Ben meğer “Health Freak” imişim!

“Yoga ve Ben”e geçmeden önce çok kısa bir şey yazmak istedim size. Portland’da saat sabahın 8’i. İstanbuGörsell’da 18:00. Ben uyurken ülkede adaletsizliğin ve zülmun had safhaya varmış olduğuna dair haberleri, öğrencilerimle her Pazartesi sabahı yaptığımız hal hatır sorma (bir Duygu bir Sayı) seansından anladım. O yüzdensözlerimi şuraya acele döküp haberlere gideceğim.

Bir kaç yıl önce annemle çıktığımız bir Büyükada seferinde, iskelede çay içerken onun bir arkadaşına raslamıştık. Neşeli, konuşkan tatlı bir kadındı. İsmini şimdi hatırlamıyorum. Yasemin’i de tanıyordu. Bana demişti ki, “duyduğum kadarı ile Yasemin tam bir health freak olmuş ama sen ondan da health freak imişsin.” Ben bu yoruma şaşıp kalmıştım. Yasemin’in “Institute for Integral Nutrition“ı bitirip beslenme uzmanı olarak yeni yeni çalışmaya başladığı zamanlardı. Muhteşem bir beslenme danışmanı olmuş, üç seansta beni akşam 7lerde uyumaya zorlayan kronik yorgunluğuma çözüm bulmuş, hayatıma ekstradan dört saat  eklemişti.

Neyse kadıncağız böyle deyice ben bir durdum. Bir kere ne demek health freak? Sağlıklı yaşam ile kafayı bozmuş kişi mi? Durmadan hastalanacağından endişe eden kişi mi? Bilmiyorum. Annemin arkadaşının da bildiğini sanmıyorum. Sahiden merak ettiğim halde sıkıştırıp da, “health freak derken tam olarak ne kasdediyorsunuz” diye de sormadım.

“Biz sadece kendimi zehirlemeden yaşamaya çalışıyoruz” diye mırıldandım sadece. Büyükler gözlerini devirdiler. Konu kapandı.

Dün akşam bir doktorun konuşmasına gittik. Konuşma MS, kanser, şeker, kalp ve böbrek yetmezliği , kolesterol gibi çağımızın baş rol oyuncusu hastalıkları ile ilgiliydi.   New York’dan gelen doktor, aynı zamanda mikrobiologmuş. Mikrobiyoloji, hücrede oluşan gelişmeleri, tepkileri inceleyen bir bilim dalı. Kanser başta olmak üzere pek çok hastalık hücre deformasyonu ya da hücrenin virüs tarafıdan işgal edilmesi ile başlıyor.

Hücre, yaşamamızı sağlayan ana mekanizma. Hücre yenilenmesi durduğunda ölüyoruz. , Hücre mutasyon geçirerek ürediğinde de kanser başlıyor. Hücrenin kendini sorunsuz bir şekilde yenileyebilme yeteneği genel sağlığımızın özünü oluşturuyor.

Peki hücrenin kendini sorunsuz bir şekilde yenilemesine neler engel oluyor?

Evet, hepimizin bildiği radyoaktif atıklar var. Çernobil’in torunları bile hala kanserli doğuyor. İki yıl önceki Japonya depreminde patlayan nükleer santralın atıklarından dolayı bugün Japonya’da dünyanın en acayip domatesleri yetişiyor. Ama hücreyi anormalleştiren sadece radyoaktif atık değil. Çok daha sözde masum suçlular var. Bir kere şunu açığa kavuşturalım: Kendi hücresi anormalleşmiş bir gıdayı biz yediğimizde, onun hücreleri bizim hücrelerimizi etkilliyor. Hücre hücreden besleniyor. Japonya’da yetişen anormal domateslerden yerseniz sizin hücrelerinizin de aynı  anormalliği gösterecektir elbet. Ne demiş Amerikalılar:  “you are what you eat”. (ne yersen o’sun)

