Taa Oralara Kadar (İnsanlık Ayıbı’na Ekler)

Foto: Kokia Sparis

İnsanlık Ayıbı öyle çok okundu, altına öyle çok yorum yazıldı ki sırf yorumları okurken aklıma gelen fikirlerden yeni bir yazı çıkacağını anladım.

Kendi okulumdan örnek vererek yazıya başlamamın sebebi çocukların, gençlerin maruz kaldığı cinsel istismarın taşrada, uzakta, dar gelirli, refah düzeyi düşük kesimlerde değil  heryerde yaşandığını vurgulamak içindi. “Son bir yılda karşımıza çıkan örnekler evet Nişantaşından çıkmıyor, ama çıkabilirdi de,” demek için kendi okulumdan, geçmişimden bir hikaye anlattım. Okullarında tacize, tecavüze uğrayan çocuk olaylarını marjinalleştirip, bir “öteki” meselesi yapmayalım diye İstanbul’un göbeğinden başladım. Yoksa tacizi, liselerde yaşanan tecavüz ve cinsel istismar olaylarını gelir düzeyine, semte, şehire, dine, ülkeye ve aileye bağlamak gibi bir niyetim yoktu.

Olamaz da. Çünkü  tecavüz bir kadın-erkek meselesi bile değil. Bir güç mücadelesi aracı. Gücün dışarıdan bir yerden geldiğine inananların silahlarından biri cinsel taciz.

Bana öyle geliyor ki bu tip acı olayları TEK bir şeye bağlamak istememiz, kendi öfkemiz ve çaresizliğimizle nasıl başedeceğimizi bilemeyişimizin yanısıra biraz da sorumluluktan, suçtan kaçma çabası. Çünkü bir yere parmağımızı uzatabilir, ve ha işte bütün bunların sorumlusu O (aile, okul, gelir düzeyi, medya, erkek, sistem) dersek rahatlayacağız. Basit bir mantık önermesi ise varacağımız sonuç:

Bütün bunların sorumlu olan kişi/grup/şey O ise, demek ki  olanlardan BEN sorumlu değilim.

İki gün önce yazdığım İnsanlık Ayıbı‘ndan sonra bana yüzlerce okur mektubu geldi. Okurların çoğu bu haksızlığın, acımasızlığın “neden” kaynaklanmış olduğunu sorguluyor ve bir karara varmaya çalışıyorlar. Bu suçluyu, sorumluğu tesbit etme telaşını ben biraz da bu sorumluluktan kaçma olarak görüyorum. Çok az kişi, “bu sistemin devranı  için ben ne yapmış olabilirim?” diye soruyor. Ondan da az sayıda kişi “benim özür dileyebileğim kimse var mı hayatımda?” diye düşünüyor. Hep ötekini suçlayarak gelişen düşünce zincirleri bizi sadece kısır ve keyifsiz bir Katil Kim oyununa sürüklüyor, o kadar.

Şimdi kaba genelleme yapma merakımızı eleştirirken ben de kaba bir genelleme yapacağım: Milletçe telaffuz etmekte en çok zorlandığımız tabirlerden birisi “özür dilerim” olabilir mi?  Bazen madurların beklediği tek şey, haktan, hukuktan, cezadan çok basit bir özür olabilir. “Bilmeden, istemeden sana zarar verdiysem, özür dilerim.” Υa da “Βilerek isteyerek sana zarar verdiysem özür dilerim.” Ben Fatma’dan özür diledim, belki yazımı okuyan eski okul arkadaşlarımdan biri de özür dilemiştir, belki geçen yıl sınıftaki bir kızı taciz eden bir grup oğlan da şimdi bu yazıyı okuyor ve okul başlayınca arkadaşlarından özür dilemeyi düşünüyorlardır.

Özür dilemek, suçlu aramaktan çok çok çok daha önemli bir pratik ve bazen madurların en çok ihtiyacı olan şey. Bir özür.

