Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz?

(5 Harfliler sitesinde çıkan son yazım.) 

Ben şimdi Başbakan’a kendisinin tahminimce pek yersiz bulacağı şu soruyu sormak isterim:

Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz sanki sayın Başkanım?

Sorumu siz de yersiz bulabilirsiniz. İzninizle aklımın taştan taşa atlayarak beni taşımış olduğu son noktayı biraz açayım:

Ben şimdi evli mazbut bir kadınım. Gerçi çocuğumuz yok. Çocuk yapmak amacı ile sevişmediğimiz ayan beyan ortada. O zaman siz resmen evli sayılmazsınız, bu ne biçim evlilik, geleneksel aile mefhumuna hakaretten hakkınızda dava bile açılabilir, diyebilirler. Desinler, şaşırmam. Gavurun teki ile evlenip (hem de Yunan) vatanın nadide kalelerini işgale açtığım öne sürülebilir ama yine de kendimi ifade çabamda inat edip, orgazm olayına gireceğim.

Efendim, dediğim gibi ben şimdi evli mazbut bir kadınım. Ama itiraf edeyim, zamanında “kızlı erkekli” bir evde oturdum. Hem de tam başbakan ve ahalisinin korktuğu tip bir ev idi bizimki. Genç kadınlar bizim çatı altında nikahsız yaşadıkları erkeklerle aynı yatağı paylaşıyor ve her gece, ve hatta zaman zaman gündüzleri de gönüllerince sevişiyorlardı. Ve dahası bizim özgür yuvamızın kanepeleri, koltukları, onlar doluysa mat ve uyku tulumundan ibaret döşekleri de sevişecek yeri olmayan sevgililere açıktı ve sıkça ziyaret ediliyordu. Bu bahsettiğim zamanlar neredeyse yirmi yıl öncesi. Şimdi yirmili yaşlarını süren genç okurlar o zamanların bu zamanlardan daha özgür, daha serbest zamanlar olduklarını düşünmesinler. Valinin yakamızdan tutup bizi polise teslim etmek gibi yükümlülüğü yoktu o zamanlar, şimdi orası doğru, ama komşu olayı ve “aile apartmanının namusu” gibi mefhumlar aynı bugünkü kıvamındaydı. Başımızdakiler de şimdikiler gibi ortalıkta bas bas bağırmasalar da bugünkü başkan erkekler ile tıpatıp aynı zihniyeti gütmekte idiler.

Annemin evinden Cihangir Cumhuriyeti’ndeki bu “kızlı erkekli” cennet parçasına geçiş yaptığım yıllar boyunca mahallelinin “fuhuş var” diye bizim evi Fuhuşla Mücadele’ye ihbar edeceği korkusu tazecik yüreğimi kemirdi durdu. Çünkü mahalle Cihangir de olsa, polisin kapımıza dayanması için bir adet “muhafazakar demokrasi” taraftarı komşunun telefonu yeterdi.

Daha fenası mahallenin delikanlılarının kapımıza dayanması tehlikesiydi. Mahallenin oğlan çocukları ile onlarla futbol oynamak için aşağı mahalleden bizim köşeye çıkan arkadaşları, bütün akşamlarını bizim balkonun demirlerinde top sektirerek geçiriyorlardı. Bugün olduğu gibi o zaman da Cihangir’in kapıcısız apartmanlarının giriş kapıları hep açık, daire kapıları da bir omuz atsan açılacak cinstendi. Evet, evde kızlı erkekli kalıyorduk ama aslında evi kiralamış iki tanecik genç kadındık ve mahallelin bıyıkları yeni terlemiş delikanlıları, erkeklerin evimize rahat rahat girip, sabahları balkonda onlar için pişirdiğimiz sucuklu yumurtalarla kahvaltı etmeden çıkmadıklarını bildikleri gibi, arada sırada evde yalnız kaldığımızı da biliyorlardı. Madem abilere veriyorduk, komşunun gencecik çocuklarına da verirdik bir gececik ne olacak?

Fuhuşla Mücadele tarafından içeri alınacağımız korkusu bir yanda, mahallenin delikanlılarının kapımıza dayanacağı dehşeti öte yanda, biz evin bütün perdelerini akşam oldu mu sonuna kadar çekip, kapıya üç kilit birden vurmayı adet edinmiştik. Belki de iki adet ödlektik bilmiyorum. Cihangir’de bu korkuların kenarından köşesinden geçmeden yaşayan bir dolu kadın vardı muhakkak. Biz onlardan değildik.

