ÇOK

Bugün birşeyin iyice farkına vardım:

Bir şeyi iyi yapmak istiyorsanız ÇOK çalışmanız lazım. Bu ÇOK’u bilerek ve isteyerek büyük harflerle yazıyorum ki düşündüğünüzden çok daha ÇOK çalışmanız gerektiğini anlayabilin. Bahsettiğim ÇOK çalışmak, aynı anda birden fazla şeyi iyi yapmak istiyorsanız erişebileceğiniz bir nokta değil. Bu derece ÇOK çalışmak için elinizde enerjinizi, vaktinizi, paranızı akıtacağınız tek bir şey olması lazım. O kadar ÇOK!

Aylardır ızdırap içindeyim. Her sabah erkenden derslerimi verdikten sonra eve koşuyorum. Romanımla buluşmak için. Bu kadar zaman karşınıza yeni bir yazıyla çıkamamamın sebebi işte bu roman. Bütün yazı hevesimi ondan aldığım için bu zavallı blog, annemle çekilmiş bebeklik resmimde takılıp kaldı. Bu sabah da niyetim romanıma gömülmekti ama kahvaltımı çiğnerken aklıma düşen bu yeni keşfi sizinle paylaşmadan edemeyeceğime karar verdim. (sonra romana da koyarım)

Izdırap içindeyim? Neden? Roman yazıyorum. Öyle sanatçı ızdırabı değil. Maymun ızdırabı benimki. Çünkü bir şeyi ÇOK yapmak yerine ÇOK şeyi aynı anda yapmaya çalışıyorum. Kaçınılmaz sonuç: mutsuzluk.

Neyse, eve geliyorum dersten. Sabah 6’da kendi yogamı yapmışım, sonra 1 saat 15 dakika ders anlatmışım, sonra genelde bir saat da özel ders vermiş oluyorum. Eve geldiğimde saat 10:00. Eh, açım tabii. Yoga aç karna yapıldığı için önceki günden beri bir şey yememişim. Kahvaltı ediyorum. Kahvaltı edince bir ağırlık çöküyor. Divana uzanıp uyuyorum. Uyandığımda saat öğleyi geçmiş oluyor. Hadi romanın başına oturuyorum. Aaa bilgisayarı açınca öğrencilerden epostalar, sorular sormuşlar. Ayarlamam gereken yeni özel dersler, kurslar için vermem gereken tarihler…Alınması gereken uçak biletleri, otel rezervasyonları, yine öğrenci soruları…Para işleri, kredi kartı ödemeleri…Derken oldu mu saat size öğleden sonra 3:00. Böyle bir günde dikkatinizi çekerim, ne bir sosyalleşme, ne de Bey var.   Ve ben hala romana başlayamadım.

Izdırap içindeyim. Bey arıyor. Benim bu işkolik hallerime dayanamadığı için Bey annesinin yanına Atina’ya gitti. Evliliğimiz telefonda yürüyor. Diyorum, olmuyor Bey, olmuyor. Tek istediğim oturup romanımı yazmak, bir türlü olmuyor. Birazdan akşam dersi için öğrenciler gelecek. Roman yazmak için her gün bir iki saat roman okumak gerek. Araştırma yapmak gerek. Sokakları yürümek, avare zamanlar geçirmek gerek. Düşünmek ve elbette yazmak gerek. Olmuyor! İki saat kaldı önümde, onu da seninle telefonda geçiriyorum zaten! AAAAH!

Ben ağlayıp sızlandıkça diyor ki “Hanum, sen bir yoga hocasısın. Tam zamanlı olarak bu işi yaptığın için, bankada çalışan bir memur kadar vaktin var roman yazmaya. Kendinden niye bu kadar ÇOK şey bekliyorsun? Hayalindeki gibi bir romancı olacaksan, yoga dersi vermeyi bırakman gerek! Sen iyi bir yoga hocasısın.  ”

Ama ben hayalimdeki gibi bir romancı olmak istiyorum. Baştan savma değil, hayran olduğum romancılar gibi katman katman, ince ince yazmak istiyorum! Ama o çok sevdiğim romanların, Anna Karenina’nın, Küçük Şeylerin Tanrısı’nın, Parfüm’ün Dansı’nın, Benim adım Kırmızı’nın yazılması için gereken enerji, zaman ve sabrın miktarını anladığım günden beri ızdırap içindeyim. Bey haklı: Öyle iyi romanları ancak tam zamanlı romancılar yazar.  Tam zamanlı memurlar ve yoga hocaları değil.