Hepimiz Ö.Ç’nin başına gelen olayları okuduğumuzda, saldırganların salıverildiğini, tecavüze uğradım diye adalete başvuran ondört yaşındaki bir çocuğa,  19 adamla kendi rızan  dahilinde beraber olmuşsun diyen bir adalet sisteminin içimizde yarattığı öfke ile genellemeler yapma ihtiyacını duyuyoruz. Neden oluyor bütün bunlar? Kim sorumlu bütün bunlardan?Biz neden böyle ahlaksız bir toplum olduk?

Siz de benim kadar iyi biliyorsunuz ki taciz/tecavüz/cinsel istismalar vakalarının ardında yüzlerce tarihsel, psikolojik, sosyolojik, kültürel faktör var. Cinsel taciz ne bizim ülkemize has, ne de yaşadığımız çağa. Bu bir sınıf, gelir, kadın, erkek meselesi değil, bu bir güç meselesi. Tecavüz, kendini birey olarak güçlü ve tamam hissetmeyen kişinin gücü dışarıda bir yerlerde arama çabasının bir ürünü. Tek bir olay, tek bir sorumlu belirleyip de ondan kurtulmanın yolllarını aramanın, hele hele çözümü yine şiddette bulmanın bir faydası yok. Dünyaya, tarihe, toplumlara, hakim düzenlerin içiçe işleyişine bakmak gerek…

Bir çözüm üretmek istiyorsak yani. Yoksa Katil Kim oynamaya devam edebiliriz.

Ataerkil sistem yaşadığımız çağa, moderniteye veya Müslümanlığa, ya da Türkiye’ye özgü bir düzen değil. İnsanlığın göçebelikten vazgeçip toprağa yerleşmeye başladıkları zamanlardan beri bizimle olan bir düşünce, davranış, inanç ve insanları kategorize etme sistemi. Tarihin çeşitli dönemlerinde tek tanrılı dinler ve şimdi olduğu gibi global kapitalizm ile flört etmişliği olsa da, bu sistemi ne din ne de piyasa ekonomisi ile karıştırmak gerek. Ayrıca ataerkil sistemi bütün kadınları ezen ve bütün erkekleri, fallusu yücelten bir sistem olarak da görmek kaba bir genellemeden ibaret. Düşünce tekniklerimizi inceltmeli, önyargılarımızı pekiştirecek kanıtlar arayacağımıza,  olayların arka planındaki örgüyü görmeliyiz. 

Çünkü kaba genellemeler bizi birbirimize karşı büsbütün kör etmekten başka işe yaramıyor.

Ataerkil sistem sadece bir tip erkekliği yüceltiyor. Toprak, aile, fiziksel güç, kadınlar, para, oğlan çocuk sahibi olan ve/veya hayatını bunları kazanmak  yönünde kurmuş heteroseksüel sağlıklı erkek. Bu şablona uymayan erkekler de ataerkil sistem tarafından aşağılanıyor ve onların da hayatları burunlarından getiriliyor. Sadece eşcinselleri, travesti ve transseksüelleri kastetmiyorum. (Onların yaşadıkları acıların, maruz kaldıkları şiddetin haberleri buralara kadar bile çıkamıyor, onları hepimiz marjinalde tutmayı başarıyoruz. Bu konuya sonra geleyim.)  Askerlik yapmayan istemeyen, çalışmak yerine evinde çocuğuna bakmayı tercih eden, müzisyen, sanatçı olmak isteyen erkekler, engelli erkekler, saçını uzatmak isteyenler, duygusallaşan, ağlayan ve sisteme karşı çıkan erkekler. Bunları da eziyor sistem. Hem de çatır çatır. O yüzden ne olur hemen olayı bir erkek kadın meselesine indirmeyelim. Nice ataerkin  karılarının da ataerkil sistemin ekmeğinden hayli kalın bir dilim yediklerini ve sistemin devamı için ellerinden geleni yaptıklarını unutmayalım.

