsuz aşklar, dramalar, sonsuz sosyalleşmeler, gece hayatı, sarhoşluk, tek gecelik maceralarla yamamaya çalıştığım boşluklarımla, hayatımın sahiden de paramparça olduğunu düşünürdüm Teoman’ı dinlerken.

Sonra sabah olur, koca bir kupa sade nescafe, üç beş göz damlası ve suda eriyen aspirinden oluşan kahvaltımı edip Daihatsumu boğaza sürer, okulun ruhuma yaydığı tatminin ışığında önceki geceyi ya unutur ya da analizini yapmak için kızların ders çıkışına kadar rafa kaldırırdım.

O vakitler çok eğlenirdik. Kendi kör kuyumdan kendimi eğlenerek koruyordum sanki. Hayat, zevk ve ızdırap düzleminde savrulmaktan ibaret sanırdım. Biricik hikayelerim Nazan’ın deyimiyle “çalınmış zamanlara sığdırdığım samimiyetler”de yakaladığım dramlardan ibaretti.

Dengenin derinliğinden bihaber tatminsizliğimi dile getiren türküyü söyler dururdum:

Başka türlü bir şey benim istediğim

Ne ağaca benzer ne de buluta

Başka türlü bir yer gideceğim memleket

Havası ayrı hava, suyu bir ayrı su

Zamanı gelir, durur kendime sorardım neydi o istediğim? Akabinde hemen “amaaan” derdim, “bunu yarın düşünürüz. Bu gece ne yapacağız onu düşünmeli şimdi”.

Dün benim doğumgünümdü. Tek bir tane bile hücresini artık bedenimde taşımadığım Eski Ben’in ruhumu ele geçirdiği saatlerde, yoganın hayatıma kattıklarını bir kez daha farkettim. Son yedi yılda girdiğim her yeni yaşımda hayat, biraz daha dolu ve anlamlı bir hale geldi, güzelleşti. Yoga yolu ile kendimle samimileşip istemediğim halde yaptıklarımı hangi ihtiyaçlarımı tatmin etmek üzere yaptığımı sorgulamaya başlayınca, mutsuz aşklar, tatsız işler, boş besinler, sarhoş geceler, tek gecelik maceralar hayatımdan elenip gitti. Geriye kalan hayat, sadece beni tatmin eden işleri yaptığım ve ruhumu doyuran ilişkileri yaşadığım hayat, her yeni yaşımla biraz daha benim oluyor.

Dünyadaki otuzaltıncı yılıma girerken öyle memnun, karşıma çıkan imkanlar ve insanlar için öyle müteşekkir, öyle bir ruhsal tatmin içindeyim ki, mumlarımı üflerken “herşey hep böyle devam etsin”den başka bir dilek aklıma gelmedi.

Şimdi içinde fırtınalar kopan o tatminsiz genç kız Boğaziçi Üniversitesi’nin çimenlerinden bana gıpta ile bakıyor. Benimse ona bakarken kalbim şefkat ve gururla doluyor.

Kendisi daha bilmiyor.

O kız ben olmak istiyor.

Başka türlü bir şey onun istediği.

 

Yoga Psikolojisi 5

Fatos iphone X

Foto: Fatoş Şafak Pınarbaşı

Ben artık arkası yarın değil, devamı haftaya tarzı yazılar yazmaya söz vereyim. Eski hızımı kaybettiğim ortada. Eh, tabii eskiden roman yazmıyordum. Yazı hasretimi bu bloğa yazarak gideriyordum. Sonra bir büyük adım attım ve çocukluğumdan beri uzaktan imrenerek, tırnaklarımı kemirerek baktığım edebiyat dünyasında bir yer edinmek için insanlık için küçük kendim için büyük bir adım attım ve roman yazmaya başladım. Bu cesareti yine yogaya borçluyum.

