Portland'da Sonbahar
Foto: Kokia Sparis

Son yazı Yaratıcı Güç‘e bir iki ekleme yapmak üzere yine karşınızdayım. Aslında bu güzelim pazar günü, hava pırıl pırıl ve ağaçların başı alev almış gibi kızarmışken bu çayevine gelmemin sebebi yeni romanım üzerinde çalışmaktı ki şuraya iki üç satır yazıp yine öyle yapmayı planlıyorum ama parmakların işine karışılmaz tabii. Belki yine 1000 kelimelik bir blog çıkarmaya kalkışırlar, roman da bugünlük yalan olur. Neden yalan olur? Çünkü zamanım sınırlı. Dikkat ettiyseniz yazılarımın sonuna doğru zamanımızın bittiğini ilan ediyorum. Zaman bitince yazı da bitiyor. Bey ile aramızdaki anlaşma gereğince yazı yazmak için günde iki defa iki saatliğine evden uzaklaşabiliyorum. Bey beni özlediğinden değil, günlük hayatını sürdürmesi için benim yardımıma ihtiyaç duyduğundan. Domestik ortamlarda yazma özürlü olduğum için de yazı yazmak için muhakkak evden dışarı çıkmam gerek. Param olsaydı bir ofis tutardım kendime. Günün 4 saatini orada geçirirdim. Geçirir miydim gerçekten? Bilmiyorum. Benim yazıhanem haline gelmiş kahveyi (sabahki iki saat) ve çayevini (akşam vardiyası) belki de ofise değişmem. Hem buraların kirası bir çay, bir kahve parası kadar.

Sınırlı zamanlarda çalışmak, tanıdığım pek çok insan gibi beni de daha üretken yapıyor. Şimdi bütün günüm olsa yazmaya, ertelerim de ertelerim. Size bunu yazmak istedim işte:

Yaratıcı Güç ile haşır neşir olmak için her gün kendinize sınırlı bir zaman dilimi ayırın.

Günde dört saatiniz varsa ve onu yazarak (yaratarak) geçirebiliyorsanuz ne âlâ ama çoğumuzun böyle bir lüksü yok. Günde bir saat ile başlayabilirsiniz. Günde bir saat ekmek parası gibi hep bir yerlerden çıkar. Yeter ki niyetli olun ve herşeyden önemlisi Yaratıcı Güç ile geçireceğiniz o bir saati günün en önemli randevularından biri olarak görün. Bu randevu bir saat erken yatıp bir saat erken kalkarak yarattığınız bir saatte yaşanabilir. İşe araba yerine otobüs ya da vapurla giderken yarattığınız bir saat, herkes yattıktan sonra uyanık kaldığınız bir diğer saat, televizyondan vazgeçtiğiniz bir saat ya da öğle tatiliniz olabilir. Dediğim gibi önemli olan o zamana, Yaratıcı Güç ile olan randevunuza sadık kalmanız, onu ilk engelde “satmamanız”.

Nasıl ki ekmeğimizi çıkardığımız işimiz önceliğimizi oluşturuyor, hayatımız, uyku, yoga, sosyallik zamanlarımız işimiz etrafında şekilleniyor, Yaratıcı Güç i le geçen zaman da öyle olsun. Bizi mutlu etmesi için öyle olmalı. Obsesif bir hale gelmeden tabii ki, esnekliği elden bırakmadan ama o zamanı öyle kolay kolay “satmadan”. Bir deneyin, sonra bana yazın. Unutmayın ilham bedendenki bir kas gibidir. Hergün düzenli olarak çalıştırdıkça güçlenir, tıpkı yogadaki hareketlerin ancak zamanla ve çok tekrarla akıcı hale gelmesi gibi ilham da yazı kasını  (ya da yaratıcı uğraşınız ne ise o) her gün çalıştırdığınız zaman akıcı hale gelir. (Hani ben bazen yazamıyorum, uzuuuun aralar veriyorum ya, kas çalışmadığı için soğuyor. Soğudukça yeni bir başlangıç yapmak, bütün kış yatmış bir arabayı çalıştırmak gibi zor ve sancılı oluyor. O yüzden.)

