Kainat Dostcanlısı bir Yer midir?

IMG_9582İki gün önce hayatım yeni bir anlayışla aydınlandı. Bu insanlık için küçük, benim için büyük adımı dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Ama önce kısa bir özgeçmiş geçeyim size. Ben elime Osho’nun Tarot kartlarını ilk defa aldığım 2002 yazından beridir ben sandığım ben’in aslında ben olmadığını biliyor ve esas ben’i keşfetmek amacı, hevesi, umudu ile dünyanın dört bir ucundan ruhumun en derin kuyularına inmek üzere faaliyet gösteriyorum.  Yıl 2013. Ben 2002 yılındaki ben ile tıpatıp aynı kişi değilim artık ama hâlâ çokça oyum. İnsanın onbir yıl içinde hayatını, neşesini, potansiyelini kısıtlayan alışkanlıklarından, düşünce, davranış kalıplarından tamamen arınması mümkün değil. Benim gibi çok hevesli, mümkünse adını, soyadını, bedenini ve sahibi olduğu şahsi bütün eşya ile ilişkilerini tek hamlede  dönüşüme kurban edebilecek bir insan için bile kolay değil. Kaldı ki çoğumuz mutlu olmak istiyor ama bunun ancak karşılığında bir şey vererek olabileceğini kabul edemiyoruz. Neyse, ben şimdi konuyu Kurban Bayramına bağlamanın bir yolunu buldum diye biraz heyecanlandım ama dağılmayalım.

Özgeçmiş kısaca böyle. Bekar gezilen ilk yıllar çok değiştim diye caka satarak, ciddi bir ilişkinin sularına adım atılan ortadaki yıllar “ulan hiç mi değişmemişim yahu” diye ağlayarak ve son yıllar henüz tam olarak tahlil edemediğim ama bir yumuşama, dengeyi bulma, kuralları yıkma, kendini ötekinin aynasında görebilme yetilerinin gelişmesi gibi hallerde geçti, geçiyor. Belki iki gün önce attığım insanlık için küçük, benim için ise büyük olan o adım, bu on bir yıllık kendini arayış döneminin son demlerine değil de ortalara bir yerlere denk gelseydi üzerinden atlar geçerdim. Bu sefer belli ki tam yerine denk gelmiş. Kendimi yepyeni bir insan gibi hissediyorum.

Ne oldu? Bir şey duydum. İlk defa duyduğum bir şey de değildi ya, işte jetonun şimdi düşeceği varmış.

Duyduğum şey şu:

Bir gazeteci Einstein’a soruyor. Diyor ki “Sayın Einstein, sizce hayatta sorulacak en önemli soru nedir?” Einstein da gazeteciye cevaben diyor ki: “Kainat dostcanlısı bir yer midir, yoksa değil midir? İşte bütün mesele burada”

İşte bütün mesele burada… Dedim ya ben bunu daha önce defalarca duymuştum. Bizim Clearmind Enstitüsü’nde aldığımız her derste bunu Einstein anektodu anlatılır. Ben iki gün öncesine kadar bu sözü, evrenin dostcanlısı bir yer olduğuna inanırsak işimiz rast gider minvalinde algılayıp pek yüz vermiyordum. Secret filminden sonra başımıza sarılan çekim yasası, etkili olumlama (bu olumlama lâfı beni kahrediyor ayrıca, etkili ile yanyana gelince tebeşir kara tahtada ciklemiş gibi içim çekiliyor) gibi için için değil, ayan beyan ortalıkta dalga geçtiğim New Age olaylara bağlıyordum. New Age’ciler de Einstein’ı kendilerine bağlamak istiyorlar ama adamın demek istediğinin bu olumlamalarla filan ilgisi yok bence. Biraz anlasam rölativite, kaos teorisi filan şimdi size üstadın  ne demek istemiş olacağı hakkında belki iki satır yazardım. Ama doğrusunu isterseniz ben Einstein’ın bu sözü ile ne demek istediğini bilmiyorum. Einstein ile matematiksel boyutta  bağlantı kurmamış kimsenin de anlayacağını zannetmiyorum. Yani bu bize çok basit görünen söze o öyle uzak ve derin bir yerden varmış ki, anladık diye ortalıkta dolanmak olmaz. Ayıp yani.