Yogadan önceki hayatımda da başkaları tarafından cesur bulunacak hareketlerim olmuştu. Mesela tek başına Tayland’da bir hayata başlamak. Havasını, suyunu bilmediğin bir ülkede, ıssız, karanlık gecelerde tek başına müstakil bir evde kalmak gibi, yalnız başına yolculuk etmek… Ama bunlar benim içimde korku uyandıran şeyler değildi. Ben zaten tek başıma gezmeyi severdim. Sekiz yaşındayken Etiler’den eve tek başıma yürümeye kalkışmıştım. On beşimdeyken o zamanlar bize yasak olan  Beyoğlu’nda ıssız kiliselere girer çıkardım. On yedimde son durağının adını tanımadığım için bindiğim bir otobüs sayesinde Balat’ı, Fener’i, Eyüp’ü tanımıştım. Tek çocuklara özgü yalnız başına kendini oyalama yeteneği bende de gelişmişti. Ben yalnızken değil, etrafımda insanlar varken kendimi “kendim” gibi hissedezdim. Tüm bunlar yüzünden uzak bir memlekette yeni bir hayata başlamanın  (işte yine Yeni Hayat!) benim için cesaretle yakından uzaktan ilgisi yoktu. Cesaret çünkü korktuğun halde attığın o adımın arkasındaki duygudur. Cesur kişi ise korkmayan değil, korktuğu halde harekete geçendir. (Bakınız Bhagavad Gita)

O yüzden diyebilirim ki roman yazmak ve sonra elimdeki bebeğim kadar değerli dosya ile ajansların, yayınevlerinin kapısını aşındırmak, reddedilmek, yılmamak, yazdığım metne güvenerek düştüğüm yerden kalkmak, yüzüme kapanan kapıyı bir daha çalmak, sonra bir daha, bir daha… Benim için cesaret gerektiren şeyler bunlardı. Yıllardır özendiğim insanlar vardı. Şebnem İşigüzel, Ece Temelkuran, Sema Kaygusuz gibi. Yaşıtlarım olan  bu kadınlar ben saman kağıtlara gizli gizli öyküler yazar ve onları çekmecenin arkasına saklarken  çoktan ilk kitaplarını bastırmış, ödüller bile almışlardı.

Özenmek iyidir. Özenmek insanı cesaretlendirir. Ülkemizin bu yetenekli kalemleri, akranım bu kadınlar da işleri ile, yaşın ne başın ne senin kızım denmesine aldırmayışları ile bana daima ümit vermişlerdi.

Ama esas değişim, korkularıma rağmen edebiyat dünyasının içine atlama cesaretini göstermem için yogaya başlamam ve hatta yoganın sularında bir süre yüzmem gerekecekti. Buradan da günün (haftanın) konusunua giriyorum:

Zihinsel kalıpların arasına sızan Prana’nın davranışlarımız üzerindeki etkisi.

Prana’nın ilk iki katman (koşa) olan vücut ile elekrik sistemi sayılabilecek nefes bedene girdiğinde neler olduğunu önceki yazılarda konuşmuştuk. Üçünü katman Manomaya Koşa zihnin (manas) katmanıdır. Yogada zihin sadece düşüncelerin değil aynı zamanda duyguların, bilinçaltının, bastırılmış arzuların, tabuların, inanışların yuvası olarak tarif edilir. Bu sebepten de aynı katman sadece zihnin değil egonun yani benliğin de evidir. Ben-lik. Yogaca ismi Ahamkara. Zihnin orta katmanı olarak tarif edilir. Beni  ben yapan her şey. Adım, işim, eşim, düşüncelerim, görüntüm, ailem (soyağacımda gördüğüm atalarım!!) genlerim, geçmişim, anılarım, bilgilerim, espirilerim, tepkilerim, karakterim, ilkelerim, adalet anlayışım, ahlak anlayışım, bu yazının girişinde yazdığım özelliklerim (ben zaten yalnız başıma oyalanmaya alışkın bir çocuktum), aşklarım, tutkularım, tiksindiğim şeyler… Anladınız siz. Geçende bir hocamız bize şunu sordu: Size şimdi bir hap verseler ve her şeyi ama her şeyi unutsanız, o zaman kimsiniz? Bu sorunun cevabını vermek için dördüncü ve beşinci koşalar üzerinde konuşmaya başlamamız gerek. Şimdilik soruya odaklanırsak, o hapı alırsak (evet, Matrix filmi aslında bir yoga hikayesidir!) unutacağımız her şeyin toplaştığı kümeye biz Manomaya Koşa diyebiliriz.

