Korona Günlerinden Çıkış

fullsizeoutput_46feSevgili Okurlar,

25 Mayıs 2020 Pazartesi itibarı ile Atina’da kahvelerin açılmasıyla benim için karantina bitti. Çünkü neydi? Zaten büyük bir kısmını evde geçirdiğim hayatımdaki tek fark sabahki yoga ve ev işlerini bitirdikten sonra çıktığım kahve gezmelerimin kesilmesiydi. Kahve gezmesinden döndükten sonrası zaten son üç ayda yaşadığım hayatla birdi. Öğle yemeği pişir, yazmaya otur, sonra akşam olur.

Kahvelerin açılmasını dört gözle bekliyordum. Sabahları uyanmam için bir sebebim olacak diye düşünüyordum. Normalde 6:30’da ayağa dikilen ben bu karantina aylarında her gün 8:20’de gözlerimi güne açabildim. Kahve gezisi günümden çıktığı için.

Dün koşa koşa evden çıktım. Gerçekten de açılmışlardı! Eve yakın Kaldi kahvesinde oturdum. Az şekerli, badem sütlü bir kakao içtim. Bloğumu biraz düzenledim. Sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibiydi. Oh be, demedim yani. Sanki daha dün gelmişim Kaldi’ye. Öyle bir cool his içimde. Peki. Eve döndüm. Yemek yaptık. Akşam oldu.

Bu sabah yüreğime bir öküz çöreklenmişti, öyle uyandım. Kalktım. Kahvemi yaptım. Romanımı alıp parka bakan balkon kapısının önüne yerleştim. Öküz yüreğimden kalkmadı. Oysa günün ev sevdiğim saatleri. Bey’i kaldırdım. Yogamı yaptım. Kahvaltı ettim. Ben biraz çıkayım dedim. Little Tree and Books, biliyorsunuz Atina’daki en sevdiğim kahvem. Oraya giderim, dedim. Orada yazarım. Sonra bir tutukluk geldi üzerime. Yorgunluk. Little Tree bizim evden 5 km uzakta. Eskiden, bisikleti metroya atar, trafikli ana caddeleri metroyla geçer, Akropolis’in yeşil, şirin sokalarını bisikletle aşardım. Henüz metrolara binmiyoruz. 5 km yol gidecek güç var mı bacaklarda? Yok. Pazar günü bisikletle Filopapou tepesine çıktım. (Fotoğraf oradan) Büyükada’daki çamlar gibi yüksek bir tepeye kurulmuş, harika bir park. Öye bir hamlamışım ki, bugün (salı) hala bacaklar, omuzlar ağrıyor. Hayır, Little Tree’ye pedal çevirecek derman yoktu bacaklarımda ama başka bir derdim daha vardı.

O da şu: Karantina günlerini ben sakin geçirdim. Yardımcımız yoktu. MS hastası eşime tek başıma baktım. Sabahları yataktaki yatay pozisyonundan bağdaş kurarak oturtmayla başlayıp, gece yine bağdaştan yataya geçirmeye kadar giden ayrıntılı ve zorlu bir bakım bu. Dışarıdan yemek sipariş etmediğimiz için her gün yemek pişirdim. Mutfağı topladım. Çamaşırları yıkadım. Astım. Askıdan aldım. Eşimi yıkadım. Kendimi yıkadım. Kedi tuvaletini temizledim. Biliyorsunuz işte. Domestik haller. Tüm bu ev işinin beni yıpratacağını düşünürdüm, haftada bir kaç gün bugünkü gibi yüreğime öküz oturmuş gibi bir ağırlıkla uyanacağımı tahmin ederdim. Hiç biri olmadı. Evet, herkes kadar benim de dikkatim dağınıktı. Bir işe odaklanmak zordu ama 24 dakikalık gati yöntemini kullanarak okudum da, yazdım da, derslerimi de verdim. Hatta okurlarımla Zoom üzerinden buluşup onlara kitaplarımdan parçaları yüksek sesle bile okudum, hâlâ da okuyorum.

Genel olarak huzurum yerindeydi. Bir defa bile Yaz Sıcağı  kitabımın okurlar tarafından en çok paylaşılan cümlesi olan “evlilik insanı daracık bir nüshasına hapsediyor,” cümlesini aklıma getirdim. Daracık nüshamda değildim çünkü. Tam kapasite olmasa bile tama yakın kapasitede hayata sarılıyordum.

Bu sabah bu cümle ilk defa aklıma geldi. Yaz Sıcağı’nın anlatıcısı Melike’nin annesinin Melike’ye söylediği: Evlilik, insanı daracık bir nüshasına hapsediyor.

İlk defa bugün, dışarısı ihtimali belirdiği için içerisi beni darladı! Bugüne kadar bir Zen rahibesi anlayışı içinde gördüğüm ev işleri, dışarı çıkmamı geciktiren iğrenç uğraşlara dönüştü. Bey, ofisimin kapılarını açtığımda beni bekleyen, son yazdığım bölümü anlattığım, yüksek sesle Raymond Carver öyküleri okuduğum dosttan, benden devamlı hizmet bekleyen kocaya dönüştü. Kediler bile her zamankinden çok mızmızlandılar kapalı balkon kapıları yüzünden.

Görüyor musunuz kahvelerin açılması nelere maloldu?

Neden oldu? Çünkü anında ben, orada, dışarıda, o kahvede, o diğer varoluş alanında başka bir olacağıma inandım. Daha tam. Daha mutlu. Daha üretken. Daha özgür. Daha kendi gibi!

Oysa daha iki gün önce, evdeki yazıhanemin kapalı kapıları ardında, tam da o kişiydim.

Orada bir başka ben yok dışarıda. Tüm ev işlerinin ortasında dahi bulabildiğim merkez, hâlâ içimde, hâlâ içeride. Bunu hatırlamalıyım. Tamlığı bir başka yerde aramaya meyilli zihnimi dizginlemeli, merkeze doğru gemlemeliyim. Yoksa hep bir başka hayatı hayal edecek o, tamama ermek için.

Parka gittim. Bir banka oturdum. Karşıma  Rus bir anne ile iki çocuğu oturdular. Kız 9-10 yaşlarında, oğlan 12-13. Anne telefondna müzik açtı. Avaz avaz, Yunan rap. Ben pis pis baktım. Kitap okuyordum. Çocuklar annenin karşına geçip dans ettikler. Birbirlerini kovalayıp bağrıştılar. Yüksek sesle konuştular. Güldüler. Bir daha dans ettiler. Müziğin sesini açtılar. ANne çocukları videoya çekti.

Yağmur başladı. Hep beraber kalktık. Zakkumlar açmış. Sunağıma koyarım diye bir tane kopardım. Rus aile yanımda bitiverdi. Oğlan bana koca bir buket pembe zakkum uzattı. Anne elindeki torbadan bir demet beyaz zakkum çıkardı. Küçük kız onu da elime tutuşturdu. Önümde eğildiler. Oğlanın başında şık bir şapka vardı. Onu çıkartarak beni selamladı. Hepsi birden gülümsüyordu. Küçük kızın omzuna dokundum. Teşekkür ettim.