Ben Einstein’ı anlamadım ama bu sözü düşünürken birden kendimi anladım. Kainat diyelim ki dostcanlısı bir yer. Bütün felaketleri, kıyımları, savaşları, kötülüğü unuttuk. Odağı, dünyanın bir ucunda patlak vermekte olan çok fena şeylere çevirmeye çalışarak evrenin dostcanlı tabiatını sabote etmeye çalışan zihnimizin o vıdı vıdıcı kanalını da kıstık. Kendi mikro evrenimize bakıyoruz.  Hemen şu anda içinde bulunduğumuz mekana bakıyoruz. Ne görüyoruz? Ben kalabalık bir kafedeyim. Dolayısıyla bir dolu insan görüyorum. Karşımda açık kitabının ortasına iphone’unu koymuş mesaj yazan bir sarışın kız var, yanımda kısa kıvırcık saçlı, gözlüklü çikolata renkli bir kadın, yandaki yuvarlak masada hepsi gözlüklü, hepsi erkek ve tahminin hepsi tıp öğrencisi bir grup önlerindeki Meydan Larus misali kitaplarına eğilmişler. Kahve hınca hınç dolu. Herkes ya kitabına, ya bilgisayarına, ya telefonuna ya da sohbete gömülmüş. Bir daha bakıyorum.

Bakıyorum ve ne görüyorum?

Tanımadığım bu insan kalabalığına bakarken dostcanlısı bir ortam mı görüyorum sizce? Kalabalığa bakarken onları seviyor muyum? Onların beni sevdiğini düşünüyor muyum?

Tabi ki hayır.

On bir yıllık kendimi keşif sürecim boyunca ara ara sisler içinden şöyle bir sivrilip çıkan, sonra hemen kendini kaybettiren bir gerçek var: Ben tanımadığım insanları sevmiyorum. Çoğunlukla ben tanımadığım insanlara sinir olmakla işe başlıyorum. Ruhuma dehşet titreşimleri yayan bir keşif bu. Çocukluğumdan beri böyleyim. Ama artık çocuk değilim. O çocuğun yaralarını sarmaya söz vermiş bir yetişkinim. Onu kötü, bencil, şımarık, yabani, acayip, sevimsiz gibi sıfatlarla yargılamak yerine neden tanımadığı insanlara karşı böyle bir tepki duyduğunu araştırıyorum. Çocuğun tanımadığı insanlardan korktuğu ortaya çıkıyor. Bir şey daha: Çocuk tanımadığı insanların kendisini sevmediğine inanıyor. Neden, nerede, kimin hangi davranışı sonucunda bu çocuk bu karara varmış, bunu bilmek mümkün değil. Sevgiyle büyütülmüş, eller üzerinde tutulmuş, üzerine titrenmiş bir çocuk çünkü. Kimsenin hatası değil. Olsa olsa bir yanlış anlama. Ama işte çocuklar yanlış anladıklarını bilmiyorlar. Kendileri hakkında binbir kuşku üretiyorlar onun yerine. Siz bir an bunalıp ofluyorsunuz, “ay valla bıktım” diyorsunuz, o “ben sevilesi bir çocuk değilim” anlıyor. Yanlış anladığı ile kalmıyor, kendisine dair geliştirdiği  bu kuşkuyu alıyor, bilincin en derinlerinde bir yere mutlak doğru olarak gömüyor, sonra da unutuyor.

Böyle böyle çoğu insan yetişkin hayatlarındaki mutsuzlukların, ilişkilerindeki tatminsizliklerin, kavga gürültünün çocukken bilinçlerinin derinlerine gömdükleri kuşkuların etkisi ile yaşadıklarını bilmeden hayatlarının sonuna gelip ölüyorlar. Şanslı azınlık bu kuşkuları gömüldükleri yerden çıkarıp, mutlak doğru anlayışlarını düzeltmeyi başarıyorlar.