Bu ahval ve şerait içinde yaşanan sevişmelerde orgazm mı olunur tabii, diyeceksiniz şimdi. Yok hayır, öyle bağlamayacağım. O da var tabii. Aman perdenin kenarı açık mı, aman çok ses ediyor muyuz, balkonda durup gemileri izlerken bizi bir gören olmuş mudur korkuları içinde yatağa giren bir kadının kaderinde orgazma yer var mıdır? Belki her koşulda gürül gürül boşalan kadınlar vardır bu dünyada. Ben kendim onlardan olmadığım gibi, onlardan biri ile henüz karşılaşmadım.

Ama diyeceksiniz şimdi, nereden biliyorsun? Hiç sordun mu kız kardeşine orgazmları nasıl gidiyor, ve hatta orgazmları hiç geliyor mu diye. Hayır sormadım. Bu yazıda ince ince işlemek istediğim konu da bu aslında. “Kızlı erkekli” yaşayan biz özgür kadınlar, dilediğimiz erkekle yatma özgürlüğüne sahip olsak da orgazm oluyor muyuz? Olmuyorsak bunu hiç konuşuyor muyuz? Yoksa zevki erkeklere mal edip, sevgilinin kollarında uykuya dalmayı bütün zevklerin ötesinde bir zevk olarak mı tanımlıyoruz? Kaç kadın orgazm ile biten ya da orgazm içeren bir sevişmenin en doğal hakkı olduğunu düşünerek sevişiyor?

 

İşte ben bunları bilmek istiyorum kardeşlerim. “Kızlı erkekli” yaşamayı becermekle tabuları kırmış olmuyoruz çünkü. Evet, tamam kabul, kızlarla oğlanlarla aynı merdivenleri çıkmalarının bile ahlaksızlık sayıldığı bir ülkede, evlenip boşanmadan tek başına bir ev açmayı başaran genç kadınların yaptığı cesaret isteyen bir şey. Evlenmeden sevişmek, birden fazla erkeğin koynuna girip kendini hala değerli ve ahlaklı hissetmek… Bunlar az buz zaferler değil. Sapına kadar kabul. Ben şimdi bu özgürlük mücadelesini bir adım daha ileri götürüp orgazmlarımıza da sahip çıkmamızı öneriyorum.

 

Erkekler bir araya geldiklerinde rahat rahat cinsellikten ve kendi zevklerinden söz edebiliyorlar. Cinselliği orgazmdan bağımsız düşünen erkek yok denecek kadar az. (Yoga çevrelerinde nadiren rastladığınız bu erkek tipini yakalarsanız bırakmayın!) Erkeklerin çoğu sıkı bir orgazmı en doğal hakları olarak görüyorlar. “Benim her gün boşalmam lazım,” demişti bana bir sevgilim bir defasında. “Bunu sen sağlamazsan başkasına gitmekten başka çarem kalmaz.” (Bak, bak, bak!) Sex and the Citydizisinin ilk bölümünde Carrie, öğle molasında karşılaştığı bir yakışıklı ile ayak üstü sevişmek üzere onun evine gider. Adam da hödük çıkmaz, önce başını Carrie’nin bacaklarının arasına sokup kadının boşalmasını sağlar. Carrie zevkin titreşimleri dinince yataktan kalkar, teşekkür edip adamın dairesini terk eder. Kadın olarak son derece aşina olduğumuz bu durumun bir erkek tarafından yaşanmasını düşünebiliyor musunuz?

 

Hayır, biz kadınlar olarak orgazmlarımıza sahip çıkmıyoruz. Kızlı erkekli yaşıyor, evlenmeden sevişiyor ve hatta birden fazla erkekle sevişiyoruz. Bütün bunlar ülkemizde özgürlük mücadelesi veren kadınlar için önemli, çok önemli, değerli adımlar. Sadece muhafazakar demokrat komşunun değil, ana babanın ve hatta sevgilinin gözünde yanlış bir şeyler yaptığımıza dair izler görmek mümkün. Erkeklerin çoğunluğu hala bir bakire ile evlenmeyi tercih ediyorlar. Ya da en fazla bir adet eski sevgilisi olsun. O kadar. Ben yattığı adamların sayısı ile gurur duyan ve bunu orta yerde rahat rahat konuşan bir kadına henüz rastlamadım.

