Yoga ve Kadınlar

 

cropped-securedownload.jpg

YOGA ve KADINLAR

Bugün dünyaki yoga yapan insanların ezici çoğunluğunu kadınlar oluştursa da, yoga geleneğinin kadınlara özel haller için yaptığı uyarılar ve öneriler çok az sayıda hoca tarafından öğrencilere aktarılıyor. Oysa geleneksel yoga metinleri ve o metinlerin derinlemesine çalışmış ustalar, yoganın kadınlar ve erkekler tarafından aynı şekilde uygulanamayacığını hem kitaplarında, hem de konuşmalarında defalarca tekrarlamışlar.

Kadınların hayat döngülerini erkeklerden farklı kılan üç tane olay var: Mensturasyon, hamilelik ve menapoz. Bu üç hâl Hatha Yoga ile dönüşen, düzenlenen bedenin iç enerjisini doğrudan etkilediği için bahsi geçen dönemlerde yoga-asana çalışmasında kadınların değişiklik yapması icab ediyor.

Hamilelik döneminde kadınların uygulamalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerine dair kaynaklar, dersler mevcut. Mensturasyon döneminde yapılması gerekenler ise şaşırtıcı derecede az sayıda kadın tarafından biliniyor ve uygulanıyor. Bazı hocalar regl halindeki kadınların sadece ters duruşlardan uzak durmalarının yeterli olduğunu söyleseler de işin doğrusu (hem Ayurveda hem Hatha Yoga metinleri tarafından altı çizile çizile belirtilen) kadınların regl oldukları günler boyunca yoga-asana, meditasyon, ilahi okuma gibi iç enerjiyi kalbin yukarısına çıkartacak faaliyetlere ara vermeleri gerektiği.

Menstrurasyon dönemi biz kadınlar için biz temizlenme süreci. 4-5 günlük bir sürede attığımız kan pek çok toksin yüklü. Toksinlerinden arınan beden her ay yeni, taze kan üretebiliyor. Genel olarak sağlık, ama özellikle kadınların sağlığı kanlarının sağlığı ile ölçülüyor. Kanımız sağlıklı ise iç organlarımıza, doku ve hücrelerimize sağlıklı enerji taşınıyor.

Ben yogadan önce regl olduğum dönemlere hiç aldırmazdım. Çok şükür regl dönemlerim ağrısız, sancısız geçtiği için ben orkidi taktığım gibi (hiç bir zaman tamponcu olamadım) baleye, yüzmeye, dans etmeye çıkardım. Lisedeyken regl olduğumuz günler beden eğitimi dersine girmeme hakkımız vardı, onu bile kullanmazdım. (Hem o zamanlar nasıl kanardık!) Dolayısıyla, yogaya başladığım hafta regl olduğumda hiç aldırmadım. Hocalarıma söyleme ihtiyacını bile görmedim. Onlar da bu konuda bizi uyarmadılar. Bir haftalık yoğun kursun üç gününde ben şakır şakır regl oluyor, asana, prayanama, mediyasyon ve Allah daha ne verdiyse yoga başlığı altında hepsini yapıyordum.

Büyük yanlış!  Bir ay sonra bir şeylerin ters gittiğini hisseder oldum. İki ay sonra hala regl olmamıştım. Aradan üç, dört, beş ay derken tam iki yıl geçti, benden bir damla kan akmadı. Hocalarım durumun hiç hayra alamet olmadığını söyleseler de regl sırasında yaptığım yoganın bu durumdan sorumlu olabileceğini düşünmediler. (Zaten ben onlara söylememiştim ki, nereden aklı edecekler?) Doktorlar da bir anlam veremediler, herşey yolunda görünüyordu içeride. Hindistan’daki bazı -afedersiniz- gerizekâlı sözde hocalar reglimin kesilmesinin maneviyatın ileri bir safhasına  işaret ettiğini, ancak kanaması kesilen kadınların pranayı (iç enerji) yükseltip samadi (Yoga’da aydınlanma) aşamasına geçebileceğini zırvaladılar.  Daha fenası ben onlara inandım. İnandım ve sonraki yıllar boyunca durumumu yanımda çaılıştığım hocalara söylemedim bile.

Reglimin kesildiği iki yıl boyunca yüzüm ergenlikte sivilcelenmediği kadar sivilcelendi. Devamlı bir pms halindeki sinirlerim laçka, hormonların egemenliğinde bir duygudan diğerine savrulur oldum. Canım her akşam tatlı istiyor, bir tatlı bitmeden diğerine aşermeye başlıyordum. Aniden kilo verip, verdiğimin iki katı kadar kilo alıyordum. Libido sıfırlanmış, bir tabak makarnayı iyi bir sevişmeye tercih edecek duruma gelmiştim. Atamadığı kan ve toksin ile dolmuş bedenim ile zihnimi etrafta saatli bomba gibi taşıyordum.