NE? Yani yoga ders vermeyi bırakacak mıyım?

Kim bilir? Belki tam zamanlı romancı olursam, hobi olarak arada sırada ders veririm!

Sen de ne istediğine bir karar versen artık Defne!

Ama ben hep ne istediğimi çok iyi bildim! Diğer balık burçdaşlarımı  şaşırtan bir kararlılığım vardır benim. Astronot ve sonra tiyatrocu olmaya heveslendiğim çocukluk yıllarımdan sonra, onaltı yaşında  gazeteci olmaya karar verdim. Politika, magazin, kültür sanat değil de, uzak memleketlerde yaşayan insanların hayatlarını araştırıp yazacağım araştırmacı gazecelik tam bana göreydi. Nokta dergisini o vakitler çok ciddiye alırdım. Nokta’da yazacaktım belki de. Ve tabii Cumhuriyet gazetesinde de dizi yazılarım yayınlanacaktı.

Boğaziçi Üniversite’sinde Basın Yayın Yüksekokulu ve gazetecilik bölümleri yoktu. Boğaziçine girmek şarttı. O halde beni hayalime taşıyacak en mümkün bölüm olan sosyolojiye girerdim ben de!

Bu hayale sımsıkı sarılarak 1990 yılının eylül ayında, 16 yaşındayken çalışma masama testleri yığdım. Gittim dershaneye kendimi kaydettirdim. Ortaokuldaki çok sevdiğim matematik öğretmenimin izini sürdüm, telefon ettim. Özel ders günlerimizi ayarlardım. Net ve tek bir hedefim vardı: 63 Türkçe, 70 Sosyal ve 30 Matematik neti. Günleri de saydım: 21 Eylül’den 21 Hazirana geçen dokuz ayda, haftada bir gün tatil yaparak her gün yüz soru çözersem ortalama 23.000 soru çözmüş olacaktım. Her gün yüz soru çözmek taş çatlasa bir buçuk saat sürüyordu. Böylece ben, okul, dershane, özel ders ödevlerinin üzerine,  günde bir buçuk saat ekstra çalışarak birinci tercihime birincilikle girdim.

Sonraki yıllarda Boğaziçi Üniversite’sinin Sosyoloji Bölümü’nde okunacak ne varsa okudum. Seçmeli derslerimi bile başka bölümlerden değil bizim bölümden aldım. Ders programıma bakan sınıf arkadaşlarım “ooo sen sosyoloji-sosyoloji çift anadal yapıyorsun ha!” derlerdi. Öyle çok sevdim bölümümü yani! Bitmesin diye, zorunlu dersleri eksik aldım, beşinci yıla uzattım. Yine de bitti, yüksek lisansa yazıldım, araştırma görevlisi oldum. Yirminci yüzyılı bitirdik, ben üniversiteyi bitirmedim.

O on yılda, bizim bölümü mühendislik binasından şimdiki o güzel binaya taşıdık. Ben okula başladığımda, çamur deryası bir futbol sahası olan o orta alan çimenlendi, güzelleşti, sere serpe yattığımız bir bahçeye dönüştü. Rektörlük binası bir defa işgal edildi. Pencerelerden aşağı kızıl bayraklar sallandı. Okula ilk defa polis girdi. Hep birden “Polis dışarı” diye bağırdığımız  için bizi kovaladı. Markette örgü simitler satılır oldu, yemekhanenin işletmesini Sodexo satın aldı,  BİM’den hepize, ne yapacağımızı bilemediğimiz,  boun.edu.tr kuyruklu ilk eposta adresleri verildi.  Deprem oldu. Yine olacak diye bir eylül gecesi hepimiz o orta alanda, uyku tulumlarımızda uyuduk. (O gecenin sabahında, saat 10’da,  ben koca çim sahada tek başıma uyandım! Yağmur başlamış, herkes uyanmış gitmiş, bir ben kalmışım orta yerde! Sıcacık tulumumun içine büzülüp, uyku sersemi, bir süre kuşlara, dallara, gökyüzüne, etrafımdaki uçsuz bucaksız çimenlere bakıp, nerede olduğumu anlamaya çalışmıştım.)

