Taa Oralara Kadar (İnsanlık Ayıbı’na Ekler)

Foto: Kokia Sparis

İnsanlık Ayıbı öyle çok okundu, altına öyle çok yorum yazıldı ki sırf yorumları okurken aklıma gelen fikirlerden yeni bir yazı çıkacağını anladım.

Kendi okulumdan örnek vererek yazıya başlamamın sebebi çocukların, gençlerin maruz kaldığı cinsel istismarın taşrada, uzakta, dar gelirli, refah düzeyi düşük kesimlerde değil  heryerde yaşandığını vurgulamak içindi. “Son bir yılda karşımıza çıkan örnekler evet Nişantaşından çıkmıyor, ama çıkabilirdi de,” demek için kendi okulumdan, geçmişimden bir hikaye anlattım. Okullarında tacize, tecavüze uğrayan çocuk olaylarını marjinalleştirip, bir “öteki” meselesi yapmayalım diye İstanbul’un göbeğinden başladım. Yoksa tacizi, liselerde yaşanan tecavüz ve cinsel istismar olaylarını gelir düzeyine, semte, şehire, dine, ülkeye ve aileye bağlamak gibi bir niyetim yoktu.

Olamaz da. Çünkü  tecavüz bir kadın-erkek meselesi bile değil. Bir güç mücadelesi aracı. Gücün dışarıdan bir yerden geldiğine inananların silahlarından biri cinsel taciz.

Bana öyle geliyor ki bu tip acı olayları TEK bir şeye bağlamak istememiz, kendi öfkemiz ve çaresizliğimizle nasıl başedeceğimizi bilemeyişimizin yanısıra biraz da sorumluluktan, suçtan kaçma çabası. Çünkü bir yere parmağımızı uzatabilir, ve ha işte bütün bunların sorumlusu O (aile, okul, gelir düzeyi, medya, erkek, sistem) dersek rahatlayacağız. Basit bir mantık önermesi ise varacağımız sonuç:

Bütün bunların sorumlu olan kişi/grup/şey O ise, demek ki  olanlardan BEN sorumlu değilim.

İki gün önce yazdığım İnsanlık Ayıbı‘ndan sonra bana yüzlerce okur mektubu geldi. Okurların çoğu bu haksızlığın, acımasızlığın “neden” kaynaklanmış olduğunu sorguluyor ve bir karara varmaya çalışıyorlar. Bu suçluyu, sorumluğu tesbit etme telaşını ben biraz da bu sorumluluktan kaçma olarak görüyorum. Çok az kişi, “bu sistemin devranı  için ben ne yapmış olabilirim?” diye soruyor. Ondan da az sayıda kişi “benim özür dileyebileğim kimse var mı hayatımda?” diye düşünüyor. Hep ötekini suçlayarak gelişen düşünce zincirleri bizi sadece kısır ve keyifsiz bir Katil Kim oyununa sürüklüyor, o kadar.

Şimdi kaba genelleme yapma merakımızı eleştirirken ben de kaba bir genelleme yapacağım: Milletçe telaffuz etmekte en çok zorlandığımız tabirlerden birisi “özür dilerim” olabilir mi?  Bazen madurların beklediği tek şey, haktan, hukuktan, cezadan çok basit bir özür olabilir. “Bilmeden, istemeden sana zarar verdiysem, özür dilerim.” Υa da “Βilerek isteyerek sana zarar verdiysem özür dilerim.” Ben Fatma’dan özür diledim, belki yazımı okuyan eski okul arkadaşlarımdan biri de özür dilemiştir, belki geçen yıl sınıftaki bir kızı taciz eden bir grup oğlan da şimdi bu yazıyı okuyor ve okul başlayınca arkadaşlarından özür dilemeyi düşünüyorlardır.

Özür dilemek, suçlu aramaktan çok çok çok daha önemli bir pratik ve bazen madurların en çok ihtiyacı olan şey. Bir özür.

Hepimiz Ö.Ç’nin başına gelen olayları okuduğumuzda, saldırganların salıverildiğini, tecavüze uğradım diye adalete başvuran ondört yaşındaki bir çocuğa,  19 adamla kendi rızan  dahilinde beraber olmuşsun diyen bir adalet sisteminin içimizde yarattığı öfke ile genellemeler yapma ihtiyacını duyuyoruz. Neden oluyor bütün bunlar? Kim sorumlu bütün bunlardan?Biz neden böyle ahlaksız bir toplum olduk?