Bu konuda aklma gelen bir şey daha var. O da şu: Geçen yazıya Cem’in yaptığı yorumda da okuyabilirsiniz. Ekmek parası. Bir çoğumuzun düzenli olarak çalışmamızın sebebi para kazanmak zorunda olmamız. Para kazanmak zorundayız çünkü beslenmemiz, çocuklarımızı beslememiz, kendimize ve ailemize bir barınak, giysi, kitap vs sağlamamız gerek. Geçen yazıya Cem’in yaptığı yorumda belirtildiği gibi ihtiyaçların ne kadarının gerçek, ne kadarının açgözlülük ve zihnin doymaz açlığını doldurmak amaçlı olduğunu saptamamız hayatımızdaki stres seviyesini büyük ölçüde etkileyecek.

Gezi hareketinin bana verdiği en değerli hediye  Cem Şen’in başlattığı “Tüketmeyeceğim” adlı facebook grubuna üyeliğim oldu. Bu grubun diğer üyeleri ile dayanışma içine girince, sırf ruhum dolsun diye uydurduğum ihtiyaçlarımın beni nasıl tüketime sürüklediğini gördüm. Kredi kartından vazgeçmek, sadece nakit kullanmak gibi hayata çok kolayca eklenebilecek değişikliker sayesinde sahici ihtiyaçlarım ile aç gözlülükten satın aldıklarım arasındaki çizgi de belirginleşti. Bütün bu bilinçlenmeye ve grubun desteğine rağmen, canımın sıkıldığı anlarda kendimi yeni bir çanta, yeni bir çorap ve hatta yeni bir elektronik almayı hayal ederken bulduğum anlar olmuyor mu? Oluyor tabii. Alışverişi hayal etmek, mutluluğun sahip olunacak bir nesnede saklı olduğuna inanmak çok eski, beynimin derinlerine kazınmış bir alışkanlık. Ama o alışkanlığın güdümü ile harekete geçmek ile alışkanlığın zihinde yükselip sonra alçalan bir dalga olduğunu izlemek arasında büyük bir fark var. Ben bu yaz, beni çeken beyaz tişörtlerimin yerine yenisini almamım temel bir ihtiyaç olduğunu  ikna eden zihnimin oyununa geldiğim bir sefer dışında hiç alışveriş yapmadım. Canı sıkılıdığında, endişelendiğinde, kendini kötü hissettiğinde alışveriş hayallerine kapılan zihnime kızacağıma, ona mutsuz bir çocuk gibi yaklaşıp, elimizdekilerle ne oyunlar oynayabileceğimizi gösterdim. Bol bol kıyafet değiştiren arkadaşlara mesaj gönderip, elbiselerini, kazaklarını fakirlere dağıtmadan önce bana göstermelerini rica ettim. Bütün kitaplarımı kütüphanden aldım.

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Bu sayede inanın ki geçen yaza göre çok daha az para harcadım. Öyle olunca elimdeki para ile daha uzun süre geçineceğimi anladım. Kredi kartı borçlarımın hepsini yaz başında kökünden ödeyip, kartları rafa kaldırdım. Böylece derslerim karşılığı kazandığım para borç kapatmaya değil, doğrudan temel ihtiyaçları tatmin etmeye yönlendi. Çok daha değerlendi. Zaten işimi seviyordum ama kazanç ile ekmek arasında doğrudan bir ilişki kurulduğunda daha çok sevdim.

