Hayatı Münazara Gibi Yaşamak

Foto: Kokia Sparis

Foto: Kokia Sparis

Bu sabah erkenden yollara düştüm.  Normalde sabahları pek uğramadığım bir yere, şehir merkezine doğru yola çıktım. Arabaların üstünü katlayan kırağı katmanı bugün artık kendisi için kar tabirini kullanabileceğim bir kıvama varmış. Şehir merkezinin sokaklarında sadece evsizler dolanıyor. Malum cumartesi sabahı, daha saat 8 bile değil.  Bankalar, iş merkezleri, alışveriş sarayları henüz kapalı. Evsizler, geceyi geçirdikleri parklarda, banklarda, kütüphanenin devasa merdivenlerinin basamaklarında, uyku tulumlarının içine büzülmüş yatıyorlar. Bazıları sıcak çorba ve kahve veren sığınakların önünde kuyruğa girmiş bile. Benim bir kahve içmek için oturduğum kafenin köşesinde de hırpani kılıklı bir yalnız adam, gözlerini boşluğa dikmiş karton bardaktan kahvesini yudumluyor. Bir diğeri ile otobüs durağında biraz sohbet ettik.  Sözlerle değil de jestler ve tebessümle. Ne söylediğini hiç anlamadım çünkü. Sert buruşuk yüzünde parlayan mavi gözlerindeki deliler özgü o pırıltılardan cesaret aldım, bana sorduğu soruyu bir kaç defa tekrarlattım. Nafile. Sonunda omuz silkip, ingilizcemin yeterince iyi olmadığını söylemek zorunda hissettim kendimi. Ondan sonra iletişim sadece gülümseyerek devam etti.

Uzmanlar, konuşmanın iletişimin sadece yüzde beşini oluşturduğunu söylüyorlar. Benim gibi en çok yazarak iletişim kurabilen birisi için moral bozucu bir veri bu, eğer ki doğruysa. İletişimin geri kalan yüzde 95’i  ses tonumuz,  yüz ifademiz, beden dilimizle  sürdürülüyor(muş). Konuşarak, yazarak yani sözleri kullanarak iletişim kurduğumuz o yüzde beşlik payda bile iletişim, sözlerin içeriğinden çok, konuşanın üslubu ile şekilleniyor.  Konuşurken (yazarken) hangi kelimeleri seçiyoruz? Bazı kelimler tabiatları itibarı ile olumsuz bir ton taşıyorlar. Karı ve herif mesela. Karı ve herif kelimelerini sevdikleri insanlar için kullanan tanıdıklarım var. Farketmeden bir olumsuzluk, bir sevgisizlik ifade ettiklerinin farkındalar mı? Sonra bunların daha masum versiyonları da var: Surat gibi, kafa gibi. (yüz ve baş yerine kullanılan). “Kadının suratı” ile “Kadının yüzü” arasındaki farkı hissediyor musunuz? Biz öğrencilerimle olumsuzluk hissi taşıyan masum kelimeler avına çıkarız sık sık. Sonrasında dilimizi onlardan arındırmak amacıyla. İsterseniz siz de avımıza katılın, varsa aklınıza gelen bu tip kelimeler bana yazın.

İletişimin yüzden beşini oluşturan konuşmanın sadece bir parçasını oluşturan üsluptan bahsediyorum. İletişimin böyle minicik bir yüzdesi hayatlarımızı ne ölçüde etkiliyor olabilir? Şiddetsiz iletişim uzmanlarına soracak olursanız, sağlıklı ilişkilerin sırrı üslupta gizli. “Sen beni üzdün”, “Benim hiç suçum yok!” “Değişmeni istiyorum” gibi cümleler yerine kullanılan: “Kendimi üzgün hissediyorum” “Bu sorunun oluşmasına benim nasıl bir katkım oldu?” ya da “Bu konudaki tavrını değiştimeyi düşünür müsün”ler iki insan arasındaki yıkıcı ilişki/iletişimi dönüştürebilir.  İçerik aynı kalsa bile, üslup bizi başka bir zihniyete taşıyabilir.