Siz de benim kadar iyi biliyorsunuz ki taciz/tecavüz/cinsel istismalar vakalarının ardında yüzlerce tarihsel, psikolojik, sosyolojik, kültürel faktör var. Cinsel taciz ne bizim ülkemize has, ne de yaşadığımız çağa. Bu bir sınıf, gelir, kadın, erkek meselesi değil, bu bir güç meselesi. Tecavüz, kendini birey olarak güçlü ve tamam hissetmeyen kişinin gücü dışarıda bir yerlerde arama çabasının bir ürünü. Tek bir olay, tek bir sorumlu belirleyip de ondan kurtulmanın yolllarını aramanın, hele hele çözümü yine şiddette bulmanın bir faydası yok. Dünyaya, tarihe, toplumlara, hakim düzenlerin içiçe işleyişine bakmak gerek…

Bir çözüm üretmek istiyorsak yani. Yoksa Katil Kim oynamaya devam edebiliriz.

Ataerkil sistem yaşadığımız çağa, moderniteye veya Müslümanlığa, ya da Türkiye’ye özgü bir düzen değil. İnsanlığın göçebelikten vazgeçip toprağa yerleşmeye başladıkları zamanlardan beri bizimle olan bir düşünce, davranış, inanç ve insanları kategorize etme sistemi. Tarihin çeşitli dönemlerinde tek tanrılı dinler ve şimdi olduğu gibi global kapitalizm ile flört etmişliği olsa da, bu sistemi ne din ne de piyasa ekonomisi ile karıştırmak gerek. Ayrıca ataerkil sistemi bütün kadınları ezen ve bütün erkekleri, fallusu yücelten bir sistem olarak da görmek kaba bir genellemeden ibaret. Düşünce tekniklerimizi inceltmeli, önyargılarımızı pekiştirecek kanıtlar arayacağımıza,  olayların arka planındaki örgüyü görmeliyiz. 

Çünkü kaba genellemeler bizi birbirimize karşı büsbütün kör etmekten başka işe yaramıyor.

Ataerkil sistem sadece bir tip erkekliği yüceltiyor. Toprak, aile, fiziksel güç, kadınlar, para, oğlan çocuk sahibi olan ve/veya hayatını bunları kazanmak  yönünde kurmuş heteroseksüel sağlıklı erkek. Bu şablona uymayan erkekler de ataerkil sistem tarafından aşağılanıyor ve onların da hayatları burunlarından getiriliyor. Sadece eşcinselleri, travesti ve transseksüelleri kastetmiyorum. (Onların yaşadıkları acıların, maruz kaldıkları şiddetin haberleri buralara kadar bile çıkamıyor, onları hepimiz marjinalde tutmayı başarıyoruz. Bu konuya sonra geleyim.)  Askerlik yapmayan istemeyen, çalışmak yerine evinde çocuğuna bakmayı tercih eden, müzisyen, sanatçı olmak isteyen erkekler, engelli erkekler, saçını uzatmak isteyenler, duygusallaşan, ağlayan ve sisteme karşı çıkan erkekler. Bunları da eziyor sistem. Hem de çatır çatır. O yüzden ne olur hemen olayı bir erkek kadın meselesine indirmeyelim. Nice ataerkin  karılarının da ataerkil sistemin ekmeğinden hayli kalın bir dilim yediklerini ve sistemin devamı için ellerinden geleni yaptıklarını unutmayalım.

Ergen oğlanların  kendilerini muhakkak belli bir şablona göre tanımlamak ihtiyacında olduklarını unutmayalım. Kafaların, hormonların çok karışık oldukları bir dönemde karşılarına çıkan en güçlü model neyse, onlar da o modele uymaya çalışacaklardır. Çünkü ergenlikte gücün dışarıdan geldiğine inanırız. Güzellik, zayıflık, marka tutkusu, cinsel tecrübe, şöhret, fiziksel güç bunların hepsi ergen kişinin kendisini güçlü hissetmesini sağlayan faktörler. Bu faktörlerden birine veya bir kaçına dahi sahip olmadan da takdir edilebileceklerini, sevip sayılabileceklerini bilmez ergenler. Ben bilmezdim en azından. Kendine güvensizliğin tavana vurduğu bir zamandır ergenlik. Kızlar kadar oğlanlar da baskı altındadılar. Performans baskısı. Erkek adam olma baskısı. Bir de hormonlar. Oğlan çocuklarını suçlu göstermekle içimiz rahat edemez, etmemeli. On sekiz yaşındaki bir genç bir okurun cesurca dile getirdiği gibi kafaları karılık onların bu kız-oğlan ilişkilerinde.