Tanımadığım insanları sevmiyorum. Çoğunluk onlara sinir oluyorum. Bu durumlar benim sevilesi bir insan olduğuma dair duyduğum kuşkunun meyveleri. Böyle düşünüyorum çünkü aslında onların beni sevmediklerine inanıyorum. Benimki bir gard. İnsanların sizi sevmediğini, beğenmediğini, takdir etmediğini düşündüğünüzde doğal olarak özgüven kaybı yaşıyorsunuz. Ama sadece bu değil. İnsanlara daha çabuk kızıyorsunuz. Hatta zaten kızgın olarak başlıyorsunuz ilişkiye. Birisi otobüste kazara ayağınıza bastı diyelim. Gülümseyip de önemli değil diyemiyorsunuz. Adam (kadın) sizi sevmiyor çünkü. Siz ona baştan kızgınsınız. Ayağınıza değil bam telinize basmış oluyor. Sosyal sigorta dairesinde işiniz düştü bir memura. İşi ağırdan alıyor. Sizi sevmiyor da ondan. Muhtemelen o da sizinkine benzer kuşkular yüzünden tanımadığı insanları sevmiyor. Böylece karşılıklı kuşkuları tokuşturarak sevgisizliği, öfkeyi, tahammülsüzlüğü yeniden, yeniden, yeni yeni yeniden üretiyoruz.

Şimdi Einstein’ın hayatıma sağladığı ışığın altında etrafımdaki insanlara bir kez daha bakıyorum. Kainat dostcanlısı bir yer. Bu insanların hepsi benim dostum. Tekrarlıyorum. Bu insanların hepsi benim dostum. Ben de onların dostuyum. Bu insanlar beni sevmiyor değiller. Tanımıyorlar. Tanıyınca sevecekler. Şimdi de bana karşı bir olumsuz tavırları yok.

Oh! Kainat dost canlısı bir yer mi bilmiyorum ama dostlarla dolu bir yer.

İşte bu yeni aydınlanmış benliğimle iki gün önce çıktım yola…Zhander Hoca ile çalışmaya Berkeley, Kaliforniya’ya. Bizim yoga eğitimlerimiz yılda iki defa tekrarlanıyor. Benim için yılın en önemi iki olayından biri bu. Heyecandan içim pır pır. Çantam hazır. Bey ile vedalaştık. Sokağa çıktım. Beni havaalanına götürecek arkadaş ortalıkta yok. Olsun, kainat dostcanlısı bir yer. 15 dakika geçti hâlâ yok.  Arıyorum, telefonu açan yok. Mesajlar okunmadan duruyorlar. Taksi çağırsam, İstanbul değil ki burası, Portland. Bazen 45 dakika sürüyor taksinin gelmesi. Otobüse binsem yetişir miyim belli değil. Otobüs otobüs değil kağnı arabası çünkü. Her adımda durup indi bindi yapacak. Arkadaş uyuyakalmış. Neyse yine de yetişiyoruz. Yetişiyoruz çünkü uçak rötar yapmış. Arkadaşa kızmıyorum. Uçağın rötarı iki saate uzayınca da kızmıyorum. Nihayet binecekken çantamı kabin içi için fazla büyük bulup, el koyan çocuğa da kızmıyorum. Arkadaşım o. “Dur kitabımı alayım da öyle el koyarsın” diyorum. Gizli bir tarikata yeni katılmış bir çömez gibi kuralları abartma eğilimindeyim ama aldırmıyorum. Asık suratlı hostese kıza tatlı tatlı gülümsüyorum. Sen de sevilesi insansın hostes kızım. Tebessümüm ile sonunda kuşkusunu darmağın ediyorum. Sonunda o da gülümsüyor.

İniyoruz. Benim çanta yok. Nerede diye soruyorum, kayıp bagaj masasında duran Vietnamlı Hanım Teyze dostuma. “Valla şekerim diyor, sen bunu uçağın kapısında vermişsin (ben vermedim, onlar el koydular demiyorum) ama sonra uçağın çıkışında almamışsın.” “Aaa diyorum, uçağın kapısında mı alacaktım? Ben banda gelecek sanıyordum.” (El koyarlarken hiç bana öyle bir şey söylemediler ama, diyor muyum? Demiyorum. Lazım olursa derim, şimdilik dostça sohbet ediyoruz.) Vietnamlı Hanım Teyze arkadaşım uzun mor tırnaklarını klavyede tıklatırken ben tebessümü elden bırakmıyorum. Arkadaşım o benim. Uğraşır, didinir, şıp diye bulur bavulumu. Ve nihayet buluyor da. “Eugene’e gitmiş senin çanta” diyor. Nereye? Eugene, Oregon eyaletinde bir şehir. Ben San Francisco Havaalanındayım. Üzerimde bir elbise, omuzunda cüzdanımı, (şarjsız) telefonumu, bir de kindle’ımı taşıyan bir çanta. Üç saat sonra Zhander Hoca’nın huzuruna çıkacağım, ayağımda siyah naylon çorap (eski tabiri ile Mus çorap). Berkeley toplu taşıma araçları ile bulunduğum yere bir saat uzaklıkta. Hanım Teyze, madem arkadaşım rica minnet de işler aramızda. Durumumu anlatıyorum. Ağlamadan, kendimi acındırmadan, bir gündem gütmeden.