Nihayet Aştanga yogaya başladığımda birisi bana regl sırasında yoga yapılmayacağını söyledi. “No problem”, dedim. “Ben zaten regl olmuyorum. Her gün yoga yapabilirim.”  Yine Hindistan’da gördüğüm itibarlı tepkiyi bekliyordum Aştanga hocamdan. Tabii cevabı hiç de sandığım gibi gelmedi. Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Ne kadardır regl olmuyordum? Doktor ne demişti? Nasıl başladığını hatırlıyor muydum? O sordukça ben de -nihayet- durumun vehametini kavramaya başladım. Söylediklerimi dinleyen hocam bana özel bir seri gösterdi ve ilk damla geldiği anda yoga, meditasyon vs ne varsa hepsinden el ayak çekmem söylendi. İki ay sonra yeniden regl olmaya başladım. Sivilcelerim yok oldu, balon gibi şişmiş yüzüm indi, elmacık kemiklerim belirdi. Kanım temizlendi.

O gün bugündür regl olduğum günlerde yogaya mola vermenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Kimi zamanlar reglim en pahalı, en nadir ve kısa dönemli eğitimin en can alıcı günlerine denk geldi. Gittim, sınıfın en arkasında oturup dersi seyretmekle yetindim. Bu vücut benim ve ona iyi bakmak benim sorumluluğum. Bilgisizlikten ve aptallıktan yapılan yanlışların, bedenin doğal döngüsüne karşı çıkışların hesabının şimdi değilse bile, ileride, hamilelik ve menapoz dönemlerinde kesileceğini artık iyi biliyorum.

Regl başlamadan önce yumurtalıklar etrafında şişkinlik meydana geldiği için karna baskı yapan mayurasana ve udiyanabandha hareketlerin bırakılması gerekiyor.  Bu durum hamile ve hamile kalmak isteyen kadınlar için de geçerli. Regl bittikten sonra (5. veya 6. gün) yogaya geri dönüşümüz de yavaş yavaş olmalı. Ayakta yapılan kısa bir seriden sonra, sırtı, göğsü ve karnı destekleyen minderler yardımı ile yapılan hafif bir restoratif seri. Kanı kesen derin burgular (twistler) ile, iç ısıyı arttıran hanumasana, kaundinyasana gibi hareketlere de geçiş ise iyice ağırdan alınmalı. Mayurasana, udiyanabanda kanama tamamen bittikten sonra verilen bir günlük aradan sonra uygulanmaya başlamalı.

Bu arada Ayurveda, yoganın kadınlar tarafından nasıl uygulanması konusunda zengin bilgiler içeren bir alan. Benim şahsi görüşüm, ciddi bir yoga öğrencisinin az biraz Ayurveda bimesi yolunda. Yoga felsefesinde 25-50 yaş arası yaşanan hayat dönem hayata en çok dahil olduğumuz, aile kurup çocuk yaptığımız, iş güç sahibi olup hayata, insanlığa katkı sağladığımız, tabiri yerindeyse dünyaya çeşnimizi bıraktığımız  yıllar.  Bu dönemde yoga çalışmamız ağırlıklı olarak asana (fiziksel hareketler) ve bu dönemin ikinci yarısında başlamak üzere pranayama (nefes çalışmaları oluşmalı. Asana ve pranayama iç enerjiyi düzenleyip, organlarımızın sağlığını korumamızı sağlıyor.  

Ayurveda (Hayat Bilgisi) asanaların bedeni ve iç organları nasıl etkilediğine dair zengin bilgiler içeren bir alan. Agni (sindirimi sağlayan ve bedenin ısınmasını sağlayan ateş) nin arttırılması ve düzenlenmesi, mensturasyondan, döllenmeye, hamilelikten  menapoza kadar bir çok kadınlık halinin sağlıklı ve sorunuz yaşamamızı sağlıyor. Agniyi nasıl koruyup, nasıl besleyeceğimiz Ayuveda metinleri tarafından etraflıca anlatılıyor. Pitta, vata, kapha gibi maddenin ateş, hava, su yapısını belirleyen elemanların, bedeni nasıl etkilediği de, hangi asanaların hangi maddeyi düzenlediği gibi bilgileri de Ayurveda ile elele giden iyi bir Hatha Yoga eğitiminde öğrenilebilir.

Şimdilik bu kadar…Sorularınızı lütfen yazın. Sizin sorulardan yeni konulara yelken açacağımıza eminim.

Sevgiler,

Defne S.

