Yogada Hoca Yitirmek 3 Bölüm: Şaan ile dönen Şansım

Santa Fe tuhaf bir yer. Bir kere çölün ortasına kurulmuş. Biraz dışına çıktığınızda uçsuz bucaksız bir boşluğa düşüyorsunuz.

Amerika’ya geldiğimden beri çöl lafını çok duymuştum. Malum Amerika B.D’nin bir kısmı çöller ile kaplı idi. Meşhur Burning Man festivali çölde yapılıyordu mesela. Bizim Portland’dan yola çıkıp hep doğuya, doğuya gittiğinizde çöle geliyordunuz.  Kaliforniya’nın ötesinde çöl vardı. Red Kit çölde takılıyordu.

Ben bu çöl lafını duydukça nedense hep Sahara çölü gibi, Kerbela gibi filan ince kumlu, kırmızı ışıklı, dümdüz bir yerler bekliyordum. New Meksiko’dakilerin bizim İç Anadolu Bölgesine benzer bir alana çöl dediklerini anladığımda bir hayli şaşırdım.

Bu çölde bir kere sadece kaktüs değil, bir dolu bitki ve bir sürü de tepe vardı. Akşamları göklerden yerlere kırmızının her tonu  iniyordu doğru ama toz toprak ve bitki örtüsü çocukken oynadığımız adadaki boş arsayı hatırlatmıştı bana. Sağda solda konuştuğum bir kaç kişiye bunu söyleyip de, “aaa Türkiye’nin de çöle kurulu olduğunu bilmiyorduk” cevabını aldığımda bir telaş düzeltmeye girişmiş, sonra bir durup düşünmüştüm. Belki bizim oralar da çoğunluk çöldü de yüzleşmeyi sevmediğimiz durumlarda sıkça yaptığımız üzere, millet olarak inkarı seçmiştik.

İşte bu çölün ortasında şehr-i Santa Fe. Şehir demeye bin şahit bir kere. Kuzguncuk’un az biraz genişi olsa olsa. Ve fakat Amerika’ya hiç benzemiyor. Amerika neye benziyor ki diye sorabilirsiniz. Portland da Amerika’ya hiç benzemiyor derler, oysa benim bildiğim tek Amerika Portland’daki. Seattle aynı Istanbul. New York ise başlı başına yeni bir ülke.

Amerika’da gezdiğim şehirlerden birinin diğeri ile alakası yoktu, doğru ama bu Santa Fe başka bir fenomen.  Bütün evler Adobe adı verilen kırmızı çamurdan yapılmış. Hepsi tek katlı.  Belki bir ikisinin ikinci katı var ama o kadar. Ortalarında koca koca serin avlular.  Sokaklar desensiz bal dök yala. Yalnız kimsecikler yok ortalıkta. Kenarda köşede uyuklayan bir kaç Kızılderili haricinde işte bir de ben varım sokaklarda yürüyen. Şehrin gerisi ya evlerinin ya da arabalarının içindeler.

Bu kırmızı masal mahallesinde bir kafe bulmak hayali ile yürüdüm durdum. Mevsimlerden bahar . Güneş ısıtıyor, kuru rüzgar ısırıyor.  Serin avlulara gizlenmiş şık lokantalar buldum ama ben yaştakilerin girip de bilgisayarlarına veya kitaplarına gömüldükleri, hani Portland’da adım başı görmeye alışık olduğum o kafelerden bir tane bile bulamadım. Ben yaşta kimseye de rasgelmedim zaten.

Bir takocuda ayak üstü bir burrito yerken üç günümü böyle boş boş sokaklarda geçirmenin açık yaralarıma tuz basacağına,  o yüzden bir an önce kendime bir meşgale bulmam gerektiğine karar verdim. Ve tabi ki aklıma ilk önce bir yoga dersine gitmek geldi. Neydi P.Hoca’nın iptal edilen kursunun yapılacağı yerin adı? The Body. İşte oraya gidebilirdim mesela. P. Hoca yoksa bir başkası vardı elbet. Belki bir aştanga dersi? Hatta belki Mysore sabahları bile vardı?

