Taa Oralara Kadar (İnsanlık Ayıbı’na Ekler)

Foto: Kokia Sparis

İnsanlık Ayıbı öyle çok okundu, altına öyle çok yorum yazıldı ki sırf yorumları okurken aklıma gelen fikirlerden yeni bir yazı çıkacağını anladım.

Kendi okulumdan örnek vererek yazıya başlamamın sebebi çocukların, gençlerin maruz kaldığı cinsel istismarın taşrada, uzakta, dar gelirli, refah düzeyi düşük kesimlerde değil  heryerde yaşandığını vurgulamak içindi. “Son bir yılda karşımıza çıkan örnekler evet Nişantaşından çıkmıyor, ama çıkabilirdi de,” demek için kendi okulumdan, geçmişimden bir hikaye anlattım. Okullarında tacize, tecavüze uğrayan çocuk olaylarını marjinalleştirip, bir “öteki” meselesi yapmayalım diye İstanbul’un göbeğinden başladım. Yoksa tacizi, liselerde yaşanan tecavüz ve cinsel istismar olaylarını gelir düzeyine, semte, şehire, dine, ülkeye ve aileye bağlamak gibi bir niyetim yoktu.

Olamaz da. Çünkü  tecavüz bir kadın-erkek meselesi bile değil. Bir güç mücadelesi aracı. Gücün dışarıdan bir yerden geldiğine inananların silahlarından biri cinsel taciz.

Bana öyle geliyor ki bu tip acı olayları TEK bir şeye bağlamak istememiz, kendi öfkemiz ve çaresizliğimizle nasıl başedeceğimizi bilemeyişimizin yanısıra biraz da sorumluluktan, suçtan kaçma çabası. Çünkü bir yere parmağımızı uzatabilir, ve ha işte bütün bunların sorumlusu O (aile, okul, gelir düzeyi, medya, erkek, sistem) dersek rahatlayacağız. Basit bir mantık önermesi ise varacağımız sonuç:

Bütün bunların sorumlu olan kişi/grup/şey O ise, demek ki  olanlardan BEN sorumlu değilim.

İki gün önce yazdığım İnsanlık Ayıbı‘ndan sonra bana yüzlerce okur mektubu geldi. Okurların çoğu bu haksızlığın, acımasızlığın “neden” kaynaklanmış olduğunu sorguluyor ve bir karara varmaya çalışıyorlar. Bu suçluyu, sorumluğu tesbit etme telaşını ben biraz da bu sorumluluktan kaçma olarak görüyorum. Çok az kişi, “bu sistemin devranı  için ben ne yapmış olabilirim?” diye soruyor. Ondan da az sayıda kişi “benim özür dileyebileğim kimse var mı hayatımda?” diye düşünüyor. Hep ötekini suçlayarak gelişen düşünce zincirleri bizi sadece kısır ve keyifsiz bir Katil Kim oyununa sürüklüyor, o kadar.

Şimdi kaba genelleme yapma merakımızı eleştirirken ben de kaba bir genelleme yapacağım: Milletçe telaffuz etmekte en çok zorlandığımız tabirlerden birisi “özür dilerim” olabilir mi?  Bazen madurların beklediği tek şey, haktan, hukuktan, cezadan çok basit bir özür olabilir. “Bilmeden, istemeden sana zarar verdiysem, özür dilerim.” Υa da “Βilerek isteyerek sana zarar verdiysem özür dilerim.” Ben Fatma’dan özür diledim, belki yazımı okuyan eski okul arkadaşlarımdan biri de özür dilemiştir, belki geçen yıl sınıftaki bir kızı taciz eden bir grup oğlan da şimdi bu yazıyı okuyor ve okul başlayınca arkadaşlarından özür dilemeyi düşünüyorlardır.

Özür dilemek, suçlu aramaktan çok çok çok daha önemli bir pratik ve bazen madurların en çok ihtiyacı olan şey. Bir özür.