Eve döndüm.

 

Korona Günlerinde Kitap Okumaları

Kahvaltı Sofrası okumaları başlıyor! Karantina’da kitap okumaları. Kanepeden kanepeye. Yaz Sıcağı ve Saklambaç okumaları halen devam ediyor ve harika gidiyor! Yoğun istek üzerine (en çok da benim içimde yoğun istek!) Kahvaltı Sofrası okumaları için de bir grup kuruyoruz.

Pazar akşamları, 20 kişilik bir grupla Zoom vasıtasıyla bir araya gelip Kahvaltı Sofrası romanımı okuyacağız, sohbet edeceğiz.

Buluşma tarihleri:

7-14-21-28 Haziran 21:00 (İstanbul saati)

Ücret: 100TL (4 buluşmayı kapsar)

Kayıt için: sumandefne@gmail.com

Bekliyoruz.

ÖNEMLİ: Niyetiniz varsa mutlaka kitaplarınızı şimdiden sipariş edin. Kargolar yavaş. Kitapların ulaşması bazen iki haftayı buluyor. Türkiye dışından katılacak olanlar kitap temini konusunda bana email yazınız.

Teşekkürler!

Defne Suman

 

2d4c1e62-031d-4f8d-b3b1-1717879ae6fb

Bu Akşam Canlı Yayın

Bu akşam Genç Edebiyatçılar Topluluğu’nun instagram sayfasında canlı yayına davetliyim. Siz de gelin! Görüşmek üzere… İstanbul saatiyle 21:30’da. Instagram’da @tnku_gencedebiyatcilar

Defne  Suman.

 

Screenshot 2020-05-11 at 8.11.54 PM

Korona Günlerinde Anneler Günü

imza 7Geç uyandık. Saatini ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Ama dinlenmiştik ama yüzümün hatları tekrar yerine oturmuştu. Bunlar mühim. Saçlarımı boyatmayı bıraktığımdan beri (en son kuaföre gittiğimde, size yazıyordum tarih 28 Şubat galiba) iki parmak uzayan kırlarıma ancak dinlemiş bir yüz yakışıyor. Fatoş yeni saçıma corona crown dedi, korona tacı yani.

Dün, bütün günü Satürn’ün etkisine derman olsun diye  kahvesiz geçirdim. Yaşım kadar hafta boyunca (46) Cumartesi günleri kahve içmeyeceğim. (Bu Satürn işinin ne olduğunu daha sonra yazarım. Şimdi hızlı hızlı yazmam gerekiyor, Bey, Zoom’da vereceği kokteyl partisi için ona yardım etmemi bekliyor. Barmaidlik görevlerim var. ) Zor geçti. Ama Satürn de karşılığını verdi, günahını almayayım, hazzım ona kurban olsun. Amin.

Bu sabah kahvemi aldım, annemi aradım. Ne zamandır görüntülü konuşmuyorduk. Malum hepimize ekrandan illallah geldi. Bir de annem korona tacımı görür de üzülür diye korkuyordum. Aksine çok beğendi. Olgun bir hava vermiş dedi. Bir de Pınar beğenmez diye düşünüyordum, ondan da olumlu bir yorum gelince bıraktım beyazları artık, uzasınlar gönüllerince.

Bey ile balkonda uzun bir Analar Günü kahvaltısı ettik. Kahvaltı hazırlıklarına girmeden önce bulaşık makinesini boşaltmadığım için mutfakta dağ gibi bulaşık birikmişti. O dağa tırmanırken sesli kitaptan Orhan Pamuk’un Öteki Renkler kitabını açtım. Şansa da 3. Bölüm: Babam çalmaya başladı. Tam Bey’e seslenecektim. Gelsin, o da dinlesin diye. Çünkü babası geçen sene öldü ve Orhan Pamuk’un Babam başlıklı bölümü de babanın ölümüyle açıldı. Ama sonra vazgeçtim. Hem tıraş ritüelini gerçekleştirmeye banyoya girmiş olduğundan hem de Orhan Pamuk’un babası hakkında söylediği bir şey o sırada dikkatimi çektiğinden.

Babası genç Orhan’ı hep desteklemiş. Çocukken çizdiği resimlere de, büyüyünce yazdığı öykülere de hayranlıkla bakmış. Bunun bir çocuk, bir genç için ne kadar önemli olduğunu, ne kadar güven verdiğini anlatıyordu. Benim aklım babama değil, anneme gitti. Anneler Günü diye değil, Pamuk’un hayatında babasının yeri neyse, benim hayatımda da annemin yeri o olduğu için.

Ben de çok küçük yaşta yazmaya başladım. Öyküler, romanlar yazdım. Afacan Beşler, Gizli Yediler, Yaramaz Kızlar serilerinin yerel versiyonlarını çocukken saman kağıda neşrettim ve biraz daha büyüyünce Çatı serisinin yine yerel varyasyonlarını kaleme aldım. Hatta bir defa Çatı’nın anlatıcısı Cathy’nin kız kardeşi Carrie ağzından bir roman yazdım ama bu sonra başıma dertler açtı, onu da bir başka gün yazarım. Orta üçe geçtiğimizde aslında pek hayran olduğumuz ama bize hiç yüz vermeyen bir ablamızı yerin dibine batıran bir Amanda’nın Maceraları projesine editörlük ettim. Bu projeyi kurucusu olduğum Dunganganlar çetesinin diğer üyeleri ile gerçekleştirdik. Her birimiz hayran olduğumuz ama bize yüz vermeyen Amanda rumuzlu ablamızın başından geçebilecek türlü öyküyü kaleme aldık. En çok Evren ile ikimiz yazdık. 30-40 Amanda öyküsü bitince annem bizim için kitabımızı daktiloya çekti ve ben bir önsöz yazdım. Birazdan sizinle bu önsözü paylaşacağım. Bugün hâlâ Evren’le beraber Amanda’nın Maceraları kitabının öykülerini okurken gözlerimizden yaşlar gelir.

 

Şunu diyorum: Annem tüm bu öyküleri, romanların, Blyton’un, V.C Andrews’un yerel reprodüksiyonlarını baştan sona okudu. Ben küçükken annem okutmandı üniversitede. Profesörlüğe giden yolda çalışırken, bana şehriye çorbası pişiriyor, Basri sandviçleri hazırlıyor, Anadolu Liseleri ve Kolejler sınavına girmem için benimle kıyasıya mücadele veriyor, FKM’den alıp Bale Sanat’a, oradan AKM’ye götürüyordu. Üzerinde hala okutman kıyafeti, elinde tahta kaşık, çorba karıştırırken ben elimde saman kağıtlarımla ayağının altında dolanıp, eteğini çekiştirerek ona yeni yazdığım romanı yüksek sesle okuyor ve pür dikkatini talep ediyordum.