Sosyoloji okumak niyeti ile testleri masama yığdığım günden on üç yıl sonra, ilk yoga hocam Panço bana, “bu yoga da sosyoloji gibi olmasın, Defne? Çok istiyorum diye başla, sonra bir kalemde silip at?” diye sordu. Ben başımı öne eğdim.

Çünkü bir kalemde silip atmak değildi ki benim on üç yıl sonra yaptığım. (ama hocama karşı çıkacak da değildim.) Sosyoloji bir basamaktı. O mükemmel bilgi yuvasında ben, diğer pek çok şeyin yanısıra,  ötekini  yargılamayı değil, anlamayı nasıl becereceğimi öğrenmiştim. Esas hikayenin görünende değil, görünmeyende gizli olduğunu,  o esas şeyi önemsiz gibi görünen ayrıntılarda bulmanın tekniğini kavramıştım.

Sosyoloji basamağında yükselmemiş olsaydım, yogaya böyle kaptırır mıydım?

Panço’nun sorusu ile bugün arasında geçen dokuz yılda, ben sadece ve sadece yoga çalıştım. Ve ÇOK çalıştım. Bugün kendi öğrencilerimin bile hayal edemeceyeği kadar çok çalıştım. Sabahtan akşama kadar yoga yaptım demiyorum. Okudum, yazdım, hocalarımın verdiği bütün derslere girdim, yoganın tarihini, felsefesini, lisanını, benzeri spritüel akımlara benzerliğini, farklarını çalıştım durdum. Özellikle ilk dört-beş yıl, dikkatimi dağıtacak başka hiç bir konuya kaymadan sadece yoga çalıştım. (Bu yıllarda ingilizce dersi verip, kahve falı bakarak kazandığım azıcık para ile idare ettim. Yoga derslerini hocaların muhasebe işlerini yapmak, stüdyoyu temizlemek, battaniye katlamak, gibi hizmetler sunarak bedavaya getirdim. )

Dün akşam bu sezonun bence en güzel dersini verdim: Yoga Tarihi.  Bütün öğrencilerimi evime davet ettim. Otuz iki kişi geldi. Yemiş yedik, çay içtik, konuştuk, güldük…Yogayı izleyerek M.Ö 3000 yılından bugüne üç saatte geldik! Müthiş keyifli bir akşamdı! Herkes çok neşeliydi. Herkesin gözleri parlıyordu. Bu sezonun en iyi dersiydi! Saat 10’da, bana hiç iş bırakmadan evi toplayıp gittiler.

Onlara yoganın 5000 yıllık yolculuğunu anlatırken ve sorularını cevaplarken bu işi ÇOK iyi yaptığımı hissettim. Çünkü bilgi ben çaba göstermeden benden akıyor, net ve açık bir şekilde onların kafalarına giriyordu. Bilginin havada kristalize olmuş halini görmüş gibi oldum. Elmas gibi bir şey bu bilgi.  Bulmak için ÇOK çalışmak gerek, ve sonra sizden çalınmasın diye de ÇOK gayret etmeniz gerek. (Bu bilgi nasıl çalınır hocam, diyorsanız,  daha sonra da o konuda bir yazı yazarım!) Bulduğunuz zaman işlemeniz gerek, öyle on ayrı telden çalarsanız elmas kömüre geri döner.

Yoga öğrenmek istediğimi çok iyi biliyordum. Hayatım boyunca sosyoloji yapmaya devam edeceğim gibi yoga yapmaya da devam edeceğim. YOga dersi vermeden günlerimi geçireceğim bir hayatı şimdilik düşünemiyorum ama belki sabah kendi yogamı yapıp, sonra bütün gün roman yazdığım bir hayatım olur bir gün. (Hele şu ilki bir çıksın da!)

Bütün hünerler gibi yoga da çalışıldıkça inceliyor, yaşamın ayrıntılarda gizli esrarı nefesin  peşinden bir görünür gibi oluyor. Herkes keman çalmanın ve Yunanca öğrenmenin ne kadar ÇOK çalışma gerektirdiğini biliyor. Ama ben dahil çoğu insan romanların, böyle, ne bileyim, egzersiz ile, tekrar ile değil de ani bir ilham patlamasıyla yazıldığını sanıyor.  Oysa ki bütün  hünerler gibi roman da çalıştıkça incelip incelip esas yüzünü bize göstermeye başlıyor. O güne kadar yaptığımız tek şey kuru tekrar, egzersiz, gramer ezberlemek, gam basmak, çöküp kalmak….Bunları ÇOK yapmak.