Geçen yazıda mütemadiyen eleştirme alışkanlığımızdan bahsetmiştim.  Gelen yorumlar ışığında “eleştiri” kelimesini biraz daha açma ihtiyacını duydum. Çünkü Bombacı Mülayim (returns)in yorumunda belirttiği gibi, eleştiriye karşı tahammülsüzlük derinlerdeki suçluluk duygusunun göstergesi. Eleştiriye tahammülsüzlük sadece suçluluk duygusu değil, aynı zamanda derin bir utanç ve aşağılık kompleksinin de işareti. Eleştirmeyi bilmeden bir zihin, yine yorumda da belirtildiği üzere, dogmaya ve yapay olana inanmaya mahkumdur.

Akılcı, yapıcı, diğerini ezme gayreti değil de doğruyu araştırma niyeti ile yapılmış eleştiriye hepimizin ihtiyacı var. En azından gelişmek, büyümek, potansiyelimize varmak istiyorsak.  Bunun yanısıra bir başka eleştiri türü var.  Akıldan değil duygulardan kaynaklanıyor. Sahici bir merakla değil de sataşma amaçlı yapılıyor. Düşünmeye, ihtimallere alan açmaktan çok, aceleci hükümleri ile yaşamı daraltan bir tip eleştiri. Gözlemin değil tepkinin sonucu yapılan hırçın tabiatlı yorumlar. Benim geçen yazımda “eleştirdiğim” eleştiri türü buydu. Okulda öğrendiğimiz tabiri ile “yıkıcı eleştiri”.

Hayatı münazara gibi yaşamanın müthiş yorucu bir tarafı var. Bir başka yorumda belirtildiği gibi her duyduğumuza cevap verme telaşı, gereksinimi gibi yorucu, yıpratıcı bir şey.  Gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz herşey ve tanıştığımız her insan, içine düştüğümüz her durum bir bir fikir sahibi olmak zorunda değiliz. Gerçekten. Fikir bazen gerçeği örter. Önyargı gibi. Derhal bir takımda yer almak zorunda da değiliz. Hisler telaşsız gelişir. Hele bir onlara yer açalım, düşünce ondan sonra gelsin. Yapıcı eleştiri ondan sonra gelsin.

Bizim Bey beni telaşla birilerine cevap yetiştirmeye çabalarken yakalarsa hep şöyle der:

“Haklı mı olmak istiyorsun, mutlu mu Defne?”

Bu soruyu duyar duymaz, kendi kafa dırdırımdan ne kadar yorulmuş olduğumu farkederim. Tepkisizliğin boşluğunda sadece ihtimallere değil, anlayışa ve huzura da yer açılır. Hayat -ve beraberinde göğüs kafesim- daralacağına, genişler. Hırçın tabiatım dingin sularda dinlenir.

Geshen Kaufmann utanç duygusu için “ruhun hastalığı” tabirini kullanır.  Bradshaw’a göre utanç bütün işlevsiz ilişkilerin ve hatta şiddetin temelinde yatan duygudur. Utançtan aşağılık kompleksi, suçululuk, saldırı, yetersizlik, güvensizlik duyguları doğar. Eleştiriye tahammülsüzlük ve mütemadiyen birilerini /birşeyleri karalamak (hah! bu kelime duruma cuk oturdu) da o çok derinlerde saklı utancın izdüşümlerinden biridir sadece.

Yarın buradan devam edeceğiz…

Yüreklendiren ve kafa açan yorumlarınız için hepinize teşekkürler!

Defne

Bu yazı Türkçe Yazılar içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Hayatı Münazara Gibi Yaşamak için 15 cevap

  1. Erol Emed dedi ki:

    Reblogged this on Japonya Bülteni and commented:
    Sürekli etrafındakileri eleştirerek ilelebet bir savunma modunda olanlar, arada sırada susup başkalarını kendi dünyalarına çekmeye çalışsa ve “tek ben varım, tek ben haklıyım” psikolojisinden çıksa ne güzel olur. Defne her zaman karşımıza çıkan ve bazen bizim de girdabına düştüğümüz bu ruh ve akıl tutulması durumunu keyifli bir yazı anlatıp açıklıyor.