Hepimiz Ö.Ç’nin başına gelen olayları okuduğumuzda, saldırganların salıverildiğini, tecavüze uğradım diye adalete başvuran ondört yaşındaki bir çocuğa,  19 adamla kendi rızan  dahilinde beraber olmuşsun diyen bir adalet sisteminin içimizde yarattığı öfke ile genellemeler yapma ihtiyacını duyuyoruz. Neden oluyor bütün bunlar? Kim sorumlu bütün bunlardan?Biz neden böyle ahlaksız bir toplum olduk?

Siz de benim kadar iyi biliyorsunuz ki taciz/tecavüz/cinsel istismalar vakalarının ardında yüzlerce tarihsel, psikolojik, sosyolojik, kültürel faktör var. Cinsel taciz ne bizim ülkemize has, ne de yaşadığımız çağa. Bu bir sınıf, gelir, kadın, erkek meselesi değil, bu bir güç meselesi. Tecavüz, kendini birey olarak güçlü ve tamam hissetmeyen kişinin gücü dışarıda bir yerlerde arama çabasının bir ürünü. Tek bir olay, tek bir sorumlu belirleyip de ondan kurtulmanın yolllarını aramanın, hele hele çözümü yine şiddette bulmanın bir faydası yok. Dünyaya, tarihe, toplumlara, hakim düzenlerin içiçe işleyişine bakmak gerek…

Bir çözüm üretmek istiyorsak yani. Yoksa Katil Kim oynamaya devam edebiliriz.

Ataerkil sistem yaşadığımız çağa, moderniteye veya Müslümanlığa, ya da Türkiye’ye özgü bir düzen değil. İnsanlığın göçebelikten vazgeçip toprağa yerleşmeye başladıkları zamanlardan beri bizimle olan bir düşünce, davranış, inanç ve insanları kategorize etme sistemi. Tarihin çeşitli dönemlerinde tek tanrılı dinler ve şimdi olduğu gibi global kapitalizm ile flört etmişliği olsa da, bu sistemi ne din ne de piyasa ekonomisi ile karıştırmak gerek. Ayrıca ataerkil sistemi bütün kadınları ezen ve bütün erkekleri, fallusu yücelten bir sistem olarak da görmek kaba bir genellemeden ibaret. Düşünce tekniklerimizi inceltmeli, önyargılarımızı pekiştirecek kanıtlar arayacağımıza,  olayların arka planındaki örgüyü görmeliyiz. 

Çünkü kaba genellemeler bizi birbirimize karşı büsbütün kör etmekten başka işe yaramıyor.

Ataerkil sistem sadece bir tip erkekliği yüceltiyor. Toprak, aile, fiziksel güç, kadınlar, para, oğlan çocuk sahibi olan ve/veya hayatını bunları kazanmak  yönünde kurmuş heteroseksüel sağlıklı erkek. Bu şablona uymayan erkekler de ataerkil sistem tarafından aşağılanıyor ve onların da hayatları burunlarından getiriliyor. Sadece eşcinselleri, travesti ve transseksüelleri kastetmiyorum. (Onların yaşadıkları acıların, maruz kaldıkları şiddetin haberleri buralara kadar bile çıkamıyor, onları hepimiz marjinalde tutmayı başarıyoruz. Bu konuya sonra geleyim.)  Askerlik yapmayan istemeyen, çalışmak yerine evinde çocuğuna bakmayı tercih eden, müzisyen, sanatçı olmak isteyen erkekler, engelli erkekler, saçını uzatmak isteyenler, duygusallaşan, ağlayan ve sisteme karşı çıkan erkekler. Bunları da eziyor sistem. Hem de çatır çatır. O yüzden ne olur hemen olayı bir erkek kadın meselesine indirmeyelim. Nice ataerkin  karılarının da ataerkil sistemin ekmeğinden hayli kalın bir dilim yediklerini ve sistemin devamı için ellerinden geleni yaptıklarını unutmayalım.