Yoga da sosyoloji gibi hayatımda bir basamak oldu. Neye doğru? Yazarlığa doğru . Yoga hakkında yazmak için yazar oldum. Şimdi nereye? Bilmiyorum. Ama bu ne istediğimi biliyorum, hem de çok iyi biliyorum diyerek başladığım herşey beni, benliğin inceldiği ve alemin esrarının belki birazcık daha iyi göründüğü bir yere taşıyor.

Çünkü bir şeyi iyi yapmak demek, onun gizli manasını keşfederek yapmak demek. O şeyin gizli manası, hepimizin merak ettiği varlığın manasına götürecek bizi. Tom Robbins’in dediği gibi tek bir işi tutkuyla yapmayı sürdürürseniz, o şeyin anlamında herşeyin anlamını çözersiniz. Bu da ÇOK şeyi aynı anda yaparak değil, bir şeyi ÇOK yaparak gerçekleşecek bir şey. Izdırabım istediğim herşeyi, bu manayı keşefedecek kadar iyi yapmak istememden kaynaklanıyor. Yoga, hocalık, romancılık, keman ve Yunanca…Bir ömür bunların hepsini ÇOK iyi yapmaya yetecek kadar uzun değil.

Ben bunu on altı yaşındayken biliyordum.

Bugün yeniden keşfettim!

Foto: Aisha Harley

Bu yazı Anı, Diren İnsanlık, Türkçe Yazılar, Yaşama Dair içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

15 Responses to ÇOK

  1. guguk kuşu dedi ki:

    seni özlemiştim az önce, listemi gezerken gözüm ismine iliştiğinde. seninle hep böyle oluyor, ismine gözüm takılıyor, çok uzun zaman oldu, artık yazsa diyorum ve az sonra…işte burdasın.
    seni anlayabiliyorum, doçentlik sınavına hazırlanıyorum (daha doğrusu hazırlanamıyorum)…anne olmaya çalışıyorum, vs vs vs……
    matruşka bebekleri gibi. yoganın içinde sosyoloji var, şimdi belkide yoga romanın içinde olacak ve zaten dolayısıyla sosyoloji de:D
    ne güzel bu basamakları izlemek. yitip gitmedi sosyoloji ve yoga bu yazılardan ben görebiliyorum.
    arzularına kavuşman dileği ile:D
    keyifle okudum yine, özlediğime deyiyor….

  2. seni seviyorum, iyi ki hocamsın! daha ilk derste ne düşündüğümü iyi ki sana daha akyol yokusu bitmeden yazmısım.

  3. lesliYan dedi ki:

    Yazını okurken kalbim sıkıştı. Neden? Keskin gerçekliğinden! Hislere tercüman, Defne Suman. 🙂 Paralel duygular içinde, benzer beklentilerdeyim kendimden. Benim önceliğimde astroloji eğitimim var şu an ve çok çalışmam lazım çok! Çalışmıyor muyum? Evet, hem de zevkle ve ilgiyle, ama bu yanında yazdığım blog, yaptığım/yapamadığım yoga, verdiğim dersler, okumak istediğim kitaplar ve hayatta beslendiğim diğer aktiviteler derken hepsine istediğim enerji ve ilgiyi veremeyebiliyorum. Ve kendime bozuluyorum. Farkında olmadığım zaman bilinçdışım küt diye bunu karşıma çıkarıyor, rüyamda bunlarla debeleniyorum. Bu saydıklarımın hepsinin aynı dengede olmasını beklemiyorum belki ama biri için ÇOK çalışmam, bir diğerini nerdeyse yok saymam anlamına gelebiliyor, halbuki bunların hepsinden besleniyorum. Araya giren günlük hayat rutinlerini saymıyorum bile. Yukarıda çok net bir akış yazmışsın, çoğumuz için farklı içeriklerde geçerli olan bir günün akışı bu.
    Yaş itibarıyla seçip eleme dönemindeyiz çünkü zaten bunu biz yapmazsak hayat bizim için yapacak, ama bu durumda seçim bize ait olmadan edilgen kalacak ve bunun bizi (yeterince) mutlu edip etmeyeceği bir soru işareti.
    Ben herhalükarda içinde bulunduğumuz dijital çağda, uzak mesafeleri son derece yakın kılan ve paylaşımları eşsiz hale getirme yetisindeki bu şahane blogun üstünden yazmaya vakit bulabilmeni diliyorum. Gerisi için de sana iyi şanslar diyorum.