Yetişkinlerin bile kaç tanesi kendilerini oldukları halleriyle tam ve güçlü hissederken ergenlerden böyle bir olgunluğu nasıl bekleyebiliriz? Biz o yaşlardan beri pek de değişmemiş zihniyetlerimizle güçlenmek (beğenilmek, takdir edilmek, sevilmek) için tüketip dururken onlara gücün sahip olunan şeylerden gelmediğini, kendine saygıdan geçtiğini nasıl anlatabiliriz?

Kendine saygı duymayı öğrenmemiş bir ergeni bireye saygı duymaya nasıl davet edebiliriz?

İş ataerkil sistemin dayatmaları ile bitmiyor. O dayatmaları kendilerinin dışında, değişmez şeyler olarak gören insanlarla da bitmiyor. Bir de karşımızda azgın bir canavara dönüşmüş global kapitalizm var. Eline ne geçirise mal olarak pazarlamak istiyor. Güneydoğu Asya’da yüzbinlerce çocuk (kızlar da oğlanlar da) seks turizmi için pazarlanıyor. Bu çocuklar Laos, Kamboçya, Burma gibi çok fakir ülkelerin köylerinde yaşayan ailelerinden satın alınıyor, erkeklerin seks satın almak için dünyanın dört bir köşesinden akın akın geldikleri Bangkok gibi şehirlerde pazarlanıyorlar.

Lütfen şimdi akıllarımız hemen yine kaba genellemelere gidip, bizde böyle şeyler olmaz diye düşünüp kendinizi rahatlatma yoluna gitmeyin.  Söylemek istediğim şey şu : Piyasanın pazarlayacağı ve kar elde edebileceği her bir şeyi gözünün yaşına bakmadan satışa sunduğu bir çağdayız.  Medya tecavüz, çocuklara taciz, haksızlık, kavga gürültü, şiddet gibi herkesi bir anda vantuz gibi ekran başına çekecek konuları en iç gıcıklayıcı süslerle muhakkak pazarlayacak. Medyanın kar elde etme yöntemi bu. Gazeteler tabii ki bir tecavüz madurunu göz bandı hafif kaymış bir fotoğrafıyla ilk sayfadan yayınlayacaklar. Üçüncü sayfayı dolduracak haber çıktığında karınları doymuş gibi sevinecekler. Tiraj artacaksa, izleyicinin bizim kanalda kalma süresi iki dakika artacaksa, her yol mübah.

Oturup da global kapitalizmi ve onun kulu, kölesi medyayı eleştirecek değilim şimdi. İşleyiş prensipleri belli bir takım organlar bunlar. Benim sözüm bize. Tüketmek zorunda değilsiniz. Tecavüz dizileri berbat şeyler. Seyretmek zorunda değilsiniz. Televizyonunuzu açmak ve hatta televizyon sahibi olmak zorunda bile değilsiniz. Benim yıllardır televizyonum yok, bir defa bile eksikliğini hissetmedim. İnternette bağımsız haber kaynakları var, sinemalarda iyi filmler.. Evinizi, çocuğunuzu, ruhunuzu kirletmeden bunlara ulaşabilirsiniz. Medya eline geçirdiğini mal olup size pazarlayacaktır ama satın almak ya da almamak yine size kalmış…Sandığımızdan çok daha özgürüz aslında.

Uzun lafın kısası, bu iş o kadar basit bir genellemeyle anlaşılacak gibi değil. Sadece çocuklara değil, bütün insanlarda bireysel saygıyı geliştirmek gerekiyor. Kız çocuklarına (veya kendinize) kristal muamelesi yapmak yerine onları (kendinizi) elmas gibi güçlü ve dirençli kılmanın yollarına bakalım. Evet yine iş dönüyor dolaşıyor, bireye geliyor. Herkesin kendine dönüp bakması gerekiyor. Ben kendime ne kadar saygı gösteriyorum? Ötekine ne kadar saygı gösteriyorum? Sözlerim kadınları, eşcinselleri, diğer canlıları aşağılar nitelikte mi? Unutmayın söz zihnin aynasıdır. Kız diyorsanız karşısına oğlan koyun. Erkek diyorsanız karşısına Kadın koyun. Kızlar-erkekler olmasın. Ve lütfen Bayan lafından sakının.