Annem bir defa bile ay sıkıldım senin deli saçması öykülerinden demedi. Yorgunum, başka zaman okuyalım bile demedi. Aksine dinledi. Güldü ve nasıl geliyor bunlar aklına diye hayranlığını belirtti.

Bu sabah, Atina’daki evimde bir yandan bulaşıkları kaldırır, bir yandan Orhan Pamuk’un babası hakkında yazdıklarını Sesli Kitap’tan dinlerken bunları düşünüyordum. Pamuk’un babası, ilk romanı yayımlanınca ona “bir gün Nobel’i alacaksın” demiş. Pamuk bunu sonradan Babamın Bavulu adı altında kitaplaştırdığı Nobel konuşmasında söylemişti.

Birkaç sene önce evlilik terapistimizle konuşuyorduk. Ben etrafımdaki insanların benden çok şey beklediklerinden yakınıyordum. Taleplerini karşılayamamaktan. Kimler senden ne bekliyor mesela, diye sormuştu terapist. Ben de Bey’in taleplerinin yanı sıra annemin benden ödüller bekliyor olmasından söz etmiştim. Terapist gülmüş, bir daha sormuştu. O zaman doğrusunu söylemiştim. Annem benden ödüller beklemiyordu. Annem benim kitaplarımın ödülü hakkettiğine canı gönülden inanıyor ve onlara ödül vermeyen jürilere kızıyordu. Emanet Zaman’ı Yunus Nadi Roman ödülüne layık görmeyişlerine bozulmuştu. Ben de bozulmuştum ama annem gibi ifade edememiştim üzüntümü. Ne de olsa kitabın yazarıydım ben.

Terapistimizin o gün şöyle dediğini hatırlıyorum:

-Ne talihlisin ki seni Nobel’e layık gören bir annen var.

Bu doğru. Benim annem de Orhan Pamuk’un babası gibi beni Nobel’e layık görüyor. Bugün yazıyorsam işte arkasında bu inanç var. Bana benden çok inanan birisi annem. Bu yüzden de ona sonsuz teşekkür borçluyum. İyi varsın anneciğim.

*

Bugün yazıyorsam, bunun arkasında birkaç kadın daha var ve anneler günü vasıtasıyla onları da anmadan geçmeyeyim.

Öncelikle Nenem Zahide Gökberk. Yazarlık onun hayaliydi. Bana kısmet oldu. Edebiyata sevdalıydı. Lisede edebiyat öğretmeni Necip Fazıl Çamlıbel imiş. Onu yazar olmaya teşvik etmiş. Nenem çok okurdu. Modern, klasik, yerli, yabancı demeden edebi bulduğu her romanı, öyküyü okurdu. Almancadan çeviriler yapardı. Firuzan’ın manevi annesiydi. Yazarlığın mümkün olduğunu sanırım ki ilk bana o söyledi.

İkincisi Saadet Gökberk. Annemin halası. Annemi, teyzemi, Nazire teyzemi Beyoğlu’na pastaneye, sinemaya, tiyatroya o götürürmüş. Benim büyük halam. Dame de Sion’da ortaokul, Arnavut Kız Koleji’nde liseyi okumuş, İngiliz ve Amerikan edebiyatı klasiklerini hayatıma sokan, bana ilk Shakespeare kitabımı armağan eden, Anna Karenina’yı ilk defa okuduğum günlerde karakterlerden ortak dostlarımızmış gibi söz eden (“nasıl ayağa fırlayıp bağırdı o Anna, ah herkesin ortasında, şaşkaloz kız!”) oydu. Hiç evlenmemiş, başının dikine gitmiş, güzelliğiyle nam salmış ve erkek kardeşlerinin aksine elinde parasını tutup, işletebilmiş nadide bir rol modeldi bana.

Meral Halam ile Aysel Halam, muazzam öyküler anlatırlar. Oturup saatlerce dinlersiniz. Tüm dizilere ve aile dramlarına taş çıkartacak ayrıntılarla aile tarihçesini süslerler. Her ikisinin de yaşı bugün 90’ı aşmıştır ama pırıl pırıl belleklerinden yüz tane Yüz Yıllık Yalnızlık çıkartılar. Hiç tanımadım ama ruhunu benliğimde hep hissettiğim bir diğer büyük halam. Babamın halası Saffet hala. Lisede edebiyat öğretmeniymiş ve Halide Edip’in öğrencisiymiş. O da geç evlenmiş. 40 yaşından sonra. Tıpkı Saadet hala gibi Saffet hala da yeğenlerinin kültür sanat eğitimini üstlenmiş. Özellikle de kızları kanatlarının ve evine altına alıp okumalarını, öğrenmelerini, meslek sahibi olmalarını sağlamış.

Ülker Teyzem, anne yarısı, annemin kız kardeşi, Portland’daki ana kucağım. Bilge Karasu, Orhan Pamuk, Elif Şafak üzerine ABD’de dersler veren okullu edebiyatçıdır. Tüm romanlarımı herkesten önce okuyup eleştiren, geliştiren, inadıma inat edip sonunda haklı çıkan dostumdur. Romanlarımı bölüm bölüm kahve köşelerinde benimle beraber elden o geçirmiştir.

Sonra, cici annem Selva Suman, kitaplarımın çıktığı gün koşar gider alır. Onlarca alır hatta. Eşe dosta dağıtır. Bir gecede okur çoğunu. Hemen arar. İyi ki yazıyorsun der. Artık duymadığım babamın sesi olur. Baban olsa buraya gülerdi, buraya kızardı, burada ağlardı Defnoş, der.

Kayınvalidem «μαμα» Katerina, İngilizceye, Yunancaya tercüme edildiği anda kitaplarımı edinir. Tercüme sürecindeysek hala, Türkçe bilmemesine rağmen İngilizce olsun, Yunanca olsun doğru ifadeyi şak diye bulur, tercümenin niteliğini yükseltir, bana iyi yazılmış bir metnin, insanın ruhuna dokunacaksa dil ve kültür bariyerini aşacağını hatırlatır.

Aile dostumuz, sevgili Oya Teyzem, Oya Baydar… Onca işinin gücünün arasında yeni çıkacak romanlarımı okur, ona okutmadan gönderirsem kızar. On altı yaşındaydım onunla ilk tanıştığımda, yazmam için beni cesaretlendirdi ve örnek oldu. Kitaplarını hep bir solukta okudum. Sonra döndüm, bir daha okudum. Sonra bir daha. Yazmayı öğrendim ondan. Hâlâ da öğreniyorum.

İlk editörüm Çağlayan Erendağ. Bana inandığı için Mavi Orman yazılmıştır ve devamı da onun sayesinde geldi.

İnsanlık Hali’nin cici annesi Pınar Üstün. Yazılarım sayesinde beni bulmuş, bana duyduğu sarsılmaz inancıyla yenilerinin doğmasını sağlamıştır.