 

Şartlar böyle iken kendi zevkimiz ve tatminimiz için mücadele vermeden geçen ilişkiler, nihayetinde dönüp dolaşıp bizi “kızlı-erkekli” yaşamdan öcü gibi korkan zihniyetin kucağına hop diye bırakıyor. Seks ilişkinin dar alanda yaşanan bir modeli. Tıpkı yoganın mat üzerinde yaşanan bir mikro hayat olması gibi iki insan arasında yaşanan cinsellik de var olan ilişki dinamiklerini gözler önüne seriyor.

 

Bitirirken bir kaç orgazm anısı:

 

Bir tanesi lise sevgilim ile ilgili. İkimiz henüz kimse ile yatmamışız. Yaş 16. Öpüşüp sürtünmekten ileri gitmiyoruz. Ben birbirimizin ilki olalım istiyorum. O direniyor. “Neden yahu, yapalım işte” diyorum. O cesaret edemiyor. “Ben sana bunu yapamam” ayaklarında. Sonunda “Neden korkuyorsun sen”, diye sordum. “Gözümde senin değerin düşecek, ondan korkuyorum” dedi. (Bak, bak, bak.)

 

Diğer anı, yine aynı zamanlardan. Halam soruyor, kızım sen bu sevgilinle sonuna kadar gidecek misin, diye. (Halam çok şeker, müthiş özgür ruhlu filan ama bu konuşmadan iki yıl sonra başka bir sevgili ile ilk defa sonuna kadar gittiğimi kendisine müjdelediğimde, “Ay bir tuhaf oldum. Ne bileyim sanki artık sana sahip değilmişiz gibi geldi” diyen de yine kendisi.) Ben diyorum ki “Valla istiyorum ama o yanaşmıyor”. Halam bunun üzerine diyor ki, “Boş ver zaten bu işin tamamını yaptığında da şimdi yaptıklarınızdan daha fazla zevk almayacaksın”. Ben isyan etmek istiyorum bu sözün üzerine! “Şimdi yaptıklarınız” dediği sonsuz sürtünmeden ibaret benim için. Oysa gerçek bir sevişme bana orgazmı verecek. Ya da ben öyle sanıyorum. Nitekim iki yıl ertesinde ful sevişme olayını yaşadıktan sonra halama hak vermeden edemeyeceğim. Sonuna kadar gitmenin, sürtünme zevkinden fazla bir farkı yokmuş. Hani nerede orgazm? Yoksa oldu da kaçırdım mı? Nereden anlayacağız orgazmı? Bu sorular böyle gidiyor. Ta ki on dokuz yaşındayken, bu orgazm olayını bana bir erkeğin değil, kendi kendimin vereceğini idrak edip elimi donumun içine sokana kadar. O güne kadar “Belki de bu işte” diye düşündüğüm bütün çekilmelerin, kasılmaların orgazmın eşsiz benzersiz, rengarenk, çikolatadan bile tatlı ve azalacağına artan yoğunluğunu yaşadıktan sonra nasıl komik göründüğünü siz düşünün artık.

 

Velhasıl, erkeğimizi memnun edeceğiz diye numara yapmayı bırakıp orgazmı sonuna kadar hak ettiğimize inanmalı, çağıl çağıl boşalana kadar sevişmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sadece “kızlı erkekli” yaşamakla orgazm olunmuyor.

Yazının orjinali: Kızlı erkekli yaşıyoruz da orgazm mı oluyoruz?

5 Harfliler sitesinde çıkan son yazım.

İnsanlık Ayıbı

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Anlatacağım hikaye İstanbul’un iyi, çok iyi okullarından birinde geçiyor. Okul Nişantaş’ın göbeğinde, eğitimli, kültürlü, ilerici, modern ailelerin çocuklarını göndermeyi seçtikleri, disiplini ve zorluğuyla ünlü bir okul. Hocaları sahiden iyi. Ben bu okulun 7. sınıfında okuyorum. Eski tabiri ile orta 2. On üç yaşındayım. Okulu çok seviyorum, yaz tatili biterken sevinçten yerimde duramıyor, okullar açılmadan önceki gün heyecandan gözüme uyku girmiyor. Bizim sınıf çok eğlenceli. Bir sürü arkadaşım var. Kızlı, oğlanlı koca bir grup. Kar yağdığında hep beraber Nişantaşına çıkıp arabalara kar topu atıyoruz, haftasonları buluşup sinemaya gidiyoruz, birbirimizin evlerinde toplanıyoruz filan.