Eh, ne oldu bizim ikinci roman? Yaratıcı Güç size akmak istemiş bugün anlaşılan…Doksan dakikalık vardiyamın sonu geldi. Çıkıp yürüyüş yapalım. Ah, bakın bu da bir diğer değişiklik: Artık yemeğe çıkacağımıza Bey ile beraber vakit geçirmek üzere yürüyüşe çıkıyoruz. Ağaçlar deli bir kırmızıya dönüyor, mahalle kedileri sonbahar güneşine karınları açıyor, kargalarla sincaplar sokaklarda beraber takılıyorlar. Yürüyüşe çıktığımızda, yemeğe çıktığımızdan çok daha fazla şeyi paylaşıyoruz.

Bütün bunlar dönüyor, dolaşıyor Yaratıcı Güç’e hayatımızda yer açmamızı ve onunla olan randevumuza sadık kalmamızı sağlıyor..

Deneyin, göreceksiniz.

Foto: Kokia Sparis
Foto: Kokia Sparis

Yaratıcı Güç’le Randevu” üzerine 11 yorum

  1. Ne güzel…zaten kısmen başlamış olduğum bir şeyi böyle derlenmiş, toparlanmış, özetlenmiş olarak senden okumak. Hayal ettiğim nefis bir yemek tabağını üzerinde buharı tüterken bir anda önümde bulmak gibi. Yeni iş ortamım nedeniyle belki de yeni ruh halim nedeni ile uzun süredir doğru düzgün kitap okuyamıyorum. hatta hiç okuyamıyorum….Kitap okumak ise benim Sevgili Biricik Yaratıcımla buluştuğum nadir anlardan biri. Birkaç gündür oturuyorum kitabımın başına, 15.50 dan sonra klinik sakinleşiyor, ekstra ricalara da ben hayırrrr diyorum:) Takıyorum kulaklığımı, açıyorum müziği. böylelikle Allaha ulaşabildiğim ikinci yolu da açmamın yanı sıra dış dünyayla bağımı olabildiğince koparmış oluyorum. keyif keyif okuyorum. Notlar alıyorum. Özetler çıkarıyorum. O bölümü dönüp bir daha okuyorum.
    Sonbahar geldi buradada defnecim. En sevdiğim mevsim…Sabah tam da senin dediğin gibi bizim kediicik nam-ı dğer mırtık bey evin güneş giren bir alanına yayılmış keyif yapıyordu. oysa o saatlerde hep ya mama için miyavlar ya da oyun oynardı. o bile sonbaharın keyfini çıkarıyordu. Bulaşıkları yıkarken camdan baktığımda srı, yeşil, kırmızı ve kahverengiyi görmek içimi huzurla dolduruyor. İyi değerlendirmek lazım bu anları. yaptığınız yürüyüşlere imrendim açıkçası:)
    Facebookta bahsettiğin tüketmeyeceğim grubuna hemen bakacağım. Şu sıralar neye ihtiyacım varsa ya da neyi istiyorsam bana sunmuşsun. şükranlarımı ve sevgilerimi yolluyorum burdan sana:)
    Ve hemen okumadığım önceki yazın aracılığı ile seninle buluşmaya gidiyorum hoşçakal.

  2. Merhaba 🙂 sizinle daha yeni tanıştım. Çok geç oldu belki. Ama yazılarınızı okumak, gülümseyen yüzünü görmek bana enerji veriyor. Yaşamak istediğim hayatı yaşamış birinin varlığı umutlandırıyor beni ve hayal ettiğim dünyayı daha çok özlememi sağlıyor. Teşekkürler:)