Eşcinsellerle dalga geçiyor musunuz? Hakaret olsun diye sevmediğiniz bir kadın için orospu, kaltak, şıllık ifadelerini kullanıyor musunuz? Peki bir seks işçisi yanınızdan yürürken kaldırım değiştiriyor musunuz? Askere gitmeyi rededen bir erkeği kınıyor musunuz? Kızınız lezbiyenim ben diye karşısınıza çıksa kızar mısınız? Peki oğlunuz eşcinsel olduğunu söylese? Oğlunuz çalışmak istemediğini, çocuk bakmak istediğini söylese? Kızınız nikahsız yaşadığı bir adamla aynı eve çıkarsa arkadaşlarınızdan saklar mısınız? Babasından, kocanızdan saklar mısınız?

Çünkü ataerkil yapı işte buralardan sızıyor hayatlarımıza… Kendimize dönüp, onun izlerini kazımadıkça zihnimizden o yapıyı bizzat pekiştirmiş oluyoruz.

Çünkü evet sonra oralara kadar gidiyor.

Taaa oralara kadar! 

CEVAP VERME!

Foto: Kokia Sparis

Yeniköy’ün Emek kahvesindeyim. Hava pırıl pırıl. Balıkçı tekneleri karaya dönüyorlar. Peşlerinde bir dizi martı. Güneş Beykoz ile Yeniköy arasında salına salına geziyor. Ben kahvenin ön tarafında, tavan sobasının altındaki masada çay içiyorum. Etrafımdaki masalarda, işe gitmeden kahvaltı eden insanlar oturuyor. Benim ise bugünlük işim bitti bile! Bütün gün burada oturup size yazabilirim!

En iyi yazı konuları bir kahvede otururken yan masalardan geliyor.

Aslında yan masada oturan adamlara ilk geldiklerinde sinir olmuştum. Deniz kenarındaki masayı kaplayıp manzaramı kestikleri için önce.  (Bu mekanda manzara ne kadar kesilebilirse artık. Önüm arkam sağım solum mavi çünkü.) Koca terasta başka masa yokmuş gibi benimle deniz arasında yerleştiler. Sigara içerlerse ya şimdi bunlar, diye de huysuzlandım. (içimden) Dış mekanların da sigara tehlikesi var şimdi. Rüzgar size doğru esiyorsa eğer, kaçış yok. Sonra bir de yüksek sesle konuşup, şurada bir başıma kitap okuma keyfimi de kaçıracaklar diye dertlendim.

İlk intiba sinir olmak biraz kültürel bir şey galiba. Belki de aileseldir. Üniversitedeyken, mesela otobüsle eve dönerken, binenlere bakıp kendi tepkimi ölçerdim. Beğendim (1), sinir oldum (0) gibisinden bir deney. Bu deney sırasında yolcular arasında çooook nadiren rasladığım aydınlık yüzlü güzel insanlardan geriye kalan herkese sinir olduğumu tesbit etmiştim. Sanki ilk intiba sinir olmak tabii bir tepkiymiş gibi ben, bitkin yüzlü yaşlı teyzelere, kıkırdaşan liseli kızlara, onları kesen genç adama, bıyıklı erkeklere, otobüsün sigara içen şoförüne topluca sinir oluyordum.

Şimdi biliyorum ki yeni tanıştığım insanları ne beğenmek zorundayım ne de onlara sinir olmam gerekiyor. Hatta onlar hakkında bir fikir sahibi olmama bile gerek yok. Ancak can çıkar, huy çıkmaz demişti ortaokulda fena sinir olduğum bir ingilizce hocamız. Aklımla bildiğim bu bilgiyi uygulamaya koy bakalım.

Adamlar şimdi yan masamda oturuyorlar. Zaten göz ucuyla baktığımda farkettim ki adamlar dediğim benim yaşımda çocuklarmış. Dikkatle bakarsam belki liseden tanıdık bile çıkabilirler.

Ben çocukken annem uzun zamandır görüşmediği arkadaşlarına şu bilge lafı ederdi:

-Yaa ben de yılların geçtiğini işte bunlara (başıyla beni işaret ederek) bakarak anlıyorum.

Benim çocuklarım olmadığı için, ben yılların geçisini kendi akranlarıma, özellikle kelli felli işadamlarına, aile babalarına dönüşmüş  lise arkadaşlarıma bakarak anlıyorum.

