Yogiler Kül ile Yıkanır

Yogiler Kül ile Yıkanır(Yoga Journal Türkiye‘nin geçen sayısında yayımlanan yazım.)

Yogiler Kül ile Yıkanır

Defne Suman

Bir kaç yıl önceydi. Sırbistan’da yoğun bir yoga eğitimindeydim. Ülkenin kuzeyinde, nehir kıyısında, yeşillikler içinde, zamanın durduğu bir köyde hocamız canımızı çıkartarcasına bizi çalıştırıyordu. Sabah dersinden çıkışta vücudumuz kadar nefesimiz, nefesimiz kadar zihnimiz çalkalanmış durumda yeşilliklerin arasından odalarımıza yürürken ağzımızı bıçak açmıyor, bilincimiz dünyayı tüm sesleri, renkleri ve hisleriyle içine çekiyordu. Az konuşuyor, az yemek yiyor, çokça bir başımıza vakit geçiriyorduk.

İşte böyle günlerin birinde sabah dersinden odama döndüğümde ağlamaya başladım. Babamı düşünüyordum. Babam bir sene önce ölmüştü. İntihar etmişti. Kafasına silahı dayayıp beynini havaya uçurmuştu. Doğru dürüst yasını tutamadan bize miras bıraktığı borcun derdine düşmüştük. Kızgındım ona. Yarıda kestiği yaşamını başımıza bıraktı gitti diye, doya doya onu özleyemeyeceğim diye. Hasrete daima haksızlık hissiyle mağduriyet karışacaktı. Benden ihtiyar babasının gözlerini elleriyle kapatma hakkını çalmıştı.

Yoğun yoga çalışmasının yarattığı sarsıntı aylardır içime gömdüğüm öfkeyi su yüzüne çıkartmıştı. Ufacık odamda bir aşağı bir yukarı yürüyor, köpürüyordum. Düşündükçe kızdığım şeylerin listesi uzuyordu. Öfkeden ağlıyordum. Kederden ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ya ağlamam akşam dersinde de sürerse diye dertleniyordum. Benimle beraber bu eğitime gelmiş öğrencilerim vardı. Onların önünde kendimi bırakamazdım.

Öfke, keder, utanç ve telaş birbirine girmiş, iç organlarımı yakıp duruyordu. Biliyordum. Bunlar duyguydu. İngilizcesi emotion idi. İçinde motion barındıran bir kelimeydi. Motion hareket demekti. Duygu gelir geçerdi. Duygu bir takım düşüncelerin, inanışların belli şartlar altında bir araya gelmesinden üreyen bir buluttu. Zihin gökyüzü ise duygu onun maviliğinde süzülür, bazen yoğunlaşıp içimizi karartır, sonra bir sağanakla boşalıverirdi. Aklımla tüm bunları biliyordum. Gel gör ki duygu geçtiği yeri yakıyordu. Ben de alevler içindeki kafesinde hapsolmuş bir hayvan gibi küçücük otel odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordum.

Saat ilerliyor, son sürat akşam dersine yaklaşıyordu. Nihayet aklıma bir fikir geldi. Daha önce hiç yapmamıştım, epeyce çekiniyordum ama bana böyle bir durumda hocam yol göstermeyecekse kim gösterecekti? Tedirgin parmaklarım hocaya çabucak bir eposta döşediler. “Dersten sonra konuşabilir miyiz?” Cevap beklerken kendime kızıyordum. Ben bilmiyor muyum sanki dersten sonra hocaların nasıl da yorgun düştüğünü? Hele bizim sınıf gibi yetmiş küsur kişinin nabzını elinde tuttuktan sonra insanın nasıl da kendini kemiği, iliği emilmiş gibi hissettiğini? Öfkeye utanç, utanca telaş, telaşa pişmanlık yine eklen babam babam. Tam o sırada cevap geldi: “Evet ama sadece beş dakika.”