Yedinci sınıfa başladığımız sene, evet farkındayız, oğlanlar biraz sapıtmış.  Akılları fikirleri cinsellikte, sıralarının altındaplayboy dergileri saklıyorlar. Anket defterinizi doldursun diye birine verirseniz, defter sayfalarına bikinili ve yorumlu Samanta Fox resmi yapışmış olarak geri geliyor. Bütün hafta birinin evinde toplanıp telekız çağırma hayalleri kuruyorlar ama hepsinin ana babası kurt gibi, ceplerindeki para kısıtlı. Boşaltamadıkları cinsel enerjileri çenelerine vurmuş, bir araya geldikerinde pis pis konuşup çatlak sesleriyle koca koca kahkahalar atıyorlar.

Biz sınıfın kızları olarak yine de seviyoruz onları. Kaba saba konuşmalarına cık cık diyoruz, gülüp geçiyoruz, göz deviriyoruz ama seviyoruz. Hiç ama hiç korkmuyoruz onlardan. Sonra herşey nasıl başlıyor bilmiyorum, bunlar sayıları her gün artan bir oğlan çetesi, sınıftaki bir kızı sıkıştırmaya başlıyorlar. Benim çok yakın arkadaşım değil bu kız. Sessiz sakin kendi halinde belki boyu çabuk uzamış ve memeleri benimkiler gibi erkenden gelişmiş.  Saçlarını örüyor, kalın camlı gözlükler takıyor, beyaz pamuklu çorap giyiyor, öğretmen sözlüye kaldırsa bile sesi fazla çıkmıyor. Diyelim ki kızın adı Fatma.

Sarfedemedikleri cinsel enerjileri bizim oğlanların çenesine vurmuş biliyoruz ama bugüne kadar birimize bile dokunmadılar. Çıkma teklifi olayı bile daha başlamamış. Sınıfımızda bir tanecik çift var, onlar da elele bile tutuşmuyorlar. İşte böyle bir ortamda bu oğlanlar hangi cesaretle Fatma’yı elle taciz etmeye başladılar bilmiyorum. Elle taciz olayını biliyorum ama. Otobüste beni mıncıklayan adamlar olmuş. Daha on yaşındayken ilki, devamı da hemen her cuma akşamı bale dersinden eve dönerken otobüste. O kalabalıkta (o yıllarda otobüsler çok ama çok kalabalık) muhakkak bir yerden bir el (şanslıysam) ya da acele fermuarı indirilmiş pantolondan fırlayan bir penis bir yerlerime deyiyor. Daha mor iğne dağıtılmamış. Ben bu mıncıklanma serüvenimde yalnız olduğumu düşünüp utanıyorum.

Ama aynı şey sınıfta Fatma’nın başına gelince utanmıyorum. Her tenefüs zil çalıp da öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz bir kargaşa oluyor. Bir grup oğlan Fatma’yı köşeye kıstırıp sıranın üzerine yatırıyorlar, sonra etrafını öyle bir sarıyorlar ki biz ne yaptıklarını göremiyoruz. Fatma’nın sözlüde bile çıkmayan sesi o sırada da çıkmıyor, zaten çıksa da çatlak sesli oğlanlar öyle bir tezahürat yapıyorlar ki duymamıza imkan yok. Ama işin şimdi bana en acı gelen yanı, biz öndeki kızlar duysak da aldırmayız. Her tenefüs tekrarlanan bu sahneyi öyle bir kanıtsamışız ki arka sıralarda itiş kakış devam ederken biz ön sırada dedikodu ediyor, bir sonraki dersin ödevlerini tamamlıyoruz.

Kesinlikle utanmıyoruz. Korkmuyoruz da. Kendimizi Fatma’nın yerine koymak aklımıza bile gelmiyor. Neden gelmiyor? Çünkü biz hepimiz, sınıfın öteki kızları Fatma’nın bu oğlanlardan birine bir noktada kuyruk sallamış olduğundan eminiz.  Kimse bize böyle bir bilgi vermemiş ama biz yine de eminiz. Kendi aramızda Fatma’yla “Yılın Annesi” diye alay ediyoruz.