Ergen oğlanların  kendilerini muhakkak belli bir şablona göre tanımlamak ihtiyacında olduklarını unutmayalım. Kafaların, hormonların çok karışık oldukları bir dönemde karşılarına çıkan en güçlü model neyse, onlar da o modele uymaya çalışacaklardır. Çünkü ergenlikte gücün dışarıdan geldiğine inanırız. Güzellik, zayıflık, marka tutkusu, cinsel tecrübe, şöhret, fiziksel güç bunların hepsi ergen kişinin kendisini güçlü hissetmesini sağlayan faktörler. Bu faktörlerden birine veya bir kaçına dahi sahip olmadan da takdir edilebileceklerini, sevip sayılabileceklerini bilmez ergenler. Ben bilmezdim en azından. Kendine güvensizliğin tavana vurduğu bir zamandır ergenlik. Kızlar kadar oğlanlar da baskı altındadılar. Performans baskısı. Erkek adam olma baskısı. Bir de hormonlar. Oğlan çocuklarını suçlu göstermekle içimiz rahat edemez, etmemeli. On sekiz yaşındaki bir genç bir okurun cesurca dile getirdiği gibi kafaları karılık onların bu kız-oğlan ilişkilerinde.

Yetişkinlerin bile kaç tanesi kendilerini oldukları halleriyle tam ve güçlü hissederken ergenlerden böyle bir olgunluğu nasıl bekleyebiliriz? Biz o yaşlardan beri pek de değişmemiş zihniyetlerimizle güçlenmek (beğenilmek, takdir edilmek, sevilmek) için tüketip dururken onlara gücün sahip olunan şeylerden gelmediğini, kendine saygıdan geçtiğini nasıl anlatabiliriz?

Kendine saygı duymayı öğrenmemiş bir ergeni bireye saygı duymaya nasıl davet edebiliriz?

İş ataerkil sistemin dayatmaları ile bitmiyor. O dayatmaları kendilerinin dışında, değişmez şeyler olarak gören insanlarla da bitmiyor. Bir de karşımızda azgın bir canavara dönüşmüş global kapitalizm var. Eline ne geçirise mal olarak pazarlamak istiyor. Güneydoğu Asya’da yüzbinlerce çocuk (kızlar da oğlanlar da) seks turizmi için pazarlanıyor. Bu çocuklar Laos, Kamboçya, Burma gibi çok fakir ülkelerin köylerinde yaşayan ailelerinden satın alınıyor, erkeklerin seks satın almak için dünyanın dört bir köşesinden akın akın geldikleri Bangkok gibi şehirlerde pazarlanıyorlar.

Lütfen şimdi akıllarımız hemen yine kaba genellemelere gidip, bizde böyle şeyler olmaz diye düşünüp kendinizi rahatlatma yoluna gitmeyin.  Söylemek istediğim şey şu : Piyasanın pazarlayacağı ve kar elde edebileceği her bir şeyi gözünün yaşına bakmadan satışa sunduğu bir çağdayız.  Medya tecavüz, çocuklara taciz, haksızlık, kavga gürültü, şiddet gibi herkesi bir anda vantuz gibi ekran başına çekecek konuları en iç gıcıklayıcı süslerle muhakkak pazarlayacak. Medyanın kar elde etme yöntemi bu. Gazeteler tabii ki bir tecavüz madurunu göz bandı hafif kaymış bir fotoğrafıyla ilk sayfadan yayınlayacaklar. Üçüncü sayfayı dolduracak haber çıktığında karınları doymuş gibi sevinecekler. Tiraj artacaksa, izleyicinin bizim kanalda kalma süresi iki dakika artacaksa, her yol mübah.

Oturup da global kapitalizmi ve onun kulu, kölesi medyayı eleştirecek değilim şimdi. İşleyiş prensipleri belli bir takım organlar bunlar. Benim sözüm bize. Tüketmek zorunda değilsiniz. Tecavüz dizileri berbat şeyler. Seyretmek zorunda değilsiniz. Televizyonunuzu açmak ve hatta televizyon sahibi olmak zorunda bile değilsiniz. Benim yıllardır televizyonum yok, bir defa bile eksikliğini hissetmedim. İnternette bağımsız haber kaynakları var, sinemalarda iyi filmler.. Evinizi, çocuğunuzu, ruhunuzu kirletmeden bunlara ulaşabilirsiniz. Medya eline geçirdiğini mal olup size pazarlayacaktır ama satın almak ya da almamak yine size kalmış…Sandığımızdan çok daha özgürüz aslında.