  2. guguk kuşu dedi ki:

    alternatif cümleler çok güzel. İlkleri ne kadar yıkıcı ise alternatifleri o kadar yapıcı ve açık. Karşıdaki yine de sizi anlamayabilir ama yapıcı olmaktan zarar gelmez. Bugün Konya güneşli, şimdi müziğim açık, küçük kzım yanımda resim yapıyor ve ben keyfle okudum tüm yazdıklarımı. Kendimi sobeledim yazında, gülümseyebiliyorum artık kendimi sobelediğimde. Kaçmıyorum, saklanmıyorum, hayır ben böyle yapmıyorum demiyorum. Evet eleştiriye gelemiyorum, söyleyiş biçimi mutlaka reaksiyonumu değiştiriyor ama sonuçta reaksiyon gösteriyorum. Eşinizie sevgi ve saygılarımı iletin lütfen. Bu cümleyi kocaman harflerle karşımdaki panoya, evin bilumum yerlerine yazmam gerektiğine karar verdim: “Haklı mı olmak istiyorsun, mutlu mu?” artık en azından cevabını biliyorum Sevgili Defne Hanım: MUTLU OLMAK İSTİYORUM…O yüzden yazdıklarınızla buna katkıda bulunabileceğine inandığım için sizi takip ediyorum ve diyorum ki :aman yazıyı geciktirmeyin. Sıcacık ekmeğin fırından çıkmasını bekleyen aç bir çocuk gibiyim:) sevgilerimle. Burdan konyadan bir avuç vatan güneşi ile birlikte sevgilerimi yolluyorum size ve sevgili eşinize.

  3. Bombacı Mülayim dedi ki:

    (Umarım yazdiklarim “agresif” ve “duygusal” olarak nitelendirilmeden önce yayınlanmayı ve anlaşılmayı hak eder)

    İlk yorumumu hatirliyor musunuzsunuz? İsteyen gidip bakabilir, “biten romanlara ağıt” isimli yazının altında yer alıyor. Bu yorum birtakım sorular iceriyor ve Defne hocanın cevabını bekleyen sorular bunlar…

    Kendisi zamana ihtiyacı olduğunu ortaya koysa da benim ilk yorumumu yaptığım andan itibaren sıkça bana cevap vermek veya eleştirilerimin, sorguladıklarımın özünden kaçmak arayışında olduğu açıktır.

    Eleştirilere değer verdiğini ifade eden Defne hanim, eleştirilerde “biçim” ve “kaynak” kaygısı içerisinde. Yani farz edelim ki ben X kişi olarak, Defne hoca ve öğrencilerini kapsayan sağlıklı bir genelleme yaptım. Bu genelleme oldukça gerçekçi ve sürmekte olan ciddi bir problemi hedef alıyor. Bu cümleyi , oncelikle inanılmaz kibar ve kulağa (tıpkı Defne hanımın superpoetic blog yazıları gibi) itici gelmeyen bir biçimde kurgulayalım. İkinci olarak da cümlenin ana fikrini tahrip etmeden ama kaba ifadelerle ULAN, SALAK vs gibi, Defne hanımın beni eleştirdiği tutumun en ekstrem ucunu düşünelim.

    Bu yorumların altına doğal olarak beni yerden yere vuran, ve kabalığımı hedef alan birçok yorum daha eklenirdi. Ancak ben yazımda bu kadar agresif ve saldırgan bir tutum izlememiş olmalıyım ki yorumuma tepkiler daha sakin ve yumuşak oldu. Belli oluyor ki sizleri eleştirebilmenin belli şartları varmış. Yoksa eleştiriyi kabul dahi edemiyorsunuz. Aşırı bir kibarlık beklentisi ve karşındakinin duygusal bir motivden yoksun olarak eleştirmesini beklemek…

    Bu konuda artık sizlere yazacağım hiçbir ek eleştirinin manası olmayacağına inanarak bu yorumumu son yorumum olarak yazıp, bloguNUZu sonsuza dek terkediyorum. Tıpkı Defne Suman’ın yapmamı beklediği gibi… Kendisi eleştirilerime ” noolursa olsun” değer verdiğini soylerken konuyu başka alanlara çekmekten, ve farkında olarak veya olmayarak gösterdiği duyarsızlık-hayalperestlikten kurtulamıyor. İşin daha da kötüsü MUTLULUK İSTENCİ – ANALİTİK DÜŞÜNCE- BATI AKLI VE METODLARI- EDEBİYAT-SANAT vs üzerine “kendi çapında” ahkamlar kesiyor. Tüm bu kavramlar hakkında bir yetkinlik sahibi olduğu ve bunları kendisi aştıktan sonra geriye dönüp yorumladığı İLÜZYON unu kullanarak. Ancak bu tip bir inatçılık ve kendine “gereksiz” güven, beni oldukça hayal kırıklığına uğrattı ve aklımda burada dile getirebileceğim bin tane fikri ve hepimizin faydasına olacak “challange” ları hak etmemiş oldu. Tüm bunlara hiç ihtiyacı olmayacağını sanarak….

