Vritti’nin Panzehiri

Nrtta 2
Foto: Fatoş Şafak P.

Bu sabah evin dört köşesinde çalan saatlere uyandım. Telefonumu mutfakta unutmuşum. Bir diğer alarm da salonda kalmış. Ben ise çalışma odasında, ikili kanepede üzerimde bir tanecik battaniyeyle uyumuşum. Neden? Çünkü gecenin üçünde sarman kedimiz Havuç odamızın kapısında acı acı miyavlıyordu. Rüzgardan ürküyor Havuç. Pencerenin önündeki ağaçlar eğilip büküldükçe, gecenin karanlığını rüzgarın uğultusu doldurunca huzursuzlanıyor. Kedileri Leros’a götürüp doğaya saldığımızda keşfettik onun bu korkusunu. Rüzgar çıkınca yatağın, yorganın altına kaçtı, ortalık durulana kadar da orada kaldı.

Dün gece de ağaçların arasında ıslıklar çalarak esiyordu rüzgar. Kalktım, ara kapıyı kapattım. Çalışma odasındaki kanepeye kıvrıldım. Havuç yanıma yattı. Yatıştı. Biraz uyuduk. Sonra alarmlar çaldı. Evin içi buz gibiydi. Karşımızdaki park, gökyüzü ve arka pencelere bakan avlumuz zifiri karanlıktı. Bey derin uykuda. Günün en sevdiğim saati. Karanlık sabah.

Şimdi bunu yazar yazmaz aklıma bir anım geldi: İlkokul ikinci sınıftaydım. Folklor oynuyordum. Oynayamıyordum. (Gerçekten) Oynayamadığım için yarışmalara gittiğimizde okulun flamasını taşıtıyorlardı bana. Kafkas kıyafetini ben de giyiyordum ama sen flamayı taşı, başka da bir şey yapma deniyordu bana. Benim canıma minnetti. Çünkü hiç sevmiyordum folkloru. Bu sevmeyişimde de çok yalnızdım. Herkes bayılıyordu. İlkokul ikinci sınıfım folklor yıldızları ile doluydu. Artvin, Kafkas, Silifke…. Allah, cennet yurda ne kadar halk dansı bağışlamışsa benim folklor yıldızı sınıf arkadaşlarım da o kadarını oynuyordu. Bir ara iş öyle azıttı ki dersi mersi boş verdi bizim sınıf, safi folklor çalışır olduk. Davul, zurna, sek sek bas, vur sek bas diye kükreyen folklor hocamız önderliğinde alt katın feci çiş kokan buz gibi tenefüshanesinde zıplayıp hopladık.

Neyse… Size yazarken hatırladığım anımda da biz folklar yarışmasına gidiyoruz. Spor Sergi Salonu’nda olacak ama nedense önce okula gideceğiz, son bir prova için mi, otobüs mü oradan kalkacak yoksa okulda mı giyineceğiz hatırlamıyorum. Dediğim gibi ben zaten sadece flamayı taşıyorum. Aynı şimdiki gibi kış. Günler kısa. Normalde okula 8:30da gidiyorsak, bu defa 7:00de okulda olmamız  gerek. Oktay Abi’nin Murat 131 servisi ile gidecek halimiz yok. Annemle taksiye binmişiz. Taksici (o zamanlar ailemizin taksi durağı olan Ulaş taksiden çağrılmuş) yazık bu yavrulara, sabahın karanlığında okula mı gidilir, diyor. Ben yani yazık yavru ise büyülenmiş bir halde pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hiç karanlık sabah görmemişim o güne kadar. Sabah ve karanlığın aynı cümlede kullanıldığını bile bilmiyorum. İnanılmaz bir şey! Hava kapkaranlık ama sabah!

İşte o gün bugündür karanlık sabahlar beni büyüler. Yıldızlı sabahla güne başlamak ne eşsiz bir şeydir.

Boğazlı kazak, yün tayt, tozluk donandım. Mumları yaktım. Altılı serimi yaptım. Altılı seriyi yeni icat ettim. Bu ay ileri seviye öğrencilerime de göstereceğim. Her hareketi altı nefes ya da altı tekrar yapıyorsunuz. Neden altı diye sormayın. Bilmiyorum. Karnı ağrıyan çocukla başlıyor, altı nefes. Sonra vajra çökmesi, dengede olanı, suçi, ve sonra vajrasana (virasana) da oturup üç pasif, üç aktif udiyana banda, sonra dizler ve dirsekler üzerinde altı tane aşvini mudra, malasana, purna mandala, varahi derken ayağa kalktığında zaten cilalanmış gibisin. Tüm kilitler açık. Altılı devam ediyorsun. Altı sama suçi squat. Altı surya namaskara vs vs . Hanuma dönüşleri de altı defa, sonuna kadar böyle gidiyor. Ritim seni götürüyor, hiç boş yok, dalmıyorsun. Dalamıyorsun. İçinde metronom çalışıyor. Tık tık tık tık tık tık. (Bahsettiğim seri size bir şey ifade ediyorsa yarın sabah deneyin.)

Hatha Yoga’da ritim, hareketten daha önemli. Şöyle demeliyim: Hareketten önce ritim gelişmeli. Bazı insanlarda ritim duygusu doğuştan var. Bende yoktu. Çok çalıştım. Çalışıyorum. İçimdeki ritmi bulmak, onu doğurtmak için. Hareketleri yapmak asla zor olmadı ama onları bir ritme oturtmak meseleydi. Tabii yogada ritmi veren,  yani içimdeki metronom dediğim şey nefes. Nefesi dinlemek gerek.  Kulağımıza dayadığımız bir deniz kabuğunun hışırtısı gibi nefes gelip, gitmeli. Bir prana, bir apana. Bir alış, bir veriş. Bir abyasa, bir vayragram. O yüzden de hareket olsun nefesi sonra oturturum dememeli insan. Ben eskiden derdim. Nefes ritmi verecek. Hareket sonra gelecek.

Ritim apana vayu tarafından yönetilir. Hareket ise prana vayu. Apana vayu ayaklara, tabana,  ayak bilekleri ile kaval kemiklerine indiği zaman çözülmüş oluyor. Oralara inemediyse ve dizin üzerinde bir yerde, uyluk kemiği ya da pelviste takıldıysa dizlerde incinmeler baş gösteriyor. O yüzden başta apanayı aşağı indirebilmek lazım. Bu da tastamam ayaklarıma kara sular indi, diye tabir ettiğimiz durum aslında. İnsin. Yogaya başlamadan önce ayaklarınıza kara sular insin. Neden? Apana vayunun rengi siyah, unsuru da sudur da o yüzden!

Apana ritimdir. Onun akımı bir defa çözülsün ritim konusunu kafaya takmaya gerek kalmaz. Apana hem ritimdir, hem de vritti’nin panzehiridir. Çok düşünen, dertlenen, ayrıntıya takılıp varolanı hissetmekten aciz yapıdaki insanlara özellikle bol apana çözücü lazım. Enerji aşağı aksın ki kafanın ağırlığı azalsın. Vritti’nin panzehiridir apana.

Panzehirden, zehirden bahsederken aklıma bir şey daha geldi. Yıllar önce hocamız, küsmekle insanın kendini zehirlemesi hakkında pek yerinde bir cümle söylemişti. Kendini sokan akrebin, karşısındakini zehirleyeceğini sanması gibi bir şeydir küsmek. Bu konuda da yazacağım. Ancak, malum günümüz insanının internetten bir şey okuma sabrı az, tahammül sınırları düşük. O yüzden ben şimdi çekileyim. Yakında yine gelirim. Madem oradasın, sevgili okur, ben de buradayım işte.

Kal sağlıcakla….

DefneNrtta 2.jpeg

 

 

 

 

 

Cumartesi Mektubu

Atina’dan günaydın hepinize!

Hava burada hiç böyle soğumaz.

Bu sabah bizim Bey’in baş ucunda duran ve evin içi ile dışının derecesini gösteren termometrenin ekranında 5 dereceyi görünce şapkam düştü. Neden saatlerce yataktan çıkamadığımız anlaşıldı! Atina’da kalorifer yakmak gibi bir adet yok. Yani var da, akşam iki saat 7 ila 9 arası. O kadar. Bunun İtalya ve İspanya’da da böyle olduğunu duyup çok şaşırmıştım. Neyse zar zor yün çoraplarımı ayağıma geçirip kalktım. Salonda kedileri dün gece bıraktığım koltukta uyur vaziyette buldum. Bu demek oluyor ki on bir saat boyunca hiç yer değiştirmemişler. Yün çorap, yün hırka mutfağa girdim. Kahvelerimizi pişirdim. Bey’inkini yatağa , kendiminkini salona, kedilerin yanına götürdüm. Tomris Uyar’ın Diz Boyu Papatya’larını elime, ayağımı altına, kedileri kucağıma aldım.