O “sadece beş dakika”nın vaadi bile bana yetti. Voltayı kestim. Yemeğimi ısıtıp usul usul yedim. Akşam dersinde sakindim. Yalnız değildim. Hocam vardı. Yoga vardı. Koskoca beş dakikam vardı. Ders bitti, herkes gitti. Koskoca salonda hocayla ikimiz baş başa kaldık. Gözlerim üzüm gibi dolu, çatlak sesimle zar zor bir “babam” diyebildim. Hoca babamı biliyordu. Haberi aldığımda ilk önce ona yazmıştım. “Yogaya altı hafta ara ver, deniz kenarında yürüyüşten başka hiç bir şey yapma,” diye öğütlemişti.

Bu sefer de bir bakışta anladı öfkemi. “Duygusallaşmışsın,” dedi. Burnumu çektim. Bir tebessümüyle başımı okşadı. Sonra manomaya koşa’yı hatırlattı bana. Hatha Yoga’da insanın üçüncü katmanı. En dış katman vücut, sonra can, hemen sonra da zihin. Birini çalıştırırken diğeri de çalkalanıyor, hep birden fazlalıklardan arınıyorlar. Korku ve öfke temelli duygular aslıdan zihindeki toksinler. Nasıl ki yoga yaparken kandaki, dokudaki toksinlerden arınıyoruz, zihin de kendi temizliğine girişiyor.

“Ama yakıyor,” dedim.

“Yanmasa nasıl küle dönüşür? Yoksa içine zehir gibi aksın mı istersin?”

Karşılıklı gülümsedik. Sonra kalktım. Beş dakikamız dolmamıştı bile ama ben öğreneceğimi öğrenmiştim. Duyguyu hissetmeden ondan geçiş yoktu.

Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi:

“Unutma yogiler külle yıkanır.”

Hiç unutmadım.

 

Mektup

Dün gece seni özledim.

Gökyüzüne baktım. Tanımadığım yıldız kümeleri. Tabii burası güney yarım küre. Normal. Telefona sarıldım. Bir kaç kişiye haber verdim. Burada başka yıldızlar var. Gökyüzü alıştığımız gibi değil. Aldırmadılar. 

Son yıllarda Night Sky diye bir uygulama çıktı. Senin zamanına yetişseydi bayılırdın kesin. Elimizden düşürmezdik. Telefonu gökyüzüne tutuyorsun, ekranın karşısına düşen gezegenlerin ismini, hangi yıldız kümesine baktığını söylüyor. Eskiden telefonumda bu uygulama vardı. Bir ara silmişim demek ki. Bulamadım. Sen de yanımda değildin. Kimse gökyüzündeki yeni yıldızlara benimle sevinmedi. Sonra hava bulutlandı. Ben eve döndüm.

İçimde bir boşluk. Ama yıldız kümeleri gibi değil. Bu bildik bir boşluk. Tanıdık bir mağara. Kapısına koca bir taş dayadığım bir mağara. Giriş taşını sadece özlem duygusu yerinde oynatabiliyor. Onu da pek hissetmemem zaten bilirsin. Yeni bir yere vardığımda eskisinin varlığını unutan hafızasız bir balık gibi yaşıyorum ne zamandır. Ne zamandır? Eskiden böyle değildi. Uzak memleketlerden İstanbul’a kartpostallar yollardım. Hediye getirirdim dönüşlerimde. Şimdi ise yeni bir ülkede günlük rutinime kavuşur kavuşmaz ardımda bıraktığım insanlar sanki hiç yaşamamışlar gibi geliyor. Ben onları hayal etmiştim. Ya da yeni bitirdiğim bir kitabın arka kapağının kapanmasıyla hayatımda çıkıvermişler. Öyle bir hal. Apati mi diyorlar? Pek kimseyi özlemiyorum artık. Şehri de, yemeklerini de, alışkanlıklarımı da. Derin sularda yüzen bir balığım ben yalnızken. Tek başınalığımı bile günler sonra fark ediyorum.