Uzun lafın kısası, bu iş o kadar basit bir genellemeyle anlaşılacak gibi değil. Sadece çocuklara değil, bütün insanlarda bireysel saygıyı geliştirmek gerekiyor. Kız çocuklarına (veya kendinize) kristal muamelesi yapmak yerine onları (kendinizi) elmas gibi güçlü ve dirençli kılmanın yollarına bakalım. Evet yine iş dönüyor dolaşıyor, bireye geliyor. Herkesin kendine dönüp bakması gerekiyor. Ben kendime ne kadar saygı gösteriyorum? Ötekine ne kadar saygı gösteriyorum? Sözlerim kadınları, eşcinselleri, diğer canlıları aşağılar nitelikte mi? Unutmayın söz zihnin aynasıdır. Kız diyorsanız karşısına oğlan koyun. Erkek diyorsanız karşısına Kadın koyun. Kızlar-erkekler olmasın. Ve lütfen Bayan lafından sakının.

Eşcinsellerle dalga geçiyor musunuz? Hakaret olsun diye sevmediğiniz bir kadın için orospu, kaltak, şıllık ifadelerini kullanıyor musunuz? Peki bir seks işçisi yanınızdan yürürken kaldırım değiştiriyor musunuz? Askere gitmeyi rededen bir erkeği kınıyor musunuz? Kızınız lezbiyenim ben diye karşısınıza çıksa kızar mısınız? Peki oğlunuz eşcinsel olduğunu söylese? Oğlunuz çalışmak istemediğini, çocuk bakmak istediğini söylese? Kızınız nikahsız yaşadığı bir adamla aynı eve çıkarsa arkadaşlarınızdan saklar mısınız? Babasından, kocanızdan saklar mısınız?

Çünkü ataerkil yapı işte buralardan sızıyor hayatlarımıza… Kendimize dönüp, onun izlerini kazımadıkça zihnimizden o yapıyı bizzat pekiştirmiş oluyoruz.

Çünkü evet sonra oralara kadar gidiyor.

Taaa oralara kadar! 

İnsanlık Ayıbı

Foto: Aisha Harley
Foto: Aisha Harley

Anlatacağım hikaye İstanbul’un iyi, çok iyi okullarından birinde geçiyor. Okul Nişantaş’ın göbeğinde, eğitimli, kültürlü, ilerici, modern ailelerin çocuklarını göndermeyi seçtikleri, disiplini ve zorluğuyla ünlü bir okul. Hocaları sahiden iyi. Ben bu okulun 7. sınıfında okuyorum. Eski tabiri ile orta 2. On üç yaşındayım. Okulu çok seviyorum, yaz tatili biterken sevinçten yerimde duramıyor, okullar açılmadan önceki gün heyecandan gözüme uyku girmiyor. Bizim sınıf çok eğlenceli. Bir sürü arkadaşım var. Kızlı, oğlanlı koca bir grup. Kar yağdığında hep beraber Nişantaşına çıkıp arabalara kar topu atıyoruz, haftasonları buluşup sinemaya gidiyoruz, birbirimizin evlerinde toplanıyoruz filan.

Yedinci sınıfa başladığımız sene, evet farkındayız, oğlanlar biraz sapıtmış.  Akılları fikirleri cinsellikte, sıralarının altındaplayboy dergileri saklıyorlar. Anket defterinizi doldursun diye birine verirseniz, defter sayfalarına bikinili ve yorumlu Samanta Fox resmi yapışmış olarak geri geliyor. Bütün hafta birinin evinde toplanıp telekız çağırma hayalleri kuruyorlar ama hepsinin ana babası kurt gibi, ceplerindeki para kısıtlı. Boşaltamadıkları cinsel enerjileri çenelerine vurmuş, bir araya geldikerinde pis pis konuşup çatlak sesleriyle koca koca kahkahalar atıyorlar.