  4. Anonim dedi ki:

    • Salif dedi ki:

      Bandırma, metrekareye 24 staate 190 kg yağış ile dfcn tarihinin ikinci en yağmurlu gfcnfcnfc yaşadı. İle7e merkezinin daha f6nceki rekoru Ayrıca Bandırma, sadece 72 saatlik yağışla (218 kg), daha f6nceki Eylfcl ayı toplam yağış rekorunu (1950 Eylfcl toplamı 120 kg) neredeyse ikiye katlayarak tarihe gf6mdfc! c7ok f6zfcr dilerim, 2009 daki değerler benim veritabanında olmadığı ie7in onları es gee7mişim.

  5. Berna Sağun dedi ki:

    Ego aç gözlü ve -dolayısıyla- maymun iştahlı. Öyle ya da böyle, bir şekilde ÇOK istememize neden oluyor. Bazen egolarımızdan sıyrılabilme ve öte’yi keşfedebilme çabası kılığında bile olsa.
    Oysa bir ağaç, sadece ağaçtır. Bu yıl da kocaman kırmızı çiçekler açacağım diyen bir erik ağacı gibiyiz bazen.
    Oysa insanız sadece, kendi özünde kendine özgü. Yoga yapan, yazan, okuyan, keşfeden, sorgulayan, düşünen, konuşan, dinleyen. Böyleyiz. ÇOK olmak hırsı niye? Ya da AZ olduğumuza inanmamız neden?

  6. gül dedi ki:

    bir gün seninde çok sevdiğin yazarlardan biri ki, hala elle yazar, bana masasının üzerindeki bir kutuyu açıp, içinde biriktirdiği bitmiş dolamkalem kartuşlarını göstermişti. Yüzündeki çocuksu gururu hatırlıyorum. Kartuşlar “yabancılara” çok çalışmasının kanıtıydı. Yazını okuyunca o “çok” geldi aklıma. 🙂

  7. İcimde biseyleri tetikleyip, bana İlham veren sevgili hocam:) bu sene istedigim gibi olamadi, demek vakti gelmemis henuz.
    Ama 22 aralik i iple cekiyorum.
    Basak

  8. seda hantal dedi ki:

    Defne, sen bunu biliyordun..
    biliyordun ve bize de söylemiştin, yine bir “yoga tarihi” dersinde..
    Sanırım sene 2009’du..

    Bunu düşününce gözümün önüne geldin, sırtının sol yanını Cİhangir Yoga’nın üst salonundaki kolona yaslamışsın, doğrudan bakışlarla bir taraftan yoga tarihi anlatırken, bir taraftan bize bakıyorsun, sözlerinin aynasını arıyorsun bir nevi ya da bizdeki aynaları. Bir taraftan da hayatı akıtıyorsun. Tarih anlatan teknik/zorunlu kelimelerin ardında vurgunla, ifadenle, bakışınla hayat var..

    Bilmem neresindeydi, birden dedin ki, “herşey aynı anda olmaz!” artık anlattıklarınla beynimin içinde hangi taştan hangisine zıpladıysam, bu laf beni birden ana çizgiye döndürdü, kulaklarımda belli belirsiz fiziksel bir yönelim bile hissetmiş olabilirim. “Hayatınıza istediğiniz birşeyi almak istiyorsanız, başka birşey çıkaracaksınız, çıkmalı.. yer açılmadan olmaz..” anlamında bir/bir kaç cümle kurdun. O kadar yaşanmışlık vardı ki, o kadar “nididhyasa”dan çıkmıştı ki sözlerin.. benim algımda bir nevi dolap teşbihi canlanmıştı, dolabına yeni birşey koymak istiyorsan, eskilerden vererek yer açmalısın..
    Söylediğin kelimeleri ihmal etmiş olsam da, manâsı mıh gibi, oturması gereken yere oturmuş ki; hayatımın içinde sıkıştığım zamanlarda gözümün önüne gelir kendinden emin yüzün, sırtın kolona yaslanmış.. ve bu sözlerini düşünürüm, birkaç sohbette senden bu sebeple bahsettiğim bile olmuştur.