  3. Bende şu anda, hazırlamam gereken yazı için ayırdığım sınırlı şu zamanımda, blogları okuyup sizinkine de yorum yazarak, sevgili Burke ve Paine’in karşılaştırmasına bu günlük veda ediyorum. Ama keyfim yerinde, daha dün kızımın midilli kursuna gittiğimizde yanımıza aldığımız bir termos kahve ve atıştırmalıklarla her pazar bize pahalıya mal olan bu turları nasıl da bedavaya getirdiğimizi konuşuyorduk. Üstelik gerçekten de çantamızdan çıkarttığımız bir kaç atıştırmalığın sohbetimizi ne kadar arttırdığını farkettik. Belki de hiç bir servis gelmeyecek sandalyelerde boş boş otururken; menüde ne olduğu, çocuk için sağlıklı olup olmadığı, hangilerinin pahalı hangilerinin ucuz olduğu, servisin hızlımı yoksa yavaş mı olduğu, o ay kaç defa dışarıda yemek yendiği veya atlardan üzerimize bulaşan tozların kokup kokmadığı ya da ne biliyim yan masada oturan şımarık çiftin yüksek sesle sürekli birşeyler isteyip garsonlara köle gibi davranması veya çalan kötü müzik, sesi az gelen iyi müzik, sandalyeler masalar, sesimizi duymayan garsonlar kısacası hiçbirşey zihnimizi meşgul etmiyordu.
    Tabi bizim için en büyük avantaj middilli kursunda bir kafeterya olmamasıydı. Aksi durumda “dışarıdan yiyecek içeçecek getirmek yasaktır” tabelası bizi caydıracak hatta böyle bir ibare olmasa da bir kaç hafta sonunda yanımıza termosumuzu almayı unutacaktık. Türkiye’de insanın ayak bastığı her yerde, dağlarda tepelerde, ıssız olduğunu düşündüğünüz yerlerde bile bir çaycı, lokanta, gözlemeci vardır. İnsanların toplanıp sosyalleştiği her alanda kıyafet, oyuncak ve yemek satışı vardır. Baloncular restoranların önünde çocukları kışkırtırlar, beş on liraya atlet elbise satanlar, kokoreççiler büyükleri… Kısacası hep oltaya geliyoruz diye düşünüyorum. Bilgisayar oyunlarındaki karakterler gibi yürürken önümüze çıkan bu yemleri “bling bling” topluyoruz sanki ve gidip tekrar kazanmamız gerekiyor.
    Biz artık kendi evimizi kendimizi kendimiz temizliyoruz mesela. Ailecek birlikte yapıyoruz bunu, evimize bakıyoruz, yuvamızı koruyoruz yani, eskisinden ayrı bir değer veriyoruz sanki yaşadığımız yere. Daha az ama kaliteli sebze ve et alıyoruz. Çorap giyip kaloriferi kısıyoruz. Tabi her daim böyle olamıyoruz, zaman zaman etiketine bakmadan beğendiğimizi almak, hiç düşünmeden para harcamak, bir nevi “krallar gibi yaşamak” istiyoruz, yani bir gidiyor, bir geliyoruz. Bahsettiğin gruba hemen istek gönderdim. Tüketmemenin para kaybetmemekten çok daha fazla artıları var, üretmeyi arttırmak gibi…Kapı çaldı, konuyu bir yere bağlamadan; yazınızı keyifle okudum diyerek toparlamak zorundayım 🙂

  4. Keske avukat olmasaydım ama benimki gibi meslekler giyimine kuşamına lüksüne ne kadar para harcarsan o kadar para kazanacağın türden. İyi para kazandığına karşı tarafı ikna etmek müvekkil edinebilmek İcin ilk şart maalesef.. Yine de tüketime hayır! 🙂

  5. siz zaten yazarak üretmeye başladığınız için tüketim çılgınlığından kendinizi ayırmayı başarmışsınız. yine son demlerini de vücudunuzdan atmaya başlamışsınız. sizin adınıza sevindim.

  6. neden bu yaratici guc ile ilgili yazdigin iki yazi gozlerimi doldurdu anlamadim ama sanirim bir umut duygusu getirdiler, ondan olsa gerek…tesekkurler

  7. Yazılarınızı okumak bile insana bu kadar huşu veriyorsa derslerinize katılmak nasıldır, tahmin bile edemiyorum 🙂 Yaratıcı gücünüze sağlık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s