Biz sınıfın kızları olarak yine de seviyoruz onları. Kaba saba konuşmalarına cık cık diyoruz, gülüp geçiyoruz, göz deviriyoruz ama seviyoruz. Hiç ama hiç korkmuyoruz onlardan. Sonra herşey nasıl başlıyor bilmiyorum, bunlar sayıları her gün artan bir oğlan çetesi, sınıftaki bir kızı sıkıştırmaya başlıyorlar. Benim çok yakın arkadaşım değil bu kız. Sessiz sakin kendi halinde belki boyu çabuk uzamış ve memeleri benimkiler gibi erkenden gelişmiş.  Saçlarını örüyor, kalın camlı gözlükler takıyor, beyaz pamuklu çorap giyiyor, öğretmen sözlüye kaldırsa bile sesi fazla çıkmıyor. Diyelim ki kızın adı Fatma.

Sarfedemedikleri cinsel enerjileri bizim oğlanların çenesine vurmuş biliyoruz ama bugüne kadar birimize bile dokunmadılar. Çıkma teklifi olayı bile daha başlamamış. Sınıfımızda bir tanecik çift var, onlar da elele bile tutuşmuyorlar. İşte böyle bir ortamda bu oğlanlar hangi cesaretle Fatma’yı elle taciz etmeye başladılar bilmiyorum. Elle taciz olayını biliyorum ama. Otobüste beni mıncıklayan adamlar olmuş. Daha on yaşındayken ilki, devamı da hemen her cuma akşamı bale dersinden eve dönerken otobüste. O kalabalıkta (o yıllarda otobüsler çok ama çok kalabalık) muhakkak bir yerden bir el (şanslıysam) ya da acele fermuarı indirilmiş pantolondan fırlayan bir penis bir yerlerime deyiyor. Daha mor iğne dağıtılmamış. Ben bu mıncıklanma serüvenimde yalnız olduğumu düşünüp utanıyorum.

Ama aynı şey sınıfta Fatma’nın başına gelince utanmıyorum. Her tenefüs zil çalıp da öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz bir kargaşa oluyor. Bir grup oğlan Fatma’yı köşeye kıstırıp sıranın üzerine yatırıyorlar, sonra etrafını öyle bir sarıyorlar ki biz ne yaptıklarını göremiyoruz. Fatma’nın sözlüde bile çıkmayan sesi o sırada da çıkmıyor, zaten çıksa da çatlak sesli oğlanlar öyle bir tezahürat yapıyorlar ki duymamıza imkan yok. Ama işin şimdi bana en acı gelen yanı, biz öndeki kızlar duysak da aldırmayız. Her tenefüs tekrarlanan bu sahneyi öyle bir kanıtsamışız ki arka sıralarda itiş kakış devam ederken biz ön sırada dedikodu ediyor, bir sonraki dersin ödevlerini tamamlıyoruz.

Kesinlikle utanmıyoruz. Korkmuyoruz da. Kendimizi Fatma’nın yerine koymak aklımıza bile gelmiyor. Neden gelmiyor? Çünkü biz hepimiz, sınıfın öteki kızları Fatma’nın bu oğlanlardan birine bir noktada kuyruk sallamış olduğundan eminiz.  Kimse bize böyle bir bilgi vermemiş ama biz yine de eminiz. Kendi aramızda Fatma’yla “Yılın Annesi” diye alay ediyoruz.

O kadar kötü, o kadar zalim, o kadar duyarsızız.

On üç yaşındayız.

Ataerkil sistemin o pis kokulu düşünce kalıpları, inanışları, beklentileri ve akıl yürütmeleri beynimizin kıvrımlarında çoktan yer almış. Taciz ediliyorsan bir yerlede bir yanlış yapmış olmalısın. Toplumdan, televizyondan, okuldan ve ilerici ana babalarımızdan öğrenmişiz tacizciyi değil, tacize uğrayanı suçlamayı. Beni otobüste mıncıklayan adamın gözünde ben de, kız başıma o erkeklerle dolu otobüse binerek kaşınmışımdır. Fatma ve bizim sınıfın oğlanları söz konusu olduğunda benim mıncıklayan adamınkinin tıpkısının aynısı bir düşünce zinciri benim kafamda oluşuyor.