    Özellikle de son zamanlarda daha çok.. “nasılsın?” ya da “hayat nasıl gidiyor?”, diye soranlara son birkaç senedir cevaplarımda “yetişmeye çabalıyorum” ifadesi artan bir ivmeyle yer almaya başladı zira.
    Ve evet, dediğin gibi bunun sonu; “mutsuzluk”.. seçim desen , o da bir doğum sancısı benim için. Anlık karar vermiş gibi göründüklerimin ardında bile birikim olduğuna inanıyorum. Zaten istediğimin içimde olduğuna, sadece bunu görmek için camdaki buğunun silinmesi gerektiğine. O buğu silindiği anda da, insan zaten bu gerçeği o kadar zaman nasıl görememiş olduğuna şaşırmıyor mu? buğu silinirken de biraz sıkışıyoruz belki 🙂

    Yani “aymanın” da sanırım bir zamanı var. Bu sıralar ekseriyetle bunları düşünerek birbiri ardına çokça adım atıyorken sokaklarda ve içimde buna dair tıkanıklık kendine mutsuzluğa doğru yol buluyorken ister istemez, bu yazın geldi bana.. Hem senin bağlantını gördüm, hem de ortak bir dostumuzdan geldi, hoşgeldi, iyi geldi, iyi geldin.. bir kez daha.. çok doğru bence yazdıkların.. hissettiklerin..
    Belki de birşeyi gerçekten istiyor muyuz diye de hayatın sağlamaları bunlar.. 🙂

    ÇOK’un anlamı da değşebiliyorsa herkese göre, bendeki ederi aklım, gönlüm, ruhum ile istediğim her ne ise “O’nda” olmaya karşılık geliyor.

    Dolaptan hangi giysiyi çıkaracağımıza karar vermek kalıyor geriye şimdi 🙂
    Ruhuna, kalemine sağlık.. içimde ışık yaktın tekrar..
    teşekkürler..

    Sevgiyle,
    Seda

  9. Mheme dedi ki:

    Yazinizi okuyunca direk kendimi dusundum. Yazilariniz cok kisisel oldugu icin, okuyani da donup kendine konusturuyor. Dusundugum belki de benim nihai bir basamagim yok. Butun basamaklar ayni levelde ve sonsuza gidiyor. Bu uzucu cunku nihai basamaga adim atmak cok isterdim. Yillar once cok tesadufi bir sekilde -2004 yili-TRT`de kadin bir saat tamircisinin roportajini izlemistim. Tamirci kadin yaptigi isten duydugu tatmini “dunyadaki yerimi buldum” seklinde ifade etmisti. Insan boyle diyebilse hayati sanki kendiliginden dengelenir ve neyi ne kadar yapacagi belirlenir.

  10. Eva dedi ki:

    Bize sanki bildigimiz ama unuttugumuz birseyi hatirlatmissin bu yazinla… COK begendim yine.. 🙂
    lutfen blogunu da yazmaya devam et ve bizi COK ozletme…
    sevgilerimle…

  11. Anonim dedi ki:

    Merhaba,ben de 73 doğumlu bir öğretmenim,çocuk meselesi ve çok şey yapmak isteyip de hiçbirini yapamamak benim de problemlerim.Ben şunu da düşünüyorum :Bu yaşa kadar olmadıysa vardır bir anlamı,çok kurcalamayayım.Bir de özürlü doğar korkusu var içimde,malum yaş da ilerledi…

  12. Saliha dedi ki:

    Defnecim…. Iyi ki varsin!!! COK iyi yaptiklarin icinde yoga hocaliginin hep kalmasini umuyorum!!! Hemen Aralik olsunnn!!! Kendine COOOK iyi bak!

  13. Özkan dedi ki:

    Bu yazı 1 yıl kadar eski bir yazıymış napalım okumuş bulundum. Son cümleyi okuyunca hüngür hüngür ağladığıma inanamıyorum. Masamın üzerindeki bembeyaz A4 kağıdı gözyaşlarımla sırılsıklam oldu. Bu da nerden çıktı şimdi? Ben de biliyordum bunu ta çocukken galiba. Onca yıl bunu görmezden geldiğime mi üzüldüm.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s