Yoga ve Ben 1: Balayı Dönemi

Yogaya başlayalı tam on sene oldu. Hayatımdaki en temel değişikliklerin, dönüşümleri vücuda geldiği bu son on senede hemen hemen her sabah (ay halleri hariç) kendi başıma yoga yaptım. Hocalarımın huzurunda tamamladığım eğitimleri saymazsak bir stüdyoda yoga dersine girdiğim seferlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. (hemen hemen hepsi ilk beş yılda) Çocukluğumdan beri grup faaliyeti yerine tek başıma kalmayı tercih ettiğim için yogayı da tek başıma yapmak istememde tuhaf bir durum yok. Çok sonra, ders vermeye başladığımda anladım ki yoga hocalığı denen şey insanın kendi insanlık tecrübesini benden ötekine taşımasından başka bir şey değilmiş. Usul usul bedenimi öğrendiğim, nefesimi hissettiğim, zihnimin tanıdık koridorlarında bir yabancı gibi gezindiğim bütün o tek başıma yoga yaptığım sabahlar benim yegane ve en kıymetli hocalık eğitimim oldu.

Rişikesh_-_Lakşman_Jhula

Rişikesh_-_Lakşman_Jhula

Şimdi, on senenin penceresinden yoga ile kendime baktığımda aramızda ilişkinin ne kadar çok evliliğe benzediğini  fark ediyorum. Yoga ile ben ilk bakışta birbirimize aşık olduk. Kesinlikle karşılıklı idi aşkımız. Ben onu bırakmadığım gibi, o da beni bırakmadı. Efsaneydik biz. Yoga ve Ben.

İlk yıllar çılgın aşkın sarhoşluğunda onu daha iyi tanımak, ona yaklaşmak, biraz daha biraz daha derinine inmek, neyse artık bu  yolun sonu işte oraya kadar gitmek için müthiş bir şevk ve heyecan duyuyordum. Bazı geceler sabah yoga yapacağım diye heyecandan uyuyamadığımı hatırlıyorum. Hani çocuklukta olur ya, tatile çıkılacak günün sabahı bir türlü gelmez, öyle bir heyecan…Ve sonra her sabah ona kavuşmanın mutluluğu, saatler saatler süren sabah seansları… Meditasyon, asana, pranayama, şavasana, yine meditasyon…O kadar yoganın sonucu olarak dünyaya bir saat, iki saat boyunca adapte olamamak, sarhoş sarhoş dolanmak… Çok gençtim. Gücüm, enerjim yerindeydi. Ne iş olsa yaparım, bu aşk beni kucağında nereye taşırsa oraya yerleşirim havasındaydım.

Aşk yaşamanın tam zamanıydı.

Yoga ile tanıştığımızda Tayland’daydım. O zamanlar Tayland’da yoga, Türkiye’de ne kadar biliniyorsa işte o kadar biliniyordu. Tayland Budist bir ülke. Meditasyon bilinen, icra edilen bir pratik ama yoga öyle değil. Parklarda, bahçelerde, havaalanlarında beklerken matımı serip bir iki hareket yapsam  etrafım hemen beni ilgi ile seyreden insanlarla sarılıyor,  “bu yaptığın ne oliyo şimdi?”  diye soranlara verdiğim yanıt –aynı Türkiye’deki gibi- her ne hikmetse kulaklara “yogo” olarak giriyordu.

Tayland, tapınaklarda kalıp günlerce meditasyon yapmak için harika bir yerdi ama Budizm’deki yogasız meditasyon beni açmıyordu. Hocalarım (Tayland’a yerleşmiş Amerikalı ile İtalyan bir çift) her yıl düzenli olarak eğitim için Hindistan’a gidiyorlardı. Aşkımı daha iyi tanımak, ona daha derinden bir yerden bağlanmak için ben de Hindistan’a gitmem gerektiğine karar verdim. Fırtınalı göklerde deli gibi sarsılan bir Air India uçağında Bangkok’dan Yeni Delhi’ye uçtum. Beni sararıp solduran türbülansdan bir gıdım bile etkilenmeyen sarhoş Hint adamlara bakarken, birden seyahatimi hiç planlamamış olduğumu farkettim. Haritam bile yoktu. Yeni Delhi’ye gece yarısı varacaktım. Elimde hocalarımın verdiği bir otel (Hotel Vivek) ismi vardı ama oraya nasıl gideceğimi hiç düşünmemiştim. Ben ki geceleri İstanbul’da taksiye binmekten korkan kadın…

Ama işte aşkın yeri yürek ise, aynı yürek bir başka duygunun da yuvası: Cesaretin. Aşkın peşinde giderken insan aslan yürekli Rişar’a dönüşüyor. Korkuya değil, sevgiye odaklandığında engeller önünden çekiliveriyor. Gecenin bir yarısı vardığım Yeni Delhi havalimanından bindiğim taksinin şoförü beni Vivek Hotel’in kapalı olduğuna inandırarak anlaşmalı bulunduğu başka bir otele götürdü. Penceresiz ufacık odama girdiğimde televizyonda Friends oynuyordu. Dünyanın hiç bilmediğim bir köşesinde kim bilir ne cins bir otelde olduğumu filan unutup, eve gelmişim gibi bir keyifle yatağıma uzanıp deliksiz bir uykuya daldığımı hatırlıyorum.