Muhakkak kendi kaşınmıştır.

Ama bu bir yandan kafa karıştırıcı bir düşünce çünkü Fatma “öyle” bir kız değil. Dediğim gibi sessiz sakin kendi halinde. Belki, diye düşünüyorum on üç yaşında henüz doğru dürüst gelişmemiş aklım ve eksik muhakame yeteneğimle, belki Fatma bu oğlanlardan birine aşık oldu ve bir noktada aralarında bir şey geçti. Belki ilkokul binasının karanlık koridorlarında oğlanın kendisini öpmesine izin verdi. Oğlan da bu “zaferini” arkadaşlarıyla paylaştı. Arkadaşları da birimizi öptüysen hepimizi öpebilirsin o halde dediler. Evet kesin böyle olmuştur, diye düşünüyorum. Hala bu düşünce sisteminde bir yanlışlık olduğu aklıma gelmiyor. Kendim paçayı kurtarıyorum çünkü. Çünkü ben bizim oğlanların hiç birine aşık değilim ve gidip onlarla karanlık koridorlarda öpüşmem. Dolayısıyla tenefüste benim üzerime abanmazlar.

İşin öyle olmadığını bir akşam serviste bizzat tecrübe ediyorum. O ara artık oğlanlar iyice azıtmışlar, Fatma’nın itiraz eden sesi ön sıralara kadar gelir olmuş. Bir cuma akşamı, havalar ısınmış palto giymiyoruz artık. Servis aracı bizim evin önüne yanaşıyor. Ben arka koltuktan kapıya yürürken orta sırada oturan fırlama sınıf arkadaşım (o oğlanlardan biri) parmağını mememin ortasına pastırıp “ciik” diye bir ses çıkarıyor. O sırada hemen arkama denk gelen koltukta oturan bir diğeri de ( o da o oğlanlardan biri) arkadaşından cesaret alarak popomu avuçluyor. Bunların hepsi çok hızlı yaşanıyor ama bütün servis dönmüş bana bakıyor. Şaşkınım. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ne yapacağımı bilemediğim zamanlardaki gibi yarım yamalak gülümsemeye çalışıyor ve kendimi servisten dışarı atıyorum.

Eve yürürken ve sonra bütün hafta sonu boyunca mememde ve popomda istemediğim ellerinin, parmaklarının sızısını hissederek düşünüyorum. Arkadaşlarım benim bu çocuklar. Doğumgünü partilerinde beraber Elm Sokağından Cinayet’i seyrettiğimiz, karlı günlerde beraber arabalara kar topu attığımız arkadaşlarım. Kafam karışıyor. Karışan kafamda aklıma Fatma geliyor. Ve dehşetle karışık kafam bana şu soruları soruyor:

Ya gülümsememi bir onay olarak algıladılarsa? Ya gülümsememi bir davet, bir kuyruk sallama olarak düşünüyorlarsa? Ne de olsa bağırıp çağırmadım, bana dokunan ellerini alıp bileklerini bükmedim, şoför abiye şikayet de etmedim. Aptal aptal gülümsedim sadece. Şaka yapıyorsunuz herhalde arkadaşlar, demeye çalıştım. Sanki bir şaka yapıyorlarmış gibi.

“Ya pazartesi sabahı ilk tenefüste benim üzerine abanırlarsa?”

Tacizlerin, tecavüzlerin çoğu böyle şaka yollu başlıyor biliyor musunuz? İlk anda şaşkınlıktan, utançtan, ne yapacaklarını bilememekten, kafa karışıklığından veya korkudan itiraz edemeyen, pandik atan elleri bir hamleden yakalayıp bükemeyen ve benim gibi salak salak gülümseyen kızların yaptığına ne deniyor ülkemizde biliyor musunuz?