Yanda oturan bu “çocuklar” sigara içmiyorlar bir kere. Masalarının üzerinde paket yok. Üstelik seslerini bir defa bile yükseltmediler. Korktuğum hiçbir şey başıma gelmedi. Ben onların yanıma yerleştikleri o ilk beş dakikayı boşuna dertlenip huzursuzlanarak geçirmişim.

İlk gençliğimde tek başıma bir masada oturduğumda, Bebek kahvede ya da Hisar’dayken mesela, bütün erkekler bana sarkacaklar zannederdim.  Bu çocukların benimle alakaları da yok. Zaten artık hepimiz evli barklı, alyanslı, çocuklu insanlar haline geldiğimize göre, masadan masaya sarkmalar da yerini daha ince, gizli, esrarlı tekniklere bırakmıştır tahminim. Böyle insanı en beklemediği yerde yakalayana, ‘’aaa! Acaba mı? Olabilir mi ya?’’ dedirten cinsler yakınlaşmaların çağına gelmiş olmalıyız. ‘‘Sen beni yanlış anlamışsın’’ kapısını hem açık tutabilecek cins yani.

***

Bu aralar okuduğum roman kolay gittiği için yan masadaki kibarların alçak sesle sürdürdükleri sohbet de beni rahatsız etmiyor. Hatta güleryüzlü garsonların önüme koydukları domates sövüş ve yeşil zeytinleri yemek bahanesi ile kitabımı kenara koyup dinlemeye bile başlıyorum.

Bir tanesinin kızı derste SMS yollarken yakalanmış. Öğretmen telefonuna el koymuş. Sahi, post-cep telefonu çağında bu iş nasıl idare ediliyor acaba? Bizim okula elektronik getirmemiz yasaktı ama bir kez bile çantalarımızı elektronik var mı diye arayan da olmamıştı. Ortalıkta walkman dinlemediğin, gameboy ile oynamadığın sürece bir kimse çantanın içindekine karışmazdı. Belki hala böyle işliyordur kurallar.

Ama okuldayken dışarıyı aramak başlı başına bir mesele idi. O zamanlar da inceden inceye düşünürdüm ben bu konuyu. Neden okul saatlerinde dış dünyayı arayamayız? Neden mesela kartlı bir telefon yoktu bizim okulda? Müdür Bey’in oraya giderkenki koridorda bir tane jetonlu telefon vardı ama bir defa bile beni düdük sesi ile karşılamamıştı.

”Flütümü evde unutmuşum, geçerken okula bırakır mısın” demek için annemi aramak istesem, müdür muavininden izin al, gerekçeni açıkla, vs vs bir dolu bürokrasiyi atlattıktan sonra izin verilirdi telefon etmemize. Mesela bir arkadaşımız hasta diye okula gelmediyse, ya da okulu bitirmiş bir sevgilimiz varsa onları tenefüste arayıp muhabbet etmek kurallara aykırı idi.

Yani şimdi hala “okul saatlerinde dış dünya ile irtibat kurmak yasaktır” kuralı okullarda hüküm sürüyorsa bu cep telefonu işini nasıl idare ediyorlar? Bir bilen bana yazsın lütfen.

***

Velhasıl bizim okul disiplini ile ünlüydü. Kılık kıyafet, adab-ı muaşeret, tenefüslerde sınıfı boşalt, ders saatlerinde koridorda dolaşma, siyahtan başka ayakkabı olmaz, erkeklerin saçı, kızların tırnağı, beden eğitimi derslerinde bile bir örnek giydiğimiz o çok çirkin eşofmanlar filan derken mum gibi çıktık biz bizim okuldan. Ve hepimiz, ama hepimiz, okulumuzu severek, hocalarımıza samimi bir saygı duyarak mezun olduk. Şimdi abarttığımı düşüneceksiniz ama, okulun son günü ayrılıyoruz diye  ağlamaktan benim dudaklarım şişmişti.  (İnanmazsanız bir o gün çekilmiş fotoğramı tarayıp size buraya post ederim yakında.)