Ergen oğlanların  kendilerini muhakkak belli bir şablona göre tanımlamak ihtiyacında olduklarını unutmayalım. Kafaların, hormonların çok karışık oldukları bir dönemde karşılarına çıkan en güçlü model neyse, onlar da o modele uymaya çalışacaklardır. Çünkü ergenlikte gücün dışarıdan geldiğine inanırız. Güzellik, zayıflık, marka tutkusu, cinsel tecrübe, şöhret, fiziksel güç bunların hepsi ergen kişinin kendisini güçlü hissetmesini sağlayan faktörler. Bu faktörlerden birine veya bir kaçına dahi sahip olmadan da takdir edilebileceklerini, sevip sayılabileceklerini bilmez ergenler. Ben bilmezdim en azından. Kendine güvensizliğin tavana vurduğu bir zamandır ergenlik. Kızlar kadar oğlanlar da baskı altındadılar. Performans baskısı. Erkek adam olma baskısı. Bir de hormonlar. Oğlan çocuklarını suçlu göstermekle içimiz rahat edemez, etmemeli. On sekiz yaşındaki bir genç bir okurun cesurca dile getirdiği gibi kafaları karılık onların bu kız-oğlan ilişkilerinde.

Yetişkinlerin bile kaç tanesi kendilerini oldukları halleriyle tam ve güçlü hissederken ergenlerden böyle bir olgunluğu nasıl bekleyebiliriz? Biz o yaşlardan beri pek de değişmemiş zihniyetlerimizle güçlenmek (beğenilmek, takdir edilmek, sevilmek) için tüketip dururken onlara gücün sahip olunan şeylerden gelmediğini, kendine saygıdan geçtiğini nasıl anlatabiliriz?

Kendine saygı duymayı öğrenmemiş bir ergeni bireye saygı duymaya nasıl davet edebiliriz?

İş ataerkil sistemin dayatmaları ile bitmiyor. O dayatmaları kendilerinin dışında, değişmez şeyler olarak gören insanlarla da bitmiyor. Bir de karşımızda azgın bir canavara dönüşmüş global kapitalizm var. Eline ne geçirise mal olarak pazarlamak istiyor. Güneydoğu Asya’da yüzbinlerce çocuk (kızlar da oğlanlar da) seks turizmi için pazarlanıyor. Bu çocuklar Laos, Kamboçya, Burma gibi çok fakir ülkelerin köylerinde yaşayan ailelerinden satın alınıyor, erkeklerin seks satın almak için dünyanın dört bir köşesinden akın akın geldikleri Bangkok gibi şehirlerde pazarlanıyorlar.

Lütfen şimdi akıllarımız hemen yine kaba genellemelere gidip, bizde böyle şeyler olmaz diye düşünüp kendinizi rahatlatma yoluna gitmeyin.  Söylemek istediğim şey şu : Piyasanın pazarlayacağı ve kar elde edebileceği her bir şeyi gözünün yaşına bakmadan satışa sunduğu bir çağdayız.  Medya tecavüz, çocuklara taciz, haksızlık, kavga gürültü, şiddet gibi herkesi bir anda vantuz gibi ekran başına çekecek konuları en iç gıcıklayıcı süslerle muhakkak pazarlayacak. Medyanın kar elde etme yöntemi bu. Gazeteler tabii ki bir tecavüz madurunu göz bandı hafif kaymış bir fotoğrafıyla ilk sayfadan yayınlayacaklar. Üçüncü sayfayı dolduracak haber çıktığında karınları doymuş gibi sevinecekler. Tiraj artacaksa, izleyicinin bizim kanalda kalma süresi iki dakika artacaksa, her yol mübah.