Yoga ve Kadınları konusunda daha kapsamlı bilgi edinmek için:

Emma Balnaves, Yoga for Women

Bu konuda yapılmış yorumlara ve sorulmuş sorulara cevaben aklıma gelen bir kaç noktayı aşağıya yorum olarak yazdım.

Rüyam gerçek oluyor!

Sevgili Okurlar,

Bir ay önce bu yazıyı yazmıştım. Bu sabah öğrendim ki rüyam gerçekleşiyor. Üniversiteden sınıf arkadaşım Aslı’nın da dahil olduğu bir grup tarafından organize edilen Dünay Barış İçin Elele etkinliğinde bu Pazar (1 Eylül)  herkes beyazlar giyip Boğaz’ın bir ucundan diğerine zincir oluşturacak. Ben yurdışında olduğum için katılamıyorum maalesef. Bütün yüreğim ile orada olacağım. Bana fotoğraf gönderirseniz bu yazıya eklerim. !

Hareket ile ilgili ayrıntılı Ayşe Arman’ın haberini de buradan okuyabilirsiniz.

RÜYA

Dün gece gördüğüm rüyayı size yazmak için yazıhaneme (Fresh Pot Kahvesi

Bunun Çarpaz versiyonu imiş. Neden olmasın?
http://www.internethaber.com

) gelmiş, kahvemi, krakerlerimi ve klavyemi parmaklarımın altına dizmiştim ki, kanatlısı kanatsızı ile kanayan ve hamile oldukları için kanamak yerine şişen kadınların halka açık yerlerde kendilerini sergilemelerinin terbiyesizlik olduğunu öğrendim. Öyle şişkin göbekleri görünce insanın aklına hemen, Allah korusun, o şişkin karnın nasıl oluştuğu geliyormuş.

Bu nasıl bir kafa sahiden ya? İçeriğe tepki vermiyorum vallahi! Bu adam bana ne söylesin isterdim? Şunu: “Hamile kadın görünce içim çekiliyor, gözümün önünden çekilsinler”. Hiç terbiyeye, ahlaka gitmeden kendi doğrusunu konuşsun isterdim. Çünkü ben de ona, “senin gibileri görünce içim çekiliyor, gözümün önünden çekil” demek istiyorum. Ne duymak istiyorsak, onu söyleyeceğiz ya. Buyrun.

Hayır ama rüyam çok güzeldi. I have a dream türünden Martin Luther King’ci bir doğası olsa da bu mecaz değil, sahiden uykuda görülmüş bir rüyadır ve şöyle başlar:

Türkiye’nin bütün aklı selim kadınları ve erkekleri birleşmişiz ve Edine’den Hakkari’ye, Rize’den Marmaris’e uzanan iki adet insan zinciri kurmuşuz. İnsanlar ülkeyi iki çapraz kesecek şekilde el ele tutuşmuşlar. O kadar çok insan. Hetero kadınlar erkekler, geyler, translar, çarşaflı, şortlu, yüzde elli filan değil, yüzde yüz herkes oradaymış.

Olayın organizatörü ben ve Aylin Aslım’mışız. Bir çaprazı Aylin, bir çaprazı ben idare ediyormuşuz. İnsanları bir araya getirmek için kullandığımız ana slogan da şuymuş: İnsanlık onuru ile yaşamak isteyen herkes birbirinin elini tutsun. İnsanlık onurunun alt başlıklarını da sıralamışız ki onlar da şöyle imiş:

Genç kızların tecavüzcülerinin serbest bırakılmasına,

Çocuk istismarına,

Namus cinayetlerine,

Kadınların rahmine kadar uzanan devlet eline,

Masumları diri diri yakanların aklanmasına,

Nehirlerin barajlar uğruna kurutulmasına,

Ormanların köprüler uğruna yakılmasına,

Doğanın tarumar edilmesine,

İnsanın susturulmasına

Karşıysan eğer,

Yanındaki eli tut.

Rüyamda daha ne ayrıntılar ne ayrıntılar vardı…Mesela bu eyleme katılmaya korkanların çok olduğu bölgelere büyük şehirlerden insan taşıyorduk. Ben çocukken babamın turizm şirketinin otobüsleri vardı. Okulca pikniğe gideceğimiz zaman babam ayarlardı o otobüsleri. Bütün şoförler de beni kendi çocukları gibi sever, koca direksiyonun başına geçip burum burum yapmama izin verirlerdi. Neyse işte yine çocukluğumdaki şoförleri ile birlikte bizim otobüsler ayarlanmış, zincirin zayıf noktalarına insan taşınmış. Dünyadan ünlüler de varmış zincirde. Susan Sarandon, Sean Penn ve dün Times gazetesine ilan veren isimlerden bazıları. Ama tabii en kralı iki çapraz zincirin kesiştiği Ankara’ya yerleştiriğimiz Joan Baez’miş. Aaa, şimdi hatırladım Ankara zincirinin yerel idarecisi kuzenim Misket’di. Her bölgenin bir yerel idare kurulu vardıç Müthiş bir organizasyon. Helikopterle filmler, uydudan fotoğraflar çekildi.