“Tamam diyor, ben elimden geleni yapacağım. En geç yarın gelir senin çanta!”

Geliyor da. Ertesi gün, hala aynı kıyafet üzerimde kayıp bagaj masasına yaklaşınca benim Vietnamlı Hanım Teyze değil ama onun bir alt modeli (o da dostum tabii) beni sevinçle karşılıyor. “Bak çantan geldi, taa Berkeley’lerden geliyorsun diye bulması kolay bir yere ayırdık” diyor.

Gayet dostcanlısı. Sarılaşacağız neredeyse. Ben normalde sıralayacağım bavulumu kaybettiler, beni onca yoldan bir daha havaalanına getirttiler, git gel derken BART’a (San Francisco metro sistemi) 19 dolar ödedim, Zhander Hoca’nın karşısına mus çorapla çıktım gibi şikayetlerimi hatırlamıyorum bile o anda. Şikayet etsem ne kadar ağırlaşacağımı, oysa bu dostcanlısı tavrımla ne kadar hafif ve neşeli olduğumu farkediyorum sadece.

Ben dostça yaklaşınca kainat da sahiden dostcanlısı bir yere dönüşüyor!

Einstein (ki o da balık burcudur)  dostcanlısı kainatın insanlık için uzak, benim için yakın bir ucundan bana göz kırpıyor!

(Bu arada Kurban Bayramınız kutlu olsun! Yazının başında tam girecektim, son dakikada döndüm ya, (iyi ki dönmüşüm, bakın ne uzun yolumuz varmış önümüzde! Buralarda kadar benimle indiniz, hala okuyorsanız yani ) bu bayram mutluluk, dönüşüm, aidiyet, tatmin için ardınızda bırakacağınız (dönüşüme kurban edebileceğiniz) şeyleri düşünebilirsiniz. Koyuna, kuzuya insan çok üzülüyor tabii ama yediğimiz etin kurbanlık koyunlardan çok çok çok daha beter koşullarda hayatlarını geçiren hayvanlardan geldiğini de unutmayalım. Onlara da üzülelim yani. Belki daha çok üzülelim.)

Bakın tam kaskı, çantayı takmış bu kahvehaneden çıkıyordum, geri döndüm şuncağızı da yazmak için:   Gözünüzü seveyim bu yazının altına hayvancıklar hakkında yorumlar yazarak birbirinize girmeyin. Arkadaşız hepimiz bir kere. Üstelik 1500 kelimelik  çiçek gibi yazı yazdım yukarıya, ziyan olmasın yani.

Bu yazı Anı, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair, Yoga içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

19 Responses to Kainat Dostcanlısı bir Yer midir?

  1. Neriman dedi ki:

    Selam Defne. İç dünyamın duvarlarındaki düşünceleri aydınlatan yazıların için sana müteşekkirim. Bu bayram sırt çantamla Yunanistan’dayız. Dün geldim Bursa’dan.Bugün Selanik’te; yarın Kavala;İskeçe;Gümülcine diye gidiyor. Allah insan suretiyle karşına çıkıyor adeta; sana yol gösteren;tavsiyelerde bulunan;bir iç hat otobüs süresi kadar zamanda fikir alışverişi vs.. Sen ve yazıların geldi aklıma. Gülümsedim. Bir gün karşılaşmak, kahve içmek dileğiyle.. Bayramınızı kutluyorum. Gönlünce olsun herşey.. ya da olan herşey gönlüne göre olsun. (Aynı şey ama yazık bi defa) Selanik’ten sevgilerle.. Neriman

