Korona Günlerinde Ölüm üzerine

fullsizeoutput_11f8
Foto: Kokia Sparis

Gökteki yıldızların durumu iyice mi vahimleşti nedir, bizim burada durumlar büsbütün karardı.

Bey hastalandı. İki akşam önce gece diş ağrısıyla başlayan bir ateş tüm vücudunu sardı. İki gecedir hiç uyumadık. Sabah zar zor kalktı ama başını bile dik tutamıyordu, tekrar yatırdık. MS hastası olduğu için bedeninin yüzde 95’ini zaten kullanamıyor. Ateşlenince bir de hepten kaskatı kesiliyor, dizi kilitleniyor, parmakları içine kıvrılıp pençe oluyor, yatsa sağdan sola dönemiyor, otursa gövdesini, başını taşıyamıyor, dengesini kaybedip tekerlekli sandalyenin üzerinde oturduğu yerden yana devriliyor. Tuvalet, su içirmek, ilaç yutturmak, yemek yedirmek meşakatli işlere dönüşüyor. İyi ki annesi de bizde kalıyor da, beraber bakıyoruz, bacakların bir ucundan ben, omuzlardan o tutuyor, kaldırıp oturtuyoruz, yatırıyoruz. Zor günler.

Dün sabah ateşli uyanınca sizin gibi biz de korona mı diye telaşa kapıldık. Ama düşmeyen ateş haricinde COVD19 semptomları göstermiyor. Boğazı ağrımıyor, nefes darlığı çekmiyor, burnu bile akmıyor. Biz de hastaneye koşmadık. Zaten koronanın ateş sınırı 38,2ymiş. Bu sabah uyandığımızda Kokia’nın ateşi 38,4’e fırlamıştı gerçi ama hemen sonra indi. Bizim ikimizin de sağlıklı günlerde ateşimiz 35,5 derece civarında seyrediyor. Ben de ateşim 37dereceye çıksa, yatak döşek olurum. Hiç ayakta geçiremem ateşli hastalıkları. Ama muhtemelen pek çoğunuz, normal ateşinizin 2-3 derece üstündeki ateşle faaliyet gösterebiliyorsunuzdur. Bir çok tanıdığım 38 ateşle sokağa çıkar, yürür, ders verir. Ben 38 ateşle sadece sanrılar görürüm. Kokia da o durumda şimdi. Yatırdık. Gözlerini yumdu, kalas gibi uzandığı yerde sızdı.

Lütfen dualarınızı üzerimizden eksik etmeyin.

Biraz önce Kokia’nın başında otururken Rober Koptaş’ın yazısını okudum. Facebook’ta da paylaştım, o zaman da söyledim: Ülkenin kederini, kaderini kayıplarını, ruhunu  sağlam ve çok dokunaklı bir biçimde gözler önüne seren bir yazı. Buraya bağlantısını koyuyorum. Lütfen okuyun, okutun.

Yıllardır, romanlarımda ve edebiyat dışı kitaplarımda, yazılarımda tutulmamış yasların, dökülmemiş yaşların sonraki kuşaklarda nasıl bir çaresizlik, kopukluk ve delilik olarak ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Bu yazı da tam bu noktaya değiniyor.

“Öteki türlüsü, kuşaklar boyunca bizi huzursuz edecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak, yarın bizi, öbür gün çocuklarımızı, daha öbür gün onların çocuklarını, onları çıldırtanın ne olduğunu bir türlü bilemedikleri çaresizliklere sürükleyecek bir delilik hali olacak.”

Bütün gün sayılar duyuyoruz. Türkiye’de kaç kişi ölmüş? Yunanistan’da? İtalya Çin’i geçmiş. ABD İtalya’yı da geçecekmiş. Her bir sayı bir can. (Çin büyükelçisinin konuşmasını çok şansa, İstanbul’da bindiğim bir  takside duymuştum. Onlar sayı değil can, demişti mükemmel Türkçesiyle) Her bir canın etrafına yayılmış, sevdikleri var. Aİlesi, dostları. Her birimiz bu evrende eşsiz ve çok kıymetli bir yer tutuyoruz. Birimiz kayıp gittiğinde onun yerinde doldurulamaz bir boşluk oluşuyor. Bir yakınını kaybetmiş herkes bu duyguyu bilir: Babamın ölerek hayatımda boşalltığı yeri kimse dolduramaz. Babam diye söylemiyorum. Büyük halam Saadet’in, nenemin, dedemin, kazalarda ölen Murat isimli iki arkadaşımın, intihar eden bir dostum ile bir eski sevgilimin yerini de başka dostlar, sevgililer, aşklar, akrabalar tutamaz. Herkes bu evrende biricik ve eşsiz bir yer işgal eder. O yeri terk-i diyar ettiğinde, o yer artık dolmaz. Boşluğa alışılır mutlaka. Çekilmiş bir dişin boşluğuna alışıldığı gibi, ama o yer dolmaz. Dolamaz. Çünkü o yer sadece bir kişiye aittir. (Bu yüzden derler ki bir kaç aylıkken ölen bebeklerin hemen sonrasında doğan ikinci bebekler kendi hayatlarını yaşıyor gibi hissedemezlermiş hiç. Yası tutulmamış bir kaybı yamamak için aileye gelmişiz hissinden kurtulamazlarmış.)

YAnımda kaskatı yatan eşime bakarken ya şimdi ölürse diye düşünüyorum. Bu düşünce bana yabancı değil. Hasta bir insanla beraber yaşadığınızda, ölüm sık sık mevzu bahis olur. Onu bakıcımızla bırakıp İstanbul’a derslerimi vermeye gittiğimde düşünmeden edemem: Ya bu kadın, banyoya sokarken bizim Bey’i düşürürse, başını çarparsa, ölürse? Ya bu kadar hareketsiz bir vücutta bu kalp artık dayanamayacağım der ve durursa? Ya bu, bir başkasına vız gelecek ateş iç organlarını harab eder bitirirse? Ölümü aramızda sık sık konuşuruz. Eşlerden birisi diğerinin ölümünü görecektir. Bunu kavramak çok zor da olsa, bu gerçektir. Kim kiminkini görecek acaba diye konuşuruz. Olasılık hesapları mantığımızın almadığı bir düzende  çalıştığına göre bu sorunun yanıtını asla bilemeyiz.

Ancak şunu biliyorum: İnsan yakınlarının ve kendinin ölümünü sık sık düşünmeli. Ölümsüz olduğumuza dair duyduğumuz tuhaf inanç, yanılsama, kibirli, kavgacı ve kıymet bilmez tarafımızı keskinleştiriyor. Kişisel, egosal sebeplerden, ben haklıydım, o haksızdı vs gibi petite kavgalardan arası açılan dostların, bir tanesinin ölüme yaklaşması anında nasıl da gerçeği kavradıklarını unutmayın. Gerçek sevgidir. Bunu, Atina Günlükleri’ne başladığımda yazmıştım. Yoganın bizim hoca tarafından verilen tanımında, yoga ruhu ruh olmayan her şeyden ayıklamaktır, denir. Hınçlar, kinler, gücenmeler, onlara tutunmazsanız gelir, giderler. Sevgi, ona tutunmazsanız bile kalır, onu fark edeceğiniz günü bekler.

Tüm kayıplarımın yasını doya doya çekmek isterim. İntihar eden eski sevgilimin cenazesine gitmedim diye bugün hâlâ dövünürüm. O yüzden midir nedir, bir türlü vedalaşamadım. Onunla ilgili bir şeyler yapmalı, belki bir öykü yazmalı, yazıya bir anıt dikmeliyim diye düşünür dururum. Oysa pek kimsenin bildiği bir sevgilim bile değilldi. Babamın cenazesine yetişmek benim için çok önemliydi. Tüm ritüelleri sonuna kadar yerine getirmek için takıntılı bir çaba sarfettiğimi biliyorum. Yine Rober Koptaş’ın yazısından bir alıntı yapacak olursam” “Buralarda da, başka yerlerde de, insan evladı ölümü en çok ritüellerle idrak eder. Bizimkiler kilisede kahve içip helva yer mesela. Sizler evlerde, sanki o an tek ihtiyaç yemekmiş gibi konu komşu, hısım akraba çorbaya kaşık sallarsınız. Ölüler gömülür, gözyaşları dökülür ve hayat sürer gider.”

Bugün korona virüsünün aldığı canların arkasından cenaze töreni yapılmıyor ve yakınlarına yas tutma hakkı tanınmıyorsa, evet Saroyan’ın dediği gibi “Birileri yazmalı. hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.” Ben de bu minicik bloğumda yazarak ve birilerini belki de uyandırarak tarihten silinen, adları bilinmeden gömülen insanların hikayesinin, insanlığa geri kazandırılmasına katkıda bulunurum.

Bugünkü yazıyı yine Koptaş’la bitiriyorum:

“…neticede biz de insanlığın bir parçasıyız, benzer dertlere benzer dermanlar aramak muradındayız. Ölülerimizi gömmek, başlarında iki damla gözyaşı dökmek, onları hak ettikleri şekilde anmak da dermanın kendisi.”

Yarın yine yazarım….

Ben yazarken şunu dinledim, siz de okurken dinleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Korona Günlerinde Atina 4

16 Mart 2020

Atina

IMG_1245Herkese merhaba!