Oturup da global kapitalizmi ve onun kulu, kölesi medyayı eleştirecek değilim şimdi. İşleyiş prensipleri belli bir takım organlar bunlar. Benim sözüm bize. Tüketmek zorunda değilsiniz. Tecavüz dizileri berbat şeyler. Seyretmek zorunda değilsiniz. Televizyonunuzu açmak ve hatta televizyon sahibi olmak zorunda bile değilsiniz. Benim yıllardır televizyonum yok, bir defa bile eksikliğini hissetmedim. İnternette bağımsız haber kaynakları var, sinemalarda iyi filmler.. Evinizi, çocuğunuzu, ruhunuzu kirletmeden bunlara ulaşabilirsiniz. Medya eline geçirdiğini mal olup size pazarlayacaktır ama satın almak ya da almamak yine size kalmış…Sandığımızdan çok daha özgürüz aslında.

Uzun lafın kısası, bu iş o kadar basit bir genellemeyle anlaşılacak gibi değil. Sadece çocuklara değil, bütün insanlarda bireysel saygıyı geliştirmek gerekiyor. Kız çocuklarına (veya kendinize) kristal muamelesi yapmak yerine onları (kendinizi) elmas gibi güçlü ve dirençli kılmanın yollarına bakalım. Evet yine iş dönüyor dolaşıyor, bireye geliyor. Herkesin kendine dönüp bakması gerekiyor. Ben kendime ne kadar saygı gösteriyorum? Ötekine ne kadar saygı gösteriyorum? Sözlerim kadınları, eşcinselleri, diğer canlıları aşağılar nitelikte mi? Unutmayın söz zihnin aynasıdır. Kız diyorsanız karşısına oğlan koyun. Erkek diyorsanız karşısına Kadın koyun. Kızlar-erkekler olmasın. Ve lütfen Bayan lafından sakının.

Eşcinsellerle dalga geçiyor musunuz? Hakaret olsun diye sevmediğiniz bir kadın için orospu, kaltak, şıllık ifadelerini kullanıyor musunuz? Peki bir seks işçisi yanınızdan yürürken kaldırım değiştiriyor musunuz? Askere gitmeyi rededen bir erkeği kınıyor musunuz? Kızınız lezbiyenim ben diye karşısınıza çıksa kızar mısınız? Peki oğlunuz eşcinsel olduğunu söylese? Oğlunuz çalışmak istemediğini, çocuk bakmak istediğini söylese? Kızınız nikahsız yaşadığı bir adamla aynı eve çıkarsa arkadaşlarınızdan saklar mısınız? Babasından, kocanızdan saklar mısınız?

Çünkü ataerkil yapı işte buralardan sızıyor hayatlarımıza… Kendimize dönüp, onun izlerini kazımadıkça zihnimizden o yapıyı bizzat pekiştirmiş oluyoruz.

Çünkü evet sonra oralara kadar gidiyor.

Taaa oralara kadar! 

Bu yazı Türkçe Yazılar, Yoga içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Taa Oralara Kadar (İnsanlık Ayıbı’na Ekler) için 12 cevap

  1. Anonim dedi ki:

    İnsanlık Ayıbı’nı okuduğum günden beri boğazımda bir düğüm ile dolaşıyordum. Küçük oğluma baktıkça bizi nasıl günlerin beklediğini merak ediyordum. Bu yazı için çooooooooooooook teşekkürler, eline, aklına, gönlüne sağlık….. İçim ferahladı

  2. Deniz dedi ki:

    Olanlara, baskalarina, hatta kendine reaksiyon gostermeden once bir durmak. Otomatik reaksiyondan kacinmak. Otomatik reaksiyonun nereden geldigini dusunmek… O otomatik reaksiyonun insani ne kadar kisitladigini, hayati ne kadar daralttigini farketmek. Herseyi illa bir sablona oturtmaya calismaktan kacinmak, sablonun kendisini sorgulamak. Baskalarini ve de kendini o kafandaki sablona uyduramadin diye karalamamak, yargilamamak.
    Bunlar geldi aklima okuyunca yaziyi. Cunku olay sirf ataerkillik durumu da degil – hepimizin bir takim kara noktalari var, boyle pat diye bir seyleri yargiladigimiz. Misal, ben senin sordugun sorularin hepsine acik ve rahat hayir diye yanit verebilirim. Televizyonsuz yasiyorum; anneme abime bik bik konusuyorum yegenlerimi de uzak tutsunlar, o dizilerde dayatilan belli kadin ve erkek tiplemeleriyle kisitlamasinlar diye. Kendi bildigim gibi dogru yasamaya calisiyorum. Kimsenin hakkini yemeden. Ama benim de var, kara noktalarim. Beni kisitlayan o otomatik kaliplarim. Bazen farkinda bile olmadigim.