  2. Petek Erim dedi ki:

    Def’cim bu yazı hakkında çok konuşmak isterdim seninle…kısaca şunu söyleyip uzunca anlatmak isterdim: 1-ben Einsetein’ın hastasıyım 🙂 ayrıca bildiğin gibi balık burcuyum da. Bu balık algısı başka algılara benzemez, o yüzden bir balıktan bir balığa bir balık hakkında diyeceğim ki sen kainatın dostça bir yer olduğunu nasıl olur da kendi dostane tavrınla ilişkili olarak sadece algı boyutunda analiz edersin??? Kainat sen moralin bozuk olup da sinirli olduğun zaman düşmanca oluyor da iyiyken de tatlı mı oluyor? Ne fark kaldı Secret’tan??? Şahsen şuna inandığımı da söylemek istiyorum: Einstein belki de tüm resimden bahsediyordu. Tümün nasıl işlediğini bilsek, dünyada olup biten her türlü biz minik insacıkların ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak adandırdığımız olayların koca pencereden açılımını görebilsek, yalnızca güvenerek yani teslimiyeti yani ishvara pranidhana prensibini hakiki anlamda uyguluyor olsak o zaman kainatın dost veya düşman değil sadece olmakta olan ve müdahelemiz ile asla tahmin ve kontrol edemeyeceğimiz etkileşimler zinciri olduğunu kavrayabilir ve bu öngörülemez düzene güven duyarak dünya gezegeninde sanki arka bahçemizde oynayan çocuklar gibi şen şakrak oynuyor olabilirdik. Kainat dostça diye değil, düşmanca olmadığını bildiğimiz için…olacak olanın her ne olursa olsun bize bir ceza olmak için değil olsa olsa (belki de) tekamülde bir yeri olduğu için…Einstein belki de bu soruyu ortaya atarak güvene dikkat çekmek istemiş olamaz mı??? senin dikkatini çektiği gibi…

    • kalemtıraş dedi ki:

      Ha ha ha. Sonunda içimden Secret çıkmış iyi mi! Benim algım değişiyor diye kainata bir şey olduğu yok tabii. O durduğu yerde duruyor. Amma kainatın değilse bile insanlarının dostcanlısı olduğuna inanmak benim kendime dair duyduğum kuşkuyu dönüştürüyor. Bu özellikle de kendimi kötü, depresif, karamsar hissettiğim günlerde önemli. O günlerde tanımadığım insanlara arkadaşlarımmış gibi yaklaşmak beni öfke, telaş, endişe, bezginlik, umutsuzluk gibi ömür törpüsü duygulardan koruyor ya da koruyacak. Bilahere yine yazarım.

      • Ozge dedi ki:

        Sevgili Defne, ne guzel kaleme almışsın..

        Secret mı degil mi bilmiyorum ama bir sır daha cozulmus olması ne hos. Birazdan kullanacagım kelimelerle içinin çekilmesini hele kahrolmanı hiç istemiyorum, fakat malesef kullanmadan edemeyecegim:)) okumaya sabreder misin bilmiyorum:)

        Kuantum fizikçi ya da newageci, secretçı degilim, sadece yogada oldugu gibi KF de de birleşen gerçeklerle yakından ilgileniyorum. Adına ne dersek diyelim farketmez, bahsedilen “etkili olumlamanın” aslında basit açılımını tam da deneyimleyip, anlattıgını gördüm. O yuzden yazmak istedim.

        Bilinçaltındaki engel olumsuz inancı keşfedip o cözüldükten sonra ortaya cıkan yeni inancın olumlu ve bu dönüşüm ile gelen olumlu ve etkili tavrın ile “newageci”lerin etkili olumlamadan kastı aynı.

        Olumlama lafının altında da bilinçaltındakini keşfetmek, görmek, aydınlanması, çözülmesi yatıyor, bilinç seviyesinde yapılan bir dayatma degil aslında fakat oyle algılanabiliyor ya da “yapılabiliyor” Aslında olumlamanın “farkındalık”aracılıgı ile oluştugu soyleniyor. Senin gun icinde yeni inancını kendine her hatırlatman, dunyayı o gozle arkadas canlısı gordugun anlar aslında bilinçaltındaki inancı guclendiren bir olumlama olmuş oluyor.