Prana denen o kudretli akım vücüdu ve vücudu çevreleyen elektrik katmanını geçtikten sonra üçüncü katman zihne girer. Girdiği anda birbirine sıkı sıkı bağlı düşünce-duygu-inanış kalıplarını eritmeye başlar. Ama üzerine asit dökülen metal gibi değil, daha çok kayayı aşındıran nehir gibi. Prana, o sebatlı, sabırlı ve inatçı güç, zihnin sıkı sıkya bağlı ağlarından her gün küçük bir parça kopartarak, düğümü çözer. Prana insanın kendi ait bir kaynak olduğundan aslında değişmek, dönüşmek için dışarıdan yardım almasına gerek yoktur. Mutluluğa, özgürlüğe, kendinin daha iyi bir versiyonuna, huzura ya da işte neyse gitmek istediğimiz istikamet, hasretini çektiğimiz halimiz oraya varmak için Prana’ya yol açıp beklemekten başka bir şey yapmamıza gerek yoktur. Bunu vurguluyorum çünkü pek çok öğrencimin yılladır yoga yaptıkları halde bir türlü onları sınırlayan davranışlarından kurtulamadıklarını, kurtulamadıkça morallerinin bozulduğunu ve bir türlü o hasreti çekilen hale yola girmediği için Manomaya Koşa’ya, yani zihinlerine kızdıklarını, bir öz-nefret dalgası yarattıklarını ve bu öz-nefret dalgası içinde sıkılarak ama boğulmadan (belki de aişanın rahat sularında yüzer gibi) yüzdüklerini gözlemliyorum.

O yüzden vurguluyorum: Beklemek yoganın çok önemli bir adımı. Vücüdun değişmesini beklemek, davranışların, tepkileri, duyguların dönüşmesini beklemek, bacakları yakan bir pozun içinde beklemek, sessizce oturup beklemek… Hoca olunacaksa bir gün ustanın el vermesini beklemek. Yoga dünyasında değeri gitgide unutulan bir erdem olan beklemek, doğru çabayı (abhyasa) ortaya koyup sonra sabırla beklemek, hayatın ucunu kaldığın yerden tutup yola devam etmek ve birden o çok korktuğun adım için gereken cesareti topladığını hissettiğin an suya atlamak, biraz yüzüp, biraz batıp çıkıp, o seferlik varılan kıyıda yine beklemek. Tohumlarını attığın çiçeklerin toprağını her gün sulamak, güneş alıyor mu diye kontrol etmek ve tohumun filiz vermesi, filizin toprağı delmesi için beklemektir yoga. (Ellerimin üzerine kalkacağım yakın zamana değil, ayaklarımın üzerinde desteksiz duracağım ihtiyarlığa yatırım yapmaktır.)

Çiçeği çeke çeke büyütemeyeceğimiz gibi Manomaya Koşa’yı da hiç de hazır olmadığımız şeyleri deneyerek, kendimizi zorlayarak, içimizden (gerçek içimizden) gelmediği halde yogacı bunu böyle yapar, doğrusu bu olsa gerek, olması gereken bu olsa gerek, hissedilmesi gerek bu olsa gerek diye diye diye kendimizi başka biri olmaya zorlamak aslında yoganın ön gördüğü değişimin tam tersi işleyen bir dinamiktir.

Yama ve Niyama, yoganın ilkeleridir. İnsanın diğer insanlar ve kendisi ile ilişkisini düzenlemek için öne sürülmüşlerdir. İncitme, yalan söyleme, çalma, cinsel enerjini boşa saçma, içindeki yüce bir rehberin seni yönlendireceğine güven gibi ilkeler. Bunları da şimdi yogaya başladım, çok da sevdim, o halde yogacı kimliğini benimseyeyim, artık bu ilkelere sadık bir yaşam sürmeliyim zihniyeti ile hayata geçirmeye çalışırısak, yukarıda bahsettiğim bir başkasının hayatını yaşama hatasına düşeriz. Hem de bize kendimizi bulmayı vaadeden bir disiplinin yoluna girmişken.

Çelişkiye bakar mısınız?

O halde Manomaya Koşa’ya Prana’nın sızması için nefes al, nefes ver, kolları kaldır, indir. Aman sakın ritimi unutma. Ritim apana vayunun işidir. Apana vayu ise zihnin dalgalarının doğal, organik, yerel antidotu. Ritim tutturmadığımızda yaptığımız yoga sırasından Prana’nın manomaya koşaya nüfus etmesi çok zordur. O yüzden ritmi unutma!

Bu konuya ayrıntılı değineceğiz.

Dördüncü ve beşinci koşalar da var daha…

İyi haftalar dilerim hepinize. Yorumları bekliyorum.