Ne güzel bir cumartesi!

Bugün yoga yapmıyorum. Altı gün üst üste her sabah ve kimi akşamlar yaptıktan sonra bir gün ara veriyorum. Siz de öyle misiniz, bilmem ama ben zaten güneş doğduktan sonra yoga yapamıyorum. Saçma geliyor. İlahlar uykuya yatmış ve ben boş bir tapınağın kapısını çalıyorum gün doğduktan sonra.  O yüzden de sonradan uyuyacak bile olsam 6da mumları yakıp, sunağımın başına geçmeye gayret ediyorum. En geç 6:30’da. Karanlığın açılıp, gökyüzünün renkten renge girdiği o saatte yogayı neden yaptığımı ve yoganın ne işe yaradığını tüm yüreğimle anlıyorum, en içimde biliyorum. Gün doğduktan sonra yaparsam ama kafamın gürültüsünde giden bir tren gibiyim. Yine güzel ama kutsal kanadı kırık.

Hocamız der ki ara verecekseniz Satürn’ün günü olan Cumartesi verin. İçecekseniz kendinizi zehirleyecek veya suç işleyecekseniz de Cumartesiyi seçin. Karanlık işlerinizi Satürn’ün etkisi altındaki dünyada görün!

Pekala.

Bey’i kaldırdım. Giyinmesine yardımcı oldum. Kahvaltıyı hazırladım. Elbisemin içine yün fanilamı giydim. Bey’in fizyoterapisti gelirken ben evden çıktım. Fizyoterapistimiz dedi ki çok soğuk, yüzüne maske takmadan bisiklete binme! Ben de kaşkolumu, beremi kuşandım. Bisikletin selesine oturup da pedala bastığımda bu Atina’lıların soğuk karşısındaki dehşetlerini yine fazla ciddiye aldığımı anladım. Biz ki Boğaziçi Üniversitesi’ne kurtlar inerken dersten derse naylon çorapla koştuk. 5 derece bize koyar mı?

Evimizin önünde çok büyük bir park var. Basar giderseniz metro istasyonuna kadar varıyorusunuz. Metroyla iki durak gittim. Thissio durağında indim. Thissio’da trenden inen turistler, sokağa çıkıp başlarını kaldırdıkları an bir AH çekerler. Çünkü çamlık tepenin en üstünde şehrin tanrıçası Atina için inşa edilmiş Parthenon Tapınağı çıkar karşılarına. Bisikleti çamlar arasında sürdüm. Ne kadar güzeldi her şey parlak kış güneşi altında. Motorlu araç trafiğine kapalı bir yol, iki yanında çam ormanları ve sağda solda antik kent, yokuş  benim en sevdiğim kahveye çıkıyor. On dakikalık bir bisiklet yolculuğu. Akıllı i-podumu cebimden çıkardım, audio kitaplarım arasından Lolita’yı seçtim. Humbert Humbert anlatırken ben yeşillerin ve masalarını kuran sanatçıların arasından bisikletle geçtim.

IMG_6196.JPG

Bisitlete binerken veya şehirde yürürken Audio-kitap dinlemek son bir yılda edindiğim bir alışkanlık ve olağanüstü haz veriyor bana. Herkese tavsiye ederim. Yazı erkekse, söz dişidir derler ya… Hakikatten bir kitabı dinlerken onunla başka türlü, daha gizemli, daha sıkı bir bağ kuruluyor. Sanki bilişsel beyni aşıp, doğrudan bilince akıyor. Kitabın öyküsü anıların, rüyaların barındığı yere yerleşiyor.

Little Tree and Books kahvesi cumartesi sabahı kalabalığıyla doluydu. Bisikleti kilitleyip, kendime bir masanın bir ucunda yer buldum. Minicik bir espresso istedim. Bir yarım saat daha Tomris Uyar’a devam ettim.

Mutluluğun ne basit bir şey olduğunu düşündüm.

Ve blog yazmayı ne kadar özlediğimi. Yaratıcılığın insanın tek başına geçirdiği avare zamanlarda geliştiğini hatırladım. (Sadık okur hatırlayacaktır: Bu konuda bir yazı yazmıştım.) Ve bir kaç saatlik avareliğin hayatın zor yanlarına tahammülü ne kadar kolaylaştırdığını…

Tabii bir de siz blog okurlarını ne kadar özlediğimi. (Hâlâ orada mısınız?)

Sonra da bilgisayarımı açtım.

Karşınızdayım.

Mektuplarım sürecek. Siz de bana yazın. (Umarım hâlâ oradasınızdır)

Esen kalın.

Defne.

 

 

Paça kurtarma yalanları*

Photo 21-05-2017, 15 49 28.jpg

Geçenlerde beni utandıran bir duruma düştüm. İlk defa dersime gelen bir öğrencinin tıbbi bir sorunu vardı ve ben hareketlere katılmalı mı, yoksa arkada oturmalı mı karar veremiyordum. Kararsız kaldığımda daima hocalarıma danışırım. Ama bu sefer zaman dardı. Ders başlamak üzereydi. Öğrenci karşımda duruyordu. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp hocama whatsapp mesajı yazdım. Yanıt hemen geld: Öğrenci hareketleri yapmamalı, arkada oturup dersi izlemeliydi. Ders başlıyor diye ben telefonu oracıkta bırakıp, stüdyoya girdim.

Bir kaç hafta sonra aklıma başka bir soru geldi. Hocama e-posta yazdım. Yanıtının başında kısa bir not vardı: Bir daha ona mesaj yolu ile akıl danışırsam en azından kısaca bir teşekkür notu yazabileceğime dair. Bunu görünce ben bilgisayarın karşısında kıpkırmızı kesildim. Sanki hocanın huzurundaydım ve haklıydı, o gün telaştan ona teşekkür etmeyi bırakıp, yanıtını öylece bırakıp gitmiştim. E-postayı yanıtla tuşuna bastım. Yanıtım hazırdı. O kadar hazırdı ki, sonradan bu konu üzerinde düşünmeye başladığımda hiç tereddütsüz yalan söyleyebilme yeteneğimden korktum. Evet, yanıtım bir yalan olacaktı. Ama ne yapalım? Mecburdum. Yalan yanıtımda şöyle diyecektim: “Hocam kusura bakmayın, mesajı yazmışım da gönder tuşuna basmayı unutmuşum. Orada duruyormuş. Bakın şimdi yazdım, telefonunuza düşmüştür.” Ve sonra da tabii hemen whatsapp’a bir (sözde unutulmuş) teşekkür mesajı yazıp hemen gönderecektim.

Hoca buna inanır mıydı? Bilmiyorum. Önemi var mı? Önemli olan benim utanç denen duyguyla karşılaştığım her durumda derhal yalana sarılıyor olmam. Geçmişim ve şimdim irili ufaklı yalanlarla bezeli. Kimseye bir zararı yok. Beyaz yalan. Ama yalan. Hepsi kendi paçamı kurtarmak için söylenmiş. Çoğunlukla insanlar bana kızmasın, benden hoşlansınlar, beni sevmeye devam etsinler diye.

Psikologlar sorarlar ya: Kendini bu ve benzeri bir durumda ilk defa bulduğunda kaç yaşındaydın? (Just like when?) Ben ilk anılarımda dahi yalan söylüyorum sevgili okurlar. Babamın pillerini şarj ettiği cihazın arkasındaki voltaj düğmesiyle oynadığım için bozulmuş. Ben dokunmadım diyorum. Saçlarını yıkamam yasak olan bebeğimi küvette yüzdürmüşüm. Yıkamadım diyorum. Bir arkadaşım hakkında ettiğim fena laflar kulağına gitmiş, hayır ben söylemedim öyle şeyler diyorum. Üniversitede araştırma görevlisi olarak çalıştığım yıllarda uyanamadığım için sabah ofise geç kalıyorum. Arabam yolda kaldı, diyorum. Tatilden iki gün geç geliyorum. Uçağı kaçırdım. Çoktan dolmuş bir kursa kaydolmak için hocalara yalvarmak zorundayım. Ben zamanında başvurumu yapmıştım, sizin elinize geçmemiş diye tutturuyorum. Sokaklarda boş boş gezinmek istiyorum. Kocama işim var dışarıda diyorum.

Hayatım boyunca söylediğim bu tarz yalanları uç uca ekleseniz dünyayı dönersiniz. Ben bu işte ustayım. Ne zaman, nasıl ustalaşmışım? Kim bana paçamı kurtarmak için ise yalan söyleyebileceğimi öğretmiş? Ben bunun zararsız bir şey olduğuna neden inanmışım? Yoksa bu sadece bana özgü bir şey değil de biz paça kurtarmak için söylenen yalanların mubah olduğuna inanan bir toplum muyuz?