Ama sonra işte bir an geliyor… Başımı kaldırıyorum. Şehrin ışıksız bir mahallesinde yıldızlar pırıl pırıl ve yepyeni. Telefona sarılıp da bu haberi verebileceğim sen yoksun. Oysa arayıverirdim olsaydın (kalsaydın). Bilgisayarı açar, hemen sokaklarında yürüdüğüm o ışıksız mahalleyi bulurdun  ve oranın yıldız haritasını açardın karşına. Bak Defnoş, başını kaldır şimdi sağda Centaurus yarı at, yarı insan görüyor musun? Onun yanında Carina, ortasında Canupa, o da aslında bir süpernova. Uyduruyor musun, sahi mi söylüyorsun bilemezdim ki hiç. Uydurmakta üstüne yoktu. Yüzüne hep kuşkuyla bakardım. Çünkü benim görevim eğer ki uyduruyorsan bunu açığa çıkarıp, senden daha akıllı olduğumu ispatlamaktı. Akılsız insan değersizdi de. Alay konusuydu. Sevilmezdi. Eğer yanılır da o günkü oyununa kanarsam, ellerini yüzümde, fazla süzgün bulduğun gözlerimde gezdirip ah benim aptal kızım diye severdin beni. Severdin de sahiden. Benim içimde tsunami dalgası gibi yükselen paniğin hiç farkına varmadan… (O yüzden herhalde bir ömür bütün erkeklerin yüzüne beni kandırıyorlar mı kuşkusuyla baktım.)

Bir an geliyor içimde birikmiş bütün özlemler kabarıp yükseliyor. Bir anı, bir gece, bir kişi tetikleyiveriyor o duyguyu. Mağaranın giriş taşı yerinden oynuyor.  Arkasından? Arkasından boşluk çıkıyor. Karanlık koca bir boşluk. Tıpkı? Tıpkı ne zamanki gibi? Tarih öncesi bir zaman gibi. Orası öyle tanıdık ki! İçeride hiç bir şey değişmemiş. En çok da buna şaşırıyorum. Çoktan şifa buldu sandığım boşluğum yıllar boyunca meğer ölü taklidi yapıyormuş. Ben içimdeki uçurumların, mağaraların çoktan güvenle, tatminle, sevgiyle sağlamca doldurulduğunu zannederken o boşluk tüm keskinliğiyle varlığını korumuş. Şimdi soluğumu, iç organlarımı, elimi, ayağım, düşüncelerimi kesiyor. Mağaranın içinde paramparçayım. Bir diğerinin hayranlığına muhtacım. O kendine yeter tek başınalık hali değil bu artık. Bu bambaşka… Bu işte gerçek yalnızlık. Kimse dolduramaz biliyorum. Yine de günün birinde birinin dolduracağına inanıyorum. Hayalini kuruyorum.

IMG_1993Ama bütün büyük kitaplar seni işaret ediyor. Sen gidince yerine boşluk açılmış, ben içine düşmüşüm, onu doğal ortamım o zannederek büyümüşüm. Alıştığım sulardan asla çıkmamak için de doğal ortamımı sürdürecek durumlar yaratmıştım.

Oysa seninle yüzleşseymişim o boşluğu belki de doldurabilirmişim.

Yüzleşmek? Bir milleti yüz yıllık tarihiyle yüzleştirmek üzere kitaplar yazıyorum ben. Ama seninle? Zor geldi. Kavga etmek daha kolaydı. En çok kavga ederek kaçtık meselelerimizden zaten. Baş başa çıktığımız bütün seyahatlerde. Sen çok yavaştın. Ben sabırsız. Ben uyanır uyanmaz yola düşmeye can atıyordum. Yemek, içmek, tuvalet, bunların hepsi sonra da halledilirdi. Hele önce bir yola çıkılsındı. Sen ağırdın. Benden çok uyuyordun ve jimnastiğini, kahvaltını, tuvaletini, temizliğini tamamlayana kadar saat öğleni buluyordu. Beni bul bir yerde o zaman, deyip çantamı sırtladığımda da  alınıyordun. (Küsmek aile mirası silahımızdı, her sahnede de patladı.) Seni sevdiğimi ancak seni bekleyerek ispat edebilirdim. Sen tuvalette otururken ben hep bir not yazıp kaçtım oysa ki. Sonra da gümbür gümbür kavga ettik, ıvır için zıvır için. Esas kaygımızı asla dile getirmeden…

