Bu yazının orijinali 2011 yılında Mavi Orman kitabında yayımlanmıştır.

Ve derken….neredeyim ben şimdi biliyor musunuz?

Daha önce gelmediğim, sokaklarını, kahvelerini dükkânlarını tanımadığım ama sanki içine doğmuşum gibi yadırgamadan kaynayıp gittiğim bir şehirdeyim.

Atina’da!

Panepistimiou bulvarının üzerinde, sekiz katlı bir kitapçının geniş ferah sigara içilmeyen kafesinde. Daha dün Portland’daki odamda mutlu mesut oturuyor, kök salmanın nimetlerini sayıp döküyordum değil mi ? Hayat böyle savuruveriyor işte bir rüzgarla insanı!

Yeni bir şehirde, neresi olursa olsun bana evdeymişim güvenini veren ilk yer kitapçılar. Bilmediğim bir diyara tek başıma vardı isem, ilk iş büyük bir kitapçısına gidip ‘havaya girmeyi’ seviyorum.

Fakat şimdi, birden fazla nedenden dolayı Atina’da havaya girmek için çaba sarfetmeme gerek yok. Kitapçının kafesine de tek başımalığımda kafa dinlemeye geldim.

Çok gezenler bilirler. Bir ülkeden diğerine geçince gözleriniz kapalı olsa da farkedeceğiniz bir his atlaması yaşanır. Bir ürperti. Yani görünürde az şey değişse de -özellikle aynı mimarın elinden çıkmışcasına birbirine benzeyen havaalanlarında- insanın içindeki hisler, ülkenin insanların his dalgasına göre yeniden ayarlandığından (cep telefonu şebekeleri gibi, havadakini kapıp onunla devam etme durumu) yeni ülke ilk önce hisedilir. Bahsettiğim havaya girmek böyle bir şey…

Bu yeni ülke ürpertisi pek taze, pek nadide pek keyifli olduğundan uzak diyarlara seyahat insanoğluna hep cazip gelmiş ya. Yeniden aşık olmanın cazibesi gibi. Ben de diğer gezginler gibi ”yeni ülke hissi’nin müptelası, aşığıyım.

Çocukluk hayallerimden biri sadece filmlerde gördüğüm yatak odaları üst katta, içerden merdivenli iki katllı müstakil bir evde yaşamak ise diğeri de yurtdışına çıkmaktı. İlk hayalin gerçekleşmesi için Tayland yıllarımı beklemem gerekti. İkinci hayal ise çabuk geldi. Kızı gibi gezme tutkunu babam bir yaz günü onunla Yunanistan’a gelmek ister miyim diye sordu. On yaşındaydım. Sıcak otobüsün içinde dizlerimin arkasından terler şıpır şıpır akarken, yol bitmek bilmemişti. İpsala sınır kapısında beni büyülü bir eşik bekliyordu ve onu geçince yeni ülke…Ah yeni ülkenin kokusu, renkleri, sesleri, tenimdeki rüzgarı bambaşka olacaktı.

Olmadı tabii. Selanik’de aynı rüzgar esiyor, sokak satıcıları aynı megafondan aynı anlaşılmaz kelimeleri bağrıyorlardı. Kime yol sorsam türkçe cevap verebiliyordu. Vermese bile Büyükada’da geçen çocukluğum boyunca çarşıda pazarda, çay bahçelerinde, komşu balkonlarda duyduğum Rumca, konuşamasam da anladığım, anlamasam da yadırgamadığım kısaca tanıdık bir sesti. Yeni ülke ürpertisinin hayatıma girmesi için başka memleketleri beklemem gerekiyordu anlaşılan.

Zor zamanlarda, yani şimdi, Atina’nın o çok tanıdık, havaya girmemi gerektirmeyen havasında kendimi güvende hissediyorum. Kaldırım taşları, büfeler, sokağın bir ucundan diğerine bağıranlar, simitçiler ve tanıdık bakışlı gözleri ile Yunanlılar sanki burada doğmuşum gibi rahat gezinmemi sağlıyor. Zor zamanlarda yeni bir ülkeye alışmakla gücüm tükenmesin!

Portland’da tanıştığım ve esasen Atina’lı olan sevgilim hastalandı. Amerika’da sağlık sigortası olmadığı için ailesinin yanına buraya tedaviye geldi. Ben de moral desteğe. Zamanlar zor işte bu yüzden. Kendi moralimi yüksek tutmam gerekiyor.