Defne

Not: Bu haftasonu Samsun kitap fuarındayım. O taraflarda yaşayanlarınızı hem imza gününe, hem de sohbetimize bekliyorum.

WhatsApp Image 2018-02-19 at 20.57.12.jpeg

 

 

Yoga Psikolojisi 4

IMG_0201Merhaba!

Bu yazıya yogaya başladığım günlerden bahsederek başladığım için mi yoksa o kutlu günün on beşinci yıl dönümüne bir hafta kaldığı için midir nedir durmadan Nong Khai şehrini ve o zamanları düşünüyorum. O kadar ki dün gece rüyamda oradaydım. Bu konu açılmışken şunu da yazayım. Ben ilk yoga hocalarım ile tanıştığım ve yogaya sevdalandığım o uzak şehirde yoga çalışmak için üç sene kaldım. Ayrıca gönüllü ingilizce öğretmenliği yapıyordum. Tepemde bir evim vardı ve karnımı doyuracak kadar para kazanıyordum bu işten. Üç sene sonra oradan ayrıldım. Çok zor oldu. Bir yandan yogadan öğrendiklerim doğrultusunda artık fazla güvenli, fazla küçük, fazla mutlu  bir ortamda yaşamak yerine gerçek dünyaya adım atmam, işe girmem, ilişkiye girmem, hayata girmem gerektiğini biliyor, bir yandan da alıştığım, sevdiğim bağlandığım insanları bırakacağım diye kederleniyordum. bir de hocalarımı hayal kırıklığına uğratacağım baskısı vardı tabii üzerimde. Onlar bana git, kendi kanatlarınla uç filan demiyorlardı ama Hindistan’da kaldığım aşramın yüz küsur yaşındaki gurusu bana çoktan yol göstermişti: Git, yurdundaki insanlara yoga öğret. Sonradan bunu Shandor hocamdan da duydum. İstikamet belirmişti ama benim inadımı, korkularımı kırıp da o istikamete gönül vermem yıllar aldı.

Bunu da neden anlatıyorum? Üçüncü koşa yüzünden. Yani zihindeki, davranışlardaki değişimler, köklü değişimler yani öyle hemen ilk yıllarda olmuyor. Oluyor ama olmuyor. Yüzeyde bir çok değişiyor, doğru. Trafikte tahammül artıyor, kesin. Dırdır, şikayet, rahatsız  durumlardan hep başka birilerini sorumlu tutmak, durmadan parmak uzatmak, iştah yokken yemek yemek, konuşmadan da anlaşabilmek, sessizliğe daha çok ihtiyaç duymak, yalnızlığa daha çok ihtiyaç duymak… evet, bunlar hatha yoga ile kısa sürede gelen davranış ve duygu değişiklikleri. Ama esas, köklü değişimler bunların arkasına saklanabiliyor. Hatta Patanjali’nin siddiler (süper güçler)  hakkındaki uyarısına benzer bir uyarıyı burada yapmakta fayda var: Trafiğe daha iyi tahammül ediyoruz, ya da içimizden artık içki içmek gelmiyor diye, veya erken kalkıp yogamızı yapma disiplinini edindik diye büyük bir değişim geçirdiğimize inanır ve ötesini kurcalamazsak yoga öğretisinin yaldızını azıcık kazımaktan öteye geçmemiş oluruz. (Patanjali bu uyarıyı zamanı ve mekanı aşan, başkalarının zihinlerinden geçeni okuyan veya kişiyi görünmez kılan güçlere sahip olanlar için yapar ve der ki  sanmayın ki aydınlandınız, aksine buraya takıldıysanız aydınlanma yolunda hiç ilerleyemeyebilirsiniz! Yoga Sutraları 3. bölüm 53. sutra gibi kalmış aklımda.)

Esas dönüşüm insanların, tüm insanların, en özlerinde size  karşı olmadıklarına  kendinizi ikna edebildiğinizde başlar.

Bu arada önemli bir uyarı daha: Hatha yogada hiç bir şey zorlayarak gelişmiyor. Yani öne katlanayım artık olsun bu iş diye bacak liflerimi yırtmadığımız gibi, ben iyi ve incelikli bir insan olayım niyeti ile içimizden gelmeyen, sahte iyilikler yapmak da bizi yoga öğretisinin derinlerine taşımıyor. Bize metinlerin ve güvendiğimiz hocaların söylediği, düzenli olarak hatha yoga çalışmamızı yaptığımız takdirde ve bu çalışmanın fiziksel bir egzersizin ötesinde bir anlamı olduğunu kabul ettiğimizde tüm dönüşümlerin (bacaktan tutun davranışlara, duygulara kadar) kendiliğinden geleceği.