Şimdiki editörüm Hülya Balcı, kitaplarımın anne yarısıdır. Bazen benden çok korur, kollar onları. Hüneriyle çıtayı yükseltir. Kör noktama gelen parçaları açığa çıkartır.

Yazıyorsam, bilin ki arkamda bu kadınlar olduğu için yazıyorum.

Hepsinin anneler günü kutlu olsun!

fullsizeoutput_4102
Bu da size uzaktan bir buket çiçek

 

 

Amanda Kitabı önsöz
Bu da editörü olduğum ilk yapıta yazdığım önsöz

 

Korona Günlerinde Kader

IMG_1117
Kasım ayında gittiğim Vaidyagrama Ayurveda Merkezi’nden

Herkese merhaba!

Hayırlı dolunaylar. Ramazan’ın tırmanış kısmı bitti, bundan sonrası rüzgarda yokuş aşağı bırakmak gibi bisikleti. Gökteki ay, bu geceden sonra küçülmeye yüz tutacak. O küçülürken biz de bir soluk alacağız. Bu hafta sonuyla, önümüzdeki haftanın ilk günlerinde göklerdeki durum biraz gevşeyecek gibi. Haydi, insanlık sık dişini.

Diyorum ama sıkılıyorum mu ben? Dişimi sıkacak bir şeyim var mı, ondan da emin değilim. Öyle alıştım ki halime! Geçen pazartesi Yunanistan’da sıkıyönetim kalktı. Sokağa çıkma yasağı kalktı. Şehri terk etmediğimiz sürece mahallemizden çıkabiliriz. Taksiler tekrar çalışmaya başladı ve toplu taşıma araçları. Sokaklarda arabalar belirdi yeniden. Parklarımız açıldı. Biz yine de temkinliyiz. Akdeniz halkı malum, sokağa çıktı mı öbekleşmeden duramıyor. Koşanlar yanınızdan kıl payı geçiyor, geçerken hapşuruveriyor. Biz de Bey ile beraber, iki günde bir, sadece bir saatliğine akşamları yürüyüşe, parkımıza inmeye karar verdik. İki balkon arasında geçen 40 günden sonra yürüyebilecek miyim, tekerlekli sandalyeyi itebilecek miyim, bunları hep göreceğiz.

Dün akşam Vedik Astroloji haritama baktırdım. Vedik Astroloji, Hindistan’ın geleneksel astroloji sistemi. Batı astrolojisi gibi işliyor,  doğum anındaki gökcisimlerinden gelen enerjisini kişinin karakterine ve hayatına etkisine bakılıyor. Vedik astrolojiye, yoganın da kozmolojisini belirleyen Veda’lar kaynaklık ediyor. Vedik kozmolojiye göre ruh aydınlanana kadar hayata tekrar tekrar gelir ve her bir yaşamdaki davranışları, tutumları bir sonraki hayatın karmasını belirler. Karmayı kader gibi düşünebiliriz. İlişkilerde örülür. Bu hayatta sorunlu veya dostane, ilişkiye girdiğimiz herkes ile önceki seferlerden kapanmamış bir hesabımız vardır  ve her bir yeni hayat hesapları kapatmak için bize sunulmuş imkandır. Bu kozmolojiye göre ruha karma yüküne uygun bir ana bana verilir.  (Ben, doğrusu “ruh aileyi seçer” hikayesini geleneksel metinlerin hiç birinde okumadım- ailemizi seçtiğimizi düşünmeyi seviyoruz, biliyorum ama Vedalar karmasına göre her bir ruha bir aile verildiğini söyler. Ruh’un pek bir seçim gücü yoktur, en azından önemli meselelerde.) Ruh’un görevi (dharması) ona verilen ilişkiler ağı içinde yeni karma üretmeden, eskileri yakmaktır. Her bir hayatı ne kadar az karmayla tamamlarsak, bir diğerine o kadar hafif ve rahat koşullar altında geliriz.

Bu da demek oluyor ki, bu kozmolojiye göre etrafımızdaki herkesle önceki hayatlardan tanışıyoruz. Kırık biten dostluklar, nefret ve hasetle ayrılan sevgililer, yüzünü şeytan görsün denen eski kocalar hepsi ve hepsi öncesinde de vardı, sonrasında da olacak. Karma yakmanın yolu bağışlamak ve kabul etmek. “Her şeyi, herkesi olduğu gibi kabul etmek” klişesi buradan geliyor. Bizim başımıza gelenleri de, etrafımızdaki insanların bize ve kendilerine davranışlarını da kabullenmek, dövünüp, öfke, nefret, ıstırap üretmeden serinkanlılıkla yolumuza çıkan taşların arasından yürümek. Kimi karmalar maalesef çok ağır. Bu ne demek, önceki hayatlarda fenalıklar mı yapmış kişi? Kİmisi öyle iddia ediyor. Ben emin değilim. Ağır karmalar (Bizim Bey’in hastalığı mesela) kişinin aydınlanması için ekspres yol olarak sunulmuş da olabilir. Öyle bir karmadır ki, değişmek zorundasındır. O değişim de seni Dharma’na taşır.

Vedik Astroloji, ne gibi yüklerle bu hayata geldiğine bakar. Karma ve dharma. Bu hayata ne getirdin ve buraya  ne yapmaya geldin? Bu hayata ne yapmaya geldiysek, illa ki onu yapacağız diye bir şart yok. Tatminsizliğimiz  de büyük ölçüde dharmamızdan uzak işlerle meşgul olmamızdan kaynaklanıyor. Böyle durumlarda bilen birinin harita okuması yolumuza ışık tutuyor.

Benim haritamda da daha en baştan çok seyahat edeceğim, yabancı ülkelerde yaşayacağım ve bir yabancı ile evleneceğim belliymiş. Annemle babam doğduğumda bu haritayı okutsalardı, tüm bunları bileceklerdi.  Önceki hayatlarımda hocalarıma sadık kalmışım ve iyi bir müritmişim. Çocukluğumdan beri hocalarıma aşkla bağlanmama şaşmamalı! Ve hoca aşkıyla derslerime çalışmama. Bir yanım (ketu) dünyevi hayattan elini eteğini çekmek isterken, diğer yanım hayatı milimetrik bir biçimde düzenlemek ve hep o düzenin içinde yaşamak istiyormuş (satürn). Çok mantıklı. Size de bir görünüp bir kaybolmam işte bu Ketu-Satürn birlikteliğinden. Dharmam insanlara maneviyata dair rehberlik etmekmiş. Bu açıdan yogaya ilk şavasanada sevdalanmam ve yuvamı bulmuş gibi hissettmem çok normalmiş. Hindistan’daki aşramın gurusu ile ustam Sundernath’ın ayrı ayrı zamanlarda söyledikleri gibi görevim kendi ülkemin insanlarına yoga öğretmekmiş. Bunu da bizzat tecrübe ediyorum. Başka ülkelerde defalarca yoga dersi vermeyi denedim. Ufacık bir topluluktan öteye sesim yetişmedi. Türkiye’de ise çabasızca buluştuk daima öğrencilerimle. Manyetik alan gibi birbirimize çekildik.