Şimdi diyebilirsiniz ki –ve eğer yukarıda saydığım önermelerden sonuncusu doğruysa- bunda ne var canım? Kimseye zararın dokunmuyor ki bu yalanları söylediğinde? Diyebilirsiniz tabii. Haklısınız. Ben de yıllarca kendime böyle dedim. Bu yalan sayesinde filancanın kalbi kırılmıyor, bunun sayesinde içim rahatlıyor, bu minik, tatlı, beyaz yalan bana bir kaç saat özgürlük veriyor, bu ise zaten yalan bile sayılmaz gerçeğin bir kısmı…

Evet bunda ne var canım?

Bunda şu var: Gerçek olmayan bir gerçeğin kurgulanması iki insan arasındaki bağı kirletiyor. Beyaz da olsa, gri de siyah da olsa yalan yalandır. Kurulmuş, kurgulanmıştır. Utancı usul usul ilişkiye sızar, en zararsız görünen yalan yüzleşmenin yerine geçtiğinde ilişkiyi zehirler.

İnsanların sanal alemde yarattıkları sahte kimlikleriyle birden fazla hayat yaşadıkları günümüzde inatla hakikati savunmak cılız ve beyhude bir gayret gibi görünse de ben özgürlüğün utançtan kurtulmakta, sevilmeme kaygısıyla yüzleşmekte ve bunun için de dürüstlükte yattığına inanıyorum. Her zamanki gibi işe mikro mücadele ile kendi içimde başlıyorum. Benim çekirdeğimden etrafa, size yayılacağını umarak.

Kendime şöyle diyorum: Paçanı kurtarmak ya da birilerini kırmamak adına kurguladığın hikayeleri bir yana bırakıp, hatanın sorumluluğunu teknolojiye, ona, buna, şuna, “normalde hiç yapmam da bu bir istisna” bahanesine, atmayıp da tastamam üzerine alsan, özür dileyip yola devam etsen utanç mı büyür içinde, yoksa özgürlük mü?

*Bu yazının ilk hali Yoga Journal Türkiye‘nin 20. sayısında çıkmıştır.

Prana’nın İşleri

IMG_1870.jpgSize en sık tekrarlanan kabusumu anlatayım mı?

Yoga dersi veriyorum. Öğrenciler sessiz, sakin, sözümü dinliyor, havada hoş bir huşu, nefeslerin hışırtısından başka bir şey duyulmuyor. Derken pencereden yerdeki parkeye bir tutam ışık düşüyor. Bir öğrenci hareketi kesiyor. Güneş açtı, diye bağırıyor. Çamaşırları asmalıyız! Ve hepsi birden dışarı, avluya çamaşır asmaya koşuyorlar. Sınıf bir anda boşalıyor. Ben öndeki yerimde ufalıp, ufalıp ipe dizdikleri mendil kadar bir şey oluyorum.

Bendeki kontrol kaybetme korkusunun boyutlarını anlamak için psikanaliz bilmeye gerek yok. Her şey ortada. Kötü bir yoga hocası olmaktan çok korkuyorum. “Kötü hoca”yı da nasıl tanımlıyor bilinçaltım? Sınıfın dikkatini üzerinde tutamayan hoca. İyi hoca öyle bir ders verir ki citta vritti (zihin dalgası/düşünce) tamamen nirodoha’ya (düzlük/sükûnet) erer. Değil açan güneşte çamaşır kurutmayı düşünmek, gözlerini kendi kozalarının ötesinde bir yere çevirmeyi dahi düşünemezler. Düşünmezler. Çünkü düşünce sükûnete ermiştir. İyi hoca bunu mümkün kılan kişidir. Kötüsü ise… Kötüsü de dağınık dikkatlerden, bıkkın, sıkkın yüzlerden, sağa sola kayan gözlerden, açan güneşi görünce çamaşırları düşünen akıllardan sorumlusu olan hocadır.

Tahmin edersiniz ki bu formül hayatta bana sonsuz sayıda asap bozukluğu olarak geri dönmüştür. Sadece kendimi üzsem haydi neyse. Dikkati dağınık öğrenciyi haşladığım da olmuştur. Mesela benim için serilerin ezberlenmesi bir dikkat ve çaba meselesidir. Serileri bir türlü öğrenemeyen öğrenci muhakkak ki benim kötü bir hoca olduğumun işaretidir. O halde serileri öğrenemeyen öğrenci kalmamalıdır. Ayrıca ben konuşurken arkada fısıldaşan, gülüşen öğrencilere “komik bir şey varsa, söyleyin de hep beraber gülelim” fırçasını attığım da çok olmuştur. İbretlik hadiseler, neyse.

Yakın bir geçmişte anladım ki yoga bir şeyden bir şeye dönüşme çabası değil. Ama öte yandan yoga geleni, geçeni, geçerken bir tekme indireni, uyuşukluğu, sorumsuzluğu “olduğu gibi” kabul etme disiplini de değil. Zihnimiz illa ki ya biri, ya diğeri olsun diyor. Değişmeyeceksek her şeyi kabul edelim, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek isek başka bir şeye dönüşmek için çabalayalım. Hangisi? Haydi, seç seç!

Ben bu ikiliğin ötesinde bir yeri işaret etmek istiyorum. Aslında hep içimizde olan (o yüzden dışarıdan müdahale gerektirmeyen) ama önündeki engelleri kaldırmazsak gün yüzüne çıkamayan (o yüzden günlük yoga çalışmasını gerekli kılan) bir hal yoganın diyarı. Hem var olanın eksiksizliğini kabullenip hem de daha iyi bir versiyonumuza doğru bilinçli adımlar attığımız bir hayat mümkün.

Ve iyi haber! Bu hayat için yogadan başka bir şey yapmamıza gerek yok. Çünkü tüm işi Prana yapıyor. Prana yani kainatı döndüren güç. Biz her gün yogamızı yapıyoruz. Prananın muntazam akışının önüne çıkan engelleri nefesimiz ile canımız ile temizliyoruz. O akıyor. O aktıkça gücü artan bir nehir gibi zihin/ego katmanından her gün bir ufak kırıntı daha kopartıp kendine katıyor. Ertesi gün tekrar. Zihin ego katmanı aşındıkça ne oluyor? O katmanın sakinleri varlığımız üzerindeki mutlak egemenliği azalıyor. Kimdi o katmanın sakinleri? Ben ve kabuslarım. Ben ve bozulan asabım. Beklentilerim, hayal kırıklıklarım, kaygılarım ve yargılarım. Ben ve kötü hoca olma korkum.

Bir yere gidiyor mu o zihnin sakinleri? Hayır, orada duruyorlar. Ama Prana denen o büyük güç zihin kozasını minik minik aşındırıp beni varlığımın daha derindeki katmanları ile tanıştırdıkça ben kendimi çok da ciddiye alamıyorum. Kendim derken, kötü hoca olma korkumu. Veya sevilmeme. Ve hatta ciddiye alınmama kaygımı bile umursamaz oluyorum. Çünkü Prana delmiş geçmiş o kozayı. Beni daha büyük varlığım ile tanıştırmış. Belki kısa sürmüş tanışma anımız, sonra unutmuşuz birbirimizi ama ertesi gün yine oradayız. Kaygının egemenliği bir tık daha aşınmış. Sevgininki biraz daha gün yüzüne çıkmış.

Bunlar işte hep Prana’nın işleri.

Sevginin merceğinden bakınca:

Varsın bir seriyi baştan sonra yapamasınlar. Varsın güneşi gören öğrenciler dersi kessin, avluya çamaşır asmaya çıksınlar.

Ne olacak yani?

 

Bira yasak mı hocam?

img_0233

Geçen hafta Budapeşte’de hocalarımın huzurundaydım. Yılda bir defa hocalarım ile dünyanın herhangi bir noktasında buluşuyorum. Haftalık veya iki haftalık kurslarına devam ediyorum. Her defasında ayaklarım biraz daha yere basıyor ve tüm yıl boyunca içimde çözmeye çabaladığım dertlerim su olup akıyor, gidiyor. Soru sormama, akıl danışmama bile gerek kalmadan hem de. (Ben yine de akıl danışıyorum o ayrı.)

Yıllardır bu eğitimlere benimle beraber öğrencilerim de geliyor. Başlarda tek bir tanesi geliyordu, sonra üç, dört öğrencim benimle beraber hocaların açtığı kurslara katılır oldu. Bu sene on üç öğrencim ile beraber Budapeşte’deki kurstaydık. Hatha Yoga’nın geleneğine sıkı sıkıya bağlı bu sistemde hocalık eğitimi diye bir şey olmadığından (hocamız der ki: hoca olunmaz, hoca doğulur) bizlerin geleneği aktarma usulümüz ve yetimiz de öğrencilerimize bakılarak anlaşılıyor. Benimkiler sağolsunlar saygıda kusur etmediler, kuvvetliydiler, dikkatli ve meraklıydılar. Güzel şeyler duydum hocalarımdan. Çok sevindim.