Hafta sonunda bloğa ara verdim. Tüm yazı enerjimi geçen ay başladığım öyküye yoğunlaştırdım. Bugün öğleden sonrayı da Eylül Konukları ile geçireceğim. Mart sonuna bitimek istiyorum. Ayrıca iki yazı projesi daha var elimde. Bir tanesi çeviri ve diğeri de bir makale. Tüm bunlar sizi ihmal edeceğim anlamına gelmiyor. Ama şöyle bir şey oldu: İstanbul’daki 27 Mart-5 Nisan arasındaki derslerimi iptal ettim tahmin edersiniz ki. Bu dokuz günlük süre zarfında 34 saatlik dersim vardı, toplam 4 ayrı gruba dağılmış 120 adet öğrenci. Atina’dan İstanbul’a ve İstanbul’dan Atina’ya uçuşlar henüz iptal edilmediyse de 120 kişilik bir sanganın (aynı hocanın -bilginin- etrafında maneviyata dair bilgi edinen insanlar grubuna yogada verilen isim) lideri olarak atmam gereken mutlak adım buydu. (Liderler konusuna yarın geleceğiz.) Hal böyle olunca, benim “normal” şartlar altında on yedi gün süren Atina günlüklerimin süresi bir bilinmeze doğru uzadı. Bir sonraki İstanbul seferi 20 Nisan’a ayarlı. Bu, gerçekleşecek mi bilmiyoruz. Şimdilik günlüklerimizin 20 Nisan’a kadar süreceğini varsayalım. Eh, bir hafta sonu arası vermek münasiptir o zaman. 20 Nisana kadar hafta içi her gün size yazmaya çalışacağım. Yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Beni yazmam konusunda cesaretlendiriyorsunuz ve esin veriyorsunuz.

(Buraya bir not düşeyim hızlıca: Bu blog yazılarını sosyal medyada paylaşıyoruz, evet ama ben sosyal medyaya bakmıyorum. Oraya bu yazıları asistanım Nazlı koyuyor. Eğer oradan bana mesaj yazarsanız, göremeyebilirim. Daima en sağlıklısı bana email yazmanız. (sumandefne@gmail.com)

Sizin olduğunuz yerde durumlar tam olarak nasıl bilmiyorum. Bizim Atinamızda, Cumartesi sabahı itibarı ile tüm cafeler, restoranlar kapandı. Cuma günü bu, hâlâ işletmenin seçimiydi, cumartesi sabahı yasal olarak yasak kondu. Eğer cafenizi açacak olursanız polis ceza kesiyor. Hatta hapse giriyorsunuz.  Dükkanlara da her 10 metrekareye bir kişi girecek şekilde izin var.Mesela bizim manav 10 metrekare bir yer, ben içerideysem diğer müşteriler dışarıda, sıra bekliyorlar. Ben çıkınca bir diğeri giriyor.

Benim gidecek kahvem kalmayınca Cumartesi ve Pazar sabahları yarım saat parka indim. Herkesler dışarı çıkmış koşuyor, köpek gezdiriyor, çocukların peşinden koşuyor. Aslında cümbür cemaat parklarda, bahçelerde, plajlarda gezmemiz de sakıncalı. İspanya’da parklar da kapanmış. Burada da çocuk bahçelerinin kapıları mühürlendi. Okullar iki haftadır kapalı. (Analar babalar çıldırma aşamasında, çocuklar duvarlara tırmanıyor.) Ben bisikletim ve defterimle inmiştim parka. Bir bankın kenarına ilişip (elimde eldiven) öyküm için notlar aldım.

İçinizdeki yazar ve yazar adaylarına, evde oturdukları süre boyunca akıllarındaki o öyküyü nihayet yazmaya niyet etmiş olanlarınıza buradan bir iki kelam edeyim müsadenizle. Güzide parkımız Pedion tou Areos’un dev selvileri altındaki bir bankta iki büklüm eğilmiş, kucağımdaki defterime öykümle ilgili notlar alırken şunu iyicene idrak ettim: Mürekkep kağıda geçmedikçe ilham gelmiyor. Ağaçları, çocukları, köpekleri seyredin, rüzgar yaprakların arasından hışırdayarak geçsin, dallarında turunçlar mis koksun, bir yerlerden kilise çanları ya da ezan sesi gelsin.. Bunların hepsini beş duyunuzla içinize çekin ama yazmaya başlayacağınız zaman elinize kalem alın. Oturduğunuz yerde ne yazacağınızı düşünmeyin yani. Kalemin kağıda dokunduğu anda oluşan bir simya var. O simyadan hiç bilmedik öyküler, fikirler, duygular doğuyor. Ancak mürekkep kağıda geçtiğinde insanın en derininde saklı, kendinin bile bilmediği inanışları, hisleri ve hatta anıları su yüzüne çıkıyor. Bu, nasıl oluyor bilmiyorum. Ama cumartesi sabahı hava kirliliği iyice azalmış şehrimizin en büyük parkında defterime yazarken bunu bizzat yaşadım.

Bilgisayar olmaz mı? Aynı simya bilgisayarda oluşmuyor. En azından benim için. En azından başta. Bu yüzden tüm romanlarımın başlarını ve kilit bölümlerin açılışlarınıdaima defterime yazarım. Boş bilgisayar ekranına bakacağınıza elinize kalemi, kağıdı alın ve yazmaya koyulun. Mükemmel bir şey yazmaya da çalışmayın. Toprağı kazıyorsunuz önce. Toprak altından çıkan parçayı mükemmelleştireceğiniz yer bilgisayar ekranı olacaktır.

Hazır evdeyken ne zamandır istediğim A’ya, B’ye, C’ye başlayayım diyenlerinize de bir kaç önerim var. Aslında önerim hepinize. Hafta içi gündüzleri çalışanların hayali vardır ya, şu işi bırakayım da zamanımın efendisi ben olayım, dersiniz hani… İşte o hayal ettiğiniz hayat bu. Ben bunu senelerdir yaşadığım için müsadenizle yaşantılarımdan yola çıkarak bir kaç öğüt vereyim.

Kendinizi istediğiniz gibi değerlendireceğiniz bomboş bir günde bulduysanız, size ilk öğüdüm derhal bir rutin yaratın. Rutin sadece yaratıcı faaliyet için değil, sağlımız ve yaşadığımız şu zamanlarda kuvvetine en çok muhtaç olduğumuz bağışıklık sistemimiz için de çok önemli. Korkunun karşısına rutini koyabilirsiniz. Yoga öğrencileri bilirler vritti (zihin gevezelikleri) karşısına apana’yı (aşağı akan ve boşaltımı düzenleyen enerji) koyarız. Apana ritmi düzenler ve ritim apanayı uyandırır, tıkandığı yerde harekete geçirir. Rutin ve korku arasında da benzer bir ilişki var ve hatta daha fazlası. Yoga ve Ayurveda’dan kavramlarla açıklamaya çalışayım. Korku, kaygı, endişe, panik gibi duygular vata bozukluğuna dair duygular. Vata hava fazlası demektir. Hava tabiatı itibari ile hafif, uçucu ve hareketlidir. Kurutur ve içine dolduğu maddeyi yükseltir. Olumsuz düşünceler ve duygular sistemi hızlandır, kaygı korkuyu, korku paniği besler, vata artar.  Nefes daralır, vücut hissedilmez olur, tüm enerji beyine ve zihnin kontrol takıntısına aktarılır. Zihin kontrol etmek ister. Belirsizlik karşısında kontrolü yitirdiğince kendini kaybedebilir. O yüzden panik anlarında zihne kontrol edebileceği bir şey sunmak gerekir. Mesela nefes. Nefesi kontrol edebiliriz. Yavaşlatabiliriz. Vücutta oluşan hislere dikkatimizi çevirebilirsek vata durulur, panik yatışır. Bu, duygulardan kaçmak anlamına gelmiyor. Aksine duygu hakkında düşünüp, ona devamlı çözüm aramaktansa vücudumda, karnımda, kalbimde, yere basan ayaklarımda oluşan hisleri hissettmek. Bu paniğimizi yatıştıracaktır.

Rutin konusuna gelecek olursak… Zamanın efendisi olmak, yine vata tabiatlı zihni dizginlemek anlamına geliyor. Üretken ve tatminkar bir gün geçirmek istiyorsanız zamanı küçük parçalara bölün. Ben minimum 24 dakikalık (yogada bir ghatika) konsantrasyon aralıklarıyla çalışırım. Mesela bu blog için notlarımı 24 dakika boyunca defterime aldım. Alarm çaldı. Kalktım, 5 dakika eşimin tuvaletten kalmasına yardımcı oldum ve tekrar odaya kapandım. Alarmı bir daha kurdum. İkinci yirmi dört dakika da bilgisayara yazıyorum. Bu ghatika bitince kahvaltı sofrasını ve mutfağı toplayacağım. Üretken aralıklara öncelik verin. Ev işleri üretken dilimlerden yemesin. Önce evi toplayayım, sonra rahat rahat masamın başına geçeyim demeyin. İnsan evi toplarken yoruluyor, zihinsel enerjisi kalmıyor. O yüzden önce yazın (ya da ne yapıyorsanız onu yapın) sonra evi toplayın. Bir öykünün ortasında ghati bittiyse, evi toplarken de zihin üretmeye devam eder. Önce üretin, sonra ev işlerine bakın. Tüm günü evde geçiren bir kadın için ev işi hiç bitmez. Ev sizden hep bir şeyler ister. Her istediğini tek seferde vermek zorunda değillsiniz. Benim önerim 116 dakika (5 dakikalık aralarla 4 ghatika) çalıştıktan sonra 116 dakika ara vermeniz. O arada da fiziksel işler, ev işleri yapın. Beyin dinlenirken de yaratmaya devam ediyor. 4 ghatika başta çok geliyorsa 2 ghatika ile başlayın veya bir ghatika ile. Önemli olan bu ghatika süresince elinizdeki iş dışında HİÇBİR ŞEY ile ilgilenmemeniz. Telefon kapansın. İnternet kapansın. (Müzik dinlemeyi seviyorsanız, müzik çalabilir.)  Kapılar kapansın. Bunca kapanmaya bir ghati’den uzun dayanamıyorsanız, en azından 24 dakika elinizdeki işe konsantre olmayı deneyin.