O kadar kötü, o kadar zalim, o kadar duyarsızız.

On üç yaşındayız.

Ataerkil sistemin o pis kokulu düşünce kalıpları, inanışları, beklentileri ve akıl yürütmeleri beynimizin kıvrımlarında çoktan yer almış. Taciz ediliyorsan bir yerlede bir yanlış yapmış olmalısın. Toplumdan, televizyondan, okuldan ve ilerici ana babalarımızdan öğrenmişiz tacizciyi değil, tacize uğrayanı suçlamayı. Beni otobüste mıncıklayan adamın gözünde ben de, kız başıma o erkeklerle dolu otobüse binerek kaşınmışımdır. Fatma ve bizim sınıfın oğlanları söz konusu olduğunda benim mıncıklayan adamınkinin tıpkısının aynısı bir düşünce zinciri benim kafamda oluşuyor.

Muhakkak kendi kaşınmıştır.

Ama bu bir yandan kafa karıştırıcı bir düşünce çünkü Fatma “öyle” bir kız değil. Dediğim gibi sessiz sakin kendi halinde. Belki, diye düşünüyorum on üç yaşında henüz doğru dürüst gelişmemiş aklım ve eksik muhakame yeteneğimle, belki Fatma bu oğlanlardan birine aşık oldu ve bir noktada aralarında bir şey geçti. Belki ilkokul binasının karanlık koridorlarında oğlanın kendisini öpmesine izin verdi. Oğlan da bu “zaferini” arkadaşlarıyla paylaştı. Arkadaşları da birimizi öptüysen hepimizi öpebilirsin o halde dediler. Evet kesin böyle olmuştur, diye düşünüyorum. Hala bu düşünce sisteminde bir yanlışlık olduğu aklıma gelmiyor. Kendim paçayı kurtarıyorum çünkü. Çünkü ben bizim oğlanların hiç birine aşık değilim ve gidip onlarla karanlık koridorlarda öpüşmem. Dolayısıyla tenefüste benim üzerime abanmazlar.

İşin öyle olmadığını bir akşam serviste bizzat tecrübe ediyorum. O ara artık oğlanlar iyice azıtmışlar, Fatma’nın itiraz eden sesi ön sıralara kadar gelir olmuş. Bir cuma akşamı, havalar ısınmış palto giymiyoruz artık. Servis aracı bizim evin önüne yanaşıyor. Ben arka koltuktan kapıya yürürken orta sırada oturan fırlama sınıf arkadaşım (o oğlanlardan biri) parmağını mememin ortasına pastırıp “ciik” diye bir ses çıkarıyor. O sırada hemen arkama denk gelen koltukta oturan bir diğeri de ( o da o oğlanlardan biri) arkadaşından cesaret alarak popomu avuçluyor. Bunların hepsi çok hızlı yaşanıyor ama bütün servis dönmüş bana bakıyor. Şaşkınım. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ne yapacağımı bilemediğim zamanlardaki gibi yarım yamalak gülümsemeye çalışıyor ve kendimi servisten dışarı atıyorum.

Eve yürürken ve sonra bütün hafta sonu boyunca mememde ve popomda istemediğim ellerinin, parmaklarının sızısını hissederek düşünüyorum. Arkadaşlarım benim bu çocuklar. Doğumgünü partilerinde beraber Elm Sokağından Cinayet’i seyrettiğimiz, karlı günlerde beraber arabalara kar topu attığımız arkadaşlarım. Kafam karışıyor. Karışan kafamda aklıma Fatma geliyor. Ve dehşetle karışık kafam bana şu soruları soruyor:

Ya gülümsememi bir onay olarak algıladılarsa? Ya gülümsememi bir davet, bir kuyruk sallama olarak düşünüyorlarsa? Ne de olsa bağırıp çağırmadım, bana dokunan ellerini alıp bileklerini bükmedim, şoför abiye şikayet de etmedim. Aptal aptal gülümsedim sadece. Şaka yapıyorsunuz herhalde arkadaşlar, demeye çalıştım. Sanki bir şaka yapıyorlarmış gibi.