    Neyse, mikro direnislere, kendi uzerimizde kendimizi senin dedigin gibi elmas gibi yapmaya calismaya devam Defne. Ama su da var, ben senin soyledigin kadar ozgur oldugumuza inanmiyorum. Bu kadar ataerkil bir duzen icinde tek basina bir kadinin ozgur olabilecegine inanmiyorum. Ben istedigim kadar ugrasayim, kendi hareket alanimi, ustume basima giydigimi kisitlamadan (hatta bunlari yapsam bile) tacizden, tecavuzden, sikintidan kacamayabiliyorum. Zaten bir de su var; hayatim devamli suna diren buna diren bu adamla kavga et sununla didisle gecsin istemiyorum. Oyle geciyor.

    Simdi evden cikmak uzereyim. Vakit bulunca tekrar yazmak isterim. Cok optum…

    • Bah dedi ki:

      Thank you for your own work on this website. My mum take iretnest in setting aside time for investigations and it is simple to grasp why. We notice all about the powerful manner you give useful tips via your blog and foster participation from visitors about this article then my daughter is becoming educated a lot. Enjoy the remaining portion of the new year. You’re the one conducting a great job. 0Was this answer helpful?

    • Grace dedi ki:

      brankic diyor ki:Aenean accumsan nisi nec dolor vaotuplt rutrum. Nullam suscipit viverra enim, vitae pellentesque enim elementum et. Vestibulum posuere dapibus nibh vel dictum. Suspendisse potenti. Pellentesque nulla leo, laoreet consequat viverra sit amet, vestibulum eu ligula.

  3. özgür dedi ki:

    Ben bu Fatma kızın yaşadığına benzer birşeyler yaşadım.

    Tam da aynı yaşlarda, orta ikideydim. Ben biraz erkek gibi böyle kaba saba biz kızdım. Benimle alay eden bir grup erkek vardı, çoğu yatılıydı bu çocukların (Bilen bilir yatılı dünyasını, peer olayları çok aşırı boyutta yaşanır, bir nevi sineklerin tanrısı durumları ama her gün..) Yürüyüşümle, konuşmamla, kabarık kısa saçlarımla dalga geçerlerdi.

    Ben de bu arada değiştim haliyle. Çok ama çok hırçın olmuştum, saçlarım öbek öbek dökülüyordu, kafamda kocaman kel bölgeler oluşuyordu. Babam, ki pedagog bir insandı, tabi ki farkındaydı bendeki değişimin ama konuşmaya çalışınca geri tepiyordu.

    Ben bu çocukların bir tanesinden hoşlanıyordum ama tam farkında değildim. Olaylar nasıl gelişti tam hatırlamıyorum ama bir gün biz bu çocukla yan yana oturduk. Bully’lerin başkanı olan çocuk da benim önüme oturdu. Bunlar beni ellemeye başladı. Ben de “rıza gösterdim”. Ertesi gün bu

    gruptan başka bir tanesi benimle konuştu, işte buraya kadar ben de onlarlaydım ama şimdi iş ciddiye bindi, bundan sonra ben bu olaya karşı çıkacağım filan dedi. Aslında yaşadığım “günlük” taciz o tek gün yaşadığımdan çok (çok çok çok) daha ağırdı. Zaten olayın kendisi değil de bu konuşma bardağı taşıran son damla oldu. Sonunda babamın benimle konuşsun diye araya soktuğu bir dolu insandan birine biraz çıtlattım. O da galiba bu müdahele kararı alan çocukla konuştu. Lise sonda okuyan çam yarması gibi bir öğrenciydi. Sınıfa gelip kim yapıyor sana bunları, göster ağzını kırayım tarzı bir konuşma yaptı. Ben birşey söylemedim ama yetti yani, olaylar son buldu.