Korona günleride, evde oturuyorsanız (ki umarım oturuyorsunuz- virüsü yayılışını yavaşlatmak şu anda insanlığın en önemli görevi, lütfen siz de üzerinize düşeni yapın ve salgına katkıda bulunmayın) her gün aynı saatte uyanın, yoganızı, kahvaltınızı aynı saatte edin. Rutinler vatayı yatıştıracaktır. SOsyal medyada olur olmadık makaleleri okumak ise vatayı, kaygıyı, paniği arttıracaktır. Yaratıcı bir iş olsun elinizde. Merkezde o dursun. O iş şimdilik sizin hayat amacınız olsun. Enerjinizin büyük bir kısmını oraya aktarabilirseniz, evrenin iş birliği içinde size kaynak yarattığını göreceksiniz. Lütfen dağılmayın. Vata rüzgarının peşinde savrulmayın. Beraber kalın. Merkezde kalın. Nefes alın, nefes verin.

Yarın görüşmek üzere,

Defne. Gölge

 

 

 

 

Mart 2020 Etkinlikleri

İstanbul’dan herkese merhaba!

Ben sağ salim Dersaadet’e vardım ve yoga öğrencilerim ve ailemle buluştum. Mart ayına girmemize bir kaç saat kala size İstanbul’da kalacağım bir hafta boyunca nerelerde buluşabileceğimizi yazayım:

UNADJUSTEDNONRAW_thumb_41b93 Mart Salı Kış Masalları

Piyano dinletisi eşliğinde biricik romanım Emanet Zaman’ı okuyorum. Şömine, çay, kış, şarap, usta piyanist Fatma Ş. Pınarbaşı’nın Emanet Zaman’ın bölümlerine uygun olarak seçtiği nefis ezgiler… Bu etkinliğe zaten kaydolduğuysanız bu Salıyı unutmayın.

Emanet Zaman’ı okuduysanız ve bu salı gelmek dileğindeyseniz bana yazınız. (sumandefne@gmail.com)

Salı, 19:00 Kurtuluş Son Durak

 

5 Mart Perşembe 19.00

İstanbul Edebiyat Evi Kıraathane’de Sohbet

IMG_4828

Dostum, ilk editörüm ve yeni kitabımın genel yayın yönetmeni Çağlayan Erendağ ile yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuşuyoruz. Yoga, evlilik, ilişkiler, kadınlık, seyahat, yazarlık toplum ve daha nice konuları ele alacağız. Yerimiz kısıtlı. Mutlaka rezervasyon yaptırın.

30Ocak2020--DefneSuman--4

5 Mart 202

Perşembe, 19:00

İstanbul Edebiyat Evi, Beyoğlu

 

 

 

 

 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Etkinliği

Biricik kitap satış sitemiz Kitap Koala  Nişantaşı’da kitapçı dükkanı açtı. Dünya Emekçi Kadınları gününde biz de yazar dostum Kiraz Akın ile bu şirin kitapçıda sizlerle buluşacağız. Konumuz kadın roman kahramanları veya kahraman roman kadınları… Melike, Edith, Nur, Panayota, Sümbül, Safinaz, Selin… Bu güzel günü kutlamaya tüm cinsiyetleri bekliyoruz.

8 Mart Pazar, saat 12:00 Teşvikiye,

Kitap Koala ®| Kitaplarla Gelen Mutluluk, Şakayık Sokak, Nişantaş

DEFNE_SUMAN_insta
Kahraman Roman Kadınları

 

AYRICA….

Ayrıca izinlerinizi ve programınızı şimdiden ayarlayınız diye yazıyorum!

3 Nisan Cuma Kahvaltı Sofrası Kitap Gezisi, Büyükada.

Kayıt ve bilgi için bana yazınız. sumandefne@gmail.com

UNADJUSTEDNONRAW_thumb_3aad

 

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 9

Tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye, öğrenmeye
tam ortasındayım yolun

Bu günkü mektubuma bir MFÖ şarkısıyla başlıyorum. Günlüklerimizin tam ortasındayız. 8 günü ardımızda bıraktık ve önümüzdeki 8 gün var. Biz Bey ile yine Folk restorandayız. Gülçin’i bekliyoruz. Gülçin bizim İstanbul’daki ev arkadaşımız, benim uzun soluklu öğrencim, asistanım, sağ kolum. Bu hafta sonunu bizimle geçirmeye Atina’ya geldi. Biz Gülçin’e Orhan Pamuk’un Kar romanından bildiğimiz bir numara çektik: Okuyanlar hatırlayacaktır. Daha başlarda, Ka Kars’a vardığında, kent gazetesinde Ka’nın o akşamki temsile katılacağı ve Kar isimli yeni şiirini okuyacağı yazılır. Oysa Ka’nın ne Kar adında yeni bir şiiri vardır, ne de akşamki temsile katılmaya niyeti. Bunu gazetenin sahibine bildirdiğinde, sahip güler ve der ki biz gazetemizde haberini verdiktens sonra geleceğin yazıldığı olmuştur. (Tamamen hafızamda kaldığı gibi yazıyorum, kitap yanımda değil) İşte biz de aslında buraya Cuma akşamı gelecek olan Gülçin’e o kadar çok kere Perşembe akşamı görüşürüz, dedik ki sonunda kadın biletini değiştirdi, perşembe geldi. Kuantum buna denir!

Şimdi otobüsle Sintagma meydanına varmıştır. Sırt çantasıyla buraya, Folk’a yürüyecek. Yağmur yapıyor. Atinalılarda moral yerlerde. Yağmura hiç tahammülü yok bu şehirde yaşayanların. Hemen yüzler düşüyor. Yılın 360 günü altın ışıkla aydınlanan şehirlerinin karanlık yüzünü görmeye dayanamıyorlar.

Bugün benim mood ölçerim epey alçaklarda gezindi. Dünya kadar email geldi sizlerden. Sabah yoga yapamadım. Yogasız başlayan bir günün devamı huysuz, tahammülsüz geçiyor. Eski halimi hatırlıyorum. Kavga çıkartmak için fırsat kolluyorum. Yitirdiğim hiç bir şeyin karşısına kazançlarımı yazamıyorum. Aklım hep kayıpların dalgasında sörf yapıyor. En çok yasını tuttuğum şey bekarlığım, bağımsızlığım, özgürlüğüm, hiç konuşmadan geçireceğim uzun sabahlarım, atlayıp uçağa gideceğim günlerim, ucu açık biletlerim…

Bu bağımsızlık hayallerinin ancak bir çerçevede anlam kazanacağını bilecek kadar özgürlüğü tattım. Eğer etrafına bir sınır çizilmezse bağımsızlık çok derin bir yalnızlığa ve kedere dönüşüyor. Bunu bilecek kadar da başı boş dolandım. Yine de yıldızların, hormonların veya karaciğer enzimlerinin etkisi altında kaldığım böyle huysuz günlerimde büyük resmi görmeyi reddeden bir tarafım oluyor. Vızıklanıp kavga çıkardım. Bey sessizce dinledi. Hep sessizce dinler zaten. Çözüm üretmeye çalışmaz. Bu açıdan onu takdir ederim. O da eskiden böyle değildi. Kendini terbiye etti. Nihayetinde benim tek istediğim duyulmak. Derdime derman bulunması değil. Ben vızıldarken Mili kedimiz aramızda gidip geldi, mivayladı, başını sevdirmek için şekilden şekle girdi garibim. Sonunda bizi güldürmeyi başardı.

Bugün öykümle azıcık ilgilenebildim ama olsun. Mühim olan öykümüze her gün bir defa ziyarette bulunmak ve anlatıcımızın sesini iç kulağımızda bir dakikalığına da olsa duymak. Size de tavsiyem öykülerinize bir cümle dahi ekleyecek olsanız, onlarla bir kısa buluşun. Öyküler nasıl gidiyor bu arada?

Yağmura aldırmadan evden çıktık. Taksiyle yine Folk lokantasına geldik yine. Tekerlekli sandalyeyle taksiyle indi, bindi olayında usta olduk artık. Engelimizi neredeyse unutuyoruz Atina’da yaşar iken.

Veeee şimdi size bu satırları yazarken Gülçin sırtında çantasıyla Folk lokantasındann içeri girdi. Hiç de sabahın altısında evden çıkmış bir hali yok, iki dirhem bir çekirdek. Birazdan çekeceğimiz fotoğraftan siz de göreceksiniz. Bu Atina Günlükleri işe yarıyor. Her akşam yeni bir misafirimiz var. Sizi de bekliyoruz. İstanbullular için Ankara’dan yakın, İzmirliler için yarım saatlik uçak yolculuğu.

Biz yemeğe başlıyoruz.

HEpinize sevgiler!IMG_1397

Yarın görüşürüz.

 

 

Atina Günlükleri 5

Ananas1
Bugün Ananas kahvesindeyiz

16 Şubat 2020

Atina

Herkese merhaba ve iyi pazarlar!

Bugün yepyeni bir kahveden yazıyorum size. İsmi Anana. Öğlen yemeği için (ki Atina’da 15:00 sularında yeniyor) arkadaşlarımızla buluştuk. Folk adlı yeni açılan bir lokantaya gittik. Vegan ve vejeterjen menüsü zengin, aynı zamanda bizim Bey’i memnun edecek miktarda et yemekleri ve kokteylleri de olan bir yer. Bu lokanta daha yeni açıldı ama biz şimdiden müdavimi olduk. Yemekten sonra sokaklarda yürüdük. Atina’yı bilmeyenleriniz için hemen belirtmeliyim. Burası çok güzel bir şehir. Eski binaların korunmuş olması, çamlık tepeler, şehir parkları altı katın üzerine inşaat yasağı, antik kent ile modern kentin içiçeliği vs gibi özelliklerini bir yana bıraksanız bile inanılmaz güzel bir ışığı var. Öğlen yemeği sırasında arkadaşımız Alexandra Atina için yeni Kaliforniya tabirini kullandı. Yılın 365 günü güneş isteyenler artık Atina’ya taşınıyormuş. Sizi de bekleriz.