Şimdi hikayelerimde kızları babalarına kavuşturmaya çalışıyorum. Kendi boşluklarının sorumluluğunu üstlenecek cesur kadın kahramanlar yaratıyorum. En çok kadınları yazıyorum. Etrafım da kadınlarla dolu. Erkeklerden hâlâ uzağım. Tedirginim onların yanında. Özellikle beni sevenlerin. Hayran olan var, bana ihtiyaç duyan, beni arzulayan da var. Onların yanında daha rahatım. Ama sevgiyi içime almayı hâlâ beceremiyorum. Sevgi böyle kalın bir kabuğu kırıp da bana yetişir mi? Erişir mi? Bilmiyorum.

Babalarının peşine düşen cesur kadınların  romanını yazıyorum. Yaşasaydın (kalsaydın) senin peşine düşmezdim ben. Öyle takılır giderdik. Işıksız sokaklarda yan yana yürüyüp yıldızlardan, kedilerden, antika bisikletlerden, ağaçların cinsinden konuşup, Avrupa başkentlerinin üç yıldızlı otel odalarında kavga ederek. Ama işte roman yazmanın öyle iyi bir tarafı var. Gidemeyeceğin yerlere gidiyorsun. Asla yaşayamayacağın hayatları yaşıyorsun. Yaşıyorsun. Yazarken yaşıyorsun. Yazmayınca zaman yavanlaşıyor. Şimdi sen olsan kalk o bilgisayarın başından, çık şu uzak kıtanın havasını ciğerlerine çek, sokaklarında dolaş, derdin. Ben ise şehir kütüphanelerinde bir ekrana kilitliyorum kendimi. Böyle geziyorum dünyayı. Böyle yaşıyorum hayatı.

Ama hayır, günahını almayayım. Sen beni anlarsın. Senin için de yazmadığın hayat yavan bir şeymiş. Çok sonra keşfettim. Geride bıraktığın her şeyi didik didik ederken… Önüne geçilmez bir merakla. Başka türlü ölseydin, duygulanmak için eşyalarına şöyle bir bakar, bir kaç gözyaşı döker ve sonra hepsini atardım ama kendini vurmayı seçtiğine göre bilmediğim bir sırrın olmalıydı. (Ne tuhaf şimdi fark ettim: İntihar eden annesinin sırrını araştıran bir adamın hikayesini de yazıyorum. Hayat nasıl hiç çaktırmadan yazıya sızıveriyor.)

Senin çekmecelerini açtım ve dedemden kalma küflü sandığı. (İçinde hâlâ bir vesikalık fotoğrafı duruyordu, aldım.) Kitap aralarına baktım, başkalarına yazdığım kırgın, küskün, yenik e-maillerini okudum. Bana yazdıklarını da okudum. Uykusuz gecelerimin biriydi. Yalnızdım. Yine uzak bir ülkede hocamın yanında eğitimdeydim. Kurslar sırasında olur böyle. Gece iner, benim gözüme uyku girmez. Enerji patlaması mı dersin, yoksa açlıktan mı bilmiyorum. Malum bu kurslarda pek az şey yiyoruz. Geceleri hep açım. Dönüşümde beni havaalanından alacak olsan kakıdı çıkmış yahu yine diye söylenirdin. Hiç dayanamazdın zayıflamama, yorulmama, saçımdaki beyazlara… Yaşlanmama.

İşte o e-maillerin birinde söylüyordun, artık sadece kitabını yazmak istediğini. Şirketin işleriyle uğraşmak istemediğini. Belki o yüzden anlarsın, Avusturalya’ya kadar gelip de öğleden sonralarımı şehir kütüphanesinde bir ekran karşısında geçirmemi.