        Kainat donusmuyor belki ancak kendi algımız donustukce, hislerimiz degistikce etrafı algılayısımız, tavrımız ve deneyimlememiz de degisiyor. Bu da “cekim yasası”nın basit açılımı. “Hersey birbirine baglı, bu bag ile donusum dolayısıyla her katmanda, halkada oluyor / ya da birbirini çekiyor” deniliyor.

        Tüm bunlara etkili deniliyor cunku farkındalıgın etkisi yuksek oldugu için donusuyor, donustuyor vs vs..

        Nerden gittigimizin onemi yok, hakikatı deneyimlediğimiz anlar bol olsun hayatlarımızda, sevgiyle kocaman sarılıyorum..

      • kalemtıraş dedi ki:

        Sevgili Özge,

        Açıklamaların için çok teşekkür ederim. Benim içimin çekilmesi, konunun kendisinden değil, derdim türkçeleştirdiğimiz sözcüklerde. Farkındalık, olumlama, terapötik gibi kelimelere dayanamıyorum. Ha, diyeceksin ne diyelim o zaman, ingilizce mi konuşalım? Yok, ingilizce olarak tabir edilmelerine de tahammülüm yok. Bilmiyorum. Sanki bu kelimeleri Türkçe’ye çevirenler hiç düşünmemiş, sözün, sesin, tınının yüreklerdeki titreşimini hissetmemişler gibi geliyor. Can yerine yaşam enerjisi dendiğinde de aynı şeyleri hissediyorum. Yeni Türkçe evet biraz kısır bir dil, yüreklerde yer etmemiş, edememiş bir yığın uydurma sözcük ile dolu. Ama biraz eski Türkçe kafası ile düşünsek, sözlük karıştırsak, Tasavvuf’un kullandığı terimlere baksak bütün positive affirmationların, awareneslerin, therapeutic’lerin yüreklerimizde, genetik kayıtlarımızda zaten saklı olan karşılıkları bulunacak gibi geliyor. Konunun esasına gelince, çok güzel anlatmışsın, katılıyorum sana tabii.

      • Petek Erim dedi ki:

        Bence böyle bir yol bulmuş olman harika. Gerçekten kendini ortalıkta dolanırken kankaların arasında yaşıyor hissetmek müthiş zevkli. Ve yepyeni bir tat. Kesinlikle bunu anlıyor ve benzeri teknikleri uyguluyorum 🙂 Ancak bunun verdiği mutluluk hissi, mutluluk hissine ne kadar bağımlı olduğumuzu farketmenin üstünü örtmesin. iyi hissetmek için Yoga yapmak gibi tricky bir şeyler bunlar. Varsın depresif hissedelim, bunun nesi yanlış? Bunları bildiğini ve yaşadığını biliyorum. Neden söyleme ihtiyacı duydum o zaman, çünkü mutlu olmaktan fazla mutlu olduğunu düşündüm 🙂 Bu arada hep mutlu ol Def’cim 🙂

  3. Petek Erim dedi ki:

    Ayrıca sert bir üslubum olmuş, şimdi okuyunca farkettim de…asla ve katiyen böyle bir tavırda yazmıyorum bunları…sana güveniyorum, dolayısıyla rahat rahat geldiği gibi yazdım. Güveniyorum harbiden

  4. ediref dedi ki:

    Sevgili Defne, yazını hemen okudum çünkü bu cümlenin yaşamımdaki yeri ayrı. Kızım doğmadan önce okumuştum ve kızıma verebileceğim en büyük hediyenin bu güven olduğunu düşünmüştüm. Kainatın bir parçası olduğumuz kadar kainat da bizim parçamız diye düşünüyorum ve yaşam boyu sürecek birlikteliğimizi güven temeline dayandırmanın aramızdaki sevgiyi besleyeceğine yürekten inanıyorum. Pratik uygulamana bayıldım. Senin tam tersin olarak işe başlamama rağmen, yani herkesi severek, herkesin neden beni hemen sevmediğine şaşar dururdum. Eee hailiyle tanımadıkları için! Hiç düşünmemişim. Sen çok yaşa 🙂

  5. Melin Arda dedi ki:

    Sevgili Hocam,

    Herşey insanda yok olmak üzere kendini kurban ettiği için ve insanın tekamülü için varoluş varolmaya devam ettiği için sanırım dost canlısı.
    Güzel yazı için teşekkürler.

