Babam küçükken beni ‘’acayip’’ diye çağırırdı.

“Vay acayip! Hoşgeldin.”

“Pışşt acayip, gel babaya bir öpücük ver” gibisinden tınısında hiç aşağılama içermeyen sevgi dolu bir çağrıydı bu.

Yıllar sonra kardeşim Selim doğduğunda fark ettim ki babam ona da “acayip” diye sesleniyor. Sorgulamadan kabullendiğim acayip takma adını, kendimle veya kardeşimle değil babamla ilişkilendirmeyi seçtim galiba. Acayip olan o idi muhtemelen. Yoksa ben miydim?

Selim şimdi yirmi beş yaşında. Benden çok Yunanistan’a taktı kafayı. Selanik’in futbol takımı Paok taraftarı oldu ve maçlara gitmeye filan başladı. Paok’lu taraftarlarla bir ağızdan söylemek için Yunanca tezahürat yapmayı bile öğrenmiş. Paok şarkılarının sözlerini telefonuna indirmiş ve hepsini ezberlemiş. Benden iyi Yunanca konuşuyor ve söylüyor. Alfabeyi de sökmüş, okuyup yazıyormuş bile.

Bu açıdan Selim ile birbirimize  çok benziyoruz. İkimiz de kafaya taktığımız bir konuya aşık oluyoruz. Bir süre boyunca bu aşk ile konu hakkında öğrenilecek ne var ne yoksa yutuyor, gidilecek yerlere gidiyor, yapılacak herşeyi üşenmeden yapıyoruz. Duruma saf obsesyon derseniz alınmam.

Çoktandır şu gerçeği kabullendim: Babam da çocukları  da sahiden acayip!

Ben mesela bu ara Milenyum Trilojisine kafayı taktım. Üç aydır başka kitap okuyamıyor, başka film seyredemiyorum. İlk uçakla Stockholm’e gidip Lisbeth’in takıldığı kahvede vakit geçirmeye, yaşadığı mahalleyi görmeye hazırım. Ben otuzyedi yaşında bir kadınım. Roman kahramanlarına duyduğum tutku yedi yaşımdan beri değişmedi.

Bugün Selim’in Yunanca konuşmasını dinlerken aramızdaki  farkı anladım. Selim acayipliğinden utanmıyor. Ben utanıyorum. Yedi yaşındayken de utanıyordum, şimdi de. Mesela çok sevdiğim dizileri videoya çeker, ancak annemler evde yokken onları tekrar seyrederdim. Bir kaç kere sevdiğim karakterlerin televizyondan fotograflarını çekmeye çalışmış ve filmi banyo ettirmeye yine annemden gizli gitmiştim. Fotoğraflar içler acısıydı zaten.

Annem acayipliğimi bilmesin isterdim. Bir tarafım hala tuhaf kaçacak davranışlarımı saklama derdinde. Kardeşim kendisi ile barışık bir insan. Hatta belki hayatta tanıdığım kendisi ile en barışık insan. Kendinden memnun ya, kimseleri yargılamıyor, insan onun yanında çok rahat ediyor.

Kendisi ile barışık olunca acayipliği ile barışık oluyor tabii.

Bir zamanlar hayran olduğum birinin peşinden yabancı bir ülkede şehirlerarası bir yolculuğa çıkmıştım. Peşinden gittiğim belli olmasın diye benim de o başka şehirde bir işim olduğunu söylemiş, kaldığı otelin adını da ağzından almayı başarmıştım. Otele vardığımda bir de baktım misafirler listesinde hayran olduğum kişinin adı yok. Atlatmış beni. Gitmiş başka bir otele yerleşmiş. Kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüş, yüzüm bir anda solup sararmış, resepsiyon görevlisi iyi olup olmadığımı sormuştu.

Acayipliğimle barışamadığım için yaptığımdan çok utanmıştım.

Bugün kardeşime baktım ve onu örnek almaya karar verdim.

3 aydır en iyi arkadaşım Lisbeth Salander’miş gibi hissediyorum kendimi. Koşa koşa eve geliyorum onunla buluşmak için. Yemek yerken hep karşımda Millenium dvdleri oynuyor. Kick Boks’a başlamayı düşünüyorum. Ve kulağımdaki delikleri yeniden küpelerle donatmayı. Fermat’ın son teoreminin çözümünü bile araştırdım.

Accayiplik accayip bir şey ne yapalım!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s