Müthiş müthiş.

İşte böyle bir hayalim varmış demek benim.

Martin Lurther King’ci türden.

I have a dream!

Yapalım mı?

Bu bloğun şarkısı

Çoluk Çocuk Meselesi- Yapmalı mı Yapmamalı mı?

Çocuklu mu çocuksuz mu?

Hassas bir konu. 40 yaşına merdiven dayamış çocuksuz kadınların ellerini başlarının arasına alıp muhakkak bir defa düşündükleri konu. Karar verecek olan sanki bizlermişiz gibi eksileri artıları önümüze döküp de hesaplar yapmaya çalıştığımız şu mesele.

Anne olmak isteyen kadınların kararlılığına hayran oluyorum. Onlardan olmadığımı baştan söyleyeyim. Henüz ( !yaş 38! ) anne olmaya dair bir istek duymuyorum içimde. Sadece entellektüel bir merak (Bey ile benden nasıl bir şey çıkar?) , epeyce korku (ya ileride pişman olursam?),  ve eksik kalma endişesi ( varoluş tecrübesi üremeden tam sayılır mı?) ile arada sırada “evet, evet, muhakkak yapmalı bir bebek” diye düşündüğüm oluyor. Hormonlarım da hiç bir yaşımda azıp da, beslemek, bakmak, sevmek istiyorum demediler. Muhtemelen yüce bir blok var önümde. Sırf bu bloku aşmak için anne olmak? Gerçek dönüşüm, tamama erme ancak o yeni insanı içimden çıkarınca gerçekleşecek belki. Muhtemelen.

Yani hayatımda minicik bir boşluk, bir tatminsizlik, bir lokma can sıkıntısı olsaydı, derhal onu o yeni insanla doldurabilirdim. Oysa ki ben öyle tamam hissediyorum ki kendimi. Dünyanın en iyi öğrencilerine sahip olduğumu düşünüyorum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama karşıma öyle olağanüstü azimli, parlak, çalışkan, akıllı, yetenekli ve iyi kalpli öğrenciler çıkıyor ki, daha sabahın 8:30’unda, işim bitmiş eve dönerken şükretme seanslarım başlıyor.

Sonra yazmak var. Yazmak için okumak var. Odalara kapanıp saatlerce çıkmamak var. Kucağıma kediyi alıp örgü örerek yağan karı seyretmek, kafamda yazdığım bir bölümü, kalkıp bilgisayara geçirmek var. Kendi yogam, öğrencilerim ve yazım…Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şey bu.

Tabii bir de bizim Bey var. O da benim gibi sessiz sakin, yan odada oturur, kendi işlerini görür. Ben mutfağa giderken iki üç laf ederiz, illa ki you tube’dan bir şeyler göstermek ister, ben “aman yok, şimdi dağılmasın dikkatim, sonra bakarım” deyip kapanırım yine. Akşam olunca çıkarız bir yemeğe, bir film seyrederiz, erkenden uyuruz.

Bir üçüncü aramıza girsin ister miyim?

Bugün öğrencilerime söylediğim gibi, bütün bu saydıklarım gelir geçer. On yıl sonra bu yazdıklarıma bakar bakar gülerim. Belki çocuğuma okuturum, o kızar bana. Ben başını öperim.  “İnsan böyle bir şey evladım, ne dersen de, ben kendimi en iyi kendim bilirim, deme,” derim. En iyi arkadaşım olur o benim. Olur mu acaba?

Bir köpeğe bile bakamadım ben. Sandens Kamp’a bıraktım. Üstelik ne çok severim, ödüm kopar başına bir şey gelecek diye. Ya çocuğuma da bakamazsam? Çocuklarını terk edip giden annelerden olmayayım sakın? Onlar da kendilerinin “öyle” kadınlar olduklarını bilmiyorlardı herhalde terk edip gidene kadar. Ya ben de öyleysem?

Kafamda öyle çok mekanizma var ki. Hepsi dişli,  çarklı, diskler gibi dönüyorlar. Hakiki Rolex gibi kafamın içi:

Senin hayatına özenen onca çocuklu arkadaşın varken,

Senin onların hayatına özendiğin bir başkası var mı?

Ama cevabı derhal hazır. Bir yerde okuduğum bir metin:

Çocuk sahibi olmak orgazm olmak gibidir.

Yaşamadan ne olduğu hakkında en ufak bir fikriniz olamaz.

 

İyi mi!

Çocuk Olmak da Ne zor iştir ya!