    Sevgilerimle,

  6. melda keser dedi ki:

    Bir bilsen sevgili Defne, parmaklarından dökülenler, dünyanın başka bir ucunda hangi alanlara kadar ulaşıyor ve o alanları büyütüyor. sevgiler.

  7. melda keser dedi ki:

    Reblogged this on Melda Keser and commented:
    hayattaki güzelliklere ulaşmak için kurban edilmesi gerekenler nedir?

  8. ozgurzeytin dedi ki:

    Sevgili Defne, seni sevmeyecekler de kimi sevecekler?

    Yazın harika, içimi neşe doldurdun. Bir şey yalnız var ki, söylemeden geçemiyorum. Çocuklar hiç birşeyi yanlış anlamıyorlar bence. Çocuk gelişimi uzmanı filan değilim, gözlemim sadece kendi çocuğumdan ve orada burada gördüklerimden ibaret. Ama fark ettiğim şu: gerçeğin hem de ta kendisini sünger gibi çekiyorlar. Sen çocuğa bir yalan söylüyorsun, o yalana kanmıyor, yalan söylemeyi öğreniyor. Bu iş böyle.

    Sen (ya da ben) sevilmedin filan demek istemiyorum, ama basit bir yanlış anlaşılmadan daha derin meseleler olduğu kesin. Naçizane fikrim lanetli, acı dolu toprakların çocuğu olmak. Hepimizin sülale boyu travma yüküyle yaşadığı gerçeğini bir de hiç konuşmadan, bilmeden bu günlere (en fazla on yıl öncesine) gelmiş olmak. Milyonlarca insanın oradan oraya savaşlarla göç edip durması. Hepimiz o ölülere ağlıyoruz her ağladığımızda. Ama isimlerini bile bilmiyoruz onların. Bu nasıl düzelecek peki? İşte tam dediğin gibi, sevmeye, gülümseyeme, insanların içini neşe doldurmaya öncelikle kendimiz gayret ederek. Hiç bir küçücük adım karşılıksız kalmıyor çünkü, ve bunun sikrıt’la filan hiç bir alakası yok. Doğanın en basit kuralıyla alakası var sadece: ne ekersen onu biçersin.

    Sevgiler,

    • kalemtıraş dedi ki:

      Özgürcüğüm, çok haklısın ama anneciğim de okuyor bu blogları. Üzülsün istemem o yüzden öyle yanlış anlıyor çocuklar dedim. Bu arada matemini tutmadığımız kayıplarımızı keşfedip onlara ağlamak, sonra da el uzatmak, köprü kurmak…Hayatımız bu amaçların hizmetinde olsun inşallah daima.

      • ozgurzeytin dedi ki:

        Evet çok iyi anlıyorum, çok tatlı bir hisle, kimseyi incitmeden yazmak için özellikle çaba gösterdiğini. Zaten o yüzden belirtme gereği duydum ki sevilmemiş olamazsın. Anne babalarımız, biz çocuklarımızı nasıl seviyorsak öyle sevdiler bizi, ve aynen bizim gibi ellerinden geleni yaptılar çocukları için. Bundan hiç bir şüphe duymuyorum. İşaret etmek istediğim, ellerinde olmayan şeylerin varlığıydı, pedagojinin alanını aşan konuların. Onları kurcalamaya başlayalı şunun şurasında 10 yıl oldu.

        Çin atasözü var bir tane, ağaçlar 10 yılda, toplumlar 100 yılda olurmuş. O olmamışlık, o jüvenillik hepimizde var birazcık, ne yapalım.. ama büyüyoruz elbet..

        Anneciğine de sevgiler, okuyorsa eğer.

  9. Cem Gencer dedi ki:

    guzel, isitan bir yazi olmus defne; bayramin grotesk baslangici pesine bu yazini okuyunca keyiflendim. hele o etkili olumlama konusundaki cikleyen tebesir benzetmesi! o konularda tam da dusundugum!