Avusturalya’yı görmeyi de pek arzu etmişsin. Haberim yoktu. Yeni öğrendim. Dilediğin gibi cenazeni usulünce yaktırabilseydik küllerinden bir avuç getirir, yüksekçe bir tepeden okyanusa serperdim. Sonra yıldızlar çıkardı. Bilmediğim, tanımadığım kümeler, bulutlar, süpernovalar…

Ama olmadı.

Ben de babasının küllerini denize saçan cesur bir kadının öyküsü ile avunuyorum.

 

 

Babama Teşekkür

imza 5Dün yazdıklarıma bir ek yapmak mecburi hale geldi.

Yazarken temel bir noktayı atladığımı biliyordum ya, kendi tecrübemi size anlatma telaşı ve heyecanı ile boş vermiştim.

O temel nokta babamla ilgili.

Dünden beri babam öte alemlerden yakama yapıştı. Elefteria Arvanitaki ile ilgili bir yazı yazarım da ondan nasıl olur da bahsetmezmişim?

Haklı da. Ben yaşadıklarımı tamamen kendimi mal etmişim.  Kendisinin katkısını nasıl göz ardı etmişim? Hayatta olsa hayatta yapmazmışım da şimdi öldü diye mi böyle rahatmışım?

Yazıyı bitirip yayınladıktan sonra, dün, kafamın içinde bu seslerle karlı kaldırımlarda bavulumu sürüklüyorum. Evet kahve falı bakarak hayatımı kazanmış olduğum bir dönem var mazimde ama esasında benim öyle öte alemlerle bağlantı kurmak gibi özel yeteneklerim yok. O yüzden de, her aklı selim kişi gibi ben de kafamın içinde duyduğum sesleri suçluluk duygusu ile kıvranan ve her firsatta beni yargılamayı boynunun borcu bilen kendi nefsime verdim.

Bavulu kar tepelerinin üzerinde atlattırarak nihayet New York metrosuna vardım. Yol uzun.  Şu yeni cd’yi dinleyeyim bari, dedim.  Konser sonrasında Eleftheria’nın menejeri hediye etmişti bana. Bende olmayan bir albüm. Mirame. Hemen şarkıları telefona attım. Tren sarsıla sallana yola koyulurken müzik başladı. Aaa, ama bir dakika! Bende bu albüm yok ama şarkıları biliyorum. Nasıl olur? Kafam karıştı.

Karışık kafamın içinde babamın sesi:

“Defnoş, bana çok acele şu üç şarkının sözlerini çıkar, anlayabileceğim gibi yaz, araba sürerken Eleftheria ile birlikte şarkı söylemek istiyorum. İşin biter bitmez de CDmi geri getir. Sakın üzerine yatma.”

Bu albüm işte o albüm. Mirame. Babamın sözlerini çıkarayım istediği üç şarkının bulunduğu albüm.  Onlarca albüm içinden menejer Anatasia nasıl olmuş da bana hediye etmek için bu albümü bulmuş? Hem de tam artık kulisten ayrılacakken peşimden koşup, “Dur sana bir albüm vereyim. Eşinle dinlersiniz,” diye elime tutuşturmuş.

Babam uzaklardan parmak sallıyor:

“Ο yazıda benden bahsetmezsen peşindeyim.”

Babam esaslı bir Arvanitaki hayranıydı. Bütün albümlerini biriktirir, İstanbul’a konsere geldiği zamanları kaçırmaz, ve ben bir türlü şarkıların sözlerini yazıp da veremediğim için bütün şarkıların melodisine eşlik ederdi. Tamam, kabul. Babam olmasaydı benim Eleftheria Arvanitaki’den haberim olmayacaktı. Yıllar önce bana şarkı sözlerini çıkarayım diye o albümü vermeseydi ben o şırıl şırıl sesi hiç duymayacak, New York’a konser dinlemeye gitmeyecek, orada öyle ulvi bir tecrübe yaşamayacak ve dün yazdığım yazıyı yazmayacaktım. Bunu dünkü yazıya eklemeliydim.