Karma meselesine gelince, benim için iş daima tanınma meselesinde düğümleniyor. Tanınma tutkum ayağıma prangaymış. Doğru. Başıma ne geldiyse dikkat çekmeye çalıştığımda geldi. Tanınma (recognition) tutkumdan vazgeçtiğim gün yollar açılacakmış. Üzerinde çalışacağım alan surrender- teslimiyet. Kendi doğrumu kabul ettirmeye çalışmaktan, benim performansımı etrafımdaki insanlardan beklemekten, sonra üzülüp kahrolmaktan, hocamın gözünde değerli miyim, kitaplarım ödül alacak mı, ingilizcede de basılacak mı, Orhan Pamuk tarafından okunacak mı diye düşünüp, dertlenmeyi bıraktığım gün o karma yanıp kül olacakmış. Astrolog Paula dedi ki, unutma sen sadece bir araçsın. Bilginin akacağı bir araç. Aradan çekillirsen bilgi senden akacak. Yeter ki kendini dahil etme. Pay çıkarma. Kahrolma. Sadece orada dur.

Hani bir yazı yazmıştım ya, Bir Pabuç Gibi diye, tastamam orada düşündüğüm şeyler aslında. Düşünmesi kolay tabii. Eyleme geçiniz. Karma eylem demek.

Bu harita okuması bana bir ışık oldu. Neden buradayız, hangi engelleri kaldırırsak parlarız, bunları hatırladık. Bizim Bey ile de ilgili bir şey söyledi Astrolog Paula, o da şu: Siz önceki hayatınızda anlaşmışsınız. Sen ona bakma sözünü vermişsin. Ve şimdi o sözünü tutuyorsun.

Kİm bilir bana ne büyük bir iyilik etti bizim Bey! Şimdi düşünüyoruz, acaba ne yaptı?

Şaka bir yana, bu yorum beni birden çok rahatlattı. Arada sırada beni yoklayan, ben neden evlendim, bir kadın neden evlenir, şimdi bekar olsam neler neler yapar, potansiyelimi nasıl da gerçekleştirirdim (o ne demekse artık!) gibi sorular bu bilginin içine çözündü, gitti birden. Sanki ona verdiğim sözü hatırladım. Öyle bir “tabi ya”, anıydı! Hayatın kontrolünün elimizde olmadığını hatırlamamanın özgürleştirici bir tarafı var.

Yani şunu diyorum sevgili okular, hayatımıza giren herkesin bu hayatta bir rolü var. Belaların, hastalıkların, kötülüklerin de. Yoga kozmolojisinde, içine doğup doğup öldüğümüz ve adına yaşam dediğimiz bu döngünün defalarda tekrarlanacağı söylenir. Bir tiyatro oyunudur yaşam. Ölünce kulise geçer, oyun arkadaşlarımızı rollerinden sıyrılmış halleriyle görürüz, sonra Yönetmen yeni bir oyun sergilemek üzere perdeyi açar ve biz aynı oyun arkadaşlarımızla yeni rollerimize soyunuruz. Oyunun sonuna kadar da gerçek zannederiz tiyatroyu. Sonra perde kapanır ve tekrar kulise…

fullsizeoutput_46c0
Bu yazının altına bu fotoğraftan başka bir şey koyamazdım. 1990. Lisedeki tiyatro oyunumuz. Mutluluğuma bakar mısınız!

 

Vedik Astroloji Haritama Paula Crossfield baktı. Dr. Robert Svoboda’nın asistanıyken tanıştık. O da Shadow Yoga öğrencisiymiş. Dünyanın iki ayrı ucunda, aynı kafada iki kadın. Tavsiye ederim. Bu da web sitesi : https://www.weaveyourbliss.com/

Unutmadan:

YAZ SICAĞI kitabımı okuyacağım seanslarımız dolmak üzere. Bu Pazar başlıyoruz. 4 hafta sürecek. Ben kitabı okuyacağım, sonra sohbet. Katılmak istiyorsanız lütfen bana kayıt için bir email atınız. sumandefne@gmail.com

 

 

 

 

 

Yaz Sıcağı okumaları 10 Mayıs’ta başlıyor

IMG_20200503_153421_714 2 Mayıs Cumartesi akşamı dünyanın dört bir bucağından okurlarla buluştuk. Evimizin kanepesinde, çaylar elimizde, kediler kucağımızda. Ben onlara ilk romanım Saklambaç’ı okudum. Onlar nasıl yazdığımı sordular. Uzayın değilse bile zamanın içinde yan yana durduk. Çok güzeldi. Bu etkinliği soranlarınız pek çok olduğu için Yaz Sıcağı okumalarına da hemen başlamaya karar verdik. Önümüzdeki pazar (10 Mayıs) akşamı 21:00’de Yaz Sıcağı’nı 20 kişilik bir gruba okuyacağım. Aynı grupla tüm kitabı beraber okuyup tartışacağız. Kitaplarınızı sipariş etmek için bir haftanız var. Kayıt için bana sumandefne@gmail.com adresine e-mail yazınız. Görüşmek üzere!

ANNEMİN DOĞUM GÜNÜ

Annemin yaş günü sebebiyle Korona Günleri Günlüklerine bir ara verelim. Soluk alalım. Aşağıdaki yazı İnsanlık Hali adlı kitabımda çıktmıştı. Benim için pek mühim ve kıymetli bu günün onuruna buradan da sizinle paylaşıyorum.

Screenshot 2020-05-01 at 4.12.41 PM
Foto: Adnan Onart (https://www.instagram.com/eskilerden1970/)

Bugün annemin yaş günü.

1 Mayıs.

Bu ikisi çocuk kafama beraber işlemiştir. 1 Mayıs “İşçi ve Emekçinin Bayramı” ile annemin yaş günü. Şairin dediği gibi çocukluk gökyüzü gibi bir şey olduğundan ve hiçbir yere gitmediğinden, ben çocukken kafamda birbirine bağlanmış hatlar, devreler, birbirinden alakasız da olsa bugünkü iç dünyamı belirleyen unsurlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Annem 1 Mayıs’ta doğduğu için daima gurur duymuştur. Onu hiçbir bayramda 1 Mayıs’taki kadar heyecanlı gördüğümü hatırlamıyorum. 1 Mayıs bebeği olarak nerede kalabalık bir grubu adalet, eşitlik ya da başka erdemler için yürürken görse yerinde duramaz, çocuk gibi heyecanlanır ve sonunda kendini kalabalığın içine atar. Annem kalabalıkları sever. Çok sever. Kapalıçarşı’nın kalabalığını da sever, Nişantaşı’nın da. Film Festivali zamanı İstiklal’e doyamaz. Sokakları eve tercih eder, insanları tek başınalığa. İnandığı davaları gider Adalet Sarayı’nda izler. Haksızlık karşısında eli kolu bağlı durulmayacağına inanır.