    Ama hırçınlığım, okuldan tiksinme filan baki kaldı. Ta ki üniversite diye güzel bir yer olduğunu fark edene kadar. Sonra bitti zaten lise, bu anılar da tozlandı.

    Aradan yıllar geçti, üniversite son sınıftayım. Alkolün dibine vurduğum bir sabaha karşı Kemancı çıkışında birisi bana “Özgür Özgür sen misin?” diye seslendi. Önce tanıyamadım, aaa bir de baktım ki çetenin elebaşı olan eleman. Gel dedi seninle konuşmam lazım. İşte yıllardır beni görmek istiyormuş, benden özür dilemesi lazımmış. Ben boşver filan diyorum.. ne demek boşver, bu olayı hep düşündüm ben diye anlattı, uzun uzun özür diledi. Dizlerinin üzerine çöküp af filan diledi yani o derece.. çok acayipti.

    Düşün o olaydan sonra 4 yıl aynı okulda tek kelime konuşmamışız. Üstüne bir 4 yıl daha geçmiş. Artık arada ne olmuşsa?

    Sonra öğrendim ne olduğunu. Liseden tek görüştüğüm arkadaşıma üstün körü anlattım bu görüşmeyi. O da bana demez mi, bu arkadaş out olmuş. Eşcinsel olduğunu fark etmiş yani, gerçi herhalde daha önce de fark etmiştir ama.. Kabul etmiş demek daha doğru belki.

    Ben işte o zaman anladım bu işler ne kadar derin ne kadar çetrefil. Anladım ki tacizin ilk hedefi zaten bu insandı. Kendini savunmak için dikkatleri sınıftaki diğer “ucube”ye çekti, işi o kadar abarttı ki sonunda tacizin lideri oldu. Zerre birşey hissetmeden bir kızı ellemeyi bile göze aldı bunun için. Saklanmak için. Kurban olmamak için. Mazlumdu zalim oldu. İnsanlık kadar eski bir hikaye. Yıllar sonra kendiyle barışmak için benimle de barışmak istedi. Özür diledi. Özgürleşti.

  4. özcan dedi ki:

    Acımasızlık gibi gelebilir ama ben özrün yeterli olduğunu düşünmüyorum. Çoğu özür samimiyetten uzak daha çok vicdan aklamaya yakın, sahiciler de geçmişte yapılanları geri getirmiyor. Fatma’nın yerinde olsaydım benden özür dileyenleri affetmezdim. ancak affetmeyip yıllar öncesine de takılıp kalmazdım. Olayların bağımsız bakış açımı etkilememesine çalışırdım. Kuru veya dolu bir özrün kendi sesimi bulmamda bir yardımı olacağına inanmıyorum. Çünkü özür dilenmesi gereken de ben değil tacize uğramış, yılların ötesindeki fatmadır bence. Kimse geriye dönüp o fatma’dan özür dileyemeyeceğine göre özrün dileyenden başkasına bir faydası yoktur. Açıkçası bana bunca acı çektirmiş birinin özgürleşmesine yardımcı olmak istemem. Özgürleşmesini isterim, o da aynı gezegeni paylaştığımız için ancak mümkünse başkası ona yardım etsin.

    Öte yandan çuvaldızı kendimize batırmamız konusuna tamamen katılıyorum. Yapabileceğimiz yegane ama en önemli tavırdır. Kendimizden başka kimseyi kolay kolay değiştiremeyiz, tek etkimiz birilerine ilham kaynağı olabilmek. Eğer sosyal bir dünyada yaşamayı kabullenmişsek farklılıklarla içerdiği tüm sorunlara rağmen yüzleşmek gerektiğini düşünüyorum, kaçmak değil. Mutlaka dünyanı değiştirmek de bir yol ancak değiştirmediğin sürece ne derece güç olursa olsun özgür iradeni, inandığın doğruyu savunmalısın. Savunmalısın ki başkaları senin direncini merak etsin ve üzerinde düşünmeye itilsin. Zamanla akıl her şeye üstün geliyor, yeter ki kullanılması engellenmesin.