    Yazımı Montaigne e Tolstoy a ve nicelerine yer ayırmaya zahmet etmeden, Yusuf Atılgan’ın çok manidar bir alıntısıyla tamamlıyorum.

    Hepinize kolay gelsin….

    “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. “

    • özgür dedi ki:

      Çok sevdiğim bir kitapta* okuduğum, ama bugüne kadar kullanma fırsatı bulamadığım bir kelimeyi kullanacağım yazıların için: şeytan çekici. Vuruşlar isabetli, zekan keskin, dilin sivri. Türkçen berbat yalnız, bir de yazının sonundaki yerelciliği aşırı gereksiz buldum.

      Ama agresif ve duygusalsın bak, o da sonuna kadar doğru. Eleştirileri (biraz “juvenile” bulsam da) ciddiye alarak söylüyorum bunu. Sanki içinde bulunduğun buhrandan seni Defne kurtaracakmış, ama gün gelmiş o kurtarıcının Defne olmayacağını anlamışsın da hırçınlığın artmış gibi bir haller. İnsan ancak çok sevdiği birine bu kadar kızabilir.. Bir nefes al arkadaşım, sana tavsiyem budur.

      Ayrıca not, bu kızgın kişiye daha da kızan, hatta ana avrat düz giden arkadaşları da ayıpladım doğrusu.. Siz bari akıllı olun, çocuğun içi kabarmış belli ki..

      * ömer madra’nın nefis çevirisiyle, franny ve zooey

  4. sumandef dedi ki:

    Ben galiba ilk yorumunuzdaki “cevap kaygısı duymadığım sorular” deyişinie takılıp, o yazıları geciktirmişim. Affola. Ben, müsade ederseniz, yine de o sorulara cevap verdiğim yazılar yazacağım ileride. Bu arada bu son yorum bence yapıcı eleştiriye şahane bir örnek oldu. Kesinlikle benim şahsıma değil, yazıların niteliğine, üste çıkmak değill, anlamak ve alternatif göstermek amacıyla yapılmış. Ben bu yorumdan çıkarak kendimi geliştireceğimden eminim.
    Umarım gitmez, bizimle kalırsın Bombacı Mülayim.
    Yine de gidersen uğurlar olsun. Bloga katkıların için teşekkür ederim.
    Defne

  5. guguk kuşu dedi ki:

    Bence en son Yusuf Atılgandan yapılan alıntı harika bir örnek olmuş Sayın Bombacı Mülayim’in kendi yaklışımı için. Defne Hanım, sizi savunma gibi bir amacım ve hevesim yok; ki sizin böyle bir talebiniz yok. Ancak yazılarınızdan bugüne kadar böylesine bir çıkarım yapabilmek, hayata karşı yaklaşımlarımızdaki farklılıklara çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Sizin kendi çapınızda ahkam kesitiğinizin söylenmesi beni şaşırttı. Elbette herkesin bir çapı vardır, deneyimleri, bilgi birikimi, eğitimi vs vs vs bu çapın belirleyicileridir. Bu çapın yeterliliğini belirlemek noktasında karşıdakinin eğitimi, bilgisi, vs vs devreye girer ki, bunu kim ölçecek? Yani “gold standart” olayından bahsediyoruz. Akedemik hayatta araştırmalar yapılırken bir şeyin güvenilirliği, sensitive ve spesifitesi ölçülürken gold standart kullanılır ve mevcut değer gold standarda göre kıyaslanır.
    Gold standart durumunu zaten geçelim, diyelim ki atıp tutuyorsunuz, bu sizin özgürlük alanınız dahilinde, okumamak da bizlerin. Sevgilerimle.