Biliyorsunuz, biliyorsunuz tabii.

Razı gelmek, deniyor. Rızası olmak.

O Pazartesi bana ilişen olmadı ama olsaydı ve iş büyüseydi o oğlanlar çetesi Fatma’ya yaptıkları gibi oramı buramı mıncıklamak için beni sıraya yatırsalardı,  ya da bir ev partisinde beni bir odaya sıkıştırıp tecavüz etselerdi ve biz sonra onlardan davacı olsaydık, muhtemelen benim razı geldiğimi kolaylıkla kabul ettireceklerdi.  “Gülümsedi bize”, diyeceklerdi. “İlk başta hiç de şikayet eder gibi bir hali yoktu. Nereden bilecektik?”

Fatma’ya geri dönelim. İşin astarını bilmiyorum ama diyelim ki benim onüç yaşındaki eksik beynimde gelişen senaryo gerçekti ve Fatma hoşlandığı oğlanlardan birisiyle okulun karanlık koridorlarının birinde öpüştü. Biz o yaşlarda cinsel ilişkiye girmezdik ama hormonlarımız yok muydu? Cinsel arzu yayan hormonlar oğlanlar kadar biz kızların da kanına günün her anında pompalanıyordu. Diyelim ki canı çekti, kendine güveni tamdı ve kendi zevki için sevişti o beğendiği çocukla? (İki sene sonra ben mesela, erkek arkadaşımla yatmaya dünden hazırdım ve o razı gelse hemen sevişirdim. )Diyelim ki bunlar sevişen on dört- on beş yaşlarında iki çocuktular, bu Fatma’nın ondokuz adet adamla daha yatmak istediği sonucunu doğurur mu? Neden doğursun ki?

Fatma bir oğlandan hoşlandı diye (o da şaibeli ya) bütün sınıfın oğlanlarının kendilerinde onu mıncıklama hakkını görmeleri makul bir şey mi? On dört yaşında belki (o da şaibeli ya) hoşlandığı bir çocukla sevişen bir kıza on dokuz erkeğin tecavüz etmesi (ve üzerine on beş erkeğin de tecavüzü mümkün kılması) makul, anlaşılır bir şey mi?

On dört yaşındaki Ö.Ç’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla yargılanan ondokuz sanık yine serbest bırakıldı. Biliyorsunuz bundan önce Mardin’deki N.Ç vardı. Yargıtay 13 yaşındaki haliyle yirmi altı adet adamla kendi rızası ile cinsel ilişkiye girdiği kararını vermişti. Sonra Fethiye’de bir grup erkeğin toplu tecavüzüne uğrayan genç kadın var. Sanıklar yine beraat etti. Biraz daha önce de Siirt’te dört adet ilköğretim okulu öğrencisine otuz dokuz (39) erkek defalarca ve örgütlü olarak tecavüz etmişti. Sanıklardan on tanesi ceza almıştı. Benim evimde kalan Amerikalı bir genç kadın da geçen yaz bindiği taksinin şoförü tarafından kaçırılıp Eyüp’de bir inşaat sahasında tecavüze uğradı. Kadının boynu sıkılmaktan mosmor olmuştu , hayatta nasıl kaldığını anlayamadım. Yargıtay arkadaşımın bedeninde “yeterince” zorlama göremediği için suçluyu salıverdi.

Bütün davalarda hala ve hala tecavüze uğrayan kadınların, kız çocuklarının ilişkide rızası var mı yok mu araştırması yapıyor. Ben buna inanamıyorum. Bir kadın, hele hele ondört yaşında bir çocuk bana tecavüz edildi diye neden ortaya çıksın? Böyle bir iftirayı neden atsın? Ne kazanabilir böyle bir davadan? Bu çocukları bir mucize kurtarmazsa, hayatları zaten kararmış durumda. Hala onların belki de kuyruk sallamış oldukları ihtimali üzerinde durmak neden, niye?