Gıdanın hücresi maalesef sadece nükleer santral kazası geçiren bölgelerde anormalleşmiyor. Çabuk büyüsünler diye tavuklara, domateslere, zerzevata verilen hormonların tamamı gıdanın hücresini anormalleştiriyor. Hormon, genetiği ile oynanmış tohumların yanında yine de masum bir suçlu gibi duruyor. Genetiği ile oynanmış tohumdan büyüyen sebze ve meyve (ki hiç de sandığımız gibi bizden uzak ülkelerde yetişmiyor) tam kapasite anormal hücreden oluşuyor. Genetiği ile oynanmış meyve, sebze demek hücresi gıda mühendisleri tarafından yeniden inşa edilmiş, doğal gelişimine müdahele edilmiş gıda demek oluyor. Bugün dünyadaki mısır ve soya ürünlerinin (organik tarım hariç) neredeyse tamamı genetiği oynanmış ürünler. Mısır derken, sadece köşe başındaki mısırcı amcanın kazanındaki süt mısırdan bahsetmiyorum (onu da dışlamıyorum ama). Mısır nişastasından elde edilen  yüksek fruktozlu  mısır şurubu (high fructos  corn syrup)  şekere göre çok daha hesaplı olduğu için şeker gerektiren her türlü ambalajlı ürünün içinde giriyor. Gidin bir gofretin üzerinde yazanları okuyun, siz de göreceksiniz.  Çocuğunuz gofret yiyorsa, genetiği ile oynanmış gıdayı kendi hücrelerine katıyor demek oluyor bu.Görsel

Genetiği ile oynanmış diğer ürün soya da sadece soya sütünde, tofuda değil, “soya proteni” adı altında hamburgerden, keklere, pudinglere kadar heryerde karşınıza çıkabiliyor. Aynı mısırda olduğu gibi organik olarak üretildiğinde hücre yenilenmesine etkili olan soya, genetiği değişince dehşetli bir zehire dönüşebiliyor. (Hepimizin evine muhtemelen giren diğer iki GDO’lu ürün ise pamuk ve kanola. Internet bu konuda bilgi ile dolu, isteyen araştırabilir.)

Uzun lafın kısası, evet ne yersen o’sun. Yediğimiz gıdanın hücresi bizimki haline geliyor. Günümüz koşullarında hücrelerimizi anormal hücreli gıdalardan korumak istiyorsak, yapabileceğimiz en akıllıca şey sadece ve sadece organik gıda tüketmek. Evet zahmetli, evet pahalı ama imkansız değil. Sağlık sigortası masrafı gibi düşünmek lazım organik beslenmeyi.

Hücrenin gelişimini alt üst eden bir diğer şey de kimyasallar. Yeryüzündeki hiç bir canlının hücresi kimyasal yöntemlerle üretilmiş sentetik maddeleri sindirmek üzere tasarlanmamış. Canlı hücresi kendi gib tabiat (ya da Allah) tarafından yaratılmış diğer canlının hücresi ile can buluyor. Hücreye giren her tür sentetik madde onda bir anormallik yaratıyor. Bu olay tekrar tekrar tekrarlandığında, bir yerden sonra hücrenin kendini yenileyecek gücü kalmıyor, deformasyon başlıyor. Bu arada, kimyasal derken sadece gıdalardaki katkı maddelerinden bahsetmiyorum. Hücrelerimize belki de hiç düşünmeden kattığımız sentetik kimyasalların başını eczaneden aldığımız ilaçlar çekiyor. Antibiyotikler zararlı bakterileri öldürmede mucizeler yaratsalar da, zararlı bakteri ile birlikte hücrenin sağlıklı gelişimini sağlayan bir çok başka canlıyı da öldürüyorlar. Bazı insanların şeker gibi her fırsatta yuttukları ağrı kesiciler de hücre tarafından tanınmadıkları için sistemde bir şaşkınlık, bir aksama yaratıyor.