Bu Anana kahvesine Bey istedi diye geldik. Nefis bir yer. Yerler mozaik. Yemekler vegan ve vejeteryen, çay, kahve şahane. Sahipleri çevreye duyarlı. Plastik kullanılmıyor. Tasarımdan keklere, fincanlara, lambalara kadar her şey özenle yapılmış. Minik bir avlusu var. Sigaracılar orada. Geri kalan masalarda da benim gibi bilgisayar başında oturanlar, Japon turistler, pazar gezmesine çıkmış genç insanlar oturuyor. Günlerden pazar olduğu için içerisi çok kalabalık. Buraya hafta içi gündüz gelip bir mektubumu daha buradan yazacağım.

Ananas4
Atina’nın altın ışığı

Onlar bir masaya geçtiler, ben bilgisayarımı alıp minik turuncu bir sehpaya yerleştim, size yazıyorum. Söz verdim, bir gün bile sizi atlatamam. Hem düzenli yazmazsanız yazı size küser. Yoga gibi. Eh, malum saat de 5.30’u bulduğuna göre, arkadaşlarımdan izin isteyip ayrı bir masaya çekilmekten başka çare yok. Biz çok gençken, bir arkadaşımız vardı. Her gün mutlaka meditasyon yapıyordu. Bizim eve misafir geldiklerinde mesela izin isteyip yatak odalarından birine giriyor ve yarım saat orada oturuyordu. Biz gençtik ve komiğimize gidiyordu bu durum ama saygı da duymuyor değildik hani.

Şimdi ben de biliyorum ki yogayı da, meditasyonu da, yazıyı da  ritim besliyor. Onlar hayatın koştumacasına, sosyal etkinliklere rağmen varolmak istiyorlar. Bana yer açarsan ben de sana armağanımı veririm, diyorlar. O halde bana bir saat müsaade, ben bloğumu yazacağım diyebilmek de benim yazıya olan borcum.

Elbette bir roman üzerinde çalılşıyor olsam şimdi, işler o kadar kolay değil. Edebiyat sadece zaman ve ilgi değil, ciddiyet de istiyor. Arkadaşlarımı kahve masalarında bırakıp da bir köşeye çekilerek öykü yazamam. Öykü konusuna gelince, beş gün oldu hâlâ bir öyküye başlayamadım. Biraz dertleniyorum. Defterime notlar alıyorum. Aklıma bir iki fikir geliyor ama şunu da biliyorum ki öyküler, romanlar fikirlerle değil, cümlelerle yazılıyor. Oturup cümle kurmam lazım. Yarın bir saat cümle kuracağım. Hafta başı.

Ne okursan onu yazarsın derler ya… Ben de bu yüzden aylardır öykü okumaya çalışıyorum. Dünya kadar öykü okuduktan sonra bugün, bir romana teslim oldum. Hindistan’dan aldığım Quixote. Salman Rushdie’nin yeni romanı. Tuğla gibi ağır, kalın bir kitap. İngilizce. Kendini Don Quixote sanan bir Amerikalı ilaç satıcısının (tabi ki Hint asıllı Müslüman- başka bir Rushdie karakteri hayal edemiyorum) öyküsü. Eve dönüp tekar başına geçmek için sabırsızlanıyorum. (Yan masadan yarım pasta geldi: Glutensiz, vegan ve şekersizmiş! Bizim Bey gönderdi. Leziz!)

Ananas3
Mektup masam

Yazılarımı evin dışında yazmayı seviyorum. Etrafımdaki gürültüye, harekete rağmen dışarıda daha kolay konsantre oluyorum. Evdeyken, birileri benden hep bir şeyler istiyor. İstemeler de isteyecekmiş gibi geliyor. Kİmse olmasa da ev benden bir şeyler istiyor: Düzen, temizlik, çay, kahve… Yakınlarıma hep söylerim, ben Orhan Pamuk gibi sabah evden çıkayım, yazıhaneme gideyim, akşama kadar orada kalayım. Hayalimdeki hayat bu zannederim. O mudur gerçekten? Çok yakında benim de bir yazıhanem olacak. Bakalım o zaman oturabilecek miyim masa başında, yoksa yine size kahve köşelerinden mi sesleneceğim?

Biri vapurda, diğeri trende, üçüncüsü de otobüs garında geçen üç öykü hayaleti geziniyor hayalimde. Hangisiyle başlayayım? Siz de yazmak ister misiniz? Beraber başlayalım mı?

Haber bekliyorum

Sevgiler,

Defne.

Ananas2
İçi güzel, dışı güzel arkadaşım Alexandra ile ne projeler ne projeler…

Atina Günlükleri 2

13 Şubat 2020

Atina

Tekrar merhaba,

Bugün Atina’daki biricik kahvem Little Tree and Books’dan yazıyorum size. Burası Akropolis mahallesi sınırları içinde, hem kitapçı, hem de kafe. Bizim eve pek yakın sayılmaz. Bisikletle yarım saat sürüyor, taksiyle 10-15 dakika. Sabah Yunanca dersim vardı. Her salı ve perşembe sabahları 11’de Yunanca dersim var. Hocamla Skype’da buluşuyoruz. Bir buçuk saat sürüyor ders. Sonra öğle yemeği yedik. Kedileri besledim. Bey’i öptüm, çıktım. Yolda Yunanistan’daki yayınevimin kitapçısına uğrayıp burada çıkan kitaplarımdan üç tane aldım. Akşamki etkinliğimizde elimizde bulunsun.

IMG_1017
Dirseğimi dayadığım raftan yazıyorum.

Little Tree and Books’un topu topu on tane masası var ve bir de kanaryası. Masaları boş bulmak mümkün değil. Ben de arka taraftaki kitap raflarının önüne konmuş bar taburesinde oturuyorum. Önüm, arkam, sağım, solum kitap. Badem sütlü kakaomun hemen arkasında Dido Sotiriou kitapları duruyor. Raftan bozma bu masaya her oturduğumda Dido’nun kitaplarından birini çekip yanıma koyuyorum. Bana Yunanistan’ı anlatan ilk yazardır Dido Sotiriou. Bizim evde Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabından en az üç tane bulunurdu. (Anneme göre kütüphanede kitap aramaktansa gidip bir yenisi almak hem daha pratiktir hem de yayıncı desteklenmiş olur.)

Benden Selam Söyle Anadolu’yu ilk defa okuduğumda on iki yaşındaydım. Okulda öğrendiğim resmi Türk tarih tezine karşı bir görüşün içimde filizlenmesi de bu kitabı okurken vuku bulmuştu. Hiç bilmediğim amele taburlarının Nazi kamplarına ne çok benzediğini ilk o zaman düşündüm sanırım. Kitap biterken ağlamaktan bi hal olmuştum. Son cümlesi hafızamdan yankılandıkça hâlâ boğazıma bir şeyler takılır:

-Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin.

(Bu roman hakkında çok iyi bir çalışma için Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek’in Birinci Dünya Savaşı’nda Asker olmak adlı makalesini okuyabilirsiniz.)

Daha sonra, Emanet Zaman’ı yazdığım zamanlarda kitabı hem Yunancasından hem de İngilizcesinden bir kez daha okudum. Bizim Bey ile uyumadan önce birbirimize okuduğumuz bölümlerde beraber ağladık. Topraklarımızın ve insanlarımızın, insanlığın trajedisinden fazlasına ağlıyorduk. Bizi, Amerika’nın bir uzak kentinde karşılaşmış  Türk kadını ile Yunan erkeği birbirine bağlayan o esrarlı şeye dokunuyordu Sotiriou’nun romanı ve dönemin kayıpları, yitimleri ve felaketleri. Bizim Bey Emanet Zaman’ı yunancasından okurken de çok ağladı. Ben de yazarken ağlamıştım. Bizi bir araya getiren ve öykülerini yazdıran Emanet Zaman karakterleri bizim ilişkimiz aracılığıyla geçmişten bugüne seslerini duyurmayı başarmış hayaletkerdi belki de.

Emanet Zaman kitabımın yeri kalbimde başkadır. Bir daha hiç bir romanı öyle delice bir ilham ve aşkla yazmadım. Teknik olarak belki en başarılı edebi eserim değildir, nihayetinde sadece ikinci roman. Büyülü gerçeklik yöntemini çok gerçekçi bir tarihi fona oturtmamı eleştirmiş edebiyatçılar olmadı değil ama sorarım onlara Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları nedir ve Allende’nin Ruhlar Evi ve Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı? Bu romanlar Emanet Zaman’ın tekniğini doğurdu. Ben hayaletlerin hafızalarında dolandım ve onların sesini kağıda döktüm. Yıllarca çok çalıştım.

O sırada yeni düşük yapmıştım ve bir daha hamile kalmaya gücüm yoktu. Yılların ibresi kırkı gösteriyordu. Yine de bir deneyelim dedik. O kış dersleri iptal ettim. Amerika’daki evimizde kaldık. Bir tam yıl boyunca hemen hiç seyehat etmedik. O sırada yazdım Emanet Zamanı. Her gün, her akşam saatlerce, şevkle, aşkla, bulduğum her yerde çalışarak, yazarak geçti.

Bugün Emanet Zaman’ı kayırıyorsam biraz bu yüzden. Kitabın zor bir kurgusu olduğunu, İzmir’e, tarihe, eski Türkçeye yabancı, her gün düzenli okuma alışkanlığı bulunmayan okuru zorladığını biliyorum. Ama bir kitabın zor okunurluğu yüzünden diğerleri arasında kaybolup gitmesi taraftarı değilim. Kitaplarımız biz yazarların çocuklarıdır. Okunmalarından, görünürlük kazanmalarından, “hayatta bir yere gelmelerinden” biz yazarlar sorumluyuz. Bu benim şahsi görüşüm. Romanı bir yayınevine verip de o yayınevinden kitabı yaşatmasını, yükseltmesini beklemek, çocuğunuzu bir yatılı okula verip de ihtiyaçlarıyla bir daha hiç ilgilenmemeye benziyor. Yayınevi elbette kitabın yaşaması, beslenmesi, yükselmesi için bir ortam sunacaktır ama çocuğunuzun yüzlerce çocuk arasından sivrilip, hayallerini gerçekleştirmesini istiyorsanız onun elini siz yazarlar tutacaksınız. Başkası değil.