Hemen yeşil odama gidip araştırmaya koyulayım. Saatleri, yerini, haritasını, krokisini çıkarmam gerek. Çok işim var. Çok!

Ah insanın bir amacı  olmayagörsün nasıl da canlanıveriyor! Takocudan sırtım dik, adımlarım sağlam, ve uzun zamandır ilk kez yüzümde hafif bir tebessüm ile çıktım.

***

O vakitler günlerim o kadar yoga ile dolu idi ki, ızdırabımın yarısı  terk edilmekten kaynaklanıyorsa, diğer yarısı da işsiz, güçsüz, dirliksiz, düzensiz kaldığımdandı.

Kendimi meşgul hayatım ile öyle bir özdeşleştirmiştim ki bomboş bir günde zaman değil kendi içim boşalmış gibi hissediyordum.

Yine o vakitler, bir hocanın yanına çömez olarak girmekten başka bir seçenek yokmuş gibi geliyordu bana. T. hocanın yanında stajyer olarak geçirdiğim ikinci yıl dolmak üzereydi. 2 yıl boyunca her gün sabahın beş buçuğundan,  bazen akşam sekize kadar yoga okulunda kalıyordum. Mysore saatlerinde kendi yogamı yapıyor, ardında T. Hoca’nın aştanga birinci seri dersine giriyor, öğlen bir iki saat dinlendikten sonra yine stüdyoya gidip ortalığı temizliyor, hesapları tutuyor, sonra da akşamki “Aştanga Yoga’ya Giriş” kursunda asistanlık ediyordum. T. Hoca ile eve döndüğümüzde saatin akşam dokuzu bulduğu bile oluyordu. Bazen eve gidecek halim bile olmuyor, yoga matımın üzerine kıvrılıp stüdyoda uyuyordum.

Bu düzen içinde boş vaktim olursa onu dinlenme, yazma, okuma, yoga çalışma amaçlı kullanıyordum. Yani meşgalesiz geçen anım yoktu. Meşgalesizliğin tadının yalnızlığa çok benzediğini hayatımı geçirdiğim yoga okulunun kapısının önüne konduğum gün öğrenmiş oldum!

***

The Body’ye elbette dersin başlamasına 1 saat kala vardım. Bilmediğim şehirde kaybolurum korkusu ile erkenden yola çıkmıştım. Yapacak daha iyi bir şeyim de yoktu. İyi ki de öyle yapmışım. Vegan yemekler yapan nefis bir kafe ve yoga kitapları, kıyafetleri satan bir dükkanı varmış. Ceviz, fındık ve bademden karışımı bir süt ile yapılmış kafeinsiz moka içerek menüyü inceledim.Cebimde kalan paranın yarısını ödeme pahasına  ertesi gün takocu yerine buraya yemeğe gelmeye karar verdim.

Ben orada oturmuş menüye ağzımın sularını akıtırken kafeden içeri Şaan girdi! Kocaman bir gülümseme ile servis yapan kızları selamladı. Başım menüden kalktığı yerde kalakaldı. Kızların kıkır kıkır kırıtmalarının arkasına saklanarak Şaan’ı seyre daldım. O ne endam! O ne güzellik! O ne? Özlem Tekin’in dizelerini Şaan’a söyleceğim  geldi:

Aynada kendini görmelisin! Ah sen cinayet sebebisin.

Neden tevazu gösteresin? Ah sen ihanet sebebisin!

Şaan kızları aşıp yanıma yaklaşırken, kursun iptalini duyduğum o meşum andan beri ilk  kez belki bir şeylerin düzeleceği hissi içime doldu! Sadece bembeyaz düzgün dişleri ile değil, hani yaz sonuna doğru çıkan o üstü benekli üzümlere benzeyen gözleri ile de gülümserek masama dayandı ve:

“Are you Defne?”(Defne sen misin) diye sordu.

Şans gemisinin burnu iyi bir şeylere doğru dönmüştü. Artık emindim!

Arkası Yarın! Bizden ayrılmayın.

NOT: Yorumlarınızı nasıl aç kurtlar gibi beklediğimi ve eposta kutuma düştüklerinde nasıl sevindiğimi bir ben bir de Kokia biliyor! Çok teşekkürler.