“Ya pazartesi sabahı ilk tenefüste benim üzerine abanırlarsa?”

Tacizlerin, tecavüzlerin çoğu böyle şaka yollu başlıyor biliyor musunuz? İlk anda şaşkınlıktan, utançtan, ne yapacaklarını bilememekten, kafa karışıklığından veya korkudan itiraz edemeyen, pandik atan elleri bir hamleden yakalayıp bükemeyen ve benim gibi salak salak gülümseyen kızların yaptığına ne deniyor ülkemizde biliyor musunuz?

Biliyorsunuz, biliyorsunuz tabii.

Razı gelmek, deniyor. Rızası olmak.

O Pazartesi bana ilişen olmadı ama olsaydı ve iş büyüseydi o oğlanlar çetesi Fatma’ya yaptıkları gibi oramı buramı mıncıklamak için beni sıraya yatırsalardı,  ya da bir ev partisinde beni bir odaya sıkıştırıp tecavüz etselerdi ve biz sonra onlardan davacı olsaydık, muhtemelen benim razı geldiğimi kolaylıkla kabul ettireceklerdi.  “Gülümsedi bize”, diyeceklerdi. “İlk başta hiç de şikayet eder gibi bir hali yoktu. Nereden bilecektik?”

Fatma’ya geri dönelim. İşin astarını bilmiyorum ama diyelim ki benim onüç yaşındaki eksik beynimde gelişen senaryo gerçekti ve Fatma hoşlandığı oğlanlardan birisiyle okulun karanlık koridorlarının birinde öpüştü. Biz o yaşlarda cinsel ilişkiye girmezdik ama hormonlarımız yok muydu? Cinsel arzu yayan hormonlar oğlanlar kadar biz kızların da kanına günün her anında pompalanıyordu. Diyelim ki canı çekti, kendine güveni tamdı ve kendi zevki için sevişti o beğendiği çocukla? (İki sene sonra ben mesela, erkek arkadaşımla yatmaya dünden hazırdım ve o razı gelse hemen sevişirdim. )Diyelim ki bunlar sevişen on dört- on beş yaşlarında iki çocuktular, bu Fatma’nın ondokuz adet adamla daha yatmak istediği sonucunu doğurur mu? Neden doğursun ki?

Fatma bir oğlandan hoşlandı diye (o da şaibeli ya) bütün sınıfın oğlanlarının kendilerinde onu mıncıklama hakkını görmeleri makul bir şey mi? On dört yaşında belki (o da şaibeli ya) hoşlandığı bir çocukla sevişen bir kıza on dokuz erkeğin tecavüz etmesi (ve üzerine on beş erkeğin de tecavüzü mümkün kılması) makul, anlaşılır bir şey mi?

On dört yaşındaki Ö.Ç’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla yargılanan ondokuz sanık yine serbest bırakıldı. Biliyorsunuz bundan önce Mardin’deki N.Ç vardı. Yargıtay 13 yaşındaki haliyle yirmi altı adet adamla kendi rızası ile cinsel ilişkiye girdiği kararını vermişti. Sonra Fethiye’de bir grup erkeğin toplu tecavüzüne uğrayan genç kadın var. Sanıklar yine beraat etti. Biraz daha önce de Siirt’te dört adet ilköğretim okulu öğrencisine otuz dokuz (39) erkek defalarca ve örgütlü olarak tecavüz etmişti. Sanıklardan on tanesi ceza almıştı. Benim evimde kalan Amerikalı bir genç kadın da geçen yaz bindiği taksinin şoförü tarafından kaçırılıp Eyüp’de bir inşaat sahasında tecavüze uğradı. Kadının boynu sıkılmaktan mosmor olmuştu , hayatta nasıl kaldığını anlayamadım. Yargıtay arkadaşımın bedeninde “yeterince” zorlama göremediği için suçluyu salıverdi.

Bütün davalarda hala ve hala tecavüze uğrayan kadınların, kız çocuklarının ilişkide rızası var mı yok mu araştırması yapıyor. Ben buna inanamıyorum. Bir kadın, hele hele ondört yaşında bir çocuk bana tecavüz edildi diye neden ortaya çıksın? Böyle bir iftirayı neden atsın? Ne kazanabilir böyle bir davadan? Bu çocukları bir mucize kurtarmazsa, hayatları zaten kararmış durumda. Hala onların belki de kuyruk sallamış oldukları ihtimali üzerinde durmak neden, niye?

