Bugün yine Skype karşısında terler döktüm. Yunanca dersim vardı. Haftada iki defa birer saatten özel ders alarak Yunanca öğrenmeye devam ediyorum. İstanbul’dayken konsolosluğun kurslarına gidiyordum. Koşa koşa gidiyordum hem de. Hem hocamız, hem de sınıf arkadaşlarım pek tatlıydılar zira. Birinci sınıfı bitirdik, ben burada Portland’a geldim. Burada yaz boyunca devam edebileceğim bir kurs bulamadım. Madem öyle, özel derse başladım. Yeni hocam Atina’da, ben burada,  Pazartesi ve Perşembe sabahları Skype üzerinden buluşuyoruz.

Ders sırasında bana soruyor, Ντεφνέ, τι θα κάνεις σήμερα; Βugün ne yapacaksın Defne? Henüz geçmiş zamanı öğrenmediğimiz için ya şimdiden ya da gelecekten konuşabiliyoruz. Gerekli kelimeleri hatırlasam ve doğru dilbilgisi yapısına oturttursam bile dilim dönmüyor, ses boğazımdan istediğim gibi bir türlü çıkmıyor. Duyduklarının çoğunu anlamasına rağmen hala konuşamayan 2 yaşında bir bebek gibi hissediyorum kendimi. Hangi sesleri çıkaracağımı biliyorum ama çıkaramıyorum! (Şimdi Amerika’da bebeklere sağır-dilsiz alfabesini öğretme modası var. Bebek söylemek istediklerini el hareketleri ile ifade ediyor. Biliyorsunuz bebekler en çok dertlerini anlatamadıkları zaman  bunalıyor, daralıyor, huysuzlaşıyorlar. El kol hareketleri ile iletişim kurabildiklerinde rahatlıyor, daha az ağlıyorlarmış.)

Neyse…ben de Yunanca dersinde aynen öyle daralıyorum. Kağıt üzerinde gelin size tekil, çoğul sıfatları, isimleri, şahıs-işaret sıfatlarını, gelecek zamanda fiilerin çekimini, ismin beş halinde artikellerin durumunu filan hepsini anlatayım. Hatta uzun uzun diyaloglar bile yazayım Yunan alfabesi ile.  Ama şu öğleden sonra ne yapacağımı sormayın, onca dilbilgisi buharlaşıp gidiyor, sesim boğazımda tıkanıyor.

Her dersten sonra kahvaltı ederken beye yakınıyorum. Ay çok zor, ay sesler, ay tonlar, ay şu ay bu. Diyor ki, dövme kendini, böyle de güzelsin. Zamanla olacak. καλή όρεξη! (Afiyet olsun! )

***

Benim annem yabancı dil öğretme profesörü. Akademik kariyerinin biricik projesi insanların yabancı dil öğrenirken geçtikleri yolları analiz etmek, öğrenmeyi kolaylaştıracak yeni yöntemler geliştirmek, dilin dönmesi, beynin derin kıvrımlarına gramerin yerleşmesi, yabancı dilin ana dilimiz kadar rahat akması  için gereken koşulları tespit etmek. Bu konuda yazdığı koca koca kitapları, dizi dizi makaleleri, dünyanın dört bir yerinde vermiş olduğu seminerleri mevcut. Ararsanız size hepsini anlatır.

Benim de annem sayesinde yabancı dil öğretimine dair bildiğim bir kaç şey var.

Bunların ilki, yaşınız ne kadar genç ise yabancı dili öğrenmek o kadar kolay oluyor. 11 yaşından sonra dil ve boğaz yapısının gelişimi tamamlandığından,  ana dilimizde mevcut olmayan sesleri içeren yabancı dilleri sıfır aksan ile konuşma şansımız yok. 11 yaşından önce öğrendiğimiz yabancı dilleri ise ana dilimiz gibi konuşabiliriz ve kimse de yabancı olduğumuzu anlamaz! Gramer bilmek ve dilin yapısını anlamak uzun vadede şart ama başlangıçta sadece kalıpları papağan gibi tekrarlayarak da dil öğrenmeye başlayabiliriz. Altıncı sınıftaki ingilizce kitabımızın ilk parçası bugün bile tamamı ile aklımdadır mesela (Excuse me, is this handbag? ile başlayan). İlk günden diyalog kurabildiğime çok sevinmiştim. Ama tabi o zaman on bir yaşındaydım!

Sonra…bir de şu var: Yarım yamalak, sesleri tonları ve grameri yanlış olsa bile konuşmak lazım. Konuşmak, konuşmak, konuşmak…Utanmadan konuşmak. Durmadan konuşmak. Her gün konuşmak. Her gün tekrar etmek. Aynı kalıpları, aynı sesleri, aynı pasajları, diyalogları. Dil tekrar ettikçe dönmeye başlıyor. Öyle haftada iki saat ders alıp da arada bu konuda hiç bir şey yapmazsak dil asla dönmüyor. (muş)

Ben bu cümleyi bir yerlerden tanıyorum ama? Kendi yoga öğrencilerime hep bunu söylemiyor muyum ben? Öyle haftada iki, üç derse gelip de arada yan gelip yatar, yogayı unutursanız, yoga da sizi unutur! Yoganın içinizde yaşar hale gelmesi için onu içselleştirmeli, her yerde, her sabah yapabilmelisiniz. Yapabilmelisinizden de öte, ancak o zaman size hediyesini veriyor. Hocadan, dersten özgürleşrtiğinizde yoga yapmaya başlıyorsunuz.