İşte bu minvalde şeyler düşünürken bir gün, aklıma Emanet Zaman’ı piyano dinletisi eşliğinde yüksek sesle okumak fikri düştü aklıma. Yoga öğrencim,  yetenekli piyanist Fatoş Ş. Pınarbaşı bir zamandır evlerinde konserler düzenliyordu. Evde Konser Var projesini belki duymuşsunuzdur. Fatoş ve opera sanatçısı arkadaşı Atilla Gündoğdu Pınarbaşı ailesinin Kurtuluş’taki evlerinde Lied akşamları düzenliyorlar bir zamandır.  Hemen Fatoş’a açıldım. Ben okusam, sen çalsan, Ali şömineyi yaksa, Duygu sıcak şarap yapsa, kediler etrafta dolansa, dışarıda kar yağsa ve biz kitabı baştan sona okusak sence kimse gelir mi? Kervan yolda düzülür dedik ve Kış Masalları projesini duyurduk. Ali harika bir tanıtım videosu hazırladı. Sosyal medyada görebilirsiniz. İki günde etkinliğimize yirmi beş kişi kaydoldu. Şehrin en soğu

75385b52-8ba1-4812-9951-65e18cf92075
Kış Masalları 2. Buluşması

k ve fırtınalı akşamlarının birinde başladık. Okurlar Gebze’den, Florya’dan, Kartal’dan Kurtuluş’a geldiler ve gecein sonunda bu dediğim yerlerle geri döndüler…

Kış Masalları’nın Şubat ayı buluşmasında Fatoş Erik Satie’den iki parça çaldı. (Bu arada şunu da söylemeden edemeyeceğim: Her buluşmada kitaptan dört bölüm okuyoruz. Fatoş öncesinde bu bölümlerin özünü, ruhunu yansıtacak parçalar buluyor, benim okumam biterken o da çalmaya başlıyor. Emanet Zaman’ın hayalimizde uyanan sahnelerini onun parmakları piyanoda gezinirken bir kez daha yaşıyoruz.) Erik Satie’den çaldığı iki parça da bana pek tanıdık geldi. Evet, ne olacak diyeceksiniz. Erik Satie herkese tanıdık gelir. Benimki öyle değildi. Sanki hayatımın her günü dinlemiştim. Ama nerede bir türlü hatırlayamıyordum. Aklıma takıldı. Satie’nin Gymnopedie’si pek çok filmin müziğinde kullanılmıştı ama bende soundtrack’i olan filmler değildi bunlar. Belki bale dersinde kullandık yıllarca. Belki bale okulundan birimizin sahnede bu müzikle solosu vardı, olabilir. Hala hatırlayabilmiş değilim. Acaba dedim sık sık dinlediğim sesli kitaplardan birinin fonunda mı çalıyor? Sesli kitap dinlem

eye bayılıyorum. Yazıma ana babalık eden tüm yazarların sesli kitapları küçük ipodumda kayıtlı. Bisiklet üzerinde şehri gezerken, yürürken, metroda hep kulağımda aşina bir öykü.

Bulamadım. Ama bir düşünce beni diğerine attı ve kendimi hiç beklemediğim bir yerde buldum. Çocukluğumun hasta yatağında. Bunu size yarınki mektubunda anlatayım. Biliyorsunuz bu akşam bizim gibi Türk-Yunan çift olan Sinem ile Alexandros’un güzel kahvesi Exodus’ta İnsanlık Hali kitabım için düzenlediğimiz etkinliğimiz var. Atina’daysanız mutlaka bekliyoruz. 19:00’da başlıyor. Şömine yanacak ve çaylar kaynayacak!

84958186_1717952781681282_4268956810846666752_n
13 Şubat akşamı 19:00’da Atina’da

 

 

 

 

 

Atina Günlükleri 1

12 Şubat 2020

Atina

Herkese merhaba,

İstanbul’dan iki gün önce döndük. Orada on yedi gün kalmıştık. Ben hem öğrenci hem de hoca olarak yoga kurslarına katıldım. Bir gün edebiyat yazarlığı çalışmasını yönettim, Orhan Pamuk’un Kar romanını okumuştuk onu tartıştık, sonra da ondan aldığımız ilhamla trende geçen ve içinde kar olan bir öykü yazdık. En azından öyle bir öyküye başladık. Başka bir gün Yaz Sıcağı kitabımdaki kimi sahnelerin geçtiği Fener, Balat, Eğrikapı semtlerini okurlara gezdirdim. Bir akşam Kış Masalları vardı. Ondan bir sonraki mektubumda bahsedeceğim. Bir akşam Beyoğlu Edebiyat Evi Kıraathane’de Hatha Yoga hakkında sohbet ettik. Bir de uzun zamandır “sahne almak” istediğim Akaretler Minoa’da Nazlı Gürkaş’la en yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuştuk. Yılın en soğuk gecesiydi. Üstelik Cumaydı. Buna rağmen sevgili okurlar, öğrenciler ve ailem geldiler, beni çok mutlu ettiler. Ertesi sabah kanepede uyuduğum yerden gözlerimi karanlığın içinde parlayan beyaz çatılara açtım. Dersim Advayta Bomonti’de sabahın 7sinde başlayacaktı. Herhalde kimse gelmezdi. Dersten önce kendi yogama ayırdığım yarım saat Mete babamın kara gömülmüş arabasının camlarını temizleyerek geçti. Stüdyoya vardığımda öğrencilerin büyük çoğunluğu (50 kişi!) oraya varmıştı bile. Hayran olmamak elde değil. Gün aydınlanırken yoga yaptığımız yerden, gökten zarafetle inen kar tanelerini izledik.

Şimdi Atina’dayım. Pazartesi öğleden sonra iki kedim ve tekerlekli sandalyedeki eşimle Sabiha Gökçen havalimanına doğru yola çıktık. Kediler çantalarında uslu uslu oturdular. Tüm güvenlik geçişleride onları çantalarından çıkartıp kucağımda taşıdım. Direnmediler. Uçak boştu. Ayaklarımızın altında sessizce oturdular. Tekerlekli sandalyemiz kaybolmadı. Uçak çıkışında Bey’i taşımaya bir değil, iki kişi geldi. Taksiye sığdık. Bütün bunlar İstanbul-Atina arası kedili, kocalı beş saatlik yolculuğu bir başarı hikayesi olarak kurmamıza yeter de artar. Eve döndüğümüzde kediler ve koca tuvalete gittiler, o iş de kazasız belasız yapıldı. Ondan sonra gevşedik.

Bundan sonraki on yedi gün benim için bir içe dönüş zamanı. Gerçi çok istisnai bir etkinliğe katılacağım. Atina’da Türkçe bir kitap akşamı düzenliyoruz. Bizim gibi Türk-Yunan bir çift olan Sinem’le Alexandros’un Exodus adlı kahvesinde İnsanlık Hali hakkında sohbet edeceğiz. Atina’da yaşayan ve Türkçe bilen, Türkçe kitap okuyabilen herkesi davet ettik. Şömine başı, çay, kahve, şarap… Güzel geçeceğe benzer. Yarın akşamı iple çekiyorum.

Atina’ya bahar gelmiş. Hava sıcaklığı 20 derece civarında. İstanbul’un karlı günlerinde elimizin altında bulundurmaya alıştığımız atkı, bere, eldiven takımları hemen çekmecelere kalktı. Öğleden sonra sokağa çıktım. Bizim eve on on beş dakika uzaklıktaki yeni kahvem Dope’a geldim. Buraya geçen ay Bey ile geldiğimizde pek hoş bir tesadüfle iki Türk kadınla tanıştım. Masalarında Ege Soley’in Sakin kitabı duruyordu. İyi ki sosyal bir günümdeymişim. Üşenmedim, gidip merhaba dedim. O ara daha yeni Doğan Novus’un başında olan Mavi Orman editörüm Handan’la Sakin adlı kitabı konuşmuştuk. Daha sonra da ortaya çıktı ki Sakin’in yazar Ege zaten benim pek sevdiğim bir çevirmen (az buz değil Ferrante’lerin çevirmeni) ve arkadaşım olan Eren’in kızıymış. O arada o da ortaya çıktı. İncecik ağlarla birbirimize bağlıyız.  Tesadüfler de hayatın kurgusu işte. Bu kahveye geçen gelişimde tanıştığım güzel ve akıllı kadınlar da edebiyat sevdalısı çıktılar. Seçkin’in kitap bloğu vardı. Beni tanıdı. Seçkin, Huriye ve Ayça ile hemen planlar yaptık, aklımıza o anda gelen projeleri not ettik. Madem düzen bizi bu kahvede buluşturmuştu, biz de düzene katkıda bulunmak üzere bu buluşmadan bir çocuk doğurmalıydık!