Neden biliyorum. Çünkü bu ülkede, Fatma sınıfın arka köşesinde cinsel istismara uğrarken ön sırada gülüşüp, dedikodu yapmayı sürdüren ben ve arkadaşlarım gibi kadınlar yaşıyor. Ataerkil sistemin o pis kokulu düşünce sistemi, inanışları ve beklentileri onların beyinlerinin kıvrımlarına da sızmış, kireç tutmuş.  Kazımak gerek, kazımak. O kireçli beyinler durmadan şunun hesabını yapıyorlar: Ben asla tecavüze/tacize mahal verecek bir davranışta bulunmam, o yüzden güvendeyim. Tıpkı onüç yaşındaki gelişmemiş beynimle benim yürüttüğüm akılsız akıl gibi…

Ama işte bu işler öyle değil hanımlar. Hiç beklemediğiniz bir anda geliverir başınıza. Şaka gibi başlar belki, şaşkınlıkla gülüverirsiniz. Rızanız alınmış olur böylece. Sonra yıllar geçer davanızın görülmesi için. Ana babanız benim gibi boşanmışsa, kuyruk sallamışlığınıza delil olarak çıkar karşınıza. On üç yaşındaki hain bir kız çocuğunun arka sıralarda yaşanan zülmu göz ardı ettiği gibi siz de etrafınızda yaşanan zulmü kabullenir ve bir de kokuşmuş ideoloji ile o zulmü meşrulaştırırsanız, (O kız bütün sınıfla birlikte olmuş, benim oğlumun ne günahı var?) hak, hukuk ve yaşam güvencesine ihtiyaç duyduğunuz bir anda karşısınıza keh keh keh gülen bir erkekler ordusu çıkar.

Ve erkekler, bu yazıyı sonuna kadar okumuş canım duyarlı erkekler. Esas sözüm size aslında. Bu ülkenin feministleri, eşcinselleri gibi hep bir alayla, kaş kaldırmayla, abuk subuk yaftalarla anılır. Biz elbette bu ülkenin feministleri olarak görünürlük mücadelemizi sürdüreceğiz ama böyle zor zamanlarda zaten hafife alınan feminist kadınlardan daha fazla, sözünü geçiren erkeklerin seslerini yükseltmelerine ihtiyacımız var.

O yüzden insan haklarına duyarlı erkekler, bu işler kadın derneklerinin işidir demeyin, siz de bir ucundan tutun. Kadın, erkek, laik, inaçlı, islamcı, ateist, kim olduğunuz hiç farketmez, ortada bir insanlık ayıbı var. Üstünü örtmeyin.

Kadınların tecavüzü hiç bir koşulda hak etmediklerini, istedikleri erkeklerle sevişen kadınların istemedikleri erkelere “hayır” demeye hakları olduğunu, “hayır” sözcüğünün “hayır” anlamına geldiğini, bedenlerinde ve ruhlarında bariz darp izleri taşıyan on sekiz yaşından küçük kız ve oğlan çocuklarının, razı gelerek onlarca erkekle ilişkiye girmiş OLAMAYACAKLARI gerçeğini heryerde, herkese hatırlatın.

Çünkü adaletsizlik kanun haline geldiğinde, mücadele görevimiz haline gelir.

Bu çocukların başına gelenler insanlık ayıbı. Kim olursanız olun, sessiz kalmayın.

Teşekkürler.

Peki Fatma’ya ne oldu? Oğlanlar iyice azıtıp,  işi boş derste mastürbasyon yapmaya kadar götürdükleri için sonunda sınıftaki kızların bir ikisi isyan etti, durumu ailelerine anlattılar. Disiplin kurulu işe karıştı, oğlanlar disiplin cezası aldı ve bir daha ne Fatma’ya ne de başka bir kız öğrenciye yaklaşmadılar, büyüdüler sevdiğimiz iş adamları ve aile babaları oldular. Fatma rumuzuyla anlattığım arkadaşımı o yıllardan sonra görmedim, umarım erkeklerle sağlıklı, dengeli, tatminkar ilişkiler kurmayı başaran bir kadına dönüşmüştür. Okursa eğer bu satırları, duyarsızlığımdan dolayı kendisinden özür diliyorum.