Kısaca, canlı hücresi tanımadığı maddeyi kendi büyümesi için kullanamıyor. Hücre organik, ilaç ise sentetik bir madde. Bunlar bir araya geldiklerinde birbirlerine uyumlu bir şekilde karışamıyorlar, muhakkak bir yerde bir aksaklık oluyur. Aynı şey kimyasal madde içeren kozmetik ürünleri için de geçerli. Cildimiz bedenin en geniş organı. Cildimize sürdüğümüz her şey, aynen ağzımıza attığımız her lokma gibi hücre tarafından emiliyor, ya da red ediliyor. Geçen yıl Umbria’da bize zeytinyağı üretimi hakkında bir sunum yapan yakışıklı İtalyan abi’nin söylediği gibi, ” ağzınıza atmaya cesaretiniz yoksa teninize de sürmeyin.”

Fakat canlının mekanizması müthiş güçlü bir mekanizma. Gençlik zamanlarında hücreye akıtılan zehrin arıtılması kolay. Ancak aksama yaratan madde tekrar tekrar bir ömür boyunca hücreye zerk edildikçe, hücre bir yerde iflas ediyor. Kanser vakalarının her kuşakta artması ve gittikçe daha erken yaşlarda başlaması da bu yüzden.

Bu arada dünki konuşmayı yapan doktor bahsi geçen bütün hastalıklar ve rahatsızlıkların önlenmesi ve iyileştirilmesi için şart olan iki şeyden bahsedip durdu:  1) Beyaz şekeri kesin 2) Bol bol su için.

Beyaz şeker bazı uzmanlara göre sigaradan bile fazla zarar veriyor bedene. (Bizim Bey bu görüşü ne zaman duysa gülümsüyor ve bana Girit’in dağlarında tamamen doğal -şekersiz- beslenen sigara tiryakisi -saf tütün- kadınların yüz yaşını geçtiklerini hatırlatıyor. ) Beyaz şeker bir canavar. İnsanın en zor vazgeçtiği alışkanlığı. Bazı araştırmalar gösteriyor ki şekerden vazgeçmek sigara bırakmaktan bile daha zor insanlar için. Bunun sebebi olarak da şeker alışkanlığının sisteme çok erken yaşta kaydedildiğini söylüyorlar. Bu görüşe göre çocukları şekere başlatmak, sigaraya başlatmak gibi bir şey. Çocuk, şeker ile ne kadar küçük bir yaşta tanışırsa, alışkanlığın yer etmesi o kadar kolay oluyor. Ve bildiğiniz üzere alışkanlığın başlaması için tek bir şeker yetiyor.

Benim bildiğim bu kadar. İnanın ki bu buz dağının görünen kısmının bile ucunun ucu. Yani ben pek bir şey bilmiyorum aslında gıda ve ilaç endüstrisi bize ne oyunlar oynuyor, kim bilir daha ne yolllarla zehirleniyoruz. Bu kadarcık bilgim ile bedenimi temiz tutmaya çalışıyorum. Öyle kutu kutu vitamin filan aldığım da yok. Meyvenin suyunu da içmem, kendisini yerim. Canımın çektiği temiz gıdaların hepsini iştahla yiyen bir insanım. Dışarıdan empoze edilmiş beslenme yöntemlerine inanmam. Health  freaklik bu ise, tamam health freakim.

Son bir şey daha: Şimdilerde genel bir kanı oluştu. Sağlığına dikkat edenler (kendilerini zehirlememeye gayret edenler) hayattan zevk almazlar. Sanki hayattan zevk almak antibiyotiklerle, hormonlarla beslenmiş bir hayvanın etini yemek, meşrubat içmekmiş gibi bir kanı…Oysa herkes biliyor ki dalından yeni kopartılmış domateslerle, marullarla, temiz sulardan avlanmış küçük balıklarla donanmış bir sofrada yemek yemek kadar keyifli bir şey yoktur.

Sağlıklı yaşam zaten keyifli yaşamdır.

Hadi kaçtım!