Son akşam isteyenlerle beraber yemeğe gittik. Kurs süresince akşam yemeği yemediğimiz ve çokcana içe döndüğümüz  için dersler haricinde beraber vakit geçirmemiştik. Hocamız da gündüzleri iki ders arasında insan arasına karışıp, yorulacağımıza evde kalıp dinlenmemizi salık vermişti. Günlerce, saatlerce evde oturduk, dinlendik, içimize baktık. Zaten çok yorgunduk. Ben gün ışığına bile çıkmak istemiyordum. Oysa ki en uzun günleriydi yılın.

Son akşam şeytanın bacağını kırdık ve bir restorana gittik. Zaten kurs da kapanış müziğine geçmişti. Ertesi sabahki son seansta sadece sorularımızı soracaktık. Yine de zincirlerimizden boşalmış gibi kendimizi sokağa attığımız sanılmasın. Bir haftalık sabah-akşam yoğun hatha yoga temposunun izleri içimize yer etmişti bir defa. İçi boş olmayan bir boşluk ile doluyduk ve sesimizin tonuna iç sessizliğimiz sinmişti.

Günlerden cumartesiydi. Yılın en uzun günlerini geçirmeye gelmiş yüzlerce, binlerce turist Budapeşte’nin sokaklarını, bira bahçelerini, avlularını, parklarını doldurmuştu. Bizim oturduğumuz bahçede dolanan garsonlar da bira ve patates kızartması dolu tepsileri rengarenk masalara taşıyorlardı. Masalarda oturanlar bira bardaklarını tokuşturup, gülüşüyorlardı. Bu manzarayı gören en genç öğrencim derhal bana döndü ve sordu:

“Bira yasak mı Defne hocam?”

Bu soruyu duyunca bilmiyorum nasıl bir ifade belirdi yüzümde. Ona hüzünlü bir tebessümle bakmak isterdim. Hüzünlü tebessümüm vasıtasıyla içinden geldiğini yap ama içini iyi, çok iyi dinle demek isterdim. Çünkü, evet yoga bir içtenlik meselesidir. Bizi biz ve diğeri ile samimi bir yerden ilişki kurmaya çağırır. Gerçekte ne olmaktadır? Onca ağır dersten sonra, tertemiz olmuş nadileriyle vücut ve sakin sularda yol alan vrittileri ile zihin gerçekten bira ister mi, yoksa bu refleks gibi bir gençlik, bir haz alışkanlığı mıdır?

En genç öğrencim gözümün içine bakıyordu. Yasak ya da değil, kararı benim vermem için bekliyordu.

Ah, yasakları ne çok seviyoruz! Birisi bize bir şeyi yasak etse de biz de ona uysak ve zorlansak veya o yasağı delsek ve zevklensek!

Hatha yoga’nın kuvvetli bir öz disiplin damarı var, doğru ama özünde yoga yasaklara karşı bir sistemdir. Tabii, spontan tepkiyi araştırır. Alışkanlıkların ve olması gereklerin ötesinde şimdiki zamanda kimsin ve istersin, sorusunu sorar. Bu da zihin oyunlarına gelmeden yanıtlaması çok zor bir sorudur.  Zihin daima öne çıkar ve “sahici seni” ve sahici senin istekleri ve anlık ihtiyaçlarını herkesten iyi bildiğini iddia eder. Zihnin sesini, iç sesten ayırt etmek için bazen ikisiyle beraber yıllar geçirmek ve hocaların gösterdiği yolda adım adım yürümek gerekir.

Yoganın hiç mi kuralı yoktur peki? Kuralı yoksa nefs nasıl terbiye olur? Sabah gün doğarken yapılır, karın boş olur, bacaklar güçlenmeden kollara geçilmez, apana düzelmeden pranayla oynanmaz, dolunayda durulur, yeni ayda durulur, regl esnasında ara verilir vs vs vs tüm bunlara ne demeli?

Hassasiyet demeli. İnce ayar hassasiyetlerin olayıdır hatha yoga. Bir zaman gelir zaten tüm bu sözde kurallar içinizden gelir, onların neden o şekilde metinlerde belirtildiğini anlayıverir insan. Çünkü canın zekası vardır. Analitik zekaya benzemez. İlla ki anlayacağım diye dayatan bir zeka değildir bu. Canın zekası bir zamanlar bizi yatar vaziyetten oturmaya geçirmiştir, oradan ayağa kaldırmış ve ilk adımımızı attırmıştır. Hayatın zekasıdır bu. Anlasan da işini görür, anlamasan da. O zekanın işleyişi mantığın sınırlı araç gereci ile kavranmaz. Acihtya’dır. Zihin ve mantık ötesi.

Gün doğarken yoga yapmak, gün ortasında yapmaya benzemez. İnsan kendini daha derin bir yerden yakalar sabah gün doğarken. Kainatın ritmi insanın içsel zekası ile yan yana gider. Alkolden, uyuşturudan temizlenmiş bir zihin ve açık ciğerlerle çalışmanın farkını da insan ancak tecrübeyle anlar. O yüzden deneyin ve görün derler. Zaten deneriz. İlla ki deneriz. Akşamdan kalma bir halde sabah onda yaptığımız yoga ile sabah beşte, açık kafayla yaptığımız yoganın farkını etimizde, kemiğimizde biliriz.

Nefsi terbiye etmenin yolu kurallardan değil, sevgiden geçer. Öyle seversiniz ki yogayı onu daha derinden tecrübe edebilmek için akşam yemek yemezsiniz, ya da o birayı söylemezsiniz, sigarayı söndürürsünüz. Öyle seversiniz ki hakikatin su yüzüne çıktığı, önceliklerin yer değiştirdiği o kısacık aydınlanma anlarını, gününüze onunla başlamak için herkesten önce kalkar, köşenize çekilir kendinizle buluşursunuz. Yoga kurala dayanmaz. Kurallara, yasaklara dayanarak yoga hayatınızı kurarsanız yanar biter kül olur. Bir amaç güderseniz de öyle.

Ama sevgiye odaklanırsanız, geleneceğin ilkelerinin size yol gösterdiğini anlarsınız. Yargı ve korkuyla değil, merakla yaklaşırsanız o ilkelerin yoganın derinliğine açılan kapılar olduğunu anlarsınız. Sonra da denersiniz. Ve size de öyle gelirse, o ilkeyi hayatınıza sokuverirsiniz, zorlanmadan. Birayı sahiden isteyip istemediğinizi de o kapıların açılıdığı derinlikten, içi dolu boşluktan, tonuna sessizlik sinmiş iç sesinizden öğrenirsiniz zaten.

Zihin Oyunları (3 Günlük bayram okuması)

 

IMG_3210
Foto: Fatoş Şafak

Üniversite son sınıftaydım. Seçmeli ders olarak felsefe bölümünden Epistemoloji almıştım. Dersi Arda Denkel veriyordu. Ben Arda Denkel’e bayılıyordum. Felsefeye de bayılıyordum. Önceki sene de seçmeli olarak aldığım Felsefeye Giriş dersinden AA ile geçmiştim. Felsefe olayını kıvırdığıma inanıyordum. Zaten dedem de koskoca felsefe profesörüydü.

İlk vizeye kadar her şey tıkırında gitti. Her derse giriyordum. Bir şeyi bildiğimi nereden biliyorum temalı epistemolojik problemlerin hepsini analitik mantık araçlarıyla çözüyordum. Vize de iyi geçmişti. Bir problemin sonunda o şeyi bildiğim değil, bilmediğim (yanlış) sonucunu çıkartmıştım ama hoca gidiş yolundan puan vermişti, notum iyiydi.

Epistemoloji gibi adı bile insanı korkutan bir dersi seçmeli olarak alan bir tek ben vardım sınıfta. Sınıfın geri kalanı felsefe bölümü öğrencilerinden oluşuyordu. Epistemoloji ikinci sınıfların zorunlu dersiydi.