  10. Seda Sanli dedi ki:

    Okuyunca Einstein ı değil ama benim kocayı düşünüp gülümsedim, naçizane yazayım dedim. İlk zamanlarımızda yolda yürüyoruz, öndeki hapşırıyor, bizimki bağırıyor ” çok yaşayın” ve gülümsüyor …Metroya bineceğiz, turnikeden geçiyoruz, güvenlik görevlisine ” kolay gelsin” diyor, gülümsüyor… Hatta bazen benimle konuşuyor sanıyorum bir dönüyorum, bulmuş birini yine sohbet ediyor.. Tanımadığın insanlarla ne konuşuyorsun diyorum her seferinde, anlamıyorum hiç. Çünkü ben aynen sinir oluyorum tanımadıklarıma, surat mimiksiz genelde… Neyse, bir gün bana dedi ki sevdiceğim; “selam vermekten bir şey olmaz, bir selamı,gülümsemeyi karşısındakinden esirgeyen, zaten başka hiç bir şeyini veremez…” Aboooouvvv dedim, ne kadar da güzel dedim…Kalpten geleni saklamak bana mı kalmış dedim…Artık ufaktan yapıyorum ben de bir şeyler …İyi geliyor..Demek ki açılacağı varsa o yolun, birisi ya da bir şey mutlaka vesile oluyor…

  11. Adem Abu dedi ki:

    Sevgili Defne kardeş,
    Bu yazıyı sevdiğim bi arkadaşım paylaştı facebookta. O yüzden şuan sana karşı olumluyum, gözümde de sevimlisin, sırf paylaşan yüzünden.
    Onun hatrına okudum zaten yoksa tanımadığım kimsenin bu kadar uzun yazısını okumam.
    Başta şunu söylim Allah şifa versin.
    Ama temenniyi bu halde bırakmayacağım biraz da kendimden yazacağım belki faydası olur bana.
    KEndimle ilgili şunu söyliyim senin sıranda gideyim hatta,
    Mutlu olmak gibi bir kaygım yok. Keyifli biriyimdir. İlgilenmiyorum mutlu olmakla ya da daha doğrusu öyle bir derdim yok. ( ama ne yazık ki senle ortak bi kaç derdim var )
    kendi kendimle kaldığımda da mutlu olabiliyorum bu arada.
    Tanımadığım insanları sevmeme gibi bir arızam da yok.
    Ama insanların beni sevmediğini düşünme ve bununla da açıkçası ilgilenmeme gibi bir arızam mevcut. Ve sevildiğimi ilk anladığım an 27-28 yaşlarında valide sayesinde oldu.

    Yazıdaki şu alıntı, okuyunca çok mümkün geldi bana …“ben sevilesi bir çocuk değilim” anlıyor.Yanlış anladığı ile kalmıyor, kendisine dair geliştirdiği bu kuşkuyu alıyor,bilincin en derinlerinde bir yere mutlak doğru olarak gömüyor, sonra da unutuyor.

    Şu alıntının da bir kısmı benim için doğru ….İnsanların sizi sevmediğini, beğenmediğini,
    takdir etmediğini düşündüğünüzde doğal olarak özgüven kaybı yaşıyorsunuz. (evet bu doğru )
    Ama sadece bu değil. İnsanlara daha çabuk kızıyorsunuz. ( kesinlikle kızma yok bende, insanlara karşı tavrım yumuşaktır )

    Yazıda belirteceğim şeyler bunlar. Yazıda göremediğim ve kendimin de çözemediği şu iki soru var. sence sen sevilesi biri misin ? ( ki bence öyle gözüküyorsun ) ama sence durum ne ? sence mesela bu insanlar seni harbiden sevdi mi ? oturup yorum yazmışlar falan filan ama… ikincisi de , ben sevilesi biri miyim ? ( sence olabilir ama bence nasıl olacak bu iş ? )

    Çok uzattım özetlersem; teşhis güzel ama çare göremedim yazıda. İnsanlara gülümse, iyi şeyler düşün gibi şeyler eyvalah da bunlar zaten genel yaşam tarzı . Bu böyle olunca senin iyileşmiş halini iyileşmemiş gibi hissettim ben. Ya da ben de iyileşmişim de haberim mi yok ?
    Bu yazının güzel tarafı şu, aynı dertleri dert edinmiş kişilere rastlamak güzel.
    Ve merak ettiğim bir şey daha herşey bu yazıda anlattığın gibi güzel mi hâlâ ? Bir tarafımda güzel bir an yaşadın ve iyi hissettin bunu büyütüyorsun diyor. İyi misin ?
    Saygılar efendim.

  12. Anonim dedi ki:

    bizim kainat haqqinda malumatlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s