***

Bir de yetenek meselesi var ki bu gerçeği yadsımanın alemi yok. Bazı insanların dile yeteneği var. Şimdilerde yetenekten ziyade bilgiyi alma kanallarının farklılığından söz ediliyor. Öğrenme kanallarımız görsel, işitsel ve kinestetik olarak üçe ayrılıyor. Dış dünya ile ilişki kurarken bu kanalların üçünü de kullanıyoruz ama bir tanesi öncelikli kanalımız. Görsel insanlar en kolay görerek öğreniyorlar ve adı üstünde görsel hafızalarında bilgi depolamak onlara kolay geliyor. (Örnek: Kokia) İşitsel olanlar yüzlerden çok isimleri hatırlıyorlar. Görüntüden çok hikaye, mekan detaylarındansa mekanda konuşulanlar akıllarında kalıyor. Müzik kulağı, hikaye hafızası, kelimelerle arası iyi olmak bunlar işitsel zihinlere kolay geliyor. (Örnek: Ben)

Nil Gün’e göre dünya nüfusunun yüzde 60’ı görsel, yüzde 20’si işitsel kanallı insanlardan oluşuyor. Kinestetik kanalını kullananlar ise azınlığı oluştuyor. Bunlara beden ve duygusal zekası yüksek insanlar da deniyor. Daha çok hislerle öğreniyorlar. Bir şeyi tarif et, dediğinizde size o şeyin bedenlerinden ve duygularında yarattığı hisleri anlatıyorlar. (Örnek: Aylin)

Görseller konuşurken “göz kamaştırıcı”, “dünyası karardı”, “renkli kişilik” gibi sözler kullanıyorlar. İşitseller daha çok ”bana hitap ediyor”, ”kulak ardı etmek”, ”cıvıl cıvıl bir insan” gibisinden tabirleri tercih ediyorlar. Kinestetiklerin ağızlarından duymaya alıştığımız şeyler de “içim eridi”, “ruhumu okşuyor”, “içim sızlar” vb. oluyor.  (Bu konuda daha fazla bilgi için Nil Gün’ün NLP: Zihni Kullanma Klavuzu kitabını tavsiye ederim)

Dil yeteneği var dediğimiz insanlar işte, işitsel kanalını öncelikli kullanan insanlar. Bu demek değil ki sadece işitsel eğilimi olanlar yabancı dil öğrenebilirler. Onlar daha kolay öğrenseler de sonuçta bir dili konuşmayı becerebilen herkes bir diğerini öğrenebilir.

Saygıdeğer yoga hocalarından T.S.V Desikaçar ”nefes alan herkes yoga yapabilir” demiş. Ve fakat gerçeği burada da kulak ardı etmeyelim. (işitsel tabir!) Kinestetik eğilimli zihinler, için boşlukta bedenlerini şekle sokmak, bedenlerini hissetmek, nefesin bedenki yolculuğunu izlemek zaten bildikleri yaptıkları şeyler. Bu insanlar için yogaya yeteneği var diyebilriz. Güç ve esneklik ile hiç ilgisi yok kinestetik zekanın. Çok güçlü, çok açık bedenlerin yoganın özünü çok zor kavradıklarına pek çok defa tanık oldum. (ve tam tersine de!)

***

Yoga hocamı yılda iki defa görüyorum. Her kurs 10 gün sürüyor ve benim haricimde aynı kursu yapan 60 kişi  daha  oluyor. Derslerimizin epey bir zamanı konuşma ile geçiyor. En sonunda bahsi geçen prensipleri uyguladığımız kısa yoga serileri yapıyoruz. Konuşma sırasında öğrendiklerimin pek azını  o uygulama sırasında hissedebiliyorum. Kurs bitiyor, eve dönüyoruz. Bir sonraki görüşmemize kadar geçen o süre, o aylar aylar boyunca aynı seriyi her gün tekrar tekrar uyguladıkça  hocamızın sözleri benim bedenimde, nefesimde, zihnimde gökyüzündeki yıldızlar gibi belirlemeye başlıyor.  Hani bir yıldız kümesini nihayet görmeyi başarırsınız, sonra her gökyüzüne baktığınızda o ilk iş kümeyi görürsünüz ya, işte öyle bir şey! Yoga pozlarının bedenimde, nefesimde açtığı yolları kere hissetmeye göreyim bir daha yolumu hiç kaybetmiyorum.

Her skype seansından sonra anlıyorum ki  yabancı dil dersi tıpkı yoga dersi gibi. Hocanın liderliğindeki derste teknik bilgileri öğreniyorum. Teknik bilgiyi uygulamaya koyduğum kısa uygulamalarım da oluyor. Ödevlerimi de yapıyorum ama sözlerin, seslerin, cümlelerin içimden akmaya başlayacakları zamana kadar practice, practice, pratice…Kendi kendime öğrendiklerimi uygularken bilgiyi içselleştiriyor ve hatta öyle geliyor ki ya içimdeki lisanı uyandırıyorum.

Oraya geldikten sonra zaten oluyoruz kendi kendimizin hocası.

Yogada da Yunancada da!

***

Yogayı hayatımızın parçası haline getirdik, seviyor ve her gün yapıyoruz diye hocası mı olacağız yani? (Özge’nin sorusu.) Bir dili konuşuyoruz diye onun hocası mı olacağız illa ki? Bu konudaki düşüncelerimi duymak için hatta kalın…sevgiyle!

Defne

Not: Ben bu yazıyı üç ayrı öğleden sonra, aynı kafenin aynı masasında yazdım. Siz de üç gün üç defa okuyun e mi!

İçimdeki Lisan: Yoga ve Yunanca” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s