Vizeden sonra bir gün hocamız geldi ve bize projelerimizin nasıl gittiğini sordu. Benim haricimde herkes ağzında bir şeyler geveledi. Ben kibirli kibirli en ön sırada oturduğum için ne projesi diye bile soramadım. Meğer kapağını dahi kaldırmadığım ders kitabımızın içindeki metinlerden birinin analizini yapacakmışız, ya da öyle bir şey. Bakın, bugün bile proje ödevin ne olduğunu hatırlamıyorum. Hatırlamıyorum çünkü hiç öğrenmedim. Tenezzül bile etmedim. Onun yerine şöyle dedim kendi kendime:

  1. Ben bu dersi seçmeli alıyorum.

2. Ben sosyoloji bölümünde okuyorum.

3. Ben dördüncü sınıf öğrencisiyim. Artık beni mezun edecek bu okul.

Vizede yaptığım hatayı burada da yaparak bu üç önermeden yanlış bir sonuç çıkartmayı başardım.

Sonuç: Benim bu proje ödevi yapmama gerek yok.

Ve fakat vize kağıdında bana gidiş yolundan puan veren hocam bu defa  salt vardığım sonuca baktı ve bana mesafeli bir sesle hayır dedi.

“Hayır Defne. Ödevi haftaya salı bekliyorum. Herkesinkini beklediğim gibi.”

Ben ayaklarımın geri geri sınıftan çıkarken ne düşünüyordum? Öyle olsun hocam! Alacağınız olsun hocam.  Ben ki şu koskoca üniversitede kimselerin adını bile telaffuz edemediği dersinizi bilerek, isteyerek, seçmeli  alıyorum, siz bana sıradan bir Felsefe Bölümü ikinci sınıf öğrencisi muamelesi çekiyorsunuz. Aşk olsun hocam.

Aklımda bu cümleleri evire çevire Temel Bilimler binasından çıktım, steplerden aşağı indim. Orta Kantin’den patatesli börek ve çay aldım. Bahar gelmişti. Ceketimi çimenlere serdim. Oturdum. Yasemin ile Ayşe derslerinden çıkıp geldiler. “Felsefeyi bıraktım,” dedim. Hadi ya, dediler. Konu kapandı. Dışarıdan. İçeride ise  ben Arda Hoca’nın not teslimi sırasında benim adımın yanına koyacağı (koymak zorunda kalacağı) F’i işaretlerken çekeceği vicdan azabını düşünüp öfkemi dindirmeye çalıştım. Ama kararım kesindi. Böreğimden ısırdığım her bir parçayı yüz defa çiğnemeye çalışırken kararımdan vazgeçemeyeceğimi biliyordum.

Hocanın bana işaret ettiği yöne gideceğime, ben hocayı bırakacaktım.

Epistemolojiyi bıraktım. Transkriptime koskoca bir F işlendi.

Arda hoca bir kaç yıl sonra beyin tümöründen öldü.

Ben bana çok şey katmış bu hocamı o son dönem ödevi konuşmasından sonra bir daha görmedim.

Pişmanlığını bu güne kadar yüreğimde taşıdım.

*

Yoganın başında, ortasında ve sonunda daima ve daima hocalarımız bizi zihin oyunları hakkında uyarırlar. Zihin oyunları bizim kendi başımıza kolaylıkla göreceğimiz direnç veya öz-sabotaj gibi bir şey değildir. Zihin oyunu, adını üzerinde, kendi kurnaz kafamızın bize oynadığı bir oyundur. Evet, bu geleneğin ilkeleri böyle, bu kursta şu şekilde hareket edeceğiz, böyle bir durum olduğunda hocamı haberdar edeceğim diye verdiğimiz kararların ve sözlerin zihin tarafından ve zihince son derece makul sebeplerle ihlal edilmesidir.

Zihin oyunları, sınırları bilgisine güvendiğimiz bir rehber tarafından çizilmiş bir dairenin dışına çıkmanın bir defalık okey olduğunu söyleyen sestir. Veya herkes dairenin içinde kalırken senin istisna olduğunu düşünmendir. Bu oyunları hepimizin zihni oynar. Bu durum çok özel, der. Hoca hepimize dairenin içinde durmamızı söyledi ama bilseydi benim halimi muhakkak ki dışarı çıkmamı hoş (hatta haklı) görürdü. Bu varsayıma dayanıp rehbere danışmadan insanın kafasının dikine gitmesine hocalarımız zihin oyunları derler.

Ve bizi uyarırlar:

Zihnin oyunlarına gelmeyin.

*

Zihin oyunları bir yoga sınıfinda  kolaylıkla gözlemlenebilir. Çok basit bir kaç talimat verirsiniz:

  • Ben hareketleri gösterirken lütfen siz yapmayın, dikkatle izleyin.
  • Derslerin tamamına gelin. Devamsızlık etmeyin.
  • Regl olduğunuz günlerde arkaya oturup dersi seyredin.
  • Regl öncesinde ve sonrasinda bir iki gün udiyana banda, mayurasana yapmayın.
  • Bir yeriniz incindiyse derse katılmayın, arkada oturup izleyin. İncinen yerinize dokunmadığını sandığınız hareketleri dahi yapmayın.
  • Beraber kaldığımız bir kampta isek yemek rutinini bozmayın.
  • Öğrendiğimiz bir asanayı gösterdiğim şekilde yapamıyorsanız yeni yöntemler icat etmeyin.

Bu talimatlar hocayı memnun etmek adına verilmez. Bunlar öğrencinin incinmemesi, sınıfın ritminin bozulmaması, geleneğin doğru aktarılması için gereklidir. Ancak tuhaf olan bu kadar basit talimatlara bile muhakkak uymayan bir iki kişi çıkar. Çünkü zihin, bu talimat benim için değil ki, der size. Siz fark etmezsiniz bile. Herkes pür dikkat hocayı dinlerken yanınızdaki arkadaşınızın kulağına eğilip bir espri patlatabilirsiniz. Sen o pür dikkat dinleyen güruhtan farklısın. Zihin öyle der. Onlar talimatları yerine getirirler, sizin vardır bir mazeretiniz. İşte o mazeretin adıdır zihin oyunları.

Bir önceki gün arkada regl olan kadınlar köşesinde (kırmızı çadır) oturan bir öğrencinize bir bakarsınız mayurasana’ya kalmaya çabalamaktır. Telaşınızı çaktırmamaya çalışarak “Ne yapıyorsun filanca” diye seslenirsiniz durduğunuz yerden. A, benim bitti ama der. Yahu, dün daha arkada oturacak kadar kanıyordun? Biz kadın değil miyiz, bilmez miyiz bu kanın evrelerini? Damla damla reglin bitişini? “Ya, ama ben rahatsızlık duymuyorum,” diye yanıtlar zihin oyunları ve öğrenci.

Geleneğe güven ve saygı o noktada zihin oyunları tarafından tuzla buz edilir. Geleneğin ve onu aktarmaya gönül vermiş, sizin de güvenerek derslerine gittiğiniz rehberin karşısında zihninizi koyarsınız. Eğer zihin, hocanın geleneği sürdürmek konusundaki ısrarını beğenmezse sonunda çeker gidersiniz. Ta ki bir kez daha aynı duvara toslayana kadar.

Yoga, düşünce kalıpları kadar davranışları da değiştirme niyetini taşır. Bir rehberin varlığı da bu yüzden çok önemlidir. İnsan kendini en çok kısıtlayan davranışlarını veya huylarını tek başına göremez. Kör noktasına düşer. İyi bir eş, ana-baba, açık sözlü bir dost da bunları size söyleyebilir. Hoşunuza gitmez belki. İtiraz edersiniz ve aslında öyle olmadığınıza karşınızdakini ikna etmeye girişirsiniz. Hocanızla ilişkiniz benzer bir hal alır. Kendini açıklama paragrafları sürer de sürer. Tema hep aynıdır: Sen (siz) beni yanlış anladın(ız). Ben aslında şöyle bir insanım.

Hayatımdaki en büyük dönüşümü kendimi hocama açıklamaya çalışmayı bırakıp, onun söylediği şeyde acaba doğruluk payı var mı diye düşünmeye başladığımda yaşadım. Beraber geçirdiğimiz yıllar içinde hocam bana çok şey söyledi. Mesela, ilgi meraklısısın dedi. Ciddiyetsizsin. Dikbaşlısın. Bir defa sınıfın içinde kükreyerek yalancısın diye bağırdı. O gün onun yolundan ayrılmayı ilk defa ciddi ciddi düşündüm. Ama sonra, ya öyleysem dedim? Ya ben yalancı, ilgi meraklısı, ciddiyetsiz ve dik başlı isem? Ve bunları görmüyorsam? Değilim diye inat etmek bana acı vereceğine göre bir de diğer pencereden bakayım kendime.

O zaman işte değişmeye başladım. Hocaya kızıp da beni hiç anlamadı, demekle bir yere gidemeyeceğimi her nasılsa anlamıştım. O günden beri beni hangi konuda uyarırsa ben ortada ne büyük bir yanlış anlama bulunduğunu anlatmak yerine olabilir, diyorum. Ben şimdi bir süre kendimi izleyeyim. Hocama güveniyorum çünkü. Beni incitmeyeceğini biliyorum. Hoşuma gitmeyeceğini bile bile kör noktama düşen bir tarafımı işaret ettiğinde benim iyiliğimi istediğini de biliyorum.