Bu da Prana’nın koşaları delerek daha derine, daha derine nüfus etmesi sayesinde oluyor.

Koşalardan bahsederken belki de ikinci koşayı fazla hızlı geçtim. Bir kaç kişi sosyal medyadaki yorumlarında pranayama koşa hakkında sorular sormuş. Haklılar. Hatha Yoga perspektifinden baktığımızda en çok üzerinde durmamız gereken katman ikincisi. Yani nefes beden dediğimiz, canı taşıyan, ısıyı, ışığı, hareketi, elektiriği barındıran kanallardan (nadi) ibaret bu katman Hatha Yoga sırasında işlediğimiz kumaşımız. Bu koşayı Çin tıbbındaki meridyenlerden oluşan vücut gibi düşünebilirsiniz. Hem nadi adı verilen kanallar, hem kanalların içinde aktığı söyleyen vayular, hem de yine kanallar üzerinde sıralanmış marma bölgelerinin Çin tıbbında kuzenleri bulunur. Ancak birebir aynı değildir.

Nadi adı verilen kanalların içinde hareket eden vayu, Prana yani yaşam gücü, yani canın alt dalları olarak düşünülebilir. Belli bir ritimle alınıp verilen nefes ve beraberinde oynatılan uzuvlar nadiler içinde vayunun akışını sağlarlar. Vayular vücudun her yerine muntazam bir biçimde akmaz. Akamaz. Bunun yapısal, fiziksel, genetik sebepleri de olabilir, psikolojik sebepleri de. Yani pranamaya koşa denilen ikinci vücut katmanı hem ilk koşa olan fiziksel vücuttan hem de üçüncü koşa olan zihinden etkilenir. Aynı şekilde ikinci koşadaki vayu -Prana- hareketi hem birinci koşadaki (vücuttaki) fiziksel aksaklıkları hem de üçünc koşa olan zihindeki (düşünceler, duygular, inanışlar, bilinçaltı) tıkanıklıkları, hep tosladığımz karakteristik özelliklerimizi de çözmeye yarar…

Evet sayın dinleyiler, bize ayrılmış sürenin sonuna geldik. Bir sonraki programda buradan devam etmek üzere esen kalın. (Bugün Dünya Radyo Günü imiş)

Yarın, yarın değilse de öbür gün karşısınızdayım. Bizden ayrılmayın. Sorularınızı, yorumlarınızı içinizde tutmayın. Bakın aşağıda yer var, oraya yazın.

 

Defne

 

Yoga Psikolojisi 3

defne aura
Şekil 1a 

Arkası cumartesi dedik, ve sonra pazartesiyi bulduk. Affola okur. Hafta sonu pek sosyal geçti. Yazmak için ayırdığım enerjinin tamamı da yeni romana gitti. Bu ay ben İstanbul’daki derslerimi iptal ettim, öğrencileri şubat tatiline soktum ve üzerinde çalıştığım yeni romanımı bitirmeye adadım kendimi. Hayırlısı. Aslında hayalimde uzak bir yere gitmek, mesela bir adaya, bir dağa, bir kulubeye ve sabah akşam yazmak vardı. Ama artık tecrübe ile sabit, biliyorum, bu tip düşünceler hayal kalmalı. Hayal iken dikkatimizi çekmeyen ayrıntılar hayaller gerçeğe dönüşünce yaratıcılığa feci darbe indiriyorlar. Mesela, bir adaya gidip yazacağım ya, nerede kalacağım o adada? Bir otelde? Bir pansiyonda? O pansiyon odasında rahat edecek  miyim? Üşümeden yazabilecek miyim? Kendi çalışma odamın, kitaplarımın arasındaki oturmanın sıcaklığını bilmediğim, tanımadığım bir pansiyon odasında bulabilecek miyim? Son derece şüpheli. Bir de yemek sorunu var. Ne yiyeceğim? Her gün tek başıma bir restoranda mı oturacağım? Kış günü kepenkleri kapalı, insanları uyuşuk bir adada kaç gün tek başıma bir restoranda oturabilirim? Peki ya akşamları? Akşamları yine o pansiyon odasında bir başıma ne yapacağım? Kim bilir ışıklandırması nasıl olacak? Tüm bunları düşünüce hayaller eriyor. Sonra şöyle düşünüyorum (Bu yöntemi size de tavsiye ederim):  Ben bir uzak adada yazma inzivasına çekildiğimde nasıl bir tecrübe edineceğime inanıyorum? Bol yaratıcılık, temiz havada yürüyüş, deniz kokusu, deniz manzarası, deniz ürünleri, renkli tahta sandalyeler ve masalarla döşenmiş bir kahvede sabah kahvesi, balıkçıların ağlarını temizlemesini seyir. Sonra masa başına geçip yazmak, okumak, yazmak. Ne hissedeceğimi umuyorum? Huzur, sükunet, dünyadan elini eteğini çekmiş olmanın özgürlüğü. Peki, bunları burada Atina’daki hayatımın içinde hissedebilir miyim? Nasıl hissedebilirim? Mesela sabah erken deniz kenarında yürüsem? Ya da bir kahvede otursam antik kente karşı ve rüzgar ve güneş  tenime dokunsa benzer hislerle dolmaz mıyım? Sonra eve döner yazar, okur, yazarım. Evet, bir adadaki gibi kapımın önüne çıkınca denize kavuşmam belki, biraz yol gitmem gerekir ama adaya gitmek de zahmetli bir iş olmayacak mıydı?