Bu yazı Türkçe Yazılar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

10 Responses to Yogada Hoca Yitirmek 3 Bölüm: Şaan ile dönen Şansım

  1. Deniz dedi ki:

    Hem yalniz, hem mesgalesiz gecirdigim bu gunlerde bu yaziyi okumak ilginc oldu; acaba bu yazindan ne cikaracagim bakalim diye de okuyorum bir yandan… Yalnizliga alistim da cok uzun zamandir, mesgalesiz, amacsiz kalmak cok zoruma gitti benim – ne yapacagimi sasirdim biraz (oysaki cok iyiyimdir ben kendime mesgale yaratmakta). Sirf bir amac olsun diye de suna ya da buna atlamak istemiyorum. Du bakalim, belki benim de sansim doner?? 🙂
    Ustu benekli uzum gozler tarifi bana birini hatirlatti. Acaba o mu Saan?

  2. Elif dedi ki:

    Yeni yazi dizisi, okurken o kadar net dizildi ki onume, dusunmeden edemedim, sen olsaydim…
    Ellerine saglik ogretmenim

  3. Serena A. dedi ki:

    İşte bende bu yılki yoga kampına giderken aynı şeyleri hissediyordum… demekki bir tek ben değilmişim! “Meşgalesizliğin tadının yalnızlığa çok benzediğini” bende o günlerde anlamıştım… Korkacak bir şey yokmuş, sonradan anladım!

    Vallahi pembe dizi izler gibi bekliyorum yazılarınızı, çok heyecanlandım şimdi, acaba yarın ne olacak?! 🙂
    S.

  4. tubaguney dedi ki:

    Sabah kahvelerimin yanina ekledim bu yazilari okuma zevkini…ben de yeni yaziyi ac kurtlar gibi bekliyorum:)

  5. Rasit Kırmızı dedi ki:

    çöl tanımına ve Türkiyeninde aslında çöle kurullu olduğuna, inkarı sectiğimize bayıldım arada hafiten kendi kendime hafiften gülüyorum :))
    İnsan psikolojini hislerini çok güzel betimliyorsun, mekan betimeleri de hoş,
    Kuzenimin yazılarını okurdum içim sıkılırdı aman yazmasada okumasak derdim.
    Sende tam tersi oluyor ne olur yaz .

  6. ayse ka dedi ki:

    ay bu Şaan kimin nesi? hiç bilmiyorum, hayret!

  7. Yildiz Ozturk dedi ki:

    Dün Agustos 2010’da bir yazına yorum bırakmıştım. İşte bugun son yazıyı okudum.
    Tesadüf diye birşey yoktur. Sanki burada başka bir benle bağlantı kurdum. Neredeyse aynı yıllarda sosyoloji okumuşuz. Ben ODTU’de sen Boğaziçi’nde. Sonra neredeyse aynı zamanlarda yoga ile tanışmışız. Ama yoga sanki içimizde bilip de anlamlandırmadığımız, adlandıramadığımız şeylere, bir yerlerde oluduğunu bilip de nasıl gidecegimizi bilmediğimiz benliğimize yolculuğa kılavuzu olmuş 🙂
    Hayat bana İşaret göndersin diye beklediğim anlardayım. İşte bu blog işaret ediyor benim için bazı yerlere. Bu yorumu yazan ben şu an kendime yazıyormuşum gibi hissediyorum…

  8. Serhan Keser dedi ki:

    defneee, biraz daha uzun yaz bari yahuu 🙂

  9. Seda Toksoy dedi ki:

    Meşgalesizliğin yalnızlığa çok benzeyen tadı!. (Hangi yalnızlığa diye sormayacağım, eksiklik hissi anlamındakine de, tastamamlık içerinine de benziyor çünkü. Ve damağa da bunlardan hangisi olduğuna bakarak ağu ya da bal gibi dokunuyor.) Tam-tam isabet!!

  10. esra dedi ki:

    merhaba Defne, ne guzel gidiyor bu yazilar, Istanbul’a gidince hemen kitabini aliyim, keyifle okuyorum…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s