Şimdi yine Dope’dayız. Tek başıma geldim. Hava mis. Baharın ilk günleri hâlâ içimi kıpır kıpır ediyor. Gerçi artık kış mevsimi yok ama anılarda kalan bir tortu var işte, o geri geliyor. Kokular, serinlikle karışan güneş, gölgede ürpermek vs… Bana eski baharları hatırlatıyor. Hemen canım Rumelihisarındaki o eski büfede basılmış domates salçalı sucuklu tosttan istiyor. O büfe artık yok (galiba) ve ben on beş yılı aşkın zamandır et yemiyorum. Yine de anısı geliyor. Ağzım sulanıyor. Yaşım ilerledikçe hayatın en canlı kısmının anıları hatırladığımızda içimizi saran duygular olduğunu keşfediyorum. Şimdinin gücü geçmişin tadından geçiyor. Şimdiyi anlamlı kılan her şey hafızada saklı. Şu anda belleğimi benden çalsalar, bahar bana bir şey ifade eder mi? İçimde bir şeyler kıpırdanır mı? Yitirdiklerimin hasretini duymadan elimdekilerin kıymetini bilebilir miyim? Spotify’ın günün seçkisi olarak bana sunduğu Değirmenler’i belleğim olmadan yine de sevebilir miyim?

Niyetim bu on yedi gün içinde yeni bir öykü yazmak. Dün biraz uğraştım. Yazdığım hiç bir şeyi beğenmedim. Trende geçen ve içinde kar olan öyküyü sürdürmek istedim, aldı başını bir yerlere gitti, beni doyurmadı. Gerçi bir öykü ya da bir roman başlangıç aşamasında bir yazarı doyurmaz ya, en azında birazcık heyecanlandırsaydı. O da olmadı. Yeni bir şey mi denesem, yoksa sebat edip trende geçen (ama henüz içinde kar olmayan) öykümü biraz daha yazsam mı bilemiyorum.

Bu arada size yazayım dedim. Önümüzdeki on yedi gün bir yandan yeni bir öykü çıkarmaya çalışırken, diğer yandan da size mektup yazmayı sürdüreceğim. Beraber göreceğiz neler çıkacak… Her gittiğim kahveden bir fotoğraf da yollarım. Bugünkü Dope’dan.

Yarın için aklıma gelen konuları unutmamak için buraya not edeyim. Hem sizin için de bir “teaser” olur. (Ne demekse!)

Küçük Prens, Erik Satie, Kış Masalları, Emanet Zaman.

fullsizeoutput_4426

 

 

 

 

 

 

2020 KIŞ ETKİNLİKLERİ

Bu kışa hızlı giriyoruz. Yoga, yazarlık, kitap yürüyüşleri, kitap okumaları, atölyeler, dersler, kurslar… Listesini aşağıya bırakıyorum.

Kış Masalları

2d4c1e62-031d-4f8d-b3b1-1717879ae6fbPiyano dinletisi eşliğinde Emanet Zaman kitabımı okuyorum. Kış boyunca dört defa bir araya geleceğiz. Şömine, sıcak şarap, çay, kediler…Dört buluşmanın tamamına katılmak ve Emanet Zaman’ı okumak şartıyla.

Piyano: Fatma Şafak Pınarbaşı Okuma: Defne Suman

Buluşma tarihleri 7/1, 4/2, 3/3, 31/3.

Saat: 19:00-21:00

Yer: Kurtuluş Son Durak

Bu etkinliğimiz dolmuştur. İlginiz için çok teşekkür ederi.z

Yaz Sıcağı Kitap Yürüyüşü

Yaz Sıcağı Test2

Romanın geçtiği mahallerde geziyoruz, kilit sahnelere ev sahipliği eden kiliselere, okullara, binalara, surlara girip çıkıyoruz. Isınmak için girdiğimiz yerlerde kitaptan parçalar okuyoruz. Kitabın Dyazılış öyküsünü siz soruyorsunuz, ben zevkle anlatıyorum. Bu yürüyüşe katılmak için Yaz Sıcağı kitabının en azından ilk yarısını okumuş olmanız gerekiyor.

Tarih: 28 Ocak 2020 Salı

Saat: 11:30-14:30 Fener, Balat, Ayvansaray

11:30 Fener Rum Patrikhanesi önünde buluşuyoruz

Ücret:100TL

Öncesinde kayıt yapılması şarttır. Kayıt için sumandefne@gmail.com adresine email yazınız.

Konuşma: Hatha Yoga’nın Kökleri ve Dönüşümü

GölgeBu akşam yoganın felsefesini, değişimini ve itibarını geri kazanması için yapılabilecekleri konuşmak üzere buluşuyoruz.

Tarih: 30 Ocak 2020

Saat 19:00

Yer: Kıraathane. Istanbul Edebiyat Evi

Etkinlik ücretsizdir.

Kayıt ve ayrıntılı bilgi için:

http://kiraathane.com.tr/sezon-programi/2020-01-30-hatha-yoga-nin-kokleri-ve-donusumu

Shadow Yoga Workshop- Balakrama Prelüt

Shadow Yoga prelütlerini hatırlamak veya cilalamak isteyen eski öğrenciler için bir workhop.

Vahni

Balakrama prelütünü geçmişte bir zaman öğrenmiş olma şartımız vardır. Tecrübeli yoga öğrencileri, ilgileniyorsanız bana yazın. Konuşalım.

Tarih: 3 ve 6 Şubat 2020

Saat: 17:00-19:00

Yer: Gayrettepe, İstanbul

Ücret: 200TL

Kayıtlar için defnesumanyoga@gmail.com

 

Minoa’da İnsanlık Hali Sohbeti ve İmza

Beşiktaş Minoa’da yeni kitabım İnsanlık Hali’ni konuşuyoruz. Sevgili Nazlı Gürkaş soruyor, ben yanıtlıyorum.

Minoa Afiş Yeni_insta

Moderatör: Nazlı Gürkaş

Sonra  imza var, daha sonra da caz dinletisi.

Harika bir akşam!

Tarih: 7 Şubat 2020

Saat:19:00

Yer: Minoa Bookstore, Akaretler Yokuşu No 52A Beşiktaş

 

 

Shadow Yoga Başlangıç Kursu

Pınar Üstün’ün vereceği bu kursta Shadow Yoga sisteminin ilk seti olan Balakrama’yı öğreneceksiniz.

Cumartesi 08:30-10:30 & Salı 19:00-20:30
Tarihler: 22-29 Şubat – 7 Mart CUMARTESİ
25 Şubat – 3 Mart SALI
Toplam 9 saat

Bilgi ve kayıt için Pınar Üstün’e pinarustunyoga@gmail.com adresinden yazınız.

WhatsApp Image 2020-01-19 at 18.27.00

AGNIYOGANA Film Gösterimi

Screen Shot 2020-01-18 at 11.38.18

Yönetmenliğini Shadow Yoga okulunun baş hocası Emma Balnaves’in üstlendiği Agniyogana Belgeseli, Hatha Yoga’nın kadim köklerini anlatıyor.

Belgeselin gösterimi 23 Nisan 2020 saat 19:00’da Kadıköy Sineması’nda gerçekleşecek. Fragmanı buradan seyredebilirsiniz.

Biletler için shadowyogaturkiye@gmail.com

 

Shandor Remete ve Emma Balnaves ile Hatha Yoga Konuşması ve Nṛtta Sādhanā Hafta Sonu Kursu

24-25-26 Nisan 2020

Bütün dersler yoga tecrübesine sahip her seviyeden öğrenciye açıktır.

Sundernath (Shandor Remete) ile Hatha Yoga Konuşması

24 Nisan Cuma
17:00-19:00
Yer: Advayta Bomonti
Ücret: 100 USD

  • Bu konuşmaya katılım, hafta sonu kursuna katılanlar için zorunludur. Hafta sonu kursuna katılanlar bu konuşma için ayrıca ücret ödemezler. Yalnızca konuşmaya katılmak isteyenler için ücret 100 USD’dir.

Emma Balnaves ile Nṛtta Sādhanā Hafta Sonu Kursu

25 & 26 Nisan
Cumartesi             Pazar
07:00-09:00           07:00-09:00

16:00-18:00

Yer: Advayta Bomonti
Ücret: 370 USD (Bu ücrete Sundernath’ın Hatha Yoga Konuşması dahildir)

  • Erkenci kuş ücreti: 1 Mart 2020’den önce yapılan ödemeler için 330 USD.

Yerinizi ayırtmak için kursun %25’i değerindeki 90 USD’lik kaporanın ödenmesi gereklidir. Kapora hiçbir koşulda geri ödenmez.

istkurs

İptal politikası:

24 Şubat 2020 tarihinden önce yapılan iptaller için ödenen miktarın %50’si iade edilir. Bu tarihten sonra yapılan iptaller için ücret iade edilmez.

 

Kontenjan kısıtlıdır. Yerinizi ayırtmak için ücreti erkenden ödemeniz tavsiye olunur.

Kayıt için shadowyogaturkiye@gmail.com adresine yazınız.

 

 

Kış Masalları

IMG_9675
Yazar ve Piyanist olarak sizi bekliyoruz!

Sevgili Blog Okurlarım,

Yeni bir projemiz var. Sosyal medyada duyurmadan önce size yazıyorum.

Projenin ismi Kış Masalları.

Bir piyanomuz var ve yetenekli piyanistimiz: Fatoş Şafak Pınarbaşı. Bir kitabımız var: Emanet Zaman ve bir yazar: ben.

Ben Emanet Zaman’ı okuyacağım. İkinci romanım.

Fatoş piyanoda romana uygun parçalar çalacak. Oda müziği konseri

Siz salona yayılacaksınız.  Şömineyi yakacağız. Bir masada şarap, konyak, kahve, çay, kuruyemiş ve atıştırmalıklar olacak Kediler var, sağdan, soldan geçecekler.

Bu toplantılar ayda bir defa, Salı akşamları saat 19:00’da Kurtuluş’ta Fatoş ve Ali Pınarbaşı’nın evinde gerçekleşecek. Her buluşmada Emanet Zaman’dan uzunca bir bölüm okuyacağım ben size. Arada geçen zamanda siz kitabı biraz daha okuyacaksınız. sonraki buluşmamızda, yine uzunca bir bölüm okuyacağım ben ve Fatoş piyano çalacak. Kitabı konuşacağız, yazım sürecini, müziği, o dünyayı…

Dört buluşmanın sonunda Emanet Zaman’ı okumayı bitirmiş olacağız.

