Hassas bir konu. 40 yaşına merdiven dayamış çocuksuz kadınların ellerini başlarının arasına alıp muhakkak bir defa düşündükleri konu. Karar verecek olan sanki bizlermişiz gibi eksileri artıları önümüze döküp de hesaplar yapmaya çalıştığımız şu mesele.
Anne olmak isteyen kadınların kararlılığına hayran oluyorum. Onlardan olmadığımı baştan söyleyeyim. Henüz ( !yaş 38! ) anne olmaya dair bir istek duymuyorum içimde. Sadece entellektüel bir merak (Bey ile benden nasıl bir şey çıkar?) , epeyce korku (ya ileride pişman olursam?), ve eksik kalma endişesi ( varoluş tecrübesi üremeden tam sayılır mı?) ile arada sırada “evet, evet, muhakkak yapmalı bir bebek” diye düşündüğüm oluyor. Hormonlarım da hiç bir yaşımda azıp da, beslemek, bakmak, sevmek istiyorum demediler. Muhtemelen yüce bir blok var önümde. Sırf bu bloku aşmak için anne olmak? Gerçek dönüşüm, tamama erme ancak o yeni insanı içimden çıkarınca gerçekleşecek belki. Muhtemelen.
Yani hayatımda minicik bir boşluk, bir tatminsizlik, bir lokma can sıkıntısı olsaydı, derhal onu o yeni insanla doldurabilirdim. Oysa ki ben öyle tamam hissediyorum ki kendimi. Dünyanın en iyi öğrencilerine sahip olduğumu düşünüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama karşıma öyle olağanüstü azimli, parlak, çalışkan, akıllı, yetenekli ve iyi kalpli öğrenciler çıkıyor ki, daha sabahın 8:30’unda, işim bitmiş eve dönerken şükretme seanslarım başlıyor.
Sonra yazmak var. Yazmak için okumak var. Odalara kapanıp saatlerce çıkmamak var. Kucağıma kediyi alıp örgü örerek yağan karı seyretmek, kafamda yazdığım bir bölümü, kalkıp bilgisayara geçirmek var. Kendi yogam, öğrencilerim ve yazım…Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey bu.
Tabii bir de bizim Bey var. O da benim gibi sessiz sakin, yan odada oturur, kendi işlerini görür. Ben mutfağa giderken iki üç laf ederiz, illa ki you tube’dan bir şeyler göstermek ister, ben “aman yok, şimdi dağılmasın dikkatim, sonra bakarım” deyip kapanırım yine. Akşam olunca çıkarız bir yemeğe, bir film seyrederiz, erkenden uyuruz.
Bir üçüncü aramıza girsin ister miyim?
Bugün öğrencilerime söylediğim gibi, bütün bu saydıklarım gelir geçer. On yıl sonra bu yazdıklarıma bakar bakar gülerim. Belki çocuğuma okuturum, o kızar bana. Ben başını öperim. “İnsan böyle bir şey evladım, ne dersen de, ben kendimi en iyi kendim bilirim, deme,” derim. En iyi arkadaşım olur o benim. Olur mu acaba?
Bir köpeğe bile bakamadım ben. Sandens Kamp’a bıraktım. Üstelik ne çok severim, ödüm kopar başına bir şey gelecek diye. Ya çocuğuma da bakamazsam? Çocuklarını terk edip giden annelerden olmayayım sakın? Onlar da kendilerinin “öyle” kadınlar olduklarını bilmiyorlardı herhalde terk edip gidene kadar. Ya ben de öyleysem?
Kafamda öyle çok mekanizma var ki. Hepsi dişli, çarklı, diskler gibi dönüyorlar. Hakiki Rolex gibi kafamın içi:
Senin hayatına özenen onca çocuklu arkadaşın varken,
Senin onların hayatına özendiğin bir başkası var mı?
Ama cevabı derhal hazır. Bir yerde okuduğum bir metin:
Çocuk sahibi olmak orgazm olmak gibidir.
Yaşamadan ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz olamaz.
İyi mi!


Yorum bırakın