Not: Tam bu yazıyı yazdım, Feyzbuk’a girdim. Bir de baktım ki Zeynep Çelen Fethiye Pastoral Vadi’de Ekolojik Yoga kampı düzenliyor! İlgilenenler için müthiş bir fırsat. Zeynep Çelen sadece çok iyi bir yoga hocası değil, aynı zamadan ekoloji, hücre ve sağlık hakkında çok şeyler bilen bir bilim kadını. Buraya link koyuyorum. Kamp ile ilgili ayrıntılara Cihangir Yoga‘dan da ulaşabilirsiniz.

https://www.facebook.com/events/446459392113498/

Bu yazı Türkçe Yazılar içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

10 Responses to Ben meğer “Health Freak” imişim!

  1. Dılara Bas dedi ki:

    Çok seker tüketimi sancılı adet oncesi sendroma da neden oluyor kendimden biliyorum. Şekeri hiç tüketmedigim ay hem psikolojik hem de fizyolojik olarak daha iyi atlatıyorum o donemi. Yalnız bir de şu var, kalorisi olmayan yapay tatlandiricilari da hiç tüketmemek gerekiyor. Çünkü vücudun seker hafızasını uyanık tutuyor. Ben 3 ay boyunca hiç beyaz seker tüketmedim sonra bir gofret aldım yarısına gelmeden attım inanılmaz tatlı geldi igrendim. Hala da gercek bitter disinda cikolata yiyemiyorum… Yani bedeni şekerden temizlemek mümkün 🙂

  2. aliye dedi ki:

    Defne kız, ellerine sağlık, şekerden kurtuldum bir de şu ekmek hayatımdan çıksa rahatlayacağım. Çok hareket ediyorum ama herhalde artık daha az yakıyorum, daha az yemeliyim. Bugün kemik yoğunluğu ölçümü yaptırdım, ilk kez geçen yıl yaptırmıştım ve kayıtlardaki kilomdan 4 kilo fazlayım. Bir diyetisyene mi gitsem karar veremedim. Bir tavsiyen olur da yazarsan sevinirim…Selamlar

    • kalemtıraş dedi ki:

      Aliyeciğim, teşekkürler. Bir düşüneyim, aklıma birisi gelirse sana yazarım ama iyisin sen…ne yapıyorsan onu yapmaya devam et bence…

  3. Mülllllaayiiiiimmm dedi ki:

    “Uzun lafın kısası, evet ne yersen o’sun. ”
    Ben şahsen ömrümü trans yağ ve GDO lu besinler yiyerek geçiriyorum. Hepimiz Transız hepimiz GDO yuz. Sağlığınıza dikkat edin ama buradaki yazının görünmeyen içeriği olan suçluluk duygusu ve ondan ötürü dışavurulan kendini açıklama ihtiyacını büyütmeyin. Kelimelerle işi olmaması gereken bir öğretinin kelimelerle bu kadar legitimize edilmeye çalıştığına ilk kez şahit oluyorum, ki zaten olmuyor olmuyor olmuyor… Umarım sansürlenmem. ha bir de sağlıklı yaşam eşit diildir keyifli yaşam eşit diildir mutlu yaşam eşit diildir huzurlu yaşam eşit diildir vsvsvsvsvsvsvsvsvsvsvsetcetcetc.

  4. ozgurzeytin dedi ki:

    Bende kronik hipoglisemi var. Henüz gerçekleşmemiş diyabet de diyebiliriz. Şeker hastalığı diyemeyiz hayır, çünkü ben hasta filan değilim! Bünyemin bu maddeyi kabul etmediğini 20 yaşında fark edip ona göre yaşamayı öğrendim. Sofra şekerini (beyaz değil, doğal maple şurubu) çay kaşığının ucuyla kullanıyorum, aşırı canım isterse belki bir dondurma yiyorum, onun dışında şeker yemiyorum.