Müzik, edebiyat, dostluk ile geçen bir kaç saatte  ruhumuzu doyurup, yüreklerimizi ısıtacağımızı umuyoruz.

Salonumuz çok büyük değil. Zaten samimi bir buluşma olsun isyoruz. O yüzden 15 kişi alacağız. Grup belli olduktan sonra araya yeni kimseler girmeyecek. Ocak-Nisan arası aynı grup ayda bir defa, Salı akşamları Kurtuluş’da bir araya geleceğiz. Tarihlerimiz de belli ve şöyle:

7 Ocak, 4 Şubat, 3 Mart, 31 Mart

Yer: Kurtuluş Son Durak

Ücret: 250TL (yerinizi ayırtmak için 50TL kaparo göndermeniz yeterli.) İlgilenirseniz bana hemen yazın. Sosyal medyada duyurduktan sonra çok çabuk yerler bitebilir.

sumandefne@gmail.com

Piyano: Fatoş Şafak Pınarbaşı
IMG_1841

Yazar: Defne Suman

Tabanlarım Kaşınıyor

Tek başına
Foto: Kokia Sparis

Her yaş günümde, bizim Bey’den bana bir hafta tek başıma tatil hediye etmesini dilerim. Yanlış anlaşılmasın, o tatili finanse etmesini değil, sadece helal etmesini isterim yaş günü hediyem olarak. Yani, ben şu tarihte, tek başıma veya arkadaşlarımla bir hafta filanca adaya, dağa, köye gideceğim dediğimde surat asmasın, “how about me?” krizine girmesin, hayatın bir haftasını bensiz idame ettirecek şekilde madden ve manen hazırlansın diye. O da her yaş günümde bana bu bir haftanın sözünü verir. Hatta beraber hayal de kurarız: Bu seneki yaş günü hediyeni Amorgos adasında geçir, bu sene Monemvassia’ya git, bu sene o çok istediğin Kars seyahatine çık, Büyükada’daki eve kapan vs vs.

Tüm iyi niyete ve hayallere rağmen ben bir hafta kocasız tatil hediyelerimi bir türlü kullanacak fırsat yaratamam. Zaten her ay bir, bazen iki defa yoga dersi vermek üzere Yunanistan’dan Türkiye’ye seyahat ettiğim ve her defasında kocamsız dokuz gün geçirdiğim için o ay içinde bir kez daha yollara düşmek, bir kez daha Bey’den ayrı kalmak istemem. Böyle böyle, aylar ayları ve yıllar yılları kovalar ve ben doğurduktan sonra bebeğiyle mümkün olan en uzun zamanı geçirmek isteyen kadınların hamilelik öncesindeki yıllar boyunca biriktirdikleri izin günleri gibi yaş günü hediyesi kocasız tatil haftalarımı biriktiririm. Şimdi hepsini aynı anda kullanacak olsam, rahat iki ay bir başıma tatile çıkabilirim.

Ocak ayını kendime tatil ilan etmiştim. Türkiye’ye gitmedim. Öğrenciler de bir ay tatilde kendi yogalarına odaklandılar. Ev ödevlerini yaptılar, yapıyorlar (inşallah). Ay sonunda misafir bir hocamızın yoğun bir atölye çalışması, ardından dokuz gün sürecek benim kurslarımla birbirimize kavuşacağız.

Bu tatil bana kırk gün aynı şehirde, aynı evde (bizim evde) kalma imkanı sağladı ki hayatımda çok nadir kırk günün kırkını arka arkaya aynı evde, aynı şehirde geçiririm. Yeni bir kitap hazırlıyorum. Mavi Orman’ın devamı niteliğinde. Onu son haline getirmek üzere içime kapanmak, her gün düzenli olarak metinle buluşmak için ayırdığım bir zamandı. Ayrıca hocalık ve seyahatten uzak bir dönemde kendi yogama da yoğunlaşmak, sabah akşam düzenli olarak serilerimi çalışmak istiyordum. Sosyal medyadan elimi ayağımı çektim. E-postalar ve asistanlarımla mesajlaşmak dışında dış dünyayla pek ilgilenmedim.

İyi gidiyorduk ama sonra hafiften kanım kaynamaya başladı. İlk ve çok sevgili yoga hocası çiftimin kadın yarısı bu durum için “tabanlarım kaşınıyor” tabirini kullanırdı. Evet, benim de tabanlar kaşınmaya başladı. Her sabah aynı yatak, aynı ev, aynı manzara, aynı rutin. Ne yapmalı? Nereye gitmeli? Kaç zamandır Paros adasındaki bir yoga merkezini merak ediyordum. Hem kendim için hem de hocalar için bir keşif gezisine çıkmanın tam zamanıydı. Hatta bu keşif gezisinin tek zamanıydı. Şubattan sonra İstanbul, İzmir, Şirince dersleri, kitap fuarları, kitap gezileri, söyleşiler derken zaman tam gaz geçecekti.

img_0871
Kolibitres, Paros

Kırk günlük  tatilim birinci ayını doldurdu. Yola çıkmak için mükemmel bir zamandı. Küçük çantama Kundera’nın Perde adlı  kitabını, bir boğazlı kazak, bir blucin, bir elbise, bir set de yoga kıyafeti attım. Havaalanından 2018 Man Booker ödülünü kazanmış olan Milkman kitabını aldım. Pervaneli pırpır uçak beni göz açıp kapayıncaya kadar Paros adasına indirdi. Kiraladığım Fiat Panda arabam beni bekliyordu ve uçsuz bucaksız mavilik, katman katman bulutlar, ağ ayıklayan balıkçılar, kış mevsimini uykuda geçiren sessiz, beyaz bir ada.

Otel odasını zevkime ve yogasal ihtiyaçlarıma göre düzenledikten, kitaplarımı, defterlerimi raflara dizdikten sonra çıktım, haritama baka baka bir fırın buldum.

“Sizde nistisimo yiyecek bulunur mu?”

Nistisimo benim Yunancada ilk öğrendiğim sözcüklerden biridir. Tam karşılığı oruç demektir. Türkçede kulağa oruç yemeği tuhaf gelse de Ortodoks Hristiyanların Paskalya öncesindeki kırk günlük oruçları etsiz, sütsüz, yumurtasız bir beslenme rejimi içeriyor. O kırk gün onlar için oruç, benim için bayram oluyor. Çünkü ben çocukluğumdan beri süt ve süt ürünlerinden, yumurtadan tiksinme derecesinde hoşlanmam. Yogaya başladıktan sonra et ve tavuğu da bıraktım. Bir fırında hem peynirsiz hem de etsiz bir şey bulmak o günden sonra baştan başa bir serüvene dönüştü. Özellikle bir türlü patatesli böreği keşfedemeyen Yunanistan’da.

Müjdeler olsun ki girdiğim bu ilk fırında nistisimo ürünler vardı. Manitaropita mesela nistisimo idi ve spanakopita da öyleydi. Zevkten dört köşe bir vaziyette sıcacık manitaropitamı ısırdım. Anladığınız üzere manitar ve pitta’nın bileşiminden oluşan bu kelime mantarlı börek anlamına geliyor. Olağanüstü lezzetliydi. Hemen ikinciyi, üçüncüyü almayı, akşama kadar sadece bu börekten yemeği kurdum. Çünkü tek başıma yolculuk ederken bir lokantaya girip masa donatmayı sevmiyorum. Bilhassa masalarında dört kuşak ailelerin neşeyle yemek yedikleri Yunan lokantalarına girip de tek başıma bir köşeye oturmak hoşuma gitmiyor. Tayland’dayken bu durum bana hiç koymazdı. Üstelik tıpkı Yunanistan’daki gibi Tayland’da da lokantalar hep uzun masalarda oturan kalabalık aileler veya arkadaş gruplarıyla doluydu. Eh, ama o on beş yıl önceydi. Ne alakası var derseniz, şu: Otuz yaşındaki genç bir kadının tek başına yemek yemesi ile kırk beş yaşındakinin tek başına yemek yemesi arasında bir fark vardır. Ben “o kadın” olmak istemiyorum. O kadın orta yaşlıdır. Dünyayı tek başına gezmektedir. Egzotik ülkelerin lokanta masalarında tek başına oturur, şarabını söyler, kitabını açar, okur. Hayatından memnun da görünse, etrafına yaydığı bir yalnızlık dalgası tarafından çevrilmiştir. Saçları kırdır. Erkeklerden ümidi ise kıttır.

Hayır, ben o kadın olmak istemiyorum. O yüzden bir börek alıp denize nazır bir kayaya oturup onu yiyorum. Hoş, istesem de kış uykusundaki Paros’da başımı sokup yemek yiyeceğim bir taverna bulamazdım. Her yer kapalıydı.

img_7117

Yoga merkezini gezdim. Sahibi Sasy ile hemen anlaştık, uzunca bir zaman onunla kaldım. Rüya gibi bir yer yapmışlar. Denize nazır bir yoga merkezi. Nisan ayından Kasıma kadar benim gibi kendi öğrenci grubuna sahip hocaları ve öğrencilerini ağırlıyorlar. Her bir ayrıntısı sevgiyle inşa edilmiş, sade ve çok güzel bir yerdi. En kısa zamanda bir grup ayarlayıp geleceğime söz verdim.

Akşam erken yattım. Sabah gün ağarmadan kalktım. Evden getirdiğim aeropress teşkilatımla kahvemi hazırladım. Odamı havalandırırken lobiye indim. Küçük, şık bir otelde kalıyordum. Özenle ve zevkle döşenmiş bir ada evi. Kundera’nın Perde kitabından bir bölüm okudum. Roman yazarının hikayesini kurarken ayrıntılar karşısında nasıl heyecanlandığını anlatan harika bir bölümdü. Romancı dünyayı kurarken kullandığı ayrıntılarının romanın ileriki bölümlerinde yankılanmasını ister, onları tekrar, tekrar kullanır, diyordu Kundera ve ben başımı sallıyordum. Evet, evet! Hatta ikinci yarı hep bu yankıyı dinleyerek yazılır diyordu. Yine evet evet!