1977 yılındaki kanlı 1 Mayıs’ta da Taksim Meydanı’ndadır. Ben üç yaşında. Evde. Bana bakan büyük halam ve nenemin dehşetini kemiklerimde duyarım ama nedenini bilmem. Annemle ilgili çok çok çok korkunç bir şey olduğunu sezerim sadece. Soramam. Alacağım cevaptan korkarak. Sonra kapı çalar, annem gelir. Yanakları al al, teni serin, bahar kokulu ve korku dolu. Büyükler onu azarlarken ben kucağına tırmanırım.

“Senin artık bir çocuğun var, senin artık sorumlulukların var.”

Büyükler gider. Biz 1 Mayıs marşları dinleriz evde. Beraber söyleriz. “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı!” Ben el çırparım. Bir de annemin bayramı! Kırmızı bir teybim var. Karşıki apartmanda oturan babaanneme giderken teybimi sapından sallaya sallaya yürürüm. Teypten yükselen marş babaannemin yüreğini ağzına getirir. Üç sene geçmiştir aradan. Marşlar sokaklarda çalınmaz. Evlerde bile çalınmaz ama biz annemle çalarız. Ruhi Su’dan Aldırma Gönül’ü, İşçi Marşı’nı.

Defne Anne
Foto: Adnan Onart, 1975

Annem sonraki senelerde 1 Mayıs kutlamalarına ne zaman izin verildiyse meydanlara koştu. Ne 77’de ölümden kıl payı kurtuluşu, ne de büyüklerin azarları onu durdurabildi. Haksızlıklara karşı omuz omuza yürümek onun için en güzel doğum günü kutlamasıydı. Bilirdim.

Annem cesurdur. İnatçıdır. Aklına koyduğu bir şeyin ucunu bırakmaz. Tutkuludur. Çalışkandır. Sevecendir. Tükenmez bir enerji kaynağıdır.

Geçenlerde, Mavi Orman’ın yeni baskısını kutlarken, “Sen bana Mavi Orman’da haksızlık ettin,” dedi. “Çeşme Altınyunus’taki tatili anlattığın bir bölümde annem gece beni babama bırakıp diskoya gitmişti, yazmışsın. Ben aşağıda, Şeyda ve Cem’le oturuyordum oysaki!”

Bunu duyunca güldüm. Aslında anneme sarılmam lazımdı. O kadar saf, o kadar tatlı bir itirazdı ki bu! Ben çocuk aklımla onun diskoya gittiğine emindim. Disko (herhâlde Türk filmlerinin etkisinden olacak) benim dört yaşındaki aklımın içinde bir annenin çocuğunu bırakıp gidebileceği en berbat yerdi. Onu Ahu Tuğba gibi, ışıklı dev bir disko topunun altında dans ederken hayal ediyordum. Sonra da kriz geçirerek ağlıyordum. Babam ne yapacağını şaşırmıştı.

Annem diskoda değilmiş o gece. Odanın hemen aşağısında, belki havuz kenarında arkadaşlarıyla oturuyormuş. Önce kamuoyu önünde bu yanlışımı düzelteyim. Kayda geçsin. Mavi Orman’ın o bölümünü okuyanlar, bir de bu gözle yeniden okusunlar.

Ama annem haklıydı. Mavi Orman’da ben ona haksızlık etmiştim. Disko meselesinden dolayı değil. Beni ben yapan her şeyi ondan aldığımı söylemediğim için. Üzerimdeki emeğini yeterince, belki de hiç vurgulamadığım için. Oysa ben tutkuyu, cesareti, çalışkanlığı, inadı, insanlık sevgisini hep ondan öğrendim. Onu seyrederek, ona hayranlık duyarak.

Annem bana çok iyi analık etti. Hiç abartmıyorum. Beni Basri sandviçleriyle besledi, lise son sınıfa kadar her sabah çantama soyulmuş, doğranmış üç elma koydu. Üç tane ki arkadaşlarımla paylaşayım. Cumartesileri AKM’de çocuk tiyatrolarına, Sander Kitabevi’ne götürdü, Yıldız Parkı’nda gezdirdi, Büyükada’nın arka tarafındaki tepelerdeki çalıların arasında kocayemiş toplamayı öğretti, benimle bisiklete bindi, benimle yüzdü, sıcak yaz öğleden sonraları yanıma uzanıp benimle beraber kitap okudu.

Bunları yaparken asla kendini sadece bir anneye indirgemedi. Bana daima bir kadın olarak, bağımsız bir hayatı olduğunu ve o hayatta mutluluk bulduğunu hissettirdi. Ve bunu öyle doğal, öyle ustaca yaptı ki ben kıskançlık ya da eksiklik duyacağıma o bağımsız kadına hayran oldum ve bir gün onun gibi özgür ve mutlu bir kadın olma hayalleriyle büyüdüm. Bu, annemim bana verdiği en kıymetli hediyedir.

Mavi Orman ve diğer yazılar yazıldıysa, siz okura ulaştıysa, bu satırlar yüreklerde yankı buluyorsa bilin ki bu annem sayesindedir.

Umarım geç kalmış teşekkürümü buradan kabul edersin anne.

İyi ki doğdun!

KAPAK
bu kitabı nasıl alayım?

Korona Günlerinde Zaman

IMG_2093
Ön Balkonda Akşam Yemeği

Zaman nasıl akıyor…

Zaman nasıl akıyor?

Bizim burada şöyle:

Sabahları 8’den önce gözlerimi açamıyorum. Bu başlı başına tuhafıma giden bir şey. (demek ki yazar bu bloğunda tuhafına giden başka şeylerden de söz edecek) Ben ki dersim, işim, toplantım olsun olmasın gün doğumuna 48 dakika kalmayı kendine görev bilmiş, bu erken saatlerdeki uyanık var oluşundan duyduğu hazzı yedi cihana bildirmiş kişi, gün doğumundan üç saat sonra gözlerimi zorlukla açıyorum. Evet, people of zee (yoga) world relax. Herkes uyusun. Geçende Portland’daki bir arkadaşımla konuşuyorduk. O da Shadow Yoga hocası ve o da aynı benim gibi 8lere kadar uyuyormuş. Yılların uykusuzluğunu şimdi gideriyorum diyordu. Eh, öyle olsun bakalım.