Biliyorum çünkü ben de hocayım. Öğrencilerimi sahipleniyorum. Seviyorum. Büyümeleri, gelişmeleri, mutluluğu, özgürlüğü, hayallerini onlardan çalan zihin oyunlarına gelmemeleri için deliler gibi çabalıyorum. Genç bir hoca olduğum için belki biraz çok çabalıyorum. Daha kolay hayal kırıklığına uğruyorum. Daha çabuk heyecanlanıyorum. Yıllar içinde sakinleşeceğim.

Öğrenciyle hoca belli bir süreyi (diyelim bir yıl) beraber yoga ekseninde geçirdikten sonra hoca artık o öğrencinin kör noktasına düşen davranışlarını tıpkı vücudundaki tıkanıkları görür gibi görüyor. Ayak bileklerinin esnek olmayışını bir bakışta anladığımız gibi bir öğrencinin tembelliğini de fark ediyoruz. Kuyruk sokumunda, sakrumda prana akmadığını vücut gösteriyor veya omuzların sıkışıklığını. Aynı şekilde başkasının onayına duyulan ihtiyacı veya inatçı karakteri ve obsesif/agresif tarafları da vücut, duruş, bakışlar, sorular ve tavırlar gösteriyor. Görüyoruz. Bu nihayetinde bizim işimiz. Hocamız bizi bunları görelim diye yetiştiriyor.

Öğrenciler ayak bileklerinin yeterince esnek olmadığını nispeten daha kolay kabulleniyorlar da  iş onlara karakterlerindeki  inadı, açgözlülüğü, tembelliği göstermeye gelince kulaklarını tıkıyorlar. Muhakkak bir yanlış anlama olmalı. Sanki vücut değişir, karakter değişmez. Sanki zihin ve beden arasında büyük bir fark var. Sanki ben onları ayak bilekleri esnek olsalar da  severim ama inatçılık ederlerse silerim.

Oysa ben zihnin de vücut gibi yogaya yanıt verdiğini, düzenli çalışıldığı takdirde her ikisinin de yumuşayıp dönüştüğünü, tıkanıkların çözüldüğünü biliyorum. Ha, inat ha ayak bileği aslında.

Beni onları yanlış tanıdığıma ikna edemeyenlerin  bir kısmı ayaklarını geri geri sürüyerek sınıftan çıkıyor ve bir daha da dönmüyorlar. Kim bilir belki de bir bardak çay, bir de patatesli börek alıp benimle çalışmayı bıraktıklarını söylüyorlardır arkadaşlarına. Benim onların yerinde açılan boşluğu gördüğümde içimin cız edeceğini düşünerek.

Benim içim gerçekten de cız ediyor. Hazır olmadığı halde, hoşlanmadığı bir şeyi duyduğu için giden her öğrencinin ardından açılan boşlukta. Ama terk edilmenin acısı değil bu. Yoganın derinine inmek için öğrencimin karşısına çıkan altın fırsatı kaçırmış olduğunu bilmenin cızı.  Bir yerlerde yeniden başlayıp yine aynı duvara çarpınca beni hatırlayacağını ve belki de gururundan geri dönemeyeceğini bilmenin cızı.

Tıpkı rahmetli Arda Denkel hocamı düşünürken duyduğum cız gibi bir şey.

 

 

 

Annemin Yaş Günü

 

Scan 14
Annemle ikimiz bir yaz günü

 

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin* dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiç bir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleten unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiç bir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü zannetmiyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. 1 Mayıs 1 Mayıs İşçinin Emekçinin bayramı. Ben el çırparım ve bir de annemin ve annemin bayramı. Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’yu, Aldırma Gönül’ü, 1 Mayıs’ı.

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğumgünü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Gönül koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin”, dedi. Bunu duyunca ateş kulaklarıma çıktı. Sonra dedi ki,

“Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem ile oturuyordum oysa ki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko -herhalde Türk filmlerinin etkisinden olacak- benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği ennnn berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç, vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander kitapevine götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini bir sadece bir anne’ye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer kitaplar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

(Edersin biliyorum çünkü bağışlamanın dünyanın en kolay ve ruhu en hafifleten şeyi olduğunu da sen öğrettin. Kırk yıllık hırçınlık krizlerim sırasında antika aynandan, hasır sandalyeye ve güzel kalbine kadar kırdığım her şeyi bağışlayarak sen öğrettin bana.)

İyi ki doğdun!

Kızın,

Defnoş.

*Şair Edip Cansever’dir ve Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup adlı şiirinde şöyle der:

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

Hiç bir yere gitmiyor.

(ki Türkçe yazan, yazmayı düşünen, isteyen, bir türlü yazamayan herkesin bu şiiri okumasını öğütlerim)

 

 

 

 

 

İSTANBUL’DA İÇE DÖNMEK

16Bu yazının orijinali Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Kokia’nın Atina’daki tedavisi aylar sürebilirmiş. Bu yüzden ben de İstanbul’a dönüp yeniden iş güç bakmaya, bir kez daha yerleşmeye giriştim. Ayda bir Atina’ya bir haftalık ziyaretlerimi gerçekleştireceğim. Burada huzursuzum. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Yerleşik hayata geçecektim bir başka memlekette, yine kürkçü dükkanında buldum kendimi. Yatak,araba ve bir yıllık telefon kontratı kaldı dünyanın öte yanında.

Bazen konuşma esnasında bir dostun ağzından çıkan bir söz -basit bir ayrıntı, esas hikâyenin kenar süsü mahiyetinde bir kelime- ne zamandır arayıp durduğumuz o cevabı şak diye yapıştırabiliyor.

Geçen sabah, dersten sonra, bir arkadaşımla konuşurken mesela İstanbul’a döndüğümden beri duyduğum huzursuzluğumun çaresi dökülüverdi ortaya. Anlatıyordu, bir ara cep telefonunu kaybetmiş ve yeni bir tane daha almamış, ev telefonu ile idare etmiş, ah ne rahatmış o zamanlar, şimdi yine bir proje için biraz içe dönmek istiyormuş işte o yüzden facebook’unu bir süreliğine askıya almış.

Konuşmaya devam ediyoruz ama kafam beni durmadan konuşmanın önceki aşamalarından birine çekiyor. Sanki duyuramayan çığlık çıkacak delik buldu, ya da yüzeye yaklaştı, dikkatimi çekmeye çalışıyor, artık duyayım diye. Sabah trafiği bir yanımda Karaköy’e doğru yürürken Şebnem’le konuşmamızı kafamdan geçiriyorum. Ve çıkıyor çığlık. İçim bağırıyor: İçine -bana- Dönmeye İhtiyacın Var!

Atina’dan döndüğümden beri İstanbul’da gün be gün artan huzursuzluğuma çareler araken dinlenmeye, sakin bir ortama ve tek başıma kalmaya ihtiyacım olduğunu düşünüyor ama bütün bu saydıklarımı yerine getirdiğim halde huzursuzluğumdan bir türlü kurtulamıyorum. Esas ihtiyacımın içime dönmek olduğunu keşfettiğim anda herşey yerli yerine oturdu. Çünkü içe dönmenin önemli bir özelliği var: kısa bir süreliğine de olsa diğer insanlarla ilişkinin askıya alınması. Dışa açılmanın tam tersi hareket.

İçe kapanma sandığımın aksine eve kapanmayı da gerektirmiyor. Hatta bazen eve kapanmak içe kapanmaya engel olabiliyor. E-postalara cevap, faturaların ödenmesi, uçak bileti araştırmaları arasında uğrayıp durmaktan kendimi alamadığım facebook meydanında laf attığım, muhabbete daldığım, derken her neye odaklanıyorsam oradan kopup gittiğim, iyicene dağıldığım -sözde- “evde tek başıma” zaman dilimi, içe dönme ihtiyacımı tatmin etmiyor tabii. Dışarı çıktığımda beyin dalgaları hızlı, bedenim hiç dinlenmemiş, kafam kazan gibi, duygularım karmakarışık bir yumak. Değil çözmeye, o yumağı elime almaya bile cesaretim yok. Ne oldu? Sözde tekbaşına kaldım da dinlendim evde! Dolayısıyla dışarıda, bir dostla buluştuğumda mesela, aradan iki saat geçmeden eski bir dostaumun tabiri ile “kurtlanmam”, bir an önce eve dönüp bir başıma kalma isteği ile yanıp tutuşur hale gelmem hep bu içe dönme ihtiyacını hakkıyla tatmin edemememden elbet! İçe dönüş sürecinde telefon, gevezelik, boş internet gezintileri, kısaca dikkati içeriden dışarı taşıyacak şeyler askıya alınıyor. Dünyanın pek çok yerinde düzenlenen Vippasana mediyasyon kursları içe dönüşün on güne yayıldığı süreçler mesela. On gün boyunca kalacağınız Vippasana merkezine girişte cep telefonu ve bilgisayarların yanısıra, yanınızdaki kitap ve defterleri de idareye teslim etmeniz bekleniyor. Orada kaldığınız sonraki on gün dış dünya ile bağlantınız (acil bir durum olmadığı takdirde) kesililyor. Gerçek hayat dediğimiz dış dünyadaki pek mühim meselelerimizden uzaklaştığımızda bizden geriye ne kaldığını görebilelim diye.