“Onun için en küçük ayrıntı önemlidir, onu bir izleğe, bir motife dönüştürür ve tıpkı bir fügdeki gibi sayısız tekrarlarla, çeşitlemelerle, göndermelerle tekrar tekrar geri getirir.” (Kundera, Perde. Sf 148)

Ben şık otelimin lobisinde kahvemi yudumlar, başımı sallarken ve “mekân tasvirleriniz çok uzun”, “tam hikâyeye girecekken başka bir yere gittik”, “çok ayrıntı var” diye romanlarımı eleştiren okur güruhunu düşünürken Kundera da dedi ki:

“… zaten okuyucu bunu hemen unutacak … ve rafine bir ezgi halindeki müziği filan duymayacaktır. Bu unutuş karşısında romancı ne yapacaktır? Umursamayacak ve okuyucusunun kitaba kendini tamamen vermeden, hızla, unuta, unuta, asla içine giremeden göz gezdireceğini bile de, romanını unutulmayanın yıkılmaz şatosu gibi inşa edecektir.” (a.g.e)

Ne kadar doğru! Nasıl da trajik. Biz kocaman bir dünyaya açılan her bir pencerenin ayrıntısını işlemekle meşgulken, basit bir story, bir macera, peki sonra ne olmuş haydi sadede gel, diyerek okuyan okurla karşılaşmak ne kadar acı. Ama ben de okur tarafına geçtiğinde aynı şeyleri düşünmüyor muyum? Pek çok kereler evet. O yüzden bazı romanları ikinci defa okuyorum. Hikaye merakımı doyurduktan sonra Kundera’nın deyimiyle o şatonun içine girebilmek, orada vakit geçirmek için ikinci, bazen üçüncü, dördüncü defa okuyorum. Ancak o zaman yazarın kurduğu dünyayı anlıyorum.

Kundera’ya dalmıştım. Havanın aydınlandığını fark etmemişim. Sasy ile kahvaltı edecektik. Aynı fırında, aynı manitaropitayla. Yoga için çok az vaktim kalmıştı. Odama çıktım. Minicik bir daire halının üzerinde ısınmaları yaptım ve sonra her daim tutuk ayak bileklerime apana vayunun kara sularının inmesi için farklı şekillerde çöktüm, kalktım. Tabanlarıma, ayak parmaklarıma, ayak bileklerime vücudum ağırlığını bıraktım. Ayağımın üzerindeki enerji gitmeyen yerler sarı, beyaz şeritler halinde belirdi. Enerji fazlasının tıkandığı yerler mor, pembe, kırmızı. Nihayet ateş açılıp da tüm vücudumu ısıtana kadar aynı hareketleri ve udiyana bandaları tekrarladım. Önceki gün mantarlı börek dışında bir şey yemediğim için midem, bağırsaklarım boştu. Udiyanalar şahaneydi. Mayuralık vaktim yoktu ama yapsam eminim o da bir içim su olacaktı. Hocamın ayak bilekleri vücudun kilit noktasıdır, deyişi aklıma geldi. Onlar yumuşadıkça diğer eklemler, kalçalar ve nefes de açılıyordu. Zihnim durulmuş, kaprislerinden arınmıştı.

img_0875
Akşam güneşinde bir dost

Sokağa çıktım. Balıkçılar ağlarını onarıyordu yine. Önlerinden geçtim. Sasy ile yanlış anlaşmışız. O, aynı fırının adanın kuzeyindeki şubesinde beni beklemiş, ben limandakinde. Akşam yemeğe buluşuruz, ne yapalım dedik. O gün Sasy’nin isim günüymüş. Akşam yakın arkadaşlarını yemeğe götürüyormuş. Daveti hemen kabul ettim. Uzun bir masaya dahil olmak istiyordum.

Mantarlı böreğimi yiyip bir manastıra girdim. 100 Kapılı Panayiya (Meryem Ana) manastırı. Daha içeri adım atar atmaz, ruhani havası ciğerime doldu. Ben herhalde bir önceki hayatımda Ortodoks Hristiyan manastırında yaşayan bir keşiştim. Çocukluğumdan beri Büyükada’nın Aya Yorgi tepesi olsun, Fener’deki Kırmızı Kilise (o da ilk olarak kadınların ibadet edeceği bir manastır olarak Moğollu Maria tarafından düzenlenmiş) olsun manastırlar beni daima büyülemiştir. Girdiğim 100 Kapılı Panayiya Manastırı da bana Ayvansaray’daki Vlaherna Meryem Ana Kilisesi’ni hatırlattı. Yanılmıyorsam o da bir zamanlar manastır olarak kullanılmıştı. Ortada ağaçlı bir avlu ve etrafına dizilmiş odalar. Hindistan’ın Rişikeş kentinde kaldığım aşram da aynı bu mimariyle inşa edilmişti.

Odama döndüm. Hava güneşli ve pırıl pırıl olmasına rağmen çok soğuktu. Elementlere maruz kalınca yorgun düşmüşüm. Ne demişler hareket dinginliğe, dinginlik harekete evrilir. Evrenin kuralı budur. Çok sıcak bir duş aldım. “Sabunlanırken suyu kapat, termosifondaki suyu bitirme, elektrik faturasını düşün,” diye söylenen kocanın 160km uzağında olmanın verdiği gönül rahatlığıyla yarım saat sıcak suyun altında durdum. Sonra yatağa girdim. Battaniyeyi çektim boğazıma kadar. Milkman kitabını okumaya başladım. Hiçbir şey anlamadım. Kitapta isimler yok. Middle sister diye biri var. Anlatıcımız. Third brother-in-law ile akşamları koşuya çıkıyorlar. Middle sister’ın bir maybe-boyfriend’i var. Bağlanma sorunu yaşayan erkeğimiz. Bilge bir anne var: Ma. Depresif bir baba var: Da. Yer isimleri de verilmemiş. The land over the water diye bir yer var. Sonra bir de The land over the border var. Ama bunlar ne ola ki? Okuduğum kitaplar hakkında bilgi sahibi olmayı sevmem, arka kapağını bile okumam ama bu defa anlaşılan ufak bir araştırma yapmadan bu şatodan içeri adım atamayacaktım. Battaniyenin altında bir yerlerde laptop bilgisayarım duruyordu. Çıkarttım. Milkman. Bul bakalım Google Efendi.

Ne buldu beğenirsiniz Google Efendi? Guardian’da çıkmış bir eleştiri yazısı. Milkman’in okuması zor, çok zor bir metin olduğundan söz ediyordu. Öyle iyi bir yazıydı ki Milkman’i bırakıp onu okudum. Zor metinleri övmüyordu ama Milkman’i övüyordu. Zor diye bir kitabı kenara atmanın yazık olduğunu , iyi edebiyatla, çok satar arasındaki farkı hatırlamamız gerektiğini filan anlatan sıkı bir eleştiri yazısıydı. Sabah Kundera’nın başlattığı daire kafamda tamamlandı, kapandı. Land over the water’in İngiltere, land over the border’ın İrlanda Cumhuriyeti olduğunu ve Milkman’in 1970li yıllarda Kuzey İrlanda’da, Belfast’ta geçtiğini de öğrenmiş oldum.

Battaniyenin altında gerinirken aklıma bir film geldi: Kadın kocasına diyordu ki, bazen kaçıp gitmeyi hayal ediyorum. Adam soruyor: Nereye? Bilmiyorum diyor kadın. Bir otele. Ne yapacaksın orada? Adam kuşkulu. Hiç, diyor kadın. Bir otel odasında oturacağım. O kadar mı, diyor adam. O kadar, diyor kadın.

Onu o kadar iyi anlıyorum ki! O kadar.

Manastır Yunanca monastiri kelimesinden geliyor. Monos/moni mu tek başına demek.  Manastır da insanın monos/ moni mu  kalacağı yer anlamında kullanılıyor. Arabamı erken inen akşam güneşine nazır tepelerde, kıyılarda sürerken moni mu, yalnız başıma ne kadar huzurlu olduğumu düşündüm. Kafamdan bu yazıyı yazdım. Spotify The Ballad of Lucy Jordan‘ı çalmaya başlayınca gözlerim doldu.  Marianne Faithful’un bu parçasını ben ilk defa Thelma & Louise filminin soundtrack’inde duymuştum.  Thelma& Lousie yaşıtım kadınların hemen hepsi gibi benim de içime işlemiş bir filmdir. Bu şarkıyı ilk dinlediğim on dokuz yaşında “o kadın” olmaktan ne kadar korktuğumu hatırlıyorum. Bu parçadaki “o kadın” yukarıdaki bahsettiğim o kadın değil. Hatta onun tam tersi diyebilirim. Bu parçadaki “o kadın”, otuz yedi yaşına gelip de gençlik rüyalarının hiç birini gerçekleştiremeyeceğini anlayan Lucy Jordan.

Gaza bastım.Yanımda bir kız arkadaşım olsaydı şimdi. Ayşe, Yasemin, Evren, Zeyno, Deniz… Hayatta en çok özlediğim şey gençliğimi bilen bir kız arkadaşla beraber vakit geçirmek.

Akşam yeni arkadaşlarımla yiyip içtiğim erken akşam yemeğinden sonra (yaşasın akşam 16:30’da akşam yemeğine oturan yogacı dostlar!) yine saat dokuzu bulmadan yattım. Hemen uyudum. Ertesi sabah kısa bir yogadan sonra havaalanına, oradan eve döndüğümde ışıl ışıldım.

Kısa bir moni mu arası her eve lazım.

 

fullsizeoutput_34d8
Yuvaya Dönüş, Atina