Neyse, nihayet yazının 714. kelimesinde –ki bu da çok sevdiğim bir lise arkadaşımın okul numarasıdır. İşte Allah kuluna böyle tatlı raslantılarla göz kırpıyor da, görmesini bilene!  Evet 714. kelimede konuya girebiliyorum. O da otorite, saygı ve öğrenme meselesi…

***

Bizim lisede hocalarımıza cevap verme hakkımız yoktu.  “Evet, cevap vermeni bekliyorum” deseler bile önümüze bakmamız icab ederdi.  Yalnız bir defasında, beni tahtaya çıkarıp ‘‘senin genç kızlık gururun yok mu Defne?’’ diye sorgulayan edebiyat öğretmenime cevap vermiştim. O da neden genç kızlık gururumun olmadığını, kalmadığını açıkladığım konuşmamı ilgi ile dinlemişti. Bu istisna dışında ben de, öreceğime omuzlarıma saçtığım saçlarım, gömleğim ile uysun diye giydiğim mavi ayakkabılarım veya dizlerimden beş parmak yukarıya kadar kısalttığım eteğim konusunda azarlanırken başımı eğip cevap vermemeyi öğrenmiştim.

Bu basit hareketi öğrenene kadar kendilerini savunmaya kalkışan asi arkadaşlarımıza öğretmenlerimizin CEVAP VERME! diye çıkıştığını hepimiz nice kereler duymuşuzdur. Bizim lise öğretmenlerimizin tamamının dengeli, sağlıklı psikolojilere sahip olduğunu iddia etmeyeceğim ama büyük çoğunluk saygıdeğer insanlardan oluşuyordu. O yüzden başımızı öne eğip durmanın hayırlı bir davranış olduğunu düşündüğümedik de değil!

***

Geçenlerde ben de inatçı bir öğrencime  CEVAP VERME diye çıkıştım. Tamamen kendi iyiliği için söylediğim bu sözün, ona da mantıksız kurallara uymak zorunda olduğu okul günlerini  hatırlattığını, yüzünü yalayıp geçen şok ifadesinden hemen anladım ama artık çok geçti, geri almadım. Neden söylediğimi de açıklamadım. İkimiz birden başımızı öne eğip sessizce yemeklerimizi bitirdik.

Oysa dedim ya, onun iyiliği için cevap vermemesini istemiştim. İnatçılığıdan ve ona yol göstermek amaçlı sorduğum sorulara devamlı kendini savunan cevaplar aramasından çok sıkıldığım için söylemiştim.

Demek istemiştim ki, bana verecek cevap arama, kendini savunacak cevaplar ararken benim sana sorduğum sorunun seni götüreceği yeri görmüyorsun bile. Kendilerini kabahatli bulanlar savunmaya geçerler…Cevabın bildiğin bir soru sormadım ki ben sana cevap yetiştiriyorsun.  Düşün diye soruyorum ben sana bu soruyu, cevabını merak ettiğim için değil. Ben zaten senin düşünüp de bulacağın cevabı çoktan görmüşüm. Sen kendin bul diye soruyorum. Sen kendi bildiğini bana tekrarladıkça bir arpa boyu yol almıyor, sadece direniyorsun. O yüzden cevap verme bana!

Tabii bu biraz huy, biraz kendini hep haklı görme hali, biraz da güven sorunu. En çok kendini en iyi kendisinin tanıdığını zannetme hastalığı. İnsanoğlu pek budala, kendine karşı pek kör olabiliyor!

Sevgili ustam  bana canımı sıkan bir şey söylediğinde, aynı lisede yaptığım gibi başımı öne eğip onu dinliyorum.  Mesela “yalancı bir tarafın var senin’’ demişti bir defa. Kendimi iftiraya uğramış hissettiğim ve içten içe hiddetimden deliye döndüğüm halde, dudaklarımı ısırmış, yine başımı önüme eğmiştim.

Ben ustama yüzde yüz güveniyorum. O benim kör noktama gelen huylarımı görebildiği için ben onun öğrencisiyim. Kendimi savunmakla gücümü ve vaktimi harcayacağıma, saptamasını direnmeden kabul ettim. Sonradan, Bey’e de danışıp etraflıca düşündüğümde ne demek istediğini anladım ve o kör noktayı beslemeden ondan nasıl arıncağımı öğrendim. Ama baştan ”ona hayır ben yalancı değilim”, ”siz beni yanlış anladınız, durun ben size kendimin doğrusunu göstereyim” diye karşılık verseydim, öğretinin ana fikrini kaçırmakla kalmayıp bir de hocamı kızdıracaktım ki bizim hocayı kızdırmaya gelmez!!!

İşte bu yüzden ben de diyorum ki öğrencilerime: Cevap vermeyin! Başınızı öne eğip utanmayın da. Sadece soruyu duyun. Duymakla başlar değişim çünkü.

Kendilerini en iyi yine kendilerinin bildiğini sanan budala inatçılar ise hep yerlerinde sayarlar…