Neden biliyorum. Çünkü bu ülkede, Fatma sınıfın arka köşesinde cinsel istismara uğrarken ön sırada gülüşüp, dedikodu yapmayı sürdüren ben ve arkadaşlarım gibi kadınlar yaşıyor. Ataerkil sistemin o pis kokulu düşünce sistemi, inanışları ve beklentileri onların beyinlerinin kıvrımlarına da sızmış, kireç tutmuş.  Kazımak gerek, kazımak. O kireçli beyinler durmadan şunun hesabını yapıyorlar: Ben asla tecavüze/tacize mahal verecek bir davranışta bulunmam, o yüzden güvendeyim. Tıpkı onüç yaşındaki gelişmemiş beynimle benim yürüttüğüm akılsız akıl gibi…

Ama işte bu işler öyle değil hanımlar. Hiç beklemediğiniz bir anda geliverir başınıza. Şaka gibi başlar belki, şaşkınlıkla gülüverirsiniz. Rızanız alınmış olur böylece. Sonra yıllar geçer davanızın görülmesi için. Ana babanız benim gibi boşanmışsa, kuyruk sallamışlığınıza delil olarak çıkar karşınıza. On üç yaşındaki hain bir kız çocuğunun arka sıralarda yaşanan zülmu göz ardı ettiği gibi siz de etrafınızda yaşanan zulmü kabullenir ve bir de kokuşmuş ideoloji ile o zulmü meşrulaştırırsanız, (O kız bütün sınıfla birlikte olmuş, benim oğlumun ne günahı var?) hak, hukuk ve yaşam güvencesine ihtiyaç duyduğunuz bir anda karşısınıza keh keh keh gülen bir erkekler ordusu çıkar.

Ve erkekler, bu yazıyı sonuna kadar okumuş canım duyarlı erkekler. Esas sözüm size aslında. Bu ülkenin feministleri, eşcinselleri gibi hep bir alayla, kaş kaldırmayla, abuk subuk yaftalarla anılır. Biz elbette bu ülkenin feministleri olarak görünürlük mücadelemizi sürdüreceğiz ama böyle zor zamanlarda zaten hafife alınan feminist kadınlardan daha fazla, sözünü geçiren erkeklerin seslerini yükseltmelerine ihtiyacımız var.

O yüzden insan haklarına duyarlı erkekler, bu işler kadın derneklerinin işidir demeyin, siz de bir ucundan tutun. Kadın, erkek, laik, inaçlı, islamcı, ateist, kim olduğunuz hiç farketmez, ortada bir insanlık ayıbı var. Üstünü örtmeyin.

Kadınların tecavüzü hiç bir koşulda hak etmediklerini, istedikleri erkeklerle sevişen kadınların istemedikleri erkelere “hayır” demeye hakları olduğunu, “hayır” sözcüğünün “hayır” anlamına geldiğini, bedenlerinde ve ruhlarında bariz darp izleri taşıyan on sekiz yaşından küçük kız ve oğlan çocuklarının, razı gelerek onlarca erkekle ilişkiye girmiş OLAMAYACAKLARI gerçeğini heryerde, herkese hatırlatın.

Çünkü adaletsizlik kanun haline geldiğinde, mücadele görevimiz haline gelir.

Bu çocukların başına gelenler insanlık ayıbı. Kim olursanız olun, sessiz kalmayın.

Teşekkürler.

Peki Fatma’ya ne oldu? Oğlanlar iyice azıtıp,  işi boş derste mastürbasyon yapmaya kadar götürdükleri için sonunda sınıftaki kızların bir ikisi isyan etti, durumu ailelerine anlattılar. Disiplin kurulu işe karıştı, oğlanlar disiplin cezası aldı ve bir daha ne Fatma’ya ne de başka bir kız öğrenciye yaklaşmadılar, büyüdüler sevdiğimiz iş adamları ve aile babaları oldular. Fatma rumuzuyla anlattığım arkadaşımı o yıllardan sonra görmedim, umarım erkeklerle sağlıklı, dengeli, tatminkar ilişkiler kurmayı başaran bir kadına dönüşmüştür. Okursa eğer bu satırları, duyarsızlığımdan dolayı kendisinden özür diliyorum.