Böyle düşünceler ile ben hayalime yine en çok kendi evimde, kendi çalışma masamın üzerinde kavuşacağımı anlıyorum.

Gelelim koşalara.

Hatha Yoga metinlerinde insan beş katmandan oluşuyor. Anamaya koşa, en dış katman, etten, kemikten ibaret vücudumuz. Hatha Yoganın hareketlerini nefes ile senkronize bir biçimde uyguladığımızda Prana bu katmanın içinde muntazam akmaya başlıyor. Ten, gözler, saçlar parlıyor. İç organlara can pompalandığı için sindirim, boşaltım, dolaşım sistemindeki aksaklıklar gideriliyor.

Ancak tüm koşaların geçirgen bir yapısı var. Diğer koşalarda olup bitenler bu en dış kabuğu etkiliyor. İkinci koşa, Pranamaya koşa, elekrtik katmanı. Nefes beden diye de geçiyor. Vücudun etrafını ve içini dolduran elektrik bulutu. Başka bir deyişle aura. Bu katmanın artık fotoğrafı çekiliyor, biliyorsunuz. (Bakınız, şekil 1a’da, bu yazıların yazarının pranamaya koşası tüm renkleriyle verilmiş.)

Oksijenin kana karışması gibi aldığımız nefes ile yediğimiz gıdanın özünün canımıza dahil olması bu katmanda gerçekleşiyor. Yine yoga hareketleri sırasında veya sonunda vücudun içinde ve etrafında hissettiğimiz nabız atışı gibi titreşim, dalgalanma bu koşadaki meydana gelen canlanmanın sonucu. Sisteme giren prana elekrik akımının önüne çıkan engelleri temizliyor. Sinir sistemindeki aksamalar gideriliyor.

Gelelim üçüncü koşaya. Üçüncü katman: Manomaya koşa. Zihin katmanı. Düşünce, duygu, inanç, korku, tabu ve fobilerimiz, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız, anılarımız, okulda öğrendiğimiz bilgiler, okuduğumuz kitaplardan, gördüğümüz filmlerden kalan izler hep bu katmanda depolanıyor.

Hatha Yoga öğrencisi çalışmasına devam ederken önce Prana ilk iki katmana giriyor. Vücuda ve onu saran elektrik devresine. Omurgalar dikleşiyor, nefes açılıyor, enerji seviyesi artıyor, bağışıklık sistemi güçleniyor. Bunlar Prana’nın ilk iki katmana etkisi. İlk iki katmana yerleşip de orada bir güzel dolandıktan sonra Prana üçüncü katman olan zihne girmek için vizeyi almış oluyor.

Prana zihne girince ne oluyor biliyor musunuz?

Yama ve Niyama. Onlar da ne mi diyorsunuz? Ha, biliyorsunuz da ne ilgisi var şimdi mi diyorsunuz?

O halde yarın devam edeyim. (Söz)

Siz hatta kalın.

Defne.