O sefer biz Hindistan ile birbirimizi çok ama çok çok sevdik. Kalabalık pazar yerinde dolanarak kendime üç parçadan oluşan bir puncabi aldım ilk iş. O yaşıma kadar yapmış olduğum seyahatlerde hangi yöreye gidersem gideyim oranın kadınlarının giydiği kıyafetleri edinmenin topluma en hızlı adaptasyonu sağladığını öğrenmiştim. Mor şalvar, dizlere kadar inen elbise ve ipek başörtüsünden oluşan punjabimi giyip, iki kaşımın ortasına bir tane de kırmızı bindi yapıştırınca (Hindistan’da sadece evli kadınlar kırmızı bindi takıyorlar) bakkal, manav herkesler benimle punjabi konuşur oldular. Trenlerde koltuk rezervasyonu yaptırmak gerekiyormuş. Haberim yoktu. Delhi- Rişikeş arası üç saat süren yolculuk boyunca ayakta kalacağım ortaya çıkınca yaşlı bir karı koca bağdaş kurup oturdukları daracık tren yataklarında  (ranzanın alt katı) bana yer açtılar. Yaşlı adam astrologmuş, orada acele bir el falıma da baktı ama ne dediğini anlamadım. Trende herkes benim iyiliğimi istedi, o kadarını anladım.

Rişikeş’e vardığımızda, tombul bir çingene beni de sekiz çocuğunun arasına katıp trenden aşağı atlattı. Akşamın alacasında hep beraber bir takım dereler, köprüler geçtik. Onlar olmasa Rişikeş tren istasyonundan Ram Jula’ya nasıl varırdım hiç bilmiyorum. Artık iyice akşamın çöktüğü bir saatte, Burcu Çıt’ın “orada bir aşram var uzakta” diye tarif ettiği sokakta (Ram Jula köprüsünden geç, sola dön, nehir kıyısında ışıklı aşram, muhakkak bulursun) sadece karanlık evler ve bir dolu sivrisinek ile karşılaşınca, “aman bu gecelik başımı sokacak bir yer bulayım da, aşramı yarın ararım” diye ilk gördüğüm pansiyona daldığımda, beni Türkçe “dostum” diye karşılayan Sahip ve daha nice hoşgörülü, sevgi dolu, bilge insan bana yüreğini samimiyetle iyiye ve güzele açarsan Allah’ın sana yardım ettiğini gösterdi.

Hindistan’da da yoga dersine pek girmedim. İlk bir kaç denemeden sonra Rişikeş’de yoganın turistik bir atraksiyondan öteye gitmediğini anladım. Kaldığım aşramın yoga salonunda, turistler gibi değil, aşramda kalan yaşlı Hintliler gibi ilk ders başlamadan önce kendi yogamı yaptım. Gün doğarken Ganj nehrinin buz gibi sularına (üç parça punjabi kıyafetimle) dalıp arındım, şükrettim. Gün batarken merkez tapınaktaki büyük pujaya gidip Rişikeş kadınları ile omuz omuza  mırıl mırıl bir şeyler söyledim. Evrene, doğaya, insana, tanrıya, bütüne ait olduğumu etimde kemiğimde ilk defa Rişikeş’de geçirdiğim o kırk gün boyunca anladım.

İlk yıllar balayı yılları idi. Yoga bana “kal” dediğinde kaldım, “kalk” dediğinde kalktım gittim, “dön” dediğinde döndüm. Çok esaslı bir kaç hocanın öğrencisi olma şerefine erdim. Bazı gecelerim günlerime karıştı, o kadar çok çalıştım. Dostlarım, şehirlerim, evlerim, işlerim güneşin etrafında dönen gezegenler gibi değişip dururken biz yoga ile merkezde durduk.

Balayı dönemi sanırım dördüncü yılın sonunda Zhander Hoca ile karşılaşana kadar sürdü. O zamana kadar aşktı, tutkuydu, maceraydı, heyecandı yoga…Duygusal bir şeydi. Hep böyle kalacak sanıyordum. Meğer  yoga da değişirmiş.

Derler ya hep evlilik beraber yaşamaktan çok farklıdır diye. Öyleymiş!

Bu da yarına kalsın.

Bu yazı Türkçe Yazılar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Yoga ve Ben 1: Balayı Dönemi

  1. guguk kuşu dedi ki:

    yarını dört gözle bekliyorum.

  2. gözlerim doldu okurken.. çok teşekkür ederim.

  3. Burçak dedi ki:

    N A M A S T E 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s