Tren havaalanına vardı. Sözlerini bir türlü oturup da yazamadığım o üç şarkı çalarken gözlerim doldu. “Defnoş, cdmi geri ver. Senden hayır yok.” Sevgiyi göstermek bu kadar kolayken neden erteleriz? O şarkı sözlerini yazmadım. Cdyi geri verdim. Sonra, ölümünden sonra yani, aradık, bir türlü bulamadık. Bütün Arvanitaki cdleri ortadan kaybolmuştu. Hala da bulmuş değiliz. Ama işte bu bir tanesi, en sevdiği, alemin esrarlı koridorlarından dönüp dolaşıp yine beni buldu.

Uçağımız karlı dağların üzerinden Amerika’yı boydan boya geçerken “bunu yazmalıyım” diye içimde geçirdim.

Havaalanından eve dönerken, takside, artık yürümekten, soğuktan, yaşadığım duyguların şiddetinden yorgun düşmüşüm, koltuğun arkasına başım düşüyor ama her genç gibi ben de telefonuma son bir kez daha bakmadan duramıyorum. Altı saatlik uçak yolculuğu sırasında ayrı kaldık ya, kimbilir dünyada neler oldu bitti. Gözümün biri açık, diğeri kapalı. Taksi Portland’ın boş sokaklarında hayalet gibi sessiz ilerliyor. Parmaklarım benden bağımsız muhteşem robotlar sanki, ışıklı ekranda ustalıkla kayıyorlar. Sonra birden önüme sürdükleri sayfada (açık olan) gözüme bir şey ilişiyor.

Benim dün yazdığım yazı bu. Kendi bloğum. Parmaklar rutin prosedürlerini tamamlamak üzere yazının en altına kaymışlar. Yorum var mı diye bakacağız. Yorum yok. Yorum yok ama yazının altında başka bir şey var. Öyle bir şey ki kapalı duran gözüm bile açılıyor.

Yazının altında babamla ikimizin resmi var!   Neeee? Gözlerimi ovuşturmak yerine sayfayı aşağı çekiyorum. Tazeleniyor ya o zaman. Hayal mi gerçek mi anlayacağız. Ve evet resim hala orada duruyor. Dünki yazının altına babamın ölümünün hemen ardından yazdığım “Farewell to my Baba” eklenmiş. Fotoğraf da o yazının görseli. Kim ekledi o yazıyı onun altına? Ben eklemedim. İstesem bile yapamam. Yorumlarım olduğu yerde duruyor. Üstelik size de görünüyor mu bilmiyorum. Belki bir tek bana görünüyordur. 

Yarın ilk iş babamın hakkını vermeliyim.

Bu not kendisine yazılmıştır.

Ben o konsere her şeyden çok seninle yeniden buluşmak için gittim Babiş. İkimizin de tutkuyla sevdiği bir sesin bizleri bir araya getireceğini umdum. Ölümünden sonra donan yüreğimde hislerin yeniden yeşermesini umduğum için gittim. Sonra müziğin gücü kalbimi çözerken öyle bir çoşkuya kapıldım ki bu tecrübe sadece benim olsun istedim. Oysa o hâla ikimizindi. Bir an için sürtç-i lisan ettiysem affola. Sensiz bir Arvanitaki mümkün değil. Hiç olmadı ve olmayacak.

Sözlerini çıkarmamı istediğin şarkıların bir tanesinde şöyle diyor:

Hayatım için sana çok teşekkür ederim, hayatım için…

Canım yandı ama dedim ya seni seviyorum.*

Senin yerine şimdi ben bu şarkıyı ben söylüyorum. Sana söylüyorum.  

*Σ’ευχαριστώ για τη ζώη μου, ζωή μου,

Πόνεσα μα είπα σ’ αγαπώ.

http://www.youtube.com/watch?v=cr5FOByh6KQ