Hiç konuşmadan geçen on gün boyunca yoğun bir meditasyon eğitimi, doğanın ritmine dayalı günlük düzende devam ediyor. Günde iki öğün yenen hafif ama çok lezzetli vejeterjan yemekler, önce dış, sonra yavaş yavaş yayılan iç sessizlik kişiyi benliğinin hiç tanımadığı bilmediği boyutlarını keşfetmeye götürebiliyor. Ben Tayland’daki Vippasana merkezindeki 10 günümü tamamlamış eve dönerken otobüste “her insan bu dünyadan göçmeden önce kendi içinde barındırdığı bu zevki, bu olağanüstü tecrübeyi bir defa da olsa tatmalı, yoksa yazık!” diye tekrarlayıp durduğumu hatırlıyorum.

Neyse şimdi burada, İstanbul’da ihtiyacım olan içe dönüş öyle Vippasana tarzı bir şey değil. İsteğim hergün bir (belki iki) saat “gerçek” hayatımdan kopmak. Nasıl yapmalı? Plaja gidebilirim. Karadeniz’e doğru araba kullanmak da, Gümüşdere plajında yürümek de içime dönmemi sağlardı eskiden. Arabam yakınlarda değil ama. Baktım Karaköy iskelesinde vapur. Sanki daha önce kalkacakmış da beni beklemiş gibi bir hali de var. Telefonu sabahtan evde bırakmıştım, yanımda bir defter, bir cüzdan, bir de akbil. Güneşli ve kuru şubat günlerinden biri. Soğuk ama açıkta oturmaya engel olacak kadar değil. Hem artık vapurların açığında da sigara içilmiyormuş, dumana/rüzgara göre hop hop yer değiştirmem de gerekmiyor. Simit var, çay var. Günümü bölen, beni dışarı “gerçek” hayata açılmaya mecbur edecek bir programım yok. Ufuk mavi ve sonsuz. Mavi pırıl pırıl. Adaya mı gitseydim? Gece adadaki evimizde kalır, sabah erken bir vapurla yine dersime gelirim. Belki giderim, belki de gitmem. Şimdi bir Kadıköy çarşıya yürüyeyim bakalım.

Kadıköy, Beyoğlu-Cihangir-Galata gibi adım başı raslayacağım bir tanıdığın beni dışarı açılmaya mecbur kılacağı bir muhit değil. Yeni bir şehre gelmişcesine (Atina’ya mı benziyor Kadıköy?) hür, hafif, pür neşe çarşıda yürüyorum. Her adımda size yazdığım bu satırlar ve dahi ileride yazacağım yazıların satıları sapır sapır akıyorlar içimden. İçe döndükçe yaratıcı kanallar açılıyor. Şebnem’in sabah söylediği de buydu zaten. Üzerinde çalışacağı yaratıcı bir projeye odaklanmak için içe dönmek istiyordu. Benim de attığım her adımda bir buluşmadan diğerine koşturup durmaktan, ders vermekten, dert dinlemekten, laf yetiştirip, bir sonraki olaya yetişmekten yorgun düşmüş ve ona dönmeye bir türlü niyet etmediğim için de bir türlü dinlenenemiş içim besleniyor, canlanıyor, yaratıcılık kanalları açılıyor.

Rasgele sokaklara girip çıkıyorum. Çiya’da yemek yedim gelmişken. Ne çok kitapçı var! Akmar pasajı bile kitapçı dolmuş. Lisedeyken plaklardan karışık kaset çektirmeye gelirdim ben buraya. Kadıköy’de gerçek bir turist olduğumdan Baylan pastanesinin önüne çıktığımda hala durduğuna sevinerek içeri dalıyorum. Bu Baylan’a ikinci gelişim. On yedi yıl önceki ilk seferimde yediğim ve damak hafızamdan hiç silinmeyen kup griye var mıdır acaba?

İşte şimdi Baylan’da, geçen yıllar içinde nasıl olmuşsa hiç değişmemiş Baylan pastanesinde, kup griyemi ona hasret damağımda erite erite yazıyorum. Vapur sefası ile başlayan içe dönme harekâtı sona ermek üzere. Lacivert akşam ışıklarını bürünmüş istanbul’a karışarak eve döneyim. Yoldan bir de film edineyim. Işıltılı geceye karşı dairemde, şişlerimi, yünümü elime alıp karşısına otururum. Bu tatminle yatarsam tahminim yarın sabah insan içine karışmaya, dost sohbetlerine, beni arayanları cevaplamaya, dış dünyaya açılmaya hazır kıvamda uyanacağım. Denge kendiliğinden kuruluyor.

Akıllıca tasarlanmış bir yogasana serisinde her öne katlanma onu takip eden bir arkaya katlanma ile dengeleniyor. Paşçimottanasana’yı purvottanasana izliyor. Biraz içe, sonra dışa, sonra içe, sonra dışa.

Ne demişler?

Kainatın her katmanında hareket durağanlığa, durağanlık da harekete hayat verir, alem böyle döner durur.

 

MENSTRÜASYON_1. Bölüm

Yoga, kadınlar, adet dönemi ve dahası… Meslekdaşım, sınıf arkadaşım, Shadow Yoga öğretmeni Radhasri’nin yazdığı bu makaleyi paylaşmak istedim.

YAZAR: Radhasri (Rhonda Fogel)

İngilizce orijinalinden Türkçeye çeviren: Biray Anıl Birer

Mens 1
Seafolly swimwear. Photo : Pinterest

Ergenlik yıllarımda televizyonda izlediğim bir tampon reklamı bende kalıcı etki bırakmıştı. Beyaz bikini giymiş, karnı dümdüz bir süper model uzun sarı saçlarını savurarak beyaz bir atın üstünde dört nala koşuyordu. Kendi kendime “Bu kadın hangi gezegende yaşıyor?” diye sormuş ve yaptığı şeyin riskli olup olmadığını düşünmüştüm. Tampon tamamen içine girip ipi elinden düşürene kadar kaç tur atması gerekiyordu? En sonunda kendimi suçlamaya başladım. Sorunum neydi benim? Neden kanamam varken ata binesim gelmiyordu?

Her ay aynada gördüğüm resim, olmam gerektiği söylenen çılgın ve özgür savaşçı tanrıçadan epey uzak. Gördüğüm şey, daha ziyade, bol eşofman ve penyeyle daha rahat eden yağlı saçlı, şişkin ve soluk bir resim. Kendimi nasıl hissediyorum? Tek istediğim şey biraz kestirmek. Sıcak bir plajda neredeyse çıplak bir halde piyasa yapmak aklımdaki son şey oluyor genelde.

Kanama zamanlarında enerjinin düşmesi ve içedönük hissetmenin kötü ve zayıf bir şey olduğuna ve bütün bunlara izin verilmemesi gerektiğine dair bütün kadınları ne zaman, neden ve nasıl ikna ettik?

Bu ‘aylık lanet’ insanlığın var oluşunu sürdürüyor. Ona daha fazla saygı duymamız ve onu daha ciddiye almamız gerekmiyor mu?

mens 2
Foto: interest

İlk âdetim epey erken bir yaşta, 12 yaşımda başladı. Annem beni hiç uyarmadan, kadınlığa giriş töreni olarak, yüzüme sert bir tokat attı. Yaşadığım şok ve gözyaşlarım dinince, bana bu dinî batıl inancı açıkladılar: Adet gören kızın kan dolaşımı hayatı boyunca düzgün olsun diye tokatlanırmış. İnanın bana, tokat atmak yerine, bu aylık hadiseye nasıl saygı duyacağım ve sistemimi nasıl yenileyeceğim konusunda biraz yol gösterseler çok daha iyi olurdu. Tokat işe yaramadı. Erkenden tükendim ve 30’larıma gelene kadar sorunumu anlamadım.