    Olayın ayırdına varınca araştırmaya başladım, şeker hikayesi gerçekten çok ilginç. 10. yüzyıla kadar anavatanı Endonezya ve Hindistan’ın doğusundan dışarı çıkmayan şeker, Arapların olayı keşfetmesi ve kurak iklimde yetiştirmek için özel bir sulama yöntemi geliştirmeleriyle önce Arabistan’a, oradan Kuzey Afrika’ya ve en son İspanya’ya geliyor. Geliyor da yine azıcık buzucuk, ancak soyluların ecza dolabında ağrı kesici, neşe verici bir ilaç olarak bulunabiliyor. Ta ki Amerika keşfedilene ve şeker kamışı önce Karayip adaları sonra da Florida’daki uçsuz bucaksız plantasyonlarda coşana kadar. Eh tabi o kadar toprağı ekmeye deli gibi insan gücü gerekiyor, onca insan da nereden bulunuyor bilin bakalım.. Böylece kölelik binlerce yıllık acı dolu tarihinde bambaşka bir mertebeye ulaşıyor. Önceleri rom filan yapılıyor sadece, fakat işin içine kahve de girince ve de insanlık bu ikilinin yeni açılan fabrikalarda kölelerden hallice çalışanları pek de şugar biçimde daha az yemek ve uykuyla idare edebilir hale getirdiğini fark edince üretim patlıyor da patlıyor. Gelsin yeni köleler ondan sonra, ki sayıları milyonlarla ifade ediliyor.

    Şeker bildiğin keyif verici madde, ama diğer maddelerden farklı olarak, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde devletlerin subvansiyonluyla, tüketimi habire pompalanan bir madde. Ve bünyesi bu maddeyi kabul etmeyen (ki yaşla birlikte ortaya çıkanları da sayarsan insanların üçte biri filan) insanlar da “hasta” olmuş oluyor.

    İlgilenenler Sydney Mintz’in “Sweetness and Power: The Place of Sugar in Modern History” kitabını okusun, burada çok kısa özetlediğim süreçleri bir bir anlatıyor.

    • kalemtıraş dedi ki:

      Bütün bu bilgiler için çok teşekkürler Özgür. Gerçekten de şeker olayı çok boyutlu ve çok ilginç…Kitabı okuyacağım. Sevgiler,
      Defne

  5. Feyza Hall dedi ki:

    Sevgili Sumru… Surekli icimden “ah su dusuncelerimi, bildiklerimi ve ogrendiklerimi bir araya toplasam, bir article yazip da,su sagliksiz yasam konusunda ” gaflet uykusu” nda olan insanlari uyandirsam” diye dusunurken sizin yaziniz hislerime tercuman oldu. Anlatim tarziniz da oldikca etkileyici. Zeka ve entellektualite bana her zaman sapka cikarttirir ve ben son zamanlarda hic sapka cikartamadigima hayiflanip duruyordum ama siz bana cikarttirdiniz..Tesekkurler. Simdi kitabiniz icin de okuyucu adayiyim. Tebrikler ve Florida’dan kucak dolusu sevgiler.

  6. Banu Koç dedi ki:

    Merhabalar,Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü öğrencisiyim.Reklam Grafiği dersim için bir araştırma yapıyorum.Konu Organik tarım.Bir logo tasarlayacağım ve bunun için araştırma yaparken bitki hücrelerinin şekil olarak köşeli,hayvan hücrelerinin ise yuvarlak şekile sahip olduğu bilgisine ulaştım.Ayrıca GDO yani transgenik klonlama aşamalarına ulaştım fakat,benim teorim;örneğin balık geninden domates elde edilebiliyorsa bitki hücresinin şeklen köşeli formunun(buranın altını çiziyorum)transgenik klonlama ile bozulmalara uğrayacağı yönünde.Eğer bitki hücresinin formunun hayvan genleriyle şeklen deformasyona uğradığını kanıtlayabilirsem,yapmış olduğum köşeli formlar içeren logoyu da öğretmenime kabul ettirmiş olacağım.Bu bilgiyi kanıtlamak için sizden bir kaynak linki veya kitap önerisi alabilir miyim?…

    • Kalemtıraş dedi ki:

      Sevgili Banu, inanın ki bilmiyorum. Bir kaç kişiye soracağım. İngilizce öneri olur mu?

      • Banu Koç dedi ki:

        İngilizcem malesef ki tam bir metni çözebilecek kadar ileri düzeyde değil.Aslında Türkçe olan sitelerde de bilgi kirliliği daha fazla gibi sanki.İşin doğrusunu adil olanını hangi sitelerden bilgi olarak edinebilirim hiç bilmiyorum.Olur ya rastlarsınız belki,paylaşırsanız çok sevinirim…İlginiz için çok teşekkürler,sevgiler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s