Kalkar kalmaz kahvemizi hazırlıyorum. Aeopress makinesiyle bir bana, bir de yatakta bağdaş kurmasına yardım ederek oturttuğum Bey’e. Kedilerimiz Bey’in kucağına simit olup yatıyorlar hemen. Bey’in kucağı sabahın en kıymetli koltuğu. Kapanın elinde kalıyor. Onları yatak odasında bırakıp ben salona geçiyorum. Saatler 24 dakikaya kurulu. Günün ilk gatikası başlıyor. Balkon kapısından parkın yeşil serin esintisi salona doluyor. Telefonları açmıyorum. Telefonda kaybedilecek vakit yok, gatika dediğin 24 dakika. Bitiverir. Internetsiz çalışan ilk sürüm bir i-podumuz var, onu hoparlöre bağladık (kulaklık kablosuyla. pre-bluetooth bir cihaz) Bach çalıyorum. Bey gülüyor. Ah benim şu dededen kalma seçkin kentli alışkanlıklarım. Ona cevap yetiştirmeye de zaman yok. Gözlüğümü takıyorum. İlk yudum ve kitabımdan bir sayfa.

Oh! Ayıldım işte şimdi.

Sabah kahvesiyle 24 dakika roman okuyorum. Bu aralar Coetzee, Utanç. İkinci defa okuyorum. Yine de dağıtıyor beni. Konusu, acısı, çaresizliği, eşitsizlik, adaletsizlik, zulm ve düzen karşısında eli kolu bağlı kalmak… Şu günlerde özellikle. Kriz halindeki dünyanın resmi: UTANÇ.

Konusu ne kadar depresif olursa olsun, iyi yazılmış bir edebiyat eseri bende sıkıntıdan çok haz uyandırıyor. Utanç’ı da, evet içim ağırlaşmış olarak elimden bırakıyorum yirmi dört dakikanın sonunda ama bir yandan da estetik zevkin telleri tıngırdıyor. Bach da yardımcı sağolsun. İlk gatikadan sonra bizim evde rush hour. Bey kaldırılıyor. Giyiniyor. Tuvalet. İkinci kahvesi. Yatak topla. Odalardaki kahve fincanları ile su bardaklarını topla. Kedi maması. Kedi tuvaleti. Bulaşık makinesi boşalt. Yoga odasını havalandır. Yerleri süpür. Saat 10:00. Kapıda fizyoterapist Mihalis. Haydi onlar fizyoterapiye, ben yogaya. Frankincense kokulu yoga odamda bir tutam huzur. VE evet 10’da yoga. (Yazar bu bloğunda tuhaf şeylerden bahsedecek demiştik.) Hayatımda bir ilk.

11:30’da yoga ve fizyoterapi sonrası kahvaltı. Bitki çayı. Domates. Zeytin. Avokado. Tahin. Bana. Peynir-Jambon Bey’e. Ekmeğimiz artık elimizde ne varsa. Bugün ekmeğimiz  bitmiş olduğu için tablot kahvaltı menüsünü yulaf lapası ile değiştirdim. İçine de Peru’dan Atina’ya göçmüş nadide bir mango doğradım. Parmaklarımızı yedik.

Mutfağı toplamıyorum. Öylece bırakıyorum. Aferin bana. Arka balkona güneşin düştüğü bir saat var. D vitamini aldım aldım o sırada. Sonra bir daha güneşle karşılaşmak zor. Kedilerle arka balkona, yere yatıyoruz. Sıcak taşlara. Evlerin arka cephelerinin baktığı bir avluya bakıyor bizim arka balkon da. Üst kat komşum, (ona Zebercet adını taktım) tek başına yaşayan bir erkek, bir elinde sigarası, diğer elinde tek başına yaşayan erkek çamaşırlarıyla balkona çıkıp çoraplarını ipe diziyor. Tek eliyle mandalları takıyor. Beyaz atlet, siyah saç. Birileri hep balık kızartıyor ve bir bebek ağlıyor. Ne dil konuştuklarını anlamadığım bir çift kavga ediyorlar, belki de etmiyorlar. Diğer üst kat komşum mutfak balkonundaki bitkilerini suluyor. Merhabalaşıyoruz. Karşı komşum arka balkonuna yığdığı minderleri içeri taşıyor, tüllerini çekiyor. Diğer katların balkonlarının panjurları kapalı. Bazen siyah bir çocuk başı çıkıyor, örtülü panjurların arasından, taşların üzerinde sereserpe yatan bana ve kedilere bakıp kıkırdıyor, içeri kaçıyor. Yattığım yerden çatal bıçak seslerini dinliyorum. Ustaların bağrışmalarını. Çekiç ve matkap. Köpekler ve çocuklar bağırıyor. Giriş katında oturan şan hocası ders veriyor. Sol sol sol solfej sürüyor. Soprano, mezzo, alto…

Bu balkon saati benim eski kahveye gidiş saatimin yerini aldı. Görecek bir şeyleri yoksa sesleri dinlesinler, hareket edemiyorlarsa sırt üstü yatsınlar. Pekala. Zaten yogadan yorgunum. Şavasana.

Zaman?

Oldu mu size 1 o’clock. Kalk Defne kalk. Bu işin sonu yok. Kalkıyorum. Mutfağı topluyorum. Yunanca dersim varsa ödevlerin başına. Yoksa defter kitap önüme açık. Saat 2’de ya Yunanca başlıyor Skype’da (Salı ve Perşembeleri) ya da office hour. Önce emaillerimi okuyorum. Aslında bu işi en sona bırakmalıyım. Biliyorum ama dayanamıyorum. Sanki hemen o anda yanıt vermem gerek. Yanıt da yazmıyorum ya, işte okuyorum. Melodramlık bir durum yoksa ne âlâ. Varsa melodramın derdi sonraki saatlerimi etkileyecek, o yüzden okumak istemiyorum. Önce yazı. Önce yaratıcılık. Önce edebiyat, önce öyküm gelmedi. Olmuyor. Bilgisayar açılınca e-mailler dökülüyor.(Telefonu daha erken kahvaltı sırasında açmış oluyorum. Ama orada email yok. Sadece whatsapp. Gerekli yanıtlar kahvaltı sofrasından yollanıyor.) E-mailler okunduktan sonra hızlı bir sosyal medya taraması. Mesaj var mı yok mu? varsa ne olacak? Cevaplayacak mısın sanki? Hayır. Mesaj ve email cevaplama saati akşama. Neyse.

İnterneti kapat. Bilgisayarı da şimdilik kapat. Telefon hilal ay sembollü do not disturb halinde her daim. Ekranlardan nefret ediyorum. Günlüğümü açıyorum. 24 dakika yaz kızım. Ne yazayım? Aklım durmuş. Onu yaz. 24 dakika ne kadar uzun. 2,5 günlük sayfası doluyor. Yeni fikirler, saptamalar, iç dökmeler. 5. dakikada açılıyor kalem. Yeter ki yılmayın. Yeni öyküler için ilhamlar geliyor. Eski anılar. Bu anı ne diye şimdi aklıma geldi diye yazar-düşünürken bulunan bağ… İlişkilere bir bakış. Eski dostlarla biz şimdi neden böyle olduk? Bir zamanlar aşık olmuştum, ama şimdi ismi neydi unuttum. Günlüğümü yazarken mutlaka “Türkçe sözlü hafif müzik” dinliyorum. Spotify’da Birsen Tezer Radio’yu çalıyorum çoğunlukla: MFÖ, Bülent Ortaçgil, Ezginin Günlüğü, İncesaz, Yeni Türkü, Fikrek Kızılok dönüyor 24 dakikamda. Nazan Öncel çalacak olursa, günlük işi ikinci gatikaya da çıkar. Gidelim buralardan dayanamıyorum.