  5. A. Cem dedi ki:

    Gençler bu yaşlardan itibaren yazıyla, çiziyle haşır-neşir olacaklar. Hep söylendiği gibi bir yandan yazacaklar-bir yandan okuyacaklar. Yazdıklarını etraflarındakilere, hem kendi yaşıtlarına hem büyüklerine, bıkmadan usanmadan okutacaklar. Ebevynlere olduğu kadar bütün yetişkinlere düşen, gençleri, çocukları eğitimcilerle bir başına bırakmamaktır! Onlara kendini yazıyla ifade etme gayretini, kabiliyetini kazandırma bütün cemiyetin sorumluluğudur. Unutmayalım yazı düşüncenin sağlamasıdır. Okuma gayreti/ alışkanlığı da bizce, bu ihtiyacın eksikliğin ayrımına varılmasının ardından, kendiliğinden tezahür edecektir. Toplumun diğer efradı bu mes’uliyetten çark eder, nesilleri eğitimcilerle bir başına bırakırsa -saldım çayıra mevlam kayıra?- kuşkusuz bu iş, bu kez de, sadece sn. Başbakan’ın ‘derdi’ olur çıkar, “dindar nesiller …”. Bu kadar ‘gaile’nin de nihayetinde, bir ölümlü için fazla olacağını takdir edersiniz. Bir diğer husus, insan türünün tarih içerisinde medeniyet namına kat’ettiği bütün merhalelerin bir alâmet-i farikası olarak tüm işaret sistemlerini –âlfabeleri- unutup ‘avcılık/ toplayıcılık’dönemlerine rücû edebileceği tehlikesidir. Ki bu endişe de artık bir istifham/ paranoya olmaktan bir hayli uzaktır. İnsanlık tarihi dediğimiz, bu tür devr-i daimlerin biteviye vücut bulmasından müteşekkildir. Bu vesile ile, ben sms, mms ve bazı iphone ve benzeri aplikasyonları dışında aslında dijital asrın özellikle web siteleri, bloglar, çeşitli sosyal medyalar ile gençlerin yazma kabiliyetine katkıda bulunacağına inandığımı ifade etmek isterim. Tabii, bu mecralarda alâkadar oldukları, umumun nazarı dikkatine hasıl olması arzusuyla buralarda ortaya koydukları muhtevanın mahiyetine azami ihtimamı esirgememeleri ve bir de ebeveyinlerinin nezaretinden suret-i kat’iyyede sızlanıp, şikayet etmemeleri kaydıyla. Gençler şu ayet-i kerimeyi akıllarından çıkarmamalıdır: kim kendilerini bu dünyaya getiren, varlıklarına aracılık eden anne ve babalarına hürmeti esirgerse Allah’da hem bu dünyada hem de ahirette o kullarından şefaat ve merhametini aynı şekilde esirgeyecektir. Birde, bizim burada kulağını çektiğimiz, mes’uliyet sahibi olmalarını kast ettiğimiz ebeveynler tabii ki tam da Defne’nin kompozisyonunda bahsettiği şu “ilerici, eğitimli, modern vs. (..)” olup, yine kahir ekseriyeti Nişantaşı’nın göbeğinde …” ikâmet eden zevattır. Yoksa, yine, insanlık ailesinin yüz akı olarak nitelendirebileceğimiz alimlerinden birinin -S. Zweig’ın ?- ifadesiyle –A. Kayacı’da olabilir- “dağdaki çoban ! (çev. Burhan Arpad)” değil kuşkusuz. Yine de ben bu sonuncu gurubun evlâdı ile –tabiiki kendi meşreplerince- diğerlerinden daha müstakin lâkin daha yakinen alâkadar olup onlara vesayetlerinde kusur etmedikleri kanaatindeyim. Söz siyasete gelmişken, son olarak, bizim eğitim mücadelemizdeki en yeni değişiklik olarak son zamanlardaki 4x4x4 hareketinin efkâr-ı umumîyenin nezdinde –algı ?- sürekli mazimizdeki medrese eğitimi tecrübemizle mukayese edilir olmasına temas etmek arzusundayım. Eğitim mevzuunun onun mütahassıslarına bırakılması zaruretinin filhakika ayrımındayım, lâkin, eğer böyle bir münasebet mevcutsa bizce gayetle yerinde ve isabetlidir. Nedenine gelince, yazma istidadları gençlerin muhayyilelerine –hayal alêmi!- onların müşahade kudretleri ve diğer tecrübelerinin refakat etmesi neticesinde inkişaf edecektir. Ancak, bu müşahade ve tecrebeler her seferinde, mahusus, akl’ın terazisiyle tartılmak zaruretindedirler. İşte, akıl, muhakeme yani mantık dersi bizim atîdeki medrese müfredatımızı sırtlayan en önemli derslerden –şimdiki gençlerin tabiriyle core subject’lerden- biriydi. Unutmayalımki mantık -hulfi kıyas- nihayetinde makûl olanı idrak edebilme kabiliyetimizi ortaya çıkartıp ondan istifade edebilmemize hizmet eder. Son olarak, diyeceğim bir genç kız namzetinin, frenk tabiri ile élégant bir Mme’in, üstelik “memeleri erken gelişmiş”, “kalın camlı ‘şişe götü!’gözlükleri (vurgu bana ait)” olduğu takdirde buluğa eren çocuklar nezdinde asla şansı olması da pek beklenemez. … Bu yeti ile ‘san’atlar, uslûp ve davranışların iyisi kötüsü’ (Al-Farabi, c. 873) her türlü fezail, âdap –ya da edep- manner ayırd edilebilir hale gelir. :)