Hastaya destek deneyimli olduğum bir alan değil. İlk hafta öyle bir çuvalladım, kendimi öyle bir hırpaladım ki sonunda yatağa düşen ben oldum. Dünyanın iki ucundaki dostlarım yardıma yetiştiler de öyle ayaklandım. Hastalık zamanları zor elbet. İlk trene atlayıp kaçıp gitmek istediğim olmuyor mu? Her gün. Her gün ama giderek seyrekleşen sıklıkta. Belki yakında günde bir kere aklıma kaçma isteği düşecek, belki zamanla iki günde bire düşecek. Ve sonra bir gün kaçıp gitmeyi aklımdan geçirmeden geçecek.

Zor zamanları, onlarla kurduğumuz kaçma/kalma ililşkisi bakımından yogadaki ‘zor’ pozlara benzetiyorum. Her gün atlarsak hiç bir zaman beceremeyeceğimiz o asanalara. Shadow Yoga serisinde Athi Krantha diye bir arkaya katlanma pozu var mesela. Çöktüğümüz noktadan, sağa, oradan arkaya dönerek köprü kuruyoruz, sonra daireyi tamamlayıp çökme noktasında bitiriyoruz. Başta haddimi bilmeyip zorladığım için boynumu incittiğim bu hareketi, sonraki bir yıl boyunca -boynumun çoktan iyileşmesine rağmen- çalışmamak için türlü bahaneler uydurdum. Kaliforniya’daki Shadow Yoga kursunda hocam Emma tepemde beklerken mecbur kaldığım için başladım hergün Athi Krantha dönmeye. Kaçmayıp da kalınca kafamdaki ‘zor’ kavramı bir haftada eridi gitti. Şimdi her gün Athi Khranta anını bekliyorum. Öyle seviyorum artık, fırıldak gibi dönüyorum, üç kere sağa, üç kere sola!

Mat üzerinde tekrarladığımız/ kırdığımız davranış kalıpları (alışkanlıklar) hayatımızın aynası. Zor zamanlar aslında zor pozlar… Zorun zorluğu kafada sadece. Ondan kaçtıkça kalıp derinleşiyor, perçinlenip yer ediyor. Üstelik her kaçış aynı bildik, buruk yerde sona eriyor. Yenilginin bildik bıkkınlığı. Kalışların bizi nereye götüreceği ise muamma. Atina’yı da Athi Khranta gibi dört gözle bekleyecek miyim? Kim bilir? Arada çıkmazsak ancak filmin sonunu görebiliriz, değil mi ya?

Ben Kokia’ya bir söz verdim: Hastalıkta sağlıkta yanında olacağım.

sumandef_0.2.gif

 

 

 

Atina’dan Ati Krantha’ya” üzerine 3 yorum

  1. Merhaba, mavi orman kitabınızı okumayı çok istiyorum ama bir türlü bulamıyorum. Yeni baskısı yapılacak mı acaba? Bir de ben de MS hastasıyım. Ve hikayenin diğer kahramanının bakış acısını okumak ayrıca bir merak konusu benim için… kendi fikirlerime yakın insanları okumak çoğu zaman tat vermiyor, ama sizi hem yakın hem de pek çok ölçüde yol arkadaşı gibi hissediyorum. Eminim farklı farklı evrenlerimiz içinde, siz zor yoga pozlarını tecrübe ederken, ben yapmak istediğim hareketleri daha sınırlı bir şekilde yapmayı ruhsal olarak kabul etmeyi tecrübe ederken, temelde beden algımızdan kurtulmak zorunda bırakılmış bir kader planında gibiyiz. Sanırım sizinki bir seçim, benimki bir mecburiyet… Sevgiler defne suman❤️

    1. Merhaba! Mesajınız için çok teşekkür ederim. Geçmiş olsun! Mavi Orman’ın baskısı bitti. 2018’de yeniden çıkacak inşallah. Bir arkadaşım Beşiktaş’daki Mefisto’da hâlâ bulunduğunu söyledi. Ben bu yazıyı dokuz sene önce yazmıştım. Arada geçen yıllar içinde hastalığa, ilişkiye, yogaya ve tabii kendime dair çok şey öğrendim. Eşimin MS’i bu keşiflerde çok önemli bir rol oynadı ve her ikimize de “kendimiz” olma yolunda ışık tuttu. Bu konuda bir yazı yamayı düşünüyordum. Sizin mesajınızdan sonra iyice cesaret geldi. Yazacağım. Sevgiler ve kolaylıklar dilerim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s