  6. guguk kuşu dedi ki:

    Tabi şunu da belirtmek lazım. Örnek vererek anlatayım. biri televizyona çıkıyor ve kanser tedavisi ile ilgili olarak bilinen tıbbın aksine konuşuyor, yani atıp tutuyor elbette burda onkoloji dalında bir uzmanın duruma hakim olması lazım ama bu hakimiyet için de kendisinin onkoloji konusunda uzman olması lazım. Yani aslında dönüp dolaşıp geldiğimiz yer “gold standart”.

    • Mohamed dedi ki:

      Defnecim Where has this second self been?Hiding in the clesot imagining to have a big warty nose when all this time she was a beautiful princess?I am so happy she’s out of the clesot Congratulations.

  7. Falname dedi ki:

    Yazının başı bana yıllar önce çektiğim bir fotoğrafı anımsattı; bak => http://fal-name.deviantart.com/gallery/10420156#/d2sw4zi

    O adamı yıllar boyunca her gün tren istasyonunun yakınlarında, diğer evsiz gençlerle birlikte gördüm. Gözleri kan çanağı içinde, parmaklarının arasında tuttuğu hep yarım olan izmariti ve bu dağınık, yeleyi andıran saçları hep çok dikkatimi çekerdi. Çoğu şeyi hep fotoğrafçı gözümle incelerim; elimde değil. Onun da fotoğrafını çekmek isterdim hep.

    Bir gün bana, bir zamanlar sahip olduğu herşeyi kaybettiğini söylemişti; karısını, çocuklarını, işini, evini… Ben yine de anlamamıştım neden sokaklarda yaşamayı tercih ettiğini. Tercih olabilir miydi bu? Bence olabilirdi, çünkü her zaman illâ ki en az iki seçenek vardır. Ekmeğini başkalarından karşılamak ya da 1 paraya çalışmak; o kazandığı 1 parayla ya alkol, ya da ekmek almak… Bana göre hayatın çoğu seçimlerden oluşuyor; vazgeçmek ya da direnmek.

    Neyse; bu, başlı başına bir yazı konusu benim için. Demem o ki, o “sohbet ettiğin” adam gibi biriyle ben de aynı senin gibi sohbet etmiştim zamanın birinde. Ve hatta bir gün bütün cesaretimi toplayıp, en geniş gülümsememin eşliğinde fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi sordum. Sadece bir an, henüz cevap bile vermeden bana bakıp gülümsedi. Verdiği yanıttı o poz, kaçıramazdım. Netliği bile ayarlayamadan sadece bir kez bastım deklanşöre. Net olmadı belki ama, bu, onun gözlerinden taşan, hayata meydan okuyan gülümsemesini yakalamama engel olamadı.

    Öyle işte.
    Sevgiyle.

  8. yananba dedi ki:

    yorumlar için de like tuşu olmalı!

  9. Mariana dedi ki:

    serenay diyor ki:yaaaa defne joy foster olaysdı yani eda olmasa filimin ne tadı nede tuzu olur hep karma karışık olur eda yok suzan yok umur yok yavuz yok hııııı bide hie7 demeyin e7ilek veya cem bfcyfcmfcş kamera bfcyfctmfcş nasıl f6rendim bilyormusunauz kamera arkasını izledim f6yle f6ğrendim yaaaaa aslında sihirli annem eskilerde kileri olması lazım mesela yavuz olaysdı toprağın babası umur dudunun sevgilisi suzan avninin eşi suzanda yok

  10. sultan dedi ki:

    Eleştirirken kullanacağımız kelimeler gerçekten de çok önemli. Bir söz vardır eleştiler yıkıcı değil yapıcı olmalı diyerek. O sebepten ben bu internet aleminde ne oldu ki olduğu belli olmayan sadece tek düşüncesi karşısındaki insanı kırmak olan kişilere eleştirmen gözü ile bakmıyorum. Çünkü o gözle onlara baksam diğer eleştirmenlere haksızlık olacağını düşünüyorum.
    Yine çok güzel bir yazı idi klavyene sağlık. Senin gizli takipçinim 🙂 pek yorum yapmasamda hemen hemen her yazdığını okuyorum. Bana çok iyi geliyorsun.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s