    • filizdogru dedi ki:

      Bir an sanki ders kitaplarımı okuyorum gibi oldum :)) malunuz üzre Tarih mezunuyum da ;)) bu kadar akıcı yazılmış olması da beni fazlasıyla müsterrih etti. Elinize saglık

  6. tubaguney dedi ki:

    Geçen haftalarda okuduğum bi ropörtajda, kadın aile içi şiddeti anlatırken kocasının onu dövdükten sonra, “işim gücüm yok, bi ekmek getiremiyorum eve, erkek olarak bi şeyi de doğru yapmam lazım” dediğini anlatıyordu.

  7. inci dedi ki:

    anlattıklarınızın en aza inmesini, daha az çocuğun kadının zarar görmesini engellemek, yazdığınız gibi önce neden ve ben ne yaptım, ne yapabilirim diye sormaktan geçiyor.

    taciz, tecavüz son yıllarda daha görünür olmaya, gazetelere çıkmaya başladı. kadına yönelik şiddetteki artışın yüzde 1000’lik artışından söz ediliyor.

    bugün şu haberi okuduktan sonra isyan etmenin vakti gelmedi mi diye sormadan edemiyor insan. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1099802&CategoryID=77

    peki nasıl isyan edeceğiz bu durumu nasıl değiştireceğiz?

    mağduru değil güçlüyü koruyan sisteme, istifa etmeyen yöneticilere, hakimlere karşı imza kampanyaları, eylemler, yazdığımız yazılarla tepkimizi göstermek ilk elde yapabileceklerimiz gibi geliyor.

    Olayı ahlaksız asılması gereken adamlar mantığından çıkarıp, kadına, insana değer veren bir sistem istediğimizi, ve buna gönlü olmayanları huzursuz edeceğimizi, en azından buna gücümüzün yetttğini kendimize inandırmalıyız.

  8. Editör dedi ki:

    İki yazınızda birbirinden güzeldi, tebrik ederim.

  9. Dilara Baş dedi ki:

    yazı çok başarılı olmuş, tebrikler.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s