Lisede beden eğitimi derslerini sık sık asardım; gerçi beden eğitimi dersini fazla sevmediğim için her zaman olabilirdi bu. Adet dönemimi bahane olarak kullanırdım ama beden eğitimi öğretmeni bir hafta önce de aynı cümleyi kullandığımı hatırlayınca nihayet yakalandım. Adet gördüğümde hiç dışarı çıkmak, aktif veya sosyal olmak istemiyordum ama elbette zorundaydım. 17 yaşıma geldiğimde bu bana bir lanet, mücadele edilmesi ve olabildiğince uzak durulması gereken bir şey olarak görünüyordu. Sadece unutmaya uğraş, çalışarak üstesinden gel, egzersizle atlat ve bir şey yokmuş gibi devam et.  Adetinin seni aşağı çekmesine izin verme, dışarıya çıkıp normal olabilmek için bastır onu. Hiçbir şeyin değişmesine gerek yok.

24 yaşıma gelip de vejetaryen olmaya heveslendiğimde, düşük tansiyon ve baş dönmesi krizleri normal şeyler haline gelmişti. Bunlarla yaşamayı öğrendim ve bunu ‘benim bir parçam’ olarak gördüm. Doktorum kansızlık sınırında olduğum için beni doğum kontrol hapını ve et yemeyi bırakmamam konusunda uyardı. Ama yine de bunları yaptım. Dört yıl sonra bunun bedelini ödüyordum. Adet dönemimde her şey çok daha kötü bir hale geliyordu. Ne kadar demir hapı ve B12 takviyesi alırsam alayım, bir biftek veya bir parça ciğerin yerini tutmuyordu. Yoga eğitmenlerimin yanında Ayurvedik hekimim de bana et yemem gerektiğini ve bedenimin bunu bildiğini söylüyordu.

Tüm yoga eğitmenlerim kadındı ve yıllar boyunca hiçbiri adet döngüm sırasında baş aşağı hareketleri yapmamam için beni uyarmadı. Derslere girmeme izin veriliyordu ve uygulamada herhangi bir değişiklik yapılmıyordu. Dinlenmek için bir ya da iki dersi kaçırmışımdır ama tamponların yardımıyla her hareketi yapıyordum.

Şimdiki yoga öğretmenim adet dönemimde bedenimde olup biten her şeyi hissetmem için bana izin verdiğinde ve bunu kabul etmenin ne kadar önemli olduğunu bana öğrettiğinde 33 yaşındaydım. Bu eğitmenle birlikte çalışmak için okyanusun öteki tarafına geçmiştim ve daha ilk seansta 3-4 günlük kanamam olduğu için derse katılmama izin verilmemişti. Bir kenarda oturup onları izlemek zorundaydım.

Bu ADAMDAN kadın olmak hakkında o kadar çok şey öğrendim ki!

Harcayacak çok az enerjimin olduğu bir dönemde kendimi zorlamak durumunda kalmamak beni o kadar rahatlatmıştı ki… Fiziksel olarak uygulamak zorunda kalmadan dersleri izleyerek ve bütün bilgiyi yalayıp yutarak da çok şey öğrendim. Başkalarının hareket etmesini gözlemledim; eve döndüğümde derse katılan diğer öğrenciler kadar öğrenmiştim. Yorgunluktan tükenmemiştim ve hayatta kalma mücadelesi vermek yerine dinlenme halinde çok daha fazla bilgi edinebilmiştim. Aylık adet dönemimi bir lanet olarak reddetmek yerine onun işaretlerine saygı göstermek ve aldığım bu molayı kendine bir hediye olarak kabul etmek öğretiliyordu bana. Üç gün boyunca yogayı uygulamamak ve rutini akıntıya göre birkaç gün önceden ve birkaç gün sonradan değiştirmek oldukça yerine hissettirdi. O zamandan beri beni besleyen yeni bir öz bakım ritmini doğal olarak tutturdum.

 

 

mens 3
Sanatçı: Cendrine Rovini. Foto : Pinterest

Çoğu zaman kadınlar bir şeyleri kaçırdıklarına inanmak, ‘yapmadıkları’ sürece ‘anlayamayacaklarını’ düşünmek gibi bir hataya düşüyor. Konu yoga ve anlamak olduğunda daha azı daha çok demektir, özellikle de kanama halindeyken. Bilgi farklı şekillerde, farklı kaynaklardan gelir. Fiziksel olarak eyleme geçmek için ayrı bir zaman; kavramak ve hazmetmek için de ayrı bir zaman olacaktır. Genişleme ve kasılma, soluk alma ve verme, ayın yaklaşması ve uzaklaşması döngüleri vardır. Sadece genişlemeden ibaret bir yaşamı sürdürmek doğal değildir ve bu en nihayetinde gelecekteki bir kırılma noktasında çok daha büyük bir kasılmaya yol açacaktır. Bununla aylık olarak ilgilenmek ve riski azaltmak daha iyi olacaktır. Doğa sizin sınırlı programınızdan çok daha büyük bir plana sahiptir, bu nedenle onunkine ayak uydurmak en iyisi olacaktır.

354 kan kaybı döngüsünden sonra, 41 yaşındayken bir Çin tıbbı doktoru için çalışmaya başladım ve kan seviyelerimi, kas dokularımı ve genel olarak canlılığımı değiştiren bitkisel bir formülü keşfettim. Keşke Si Wu Tang ile kadınlığımın çok daha erken bir safhasında tanışsaydım. Sanırım bana hayatta sert bir tokattan çok daha büyük bir faydası olabilirdi. Her aylık kanamanın ardından kaybedilen kanı tazelemek ve sistemi takviye etmek o kadar önemli ki. Bunları yapmak kadınların çektiği acıları rahatlatmaya yardımcı olabiliyor. Gıda saflığında formüle edilmiş bitki özlü bir ilacı bile kullanmadan önce nitelikli bir doktorun tavsiyesini almak daha uygun olacaktır.

mens 4
Ay 2007 Mexico. Foto : Radhasri

Kadınlar bu sakınılmaz ve kaçınılmaz aylık dönem hakkında düzgün şekilde eğitilmiyor ve bu konuda herhangi bir rehberlik almıyorlar. Kadının bu döngüyle nasıl başa çıktığı, kendine nasıl baktığı ve kendini nasıl tazelediği hayat ışığını ve tüm yaşamını etkileyebilir!

Kocam ‘yakında kanama başlayacak’ sinyallerinin yanında ruh halimdeki değişim işaretlerini de anlıyor ve tanıyor. Hatta bazılarını benimle birlikte yaşıyor. Yorgun düşüyor ve normalden daha uzun süre uyuyor veya bacakları ona daha ağır geliyor. Çadıra benimle birlikte girecek diye onunla dalga geçiyorum, o da homurdanıyor ama benimle aynı fikirde. Erkeklerin de ritimleri ve döngüleri var.

HEPİMİZ ay döngüsünden etkileniyoruz. Bunun inkar etmek evrenin tasarımına ters düşer ve kendi doğamızın reddidir. Ne yazık ki, yapay elektrikli ışıkların hayatımıza girmesiyle birlikte bu ay döngüleri ile bağlantı kurmak epey zor hale geldi. Bizi çevreleyen beton duvarlar arasında gökyüzü manzaramız büyük ölçüde daraldı. Gündüz ve gece ile dolunay ve yeni ay arasındaki fark daha az fark edilebilir oldu.

mens 5
Foto : Radhasri

Söylemem gereken tek şey çadıra gideceğim oluyor; kocam da bu işin nasıl ilerleyeceğini biliyor. Gelecek haftanın ‘kadın tatilinin’ hazırlığı temizlik ve toparlama ile başlıyor, ev ve erzak alışverişleri yapılıyor, belki önceden biraz yemek de pişiriliyor. Kanamamın ilk üç gününde hiçbir şey yapmamak üzere en iyi şekilde hazırlık yapıyorum. Pratik yok, ev işi yok, mutlaka gerekmedikçe dışarı çıkmak yok. Benim kraliçe rolünü kaptığım aylık bir kentsel inziva.

Elbette bu her zaman mümkün olmuyor. Hayat üzerimize kendi istediklerini boca ediyor. Acil durumlar, cenazeler, toplantılar, düğünler, binilecek uçaklar, öğretilecek atölyeler ve yıllar boyunca pek çok şey girdi araya. Tüm olayları kontrol edemeyiz. Ama gerekli önlemleri alabiliriz ve seçim şansı olduğunda bilgece karar verebiliriz.

Yani mücadele edip üstesinden gelmeniz gerektiğine inanıp o bikiniyi giymek ve o ata binmek yerine, doğanın çağrısını dinlediğinizde ne olacağına bakın ve yatağınıza uzanın. Pişman olmayacağınıza eminim.

Yazarı takip etmek isterseniz: https://www.instagram.com/hathayogashalamontreal/

Yazının orjinali için:

View story at Medium.com

 

View story at Medium.com