Yazar olunacaksa okunacak tabii. Sabahki bir gatikayla kalacak değiliz ya. Şimdi yazmak için okuma vakti. Margaret Atwood Flurya ve Antilop (Oryx and Crake). Bu kitabı da ikinci defa okuyorum. Bence iyi kitaplar mutlaka ikinci defa okunmalı. Yazarsanız ya da yazmaya niyetliyseniz üçüncü defa da okunmalı. Yazı öncesi enstrumanı akord etmek için bir yana, insanın dili açılsın, metnin ritmini kapsın diye elbette ama bir yandan da üstat bunu nasıl yazmış diye anlamak için. Bunu da, bence, ancak kurguyu bildiğiniz zaman yapabilirsiniz. Şimdi ne olacak acaba diye sayfaları çevirdiğimiz ilk okumada yazarın neyi nasıl anlattığıyla ilgilenmeye halimiz de vaktimiz de olmuyor. Olmasın da zaten. İlk okuyuşun hakkını yemeyelim. İlk okuyuş hikaye içindir. İkincisiyse edebiyat için. Fulrya ve Antilop’a yeniden başladım çünkü ona öykünen bir öykü yazıyorum. Biraz Atwood, biraz Ishiguro, biraz da Kudra ile Alobar’lı kısımlarıyla Parfümün Dansı. Sonuna erecek mi bu öykü, yoksa bir novellaya mı dönecek, yoksa solup gidecek mi hep beraber izleyip göreceğiz.

Günlük ve kitap seanslarından sonra tam yazmaya başlayacağım. Kapım aralanıyor. Bey.

-Hani akşama Pad Tahi Kung pişirecektin?

-E, pişireceğim. (Tayland usülü Karidesli Noodle yemeği)

-Hazırlıklara kaçta başlayalım?

-Bana iki gatika daha ver.

Zaman uçmuş. Bizim öyküye kala kala iki gati kalmış. O da bir şey. Orhan Pamuk ne demiş? “Bütün gün çalışırım. Sonunda beni tatmin eden yarım sayfa yazabildiysem ne mutlu bana.”

İki gati öykümü yazıyorum. (Bugün o iki gatiyi bu bloğu yazarak geçiriyorum.) Yarım sayfa bazen. Bazen daha çok. Ben kılı kırk yaran bir yazar olmadığım için tangır tungur yazabiliyorum. Sonra düzeltirim. Yarın yeni bir gün.

Akşam yemeğini Bey ile beraber hazırlıyoruz. Gün batımı ön balkonu kızıla boyuyor. Muşamba örtüyü sabunlu bezle siliyorum. Oraya çıkıyoruz. O bir kokteyl hazırlıyor. Old Fashion, Negroni, Gold Rush, Boulevardier. Batan gübe karşı kokteylini yudumluyor. Ben sıkıcı ve ayurvedik. Termosta kaynar su içiyorum yemeğimin yanında. Kedilerin ön balkona çıkması yasak. Camın arkasından bağırıyorlar.

Sonrası akşam. Lambaları yakıyoruz. Salona geçiyorum. Müzik koyuyorum. Bazen Pix Lax. Eleftheria Arnavikaki. Çoğunlukla da Leonard Cohen. İkimiz de Leonard’dan sıkılmıyoruz. Her bir şarkı ezbere bildiğimiz ama tekrar tekrar dinlemekten sıkılmadığımız bir hikaye çünkü. Chelsea Hotel, Famous BLue Raincoat, Suzanne, Maryanne.

Salondaki kanepede e-maillere yanıt veriyorum. Annemi arıyorum. Haftada bir New York’taki arkadaşım Esin ile konuşuyorum. Haftasonu akşamları öğrencilerimle buluşuyorum. Akşam geceye bağlanıyor. Güneşin battığı yerde venüs ile hilal şeklinde ay beliriyorlar bu ara. Kedilerle koşmaca oynuyoruz. Fare at, kovala, saklan, kovala… İkisi de helak olana kadar koşturmazsam gece bize uyku yok. Göz bebekleri kocaman attığım farenin peşinde koşturuyorlar, birbileriyle boğuşuyorlar, odadan odaya yürürken ben bacaklarıma atlıyorlar.  Kahkahalarını duyar gibi oluyorum o zaman.

Kedilerden önce ben yorgun düşüyorum. Kırmızı deri kanepemize yatıp bir gatika daha kitap okuyorum. Atwood ya da Coetzee. Hangisini canım çekerse. Türkçe bir öykü kitabı varsa elimde, bu saatlerde genelde Türkçe öyküler okuyordum. Şermin Yaşar’ın Gelirken Ekmek Al’ını yeni bitirdim. Şİmdi yeni bir öykü kitabına başlayacağım. Raymond Carver’ın Katedral. Cumartesi sabahı başlayacak Beliz Güçbilmez’in Tersine Mühendislik Yazı Atölyesi için ödevimiz bu. (Evet, Beliz Güçbilmez ile ne zamandır çalışmak istiyordum ama Türkiye’deki zamanın sınırlı olduğu için atölyesine bir türlü kaydolamamıştım. Bu korona karantinasının böyle bir faydası oldu işte. Biz uzakta yaşayanların imrenip durdukları etkinliler ayağımıza geldi.)

Sonra yatak vakti. Tekrar kedi maması, tekrar kedi tuvaleti. Kapıları kilitle. Bey’i yatır. Diş fırçala. Yüz temizle. Diş ipi. Tonik, serum, göz kremi, yüz kremi. Saçları çöz. Fırçala. Pijama. Yatakta film. Sanat filmi olsun ne olur! Sanat filmi yok elimizde. Netflix var. Bööö. Amazon prime? Bir nebze daha iyi ama festival filmi yok mu? Peki elimizde ne varsa onu seyredelim. Çoğunlukla elimizdeki film hüsran. Boşa geçirilmiş 90 dakika. Neredeyse 4 koca gati. Ben bu filmi seyredeceğim yerde neler neler yapardım… Saat olmuş 12. Geceyarısını geçirmeden uyumalı. Kediler odadan çıkart. Kapıları ört ki tırmalayıp açmasınlar. Bey’in bağdaştan yatay pozisyona geçmesine yardım et. Aman dizine dikkat.

VE uyku.

Zaman nasıl akıyor…

Zaman nasıl akıyor?

Sizin orada nasıl?

IMG_1